buster keaton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buster keaton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2024 Çarşamba

04 EYLÜL




1965 senaryosunu samuel beckett'in yazdığı ve başrolünde buster keaton'ın oynadığı film adlı kısa film, venedik film festivali'nde gösterime girmiş

1970 rus balerin natalia makarova, londra'daki kirov balesi ile turnedeyken batı'ya iltica etti ve kendisine siyasi sığınma hakkı verildi

2014 abd genelinde 150 şehirde binlerce fast-food işçisinin sağlıksız çalışma koşulları ve düşük ücretlere karşı iş bırakma eylemi abd tarihinin en büyük fast-food grevi oldu

2014 istanbul zorlu performans sanatları merkezi'nde yo-yo ma ile silk road ensemble'ın kayhan kalhor ve aynur'un davetli sanatçı olarak katıldıkları konsere gittim



5 Şubat 2024 Pazartesi

05 ŞUBAT



1852 dünyanın en büyük ve en eski müzelerinden biri olan st. petersburg'daki hermitage müzesi halka açılmış

1887 giuseppe verdi'nin otello operasının dünya prömiyeri milano'da teatro alla scala'da gerçekleştirilmiş

1897 marcel proust ile jean lorrain tabanca düellosu yapmışlar

1909 belçikalı kimyager leo baekeland dünyanın ilk sentetik plastiği olan bakalit'i yaratmış

1916 hugo ball zürih'te dadaizmin doğduğu mekan olan cabaret voltaire'i açmış

1919 charlie chaplin, douglas fairbanks, mary pickford ve d. w. griffith, bağımsız film yapım stüdyosu united artists'i kurmuşlar

1927 buster keaton'ın the general adlı filmi gösterime girmiş

1936 charlie chaplin'in modern times aslı filmi gösterime girmiş 

2005 madredeus'u ilk defa konserde dinledim, işsanat'taydı



17 Ekim 2019 Perşembe

on soruluk sohbetler 02: karine ponties

Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik. Sıradaki konuğumuz Karine Ponties.

Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Maurice Bejart’ın Mudra okulundan mezun olan Fransız koreograf ve dansçı Karine Ponties 1995’te Brüksel’de kurduğu Dame de Pic adlı topluluğu ile sayısız yapıta imza attı. Ponties 2016’da Ballet Moscow (Moskova Balesi) topluluğu ile sahneye koyduğu ve 2017’de Rusya Altın Mask ödülü alan Her Yol Kuzeye Çıkar (Every direction is north) adlı yapıtıyla Tiyatro Festivali için İstanbul yolundayken…

Sizce dansın özü/ruhu nedir? Çağdaş dansı bugün nasıl tanımlarsınız? 
Vücudun yalan söyleyemeyeceğine şiddetle inanıyorum! Bu yüzden bana göre dans etmek tam bir bağlılığı ve dünyayı nasıl tercüme ettiğimizin sürekli sorgulanmasını gerektiriyor. Koreografik yazımın her zaman bedenden geldiğini, bu nedenle de her zaman her biri kendi “yazılarını” içeren bireylerle ilişki kurmaya ve çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Mevcut dilleri tercüme etmeye ve dolayısıyla yeniden yazmaya çalışan hayvan-benzeri partisyon süreçleri: sesler, kelimeler, jestler, renkler ve sahnede kendini gösteren, dünyanın fazlalıkları. Dönüştürülecek hammaddeler. Diğer insanların arasında insanlar olarak, dünyadaki kendimizi değil, içimizdeki dünyayı tercüme etmek üzere. Bedenleri gittikçe daha da yüklü ve aykırı buluyorum. Onlar dünyanın şiddetini içeriyorlar. Tamamıyla dansla meşgul olduklarında, dansın kendisinde bunu hissediyorum. Ancak o kadar çok, bir şekilde konforlu suların peşinde gezinen ve daha revaçta olan başka çağdaş dans formları var ki... Ben bu duruşa katılmıyorum. Dans, bana göre, dünyayı yaşamanın ve tercüme etmenin şiirsel yollarından biri. Şiiri; genellikle onunla ilişkilendirilen büyüleyici bir süsleme olarak değil, dünyada olmanın ve dünya hakkında düşünmenin radikal ve uzlaşmaz tezahürü olarak düşünüyorum. Hayatın tüm düzeylerinde sonuçlar doğuran: sosyal, ahlaki ve politik. Şiir, bilinmeyene ve beklenmeyene tamamen açık olan, her türlü kapalı anlamı reddeden ham bir bilinçlilik halini tanımlar. Şiirsel olmak politik olmanın bir yoludur. Belki bir gün şiir dünyayı kurtarabilir?

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Eğer sanat tekilliğin geliştirilmesine, beslenmesine bağlıysa, elbette ötekilerle, yani yüz yüze geldiklerimizle diyaloga girmenin en iyi yoludur çünkü karşılaşmalar ancak ortada bir fark varsa mümkün olabilir – benzerlik beraberinde sadece kayıtsızlık getirir.

Dünyanın mevcut durumunu her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil sorun nedir? 
Yaratıcı süreç; inancın, bir yükümlülüğün, bir kesinliğin, özellikle de çalışmanın kendisine duyulan bir ihtiyacın kilit olarak ortaya çıktığı andır. Her yeni yapıtımda, dünyayı keskin ve sonsuz bir sorgulamaya tabi tutarken, buna yeni biçimler bulmaya gayret ediyorum ve böylece seyircileri de harekete geçirmeye çalışıyorum. Bu formlar nasıl ortaya çıkıyor? Aradığım şeyi, gerçekten de tam olarak ne olduğunu bilmeden, malzemenin kendisinde buluyorum. Kompozit ve katmanlı, binlerce olasılıkla doygunlaştığı için sanılandan daha da zengin olduğu ortaya çıkan bir malzeme. Ve böylece bizim işimiz, malzemenin içinde fısıldamakta olan o sesi kavramak ve onun çıkış yolunun önünü açmak. Sonrasında özgürleştiklerinde, 'doğru' olan sanatsal bir biçimi elde etmeleri için her türlü olasılığı denediğimiz, bozduğumuz ve yeniden yaptığımız, bu işin doğası nedir?

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu? 
Resim, sinema, edebiyat, fotoğraf ve animasyondan ilham alıyorum. Çok ender olarak da dansın kendisinden. Ama özellikle animasyondan. İllüstrasyon ve animasyon, yapıtlarımda her zaman özel bir yer işgal ettiler. Kendimi bildim bileli Jan Svankmajer, Stasys Eidrigevicius, Yuri Norstein, Alexandre Petrov, Gianluigi Toccafondo, Albin Brunovsky, Vladimir Kokolia, Stefano Ricci, Thierry Van Hasselt ve Stefan Zsaitsis araştırmalarım için tükenmez kaynaklar ve çoğunlukla başlangıç noktaları oldular. İllüstrasyon ve animasyon beni çok müstesna evrenlerle tanıştırıyorlar. Beni büyülüyorlar çünkü hareket halindeki bir düşünce gibiler. Ve de bakışların ve bakış açılarının bir hikayesi. Genellikle birçok yaratıcıya özgü ortak bir ifade aracı ve aynı zamanda tüm kültürlerde var olan bir tür evrensel diller. İllüstrasyon ve çizimin en büyük gücü, çizginin bizi hayal gücümüze doğru iten kırılganlığı ve hayal gücünün içine dalmamıza izin veren samimi karakteridir. Bu eserler, içine sokulduğumuz veya içinde acele etmeden zaman geçirdiğimiz, sıra dışı olanı ve abartılı olanı ortaya çıkaran kıvrımlar, sırlar barındırıyorlar. [Bunlar] aşikar bir hafifliğe sahip sanat eserleri, ancak aynı zamanda, içlerinde gizlenmiş hikayeler, karakterler, teselli, kendini kaybetmeye ve düşünceye yol veren öğelerin - sırlar, şekilsiz resimler, yüzler, umulmadık şekiller - çağrışımlarını barındırdıkları için cezbeden, sorgulayan, göze ve bakışa hitap eden eserler. Çizimler, yaşayan ve gayet canlı malzemelerle dolup taşıyor. Beni bir dinleme şekliyle, bir bakış açısıyla ve bir düşünme şekliyle, bir bakış ile karşı karşıya getirirler bu da kendi evrenimi ve yaratıcı sürecimi sarsar ve zenginleştirir. Animasyon filmleri bence hareketin büyüsünü yakalıyorlar. Bir şekilde koreografik yapıta çok benziyorlar. Oynama ve oyun yoluyla, heterosit parçacıklar bir araya geldikçe aniden şekil alan kaos ve çeşitlilik. Animasyon sinemasında da, bütün koreografik araştırmalarımda olduğu gibi, biz kurgulama ve metaforlar yoluyla gerçekliklere kafa tuttukça şiirsel gerçeklik hayat bulur. "İmgeler aklın saf yaratımlarıdır. Onlar bir kıyaslamadan ortaya çıkamazlar, daha ziyade iki, az çok birbirine uzak gerçekliği yan yana getiren bir eylemden doğarlar [...].Bu iki gerçeklik arasındaki ilişki ne kadar uzak ve dengeli olursa, tasarlanan imge o kadar daha güçlü olacak, daha fazla duygusal bir güce sahip çıkacak ve şiirsel bir gerçeklik yüklenecektir." -Pierre Reverdy Rüyalarımın ilham kaynağım olduğunu sanmıyorum. İlham kaynağım olan şey ise içinde yaşadığım dünyayı nasıl tercüme ettiğim.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Hiçbir zaman aynı şekilde olmaz. Bazen yapıt henüz daha bitmeden bir adı vardır, bazen de belirlenen son şeydir yapıtın adı. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Buster Keaton, Tadeusz Kantor, Pina Bausch, Yuri Norstein, Jan Svankmajer ve çocuklar...

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

4 Nisan 2016 Pazartesi

Reviving sounds of inanimate objects: “Still Life” from Dimitris Papaioannou

Photo: danzon

When I enter the auditorium to find my seat, I see a man sitting on the edge of the apron of an empty stage. The man, whom I know to be the creator of the work that is about to start, is holding a small piece of stone in his hand; fiddling it and also eyeing the audience. Then a technician appears on the stage and pulls the chair under the man. However he doesn't fall down. On the contrary, he is frozen as if there is still a chair under him; or maybe there wasn’t even a chair at the very beginning.
A little while later, he comes to his feet with a gesture as if standing up from the nonexistent chair and leaves the small stone in front of him to the ground. We hear the bang of the stone thanks to the microphones on the ground. He tidies himself up, softly brushing his shoulders off as if to sweep dust; gives us a last look and turns his back. There are two patches of white on the upper side of his shoulders looking like angel’s wings.
He disappears in the darkness of the stage… This is how Dimitris Papaioannou’s “Still Life” begins.

“Still Life” is made up of parts; of loosely connected episodes. The young man carrying a huge square stone on his back, who gets lost in the stone and emerges as a different man or sometimes as a woman from the hole he got lost, is the longest part of the work. It includes also: the woman who attracts the wind and the lightning; the stone man; the man with a shovel and the woman with stones in her skirt; the man who builds stairs with impossible degree of balance to rise up and who uses the stair as a base; the figures who untie the strings of the ground; the man who ventilates the air with a shovel and finally the figures who take the table they carry on their head from the stage to the audience and feed themselves with the food on it.

The figures are striving, again and again, without losing heart; changing and transforming each time… As if they have fallen on somewhere and are trying to get off; they want to break up or unfasten that place by untying the strings of the ground… Their goal is always the other side, which they couldn’t see or hear. Mostly the heights; they want to rise but only to rise at any rate, or to reach out to something up high, to poke, activate those things and to bring about an effect…

I call them figures because it’s not clear whether the ones on the stage are humans, angels or in a universe between human and angel due to their tiny wings…Perhaps the white marks on their backs aren’t wings, but only stains…






Photos: 
MILTOS ATHANASIOU, NYSOS VASILOPOULOS, JULIAN MOMMERT, 
NIKOS DRAGONAS, DIMITRIS THEODOROPOULOS

In fact, the first episode has a name which gives a sufficient hint to the audience: “Sisyphus”. Thus, the figures are likely to be humans. They wouldn’t strive this much if they were angels…
The reference to Sisyphus constructs the atmosphere and main idea of not only the first episode but also the general of the work. In the booklet there is a quote from Albert Camus who imagines Sisyphus as a happy human being because of the struggle itself towards the heights is enough to fill a man’s heart. Indeed, the main figure who tries hard and strives during the whole work, who transforms into all other figures on the stage, but who turns back as himself each time, gets purified and cleansed at the end of the work as a peaceful and happy man and heartily joins the feast by coming to the table where others waited for him to start.
Inspirations from the facts that King Sisyphus represents the disk of the sun and is associated with the rising and falling waves of the sea according to solar theory are also included in Papaioannou’s work.

Just like he watched us sitting on our seats at the very beginning, somehow mirroring us, Papaioannou watches the man on the stage- which is Sisyphus most of the time, the main figure- occasionally coming in front of the stage from the back door of the auditorium; both of which mirror each other by buttoning up their jackets or tidying up their jackets.
Transferring the association he made with us in the prologue, Papaioannou thus reminds us that each of us is also a Sisyphus.

“Still Life” isn’t a dance, play, dance theater, circus or magic; it is none of them. It has movements, gestures, mimic and skill; states, situations, and figures in situations…
“Still Life” mostly looks like theater, but it has no talk or words; it has sounds but they aren’t sounds of humans but of “inanimate objects”…
As relatives of it, i could call Chaplin and Keaton from cinema; Kafka and Beckett from literature, and finally Philippe Genty and Josef Nadj from theater.

Above all, “Still Life” is closely connected to material and sound, and in that sense it doesn’t look like any other stage work I have ever watched. It is astounding and shocking!
Materials are heavy, light, volatile, pending, swinging, pouring, scattering, exploding, soft, hard…
There no music; there are sounds; rough, shrill, lightening, jarring, fondling, soft, sudden, high-pitched, deep, close…

Remarking "The alchemy of art is knowing how to transform matter into something else, something which is open to poetry", Dimitris Papaioannou almost entirely designed “Still Life” on his own just like a Renaissance artist. Visual concept; mise en scene, lights and costumes were all designed by him. Only sound composition was designed by Giwrgos Poulios.

Photo: danzon

"Still Life" which is dated 2014 has been all around the world especially in 2015-2016 season, from Paris to Sao Paolo, from Stockholm to Santiago-Chile and is still on the tour. I had the chance to watch it two nights in a row, on 19-20 March, in the gigantic De Singel international arts center of Antwerp. The next step of its tour is Montpellier in early July.

And; as Istanbul audience, don’t we think it’s time to host Papaioannou in our city one more time, who was presented to us by IKSV (Istanbul Foundation for Culture and Arts) with his “Medea” in Theater Festival in 2000, long before his worldwide recognition with the opening ceremonies of 2004 Athens Olympics?

23 Mart 2016 Çarşamba

ölü doğanın canlanan sesleri: dimitris papaioannou'dan "still life"

fotoğraf: danzon

koltuğuma yerleşmek üzere salona girdiğimde bomboş sahnenin en önünde ortada bir adamın oturduğunu görüyorum. biraz sonra başlayacak olan yapıtın tasarımcısı olduğunu bildiğim adamın elinde küçük bir kaya var; onu evirip çeviriyor, bir yandan da seyircileri inceliyor.
bir zaman sonra yandan sahneye bir teknisyen giriyor ve adamın altındaki sandalyeyi çekip alıyor; adam yere düşmüyor, tersine, kılı kıpırdamıyor, sanki hala altında sandalye var gibi, ya da baştan beri yoktu zaten.
biraz sonra, olmayan sandalyeden kalkar gibi bir jestle ayaklanıp, küçük kayayı önüne bırakıyor, yerdeki mikrofonlardan taşın zemine çarpma sesini duyuyoruz. adam üstünü başını düzeltiyor, ceketini ilikliyor, omuzlarını sanki üzerlerindeki tozları temizlermiş gibi hafifçe dövüyor, bize son bir defa bakıyor ve arkasını dönüyor; sırtının üst kısmında melek kanadına benzeyen iki beyazlık var. adam sahnenin karanlığına doğru gözden yitiyor... dimitris papaioannou'nun "still life"ı böyle başlıyor.

"still life" parçalardan oluşuyor; birbirine esnek bir şekilde bağlanan episodlardan. yapıtın en uzun bölümü sırtında devasa bir kare taş taşıyan, taşın içinde kaybolan, kaybolduğu delikten her seferinde başka bir adam, bazen de bir kadın olarak çıkan adam; rüzgar ve şimşeği üzerine çeken kadın; taştan adam; kürekli adam ile etekleri taşlı kadın; yükselmek için kendine taştan dengesi imkansız basamaklar yapan, merdiveni dayanak olarak kullanan adam; yerin bağlarını çözen figürler; göğü kürekle havalandıran adam; ve son olarak, başlarının üzerinde taşıdıkları masayı sahneden seyircilerin arasına indirdikten sonra, üzerindeki yemeklerle karınlarını doyuran figürler.

figürler çabalıyorlar; tekrar tekrar; yılmadan, bıkmadan; her seferinde değişerek, dönüşerek.. sanki bir yere düşmüşler, oradan kurtulmak istiyorlar; zemininin iplerini çözerek bulundukları yeri dağıtmak, çözmek istiyorlar... hedefleri hep diğer taraf, göremedikleri, duyamadıkları; en çok da yukarısı; nasıl olursa, ama mutlaka yükselmek, ya da yüksekteki bir şeylere ulaşmak; o şeyleri dürtmek, harekete geçirmek, etki yaratmak..






fotoğraflar: 
MILTOS ATHANASIOU, NYSOS VASILOPOULOS, JULIAN MOMMERT, NIKOS DRAGONAS, DIMITRIS THEODOROPOULOS 

figürler diyorum çünkü sahnedekiler insan mı yoksa melek mi, ya da küçücük kanatlarından dolayı insan ile melek arası bir evredeler mi; belli değil.. belki sırtlarındaki beyazlık da kanat değildir, lekedir sadece..
aslında ilk episodun bir adı var ve bu seyirciye yeterli ipucunu veriyor: "sisyphus". dolayısıyla figürlerin insan olma ihtimalleri yüksek; melek olsalar bu kadar uğraşırlar mıydı zaten...
sisifos referansı sadece ilk episodun değil, yapıtın genelinin atmosferini, anafikrini kuruyor. gösteri broşüründe albert camus'nün sisifos'u, -sadece yükseklere ulaşma çabasının kendisi bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeteceğinden- mutlu bir adam olarak hayal eden yorumu alıntılanmış. gerçekten de yapıt boyunca çabalayan, uğraşan ve sahnedeki diğer bütün figürlere dönüşen ama her seferinde kendisi olarak geri dönen başfigür yapıtın sonunda huzurlu, mutlu birisi gibi temizlenir, paklanır ve diğerlerinin çoktan oturmuş ve tabaklarını doldurmuş ama başlamak için onu beklemekte oldukları masaya gelerek afiyetle şölene katılır.
kral sisifos'un solar kuramına göre güneş yuvarlağını temsil etmesi, ayrıca inip kalkan deniz dalgalarıyla da özdeşleştirilmesi de papaioannou'nun yapıtında yer bulmuş.

papaioannou nasıl başlangıçta koltuklarımızda oturan bizlere bakarak bizi bir anlamda aynaladıysa, yapıt boyunca da zaman zaman oditoryumun arka kapısından sahne önüne gelerek, o anda sahnede bulunan figürü, -bu, çoğunlukla başfigür olan sisifos'tur-, izler; ikisi her seferinde aynı anda önlerini ilikleyerek veya ceketlerini düzelterek birbirlerini aynalarlar.
papaioannou prologta bizlerle kurduğu özdeşliği, bu sayede sahnedeki figüre aktararak, bizlerin de birer sisifos olduğumuzu bizlere hatırlatır.

"still life" ne dans, ne tiyatro, ne dans tiyatrosu, ne yeni sirk, ne de sihir; hiçbiri.
"still life"da hareketler, jestler, mimikler ve hüner var; durumlar ve durumların içine yerleştirilmiş figürler var.. "still life" en çok "tiyatro"ya benziyor, ama konuşma da yok söz de; sesler var ama insan değil "cansız nesne" sesleri...
"still life"ı izlerken akraba olarak sinemadan chaplin ile keaton, edebiyattan kafka ile beckett, tiyatrodan philippe genty ile josef nadj geliyor aklıma.

ama herşeyden öte, "still life" malzemeyle ve sesle sıkı sıkıya bağlantılı bir iş. bu özelliğiyle, şimdiye kadar seyrettiğim hiç bir sahne yapıtına benzemiyor. hayret uyandırıcı ve şok edici!
malzeme; ağır, hafif, uçucu, salınan, dökülen, düşen, dağılan, patlayan, yumuşak, sert..
müzik yok, sesler var. sesler; tok, tiz, çakan, tırmalayan, okşayan, pes perdeden, ani, yüksek, derinden, yakından..

fotoğraf: danzon

"sanatın simyası şeyi başka bir şeye, şiirselliğe açık bir şeye nasıl dönüştürmeyi bilmektir" diyen dimitris papaioannou bir rönesans sanatçısı gibi "still life"ı neredeyse bütünüyle kendisi tasarlamış; görsel konsept, mizansen ve ışık & kostüm tasarımı ona ait, bir tek ses kompozisyonu giorgos poulios'un.

2014 tarihli yapıt özellikle 2015-16 sezonunda paris'ten sao paolo'ya, stockholm'den şili-santiago'ya dünyanın dört bir köşesini dolaştı, dolaşmaya devam ediyor.. 19-20 mart 2016 tarihlerinde antwerp'in devasa kültür kompleksi "de singel"de izleme şansına erdiğim "still life"ın bundan sonraki durakları mart sonunda belgrad ve temmuz'da montpellier..
2004'teki atina olimpiyatı açılışı'yla dünya çapında tanınmadan çok önce, iksv'nin taa 2000 yılındaki tiyatro festivali'nde "medea"sıyla istanbullu seyircilere tanıttığı papaioannou'nun şehrimizde tekrar ağırlanma vakti gelmedi mi..