franz kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
franz kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2024 Çarşamba

24 OCAK



1875 camille saint-saëns'ın danse macabre isimli senfonik şiirinin dünya prömiyeri paris'te théâtre du châtelet'de gerçekleşmiş

1913 franz kafka, tamamlanmamış olarak kalan amerika adlı romanı üzerine çalışmayı bırakmış

1935 ilk kutu bira krueger's cream ale, amerikan şirketi krueger brewing co. tarafından satışa sunulmuş

1975 keith jarrett, dünyaca ünlü köln concert albümünü canlı olarak köln operası'nda doğaçlama olarak kaydetti

1984 apple computer inc, devrim niteliğindeki macintosh kişisel bilgisayarı piyasaya sürdü

1989 taksim sahnesi'nde istanbul devlet tiyatrosu'ndan, daha sonra iki defa daha gülmekten katılarak seyredeceğim michael frayn'ın oyunun oyunu adlı oyununu ilk defa seyrettim



4 Nisan 2016 Pazartesi

Reviving sounds of inanimate objects: “Still Life” from Dimitris Papaioannou

Photo: danzon

When I enter the auditorium to find my seat, I see a man sitting on the edge of the apron of an empty stage. The man, whom I know to be the creator of the work that is about to start, is holding a small piece of stone in his hand; fiddling it and also eyeing the audience. Then a technician appears on the stage and pulls the chair under the man. However he doesn't fall down. On the contrary, he is frozen as if there is still a chair under him; or maybe there wasn’t even a chair at the very beginning.
A little while later, he comes to his feet with a gesture as if standing up from the nonexistent chair and leaves the small stone in front of him to the ground. We hear the bang of the stone thanks to the microphones on the ground. He tidies himself up, softly brushing his shoulders off as if to sweep dust; gives us a last look and turns his back. There are two patches of white on the upper side of his shoulders looking like angel’s wings.
He disappears in the darkness of the stage… This is how Dimitris Papaioannou’s “Still Life” begins.

“Still Life” is made up of parts; of loosely connected episodes. The young man carrying a huge square stone on his back, who gets lost in the stone and emerges as a different man or sometimes as a woman from the hole he got lost, is the longest part of the work. It includes also: the woman who attracts the wind and the lightning; the stone man; the man with a shovel and the woman with stones in her skirt; the man who builds stairs with impossible degree of balance to rise up and who uses the stair as a base; the figures who untie the strings of the ground; the man who ventilates the air with a shovel and finally the figures who take the table they carry on their head from the stage to the audience and feed themselves with the food on it.

The figures are striving, again and again, without losing heart; changing and transforming each time… As if they have fallen on somewhere and are trying to get off; they want to break up or unfasten that place by untying the strings of the ground… Their goal is always the other side, which they couldn’t see or hear. Mostly the heights; they want to rise but only to rise at any rate, or to reach out to something up high, to poke, activate those things and to bring about an effect…

I call them figures because it’s not clear whether the ones on the stage are humans, angels or in a universe between human and angel due to their tiny wings…Perhaps the white marks on their backs aren’t wings, but only stains…






Photos: 
MILTOS ATHANASIOU, NYSOS VASILOPOULOS, JULIAN MOMMERT, 
NIKOS DRAGONAS, DIMITRIS THEODOROPOULOS

In fact, the first episode has a name which gives a sufficient hint to the audience: “Sisyphus”. Thus, the figures are likely to be humans. They wouldn’t strive this much if they were angels…
The reference to Sisyphus constructs the atmosphere and main idea of not only the first episode but also the general of the work. In the booklet there is a quote from Albert Camus who imagines Sisyphus as a happy human being because of the struggle itself towards the heights is enough to fill a man’s heart. Indeed, the main figure who tries hard and strives during the whole work, who transforms into all other figures on the stage, but who turns back as himself each time, gets purified and cleansed at the end of the work as a peaceful and happy man and heartily joins the feast by coming to the table where others waited for him to start.
Inspirations from the facts that King Sisyphus represents the disk of the sun and is associated with the rising and falling waves of the sea according to solar theory are also included in Papaioannou’s work.

Just like he watched us sitting on our seats at the very beginning, somehow mirroring us, Papaioannou watches the man on the stage- which is Sisyphus most of the time, the main figure- occasionally coming in front of the stage from the back door of the auditorium; both of which mirror each other by buttoning up their jackets or tidying up their jackets.
Transferring the association he made with us in the prologue, Papaioannou thus reminds us that each of us is also a Sisyphus.

“Still Life” isn’t a dance, play, dance theater, circus or magic; it is none of them. It has movements, gestures, mimic and skill; states, situations, and figures in situations…
“Still Life” mostly looks like theater, but it has no talk or words; it has sounds but they aren’t sounds of humans but of “inanimate objects”…
As relatives of it, i could call Chaplin and Keaton from cinema; Kafka and Beckett from literature, and finally Philippe Genty and Josef Nadj from theater.

Above all, “Still Life” is closely connected to material and sound, and in that sense it doesn’t look like any other stage work I have ever watched. It is astounding and shocking!
Materials are heavy, light, volatile, pending, swinging, pouring, scattering, exploding, soft, hard…
There no music; there are sounds; rough, shrill, lightening, jarring, fondling, soft, sudden, high-pitched, deep, close…

Remarking "The alchemy of art is knowing how to transform matter into something else, something which is open to poetry", Dimitris Papaioannou almost entirely designed “Still Life” on his own just like a Renaissance artist. Visual concept; mise en scene, lights and costumes were all designed by him. Only sound composition was designed by Giwrgos Poulios.

Photo: danzon

"Still Life" which is dated 2014 has been all around the world especially in 2015-2016 season, from Paris to Sao Paolo, from Stockholm to Santiago-Chile and is still on the tour. I had the chance to watch it two nights in a row, on 19-20 March, in the gigantic De Singel international arts center of Antwerp. The next step of its tour is Montpellier in early July.

And; as Istanbul audience, don’t we think it’s time to host Papaioannou in our city one more time, who was presented to us by IKSV (Istanbul Foundation for Culture and Arts) with his “Medea” in Theater Festival in 2000, long before his worldwide recognition with the opening ceremonies of 2004 Athens Olympics?

23 Mart 2016 Çarşamba

ölü doğanın canlanan sesleri: dimitris papaioannou'dan "still life"

fotoğraf: danzon

koltuğuma yerleşmek üzere salona girdiğimde bomboş sahnenin en önünde ortada bir adamın oturduğunu görüyorum. biraz sonra başlayacak olan yapıtın tasarımcısı olduğunu bildiğim adamın elinde küçük bir kaya var; onu evirip çeviriyor, bir yandan da seyircileri inceliyor.
bir zaman sonra yandan sahneye bir teknisyen giriyor ve adamın altındaki sandalyeyi çekip alıyor; adam yere düşmüyor, tersine, kılı kıpırdamıyor, sanki hala altında sandalye var gibi, ya da baştan beri yoktu zaten.
biraz sonra, olmayan sandalyeden kalkar gibi bir jestle ayaklanıp, küçük kayayı önüne bırakıyor, yerdeki mikrofonlardan taşın zemine çarpma sesini duyuyoruz. adam üstünü başını düzeltiyor, ceketini ilikliyor, omuzlarını sanki üzerlerindeki tozları temizlermiş gibi hafifçe dövüyor, bize son bir defa bakıyor ve arkasını dönüyor; sırtının üst kısmında melek kanadına benzeyen iki beyazlık var. adam sahnenin karanlığına doğru gözden yitiyor... dimitris papaioannou'nun "still life"ı böyle başlıyor.

"still life" parçalardan oluşuyor; birbirine esnek bir şekilde bağlanan episodlardan. yapıtın en uzun bölümü sırtında devasa bir kare taş taşıyan, taşın içinde kaybolan, kaybolduğu delikten her seferinde başka bir adam, bazen de bir kadın olarak çıkan adam; rüzgar ve şimşeği üzerine çeken kadın; taştan adam; kürekli adam ile etekleri taşlı kadın; yükselmek için kendine taştan dengesi imkansız basamaklar yapan, merdiveni dayanak olarak kullanan adam; yerin bağlarını çözen figürler; göğü kürekle havalandıran adam; ve son olarak, başlarının üzerinde taşıdıkları masayı sahneden seyircilerin arasına indirdikten sonra, üzerindeki yemeklerle karınlarını doyuran figürler.

figürler çabalıyorlar; tekrar tekrar; yılmadan, bıkmadan; her seferinde değişerek, dönüşerek.. sanki bir yere düşmüşler, oradan kurtulmak istiyorlar; zemininin iplerini çözerek bulundukları yeri dağıtmak, çözmek istiyorlar... hedefleri hep diğer taraf, göremedikleri, duyamadıkları; en çok da yukarısı; nasıl olursa, ama mutlaka yükselmek, ya da yüksekteki bir şeylere ulaşmak; o şeyleri dürtmek, harekete geçirmek, etki yaratmak..






fotoğraflar: 
MILTOS ATHANASIOU, NYSOS VASILOPOULOS, JULIAN MOMMERT, NIKOS DRAGONAS, DIMITRIS THEODOROPOULOS 

figürler diyorum çünkü sahnedekiler insan mı yoksa melek mi, ya da küçücük kanatlarından dolayı insan ile melek arası bir evredeler mi; belli değil.. belki sırtlarındaki beyazlık da kanat değildir, lekedir sadece..
aslında ilk episodun bir adı var ve bu seyirciye yeterli ipucunu veriyor: "sisyphus". dolayısıyla figürlerin insan olma ihtimalleri yüksek; melek olsalar bu kadar uğraşırlar mıydı zaten...
sisifos referansı sadece ilk episodun değil, yapıtın genelinin atmosferini, anafikrini kuruyor. gösteri broşüründe albert camus'nün sisifos'u, -sadece yükseklere ulaşma çabasının kendisi bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeteceğinden- mutlu bir adam olarak hayal eden yorumu alıntılanmış. gerçekten de yapıt boyunca çabalayan, uğraşan ve sahnedeki diğer bütün figürlere dönüşen ama her seferinde kendisi olarak geri dönen başfigür yapıtın sonunda huzurlu, mutlu birisi gibi temizlenir, paklanır ve diğerlerinin çoktan oturmuş ve tabaklarını doldurmuş ama başlamak için onu beklemekte oldukları masaya gelerek afiyetle şölene katılır.
kral sisifos'un solar kuramına göre güneş yuvarlağını temsil etmesi, ayrıca inip kalkan deniz dalgalarıyla da özdeşleştirilmesi de papaioannou'nun yapıtında yer bulmuş.

papaioannou nasıl başlangıçta koltuklarımızda oturan bizlere bakarak bizi bir anlamda aynaladıysa, yapıt boyunca da zaman zaman oditoryumun arka kapısından sahne önüne gelerek, o anda sahnede bulunan figürü, -bu, çoğunlukla başfigür olan sisifos'tur-, izler; ikisi her seferinde aynı anda önlerini ilikleyerek veya ceketlerini düzelterek birbirlerini aynalarlar.
papaioannou prologta bizlerle kurduğu özdeşliği, bu sayede sahnedeki figüre aktararak, bizlerin de birer sisifos olduğumuzu bizlere hatırlatır.

"still life" ne dans, ne tiyatro, ne dans tiyatrosu, ne yeni sirk, ne de sihir; hiçbiri.
"still life"da hareketler, jestler, mimikler ve hüner var; durumlar ve durumların içine yerleştirilmiş figürler var.. "still life" en çok "tiyatro"ya benziyor, ama konuşma da yok söz de; sesler var ama insan değil "cansız nesne" sesleri...
"still life"ı izlerken akraba olarak sinemadan chaplin ile keaton, edebiyattan kafka ile beckett, tiyatrodan philippe genty ile josef nadj geliyor aklıma.

ama herşeyden öte, "still life" malzemeyle ve sesle sıkı sıkıya bağlantılı bir iş. bu özelliğiyle, şimdiye kadar seyrettiğim hiç bir sahne yapıtına benzemiyor. hayret uyandırıcı ve şok edici!
malzeme; ağır, hafif, uçucu, salınan, dökülen, düşen, dağılan, patlayan, yumuşak, sert..
müzik yok, sesler var. sesler; tok, tiz, çakan, tırmalayan, okşayan, pes perdeden, ani, yüksek, derinden, yakından..

fotoğraf: danzon

"sanatın simyası şeyi başka bir şeye, şiirselliğe açık bir şeye nasıl dönüştürmeyi bilmektir" diyen dimitris papaioannou bir rönesans sanatçısı gibi "still life"ı neredeyse bütünüyle kendisi tasarlamış; görsel konsept, mizansen ve ışık & kostüm tasarımı ona ait, bir tek ses kompozisyonu giorgos poulios'un.

2014 tarihli yapıt özellikle 2015-16 sezonunda paris'ten sao paolo'ya, stockholm'den şili-santiago'ya dünyanın dört bir köşesini dolaştı, dolaşmaya devam ediyor.. 19-20 mart 2016 tarihlerinde antwerp'in devasa kültür kompleksi "de singel"de izleme şansına erdiğim "still life"ın bundan sonraki durakları mart sonunda belgrad ve temmuz'da montpellier..
2004'teki atina olimpiyatı açılışı'yla dünya çapında tanınmadan çok önce, iksv'nin taa 2000 yılındaki tiyatro festivali'nde "medea"sıyla istanbullu seyircilere tanıttığı papaioannou'nun şehrimizde tekrar ağırlanma vakti gelmedi mi..

17 Mayıs 2010 Pazartesi

tiyatro festivali 17, izlenim 3: "dava", böyle kabusa can feda






(fotoğraflar: arno declair)

andreas kriegenburg'un yönetmenliğini ve sahne tasarımını yaptığı franz kafka uyarlaması "der prozess" (dava) bugün tiyatro festivali'ndeki ilk gösterimini yaptı.

andreas kriegenburg sahnede "dava"nın atmosferini birebir yansıtan müthiş bir kabus yaratmış.
öncelikle sahne tasarımı tam onikiden vuruyor: bütün sahneyi kaplayan kocaman bir göz içerisinde her an kendi etrafında dönen ve yer ile açısını dikliğe doğru değiştiren orta sahne (göz bebeği) kabustaki tedirginlik halini; zemine sağlam basamama, zeminin ayak altından kayması, düz ve sabit duramama halini bu kadar iyi anlatabilirdi.
tabii, gözün de simgeselliği malum; erk sembolü, izleniyor olma hali... [steven soderbergh'in jeremy irons'lı "kafka" filminde de göz simgesi kullanılmıştı.]

ayrıca; bay k.'nın bir karakter (protagonist) olarak değil, -beyaz yüz makyajı, ince bıyığı, 30'ların düz kesim saçı ile ruhsuz, kimliksiz- bir tip olarak çizilmesi ve oyunda tek bir belirli bay k.'nın olmaması, her oyuncunun sırayla bay k. olması, hatta diğer karakterlerin de dönüşümlü canlandırılmaları yine kabusta olma durumunu çok iyi yansıtıyor. olur ya hani; etrafında baktığın her insanda aynı suratı görürsün; karabasan gibi...

derinden gelen, belli belirsiz, bazen -canlı olarak kenardaki mikrofondan- sadece seslerle ve tekrarlarla yaratılan müzik/ses tasarımı da yine kabus atmosferini kuvvetlendiriyor; müthiş bir tekinsizlik ortamı yaratıyor.
gözbebeği açıldığında gözüken arka tarafın hep buğulu ve ters ışıkla yıkanmış olması, yan spotlarla gözbebeği üzerindeki obje ve oyuncuların gölgelerinin eliptik yan yüzeylere düşmesi oyunu görsel olarak kuvvetlendiren unsurlar.

müncher kammerspiele oyuncularını kutlamak lazım; renksiz, kimliksiz ve ruhsuz bay k.'yı ve diğer karakterleri hepsi hem çok iyi oynadılar, hem de zaman zaman yerçekimine çok iyi karşı geldiler. beden olarak da bayağı talimliler.
özellikle ikinci perdenin başındaki yaklaşık 20 dakika süren nefessiz monologdaki başarısından dolayı annette paulmann'ı candan kutluyorum. ikinci perdeye kalan kadirşinas seyircimiz oyun sırasında kendisini alkışlayarak da hoş bir jest yapmış oldu.

2009'da, her sene en iyi 10 almanca konuşulan oyunun seçildiği berliner theatertreffen'e davet edilen, theater heute dergisi tarafından 2009'da en iyi sahne tasarımı ile ödüllendirilen "dava" temmuz'daki avignon tiyatro festivali öncesinde istanbul'da son defa yarın sahnelenecek.
ben tekrar muhsin ertuğrul'da olacağım...

18 Ocak 2009 Pazar

istanbul'da bir kabare ve bir dava

bir garajistanbul projesi: "istanbul'da bir dava" ve bir tiyatro pera oyunu: "rahat yaşamaya övgü! (brecht kabare)". haftasonu bu iki oyunu tesadüfen üstüste izlemem, ister istemez aralarında paralellikler kurmama neden oldu. ne de olsa birinin başlığında "kabare" terimi vardı diğeri için yönetmeni "şarkılı, danslı, eğlenceli bir gösteri" tanımlamasında bulunmuştu. biri sapına kadar kabare olmayı başarmıştı, diğeri ise ne yazık ki ne yeterince eğlenceli, danslı ve renkli olabilmiş ne de yine yönetmenin kendi sözleriyle "kafka'da aslında varolan kara mizahı" hakkıyla kullanabilmişti.

kerem kurdoğlu - naz erayda ikilisinden "fayton soruşturması", "haritadan naklen yayın" gibi yaratıcılık ve zeka bakımından benzersiz kalitede oyunlar seyretmiş biri olarak "istanbul'da bir dava"nın bunların çok altında bir yerlerde durduğunu görmek üzdü beni.
kerem kurdoğlu'nun yazdığı enfes diyaloglar ve pırıltılı kurgulama yeteneği, naz erayda'nın "fayton souşturması", "canlanan mekan" ve "kim o?" gösterilerindeki mekanı kullanmak ve dönüştürmekteki yaratıcılığı neredeydi! sahne tasarımının temelini oluşturan "hareket eden platformlar" fikri çok çiğnenmedi mi; hele de bu fikrin bu topraklarda uygulandığı en görkemli ve kullanıldığı oyunun içeriğiyle örtüşen en uygun örneğinin mustafa avkıran'ın "geyikler lanetler" rejisi olduğu düşünülürse.
şarkıların çok önemli bir yer tuttuğu oyunda (müzik: imre hadi) canlı çalan küçük bir orkestranın bile olmaması çok yadırgadıcıydı. bir başka gariplik ise, oyunun el ilanındaki afişte oyuncularla birlikte, hem de en önde kerem kurdoğlu'nun kendisini görmek oldu. ne zamandan beri bir oyunun rejisörü bu kadar "meta" haline geldi, hele de rejisörün kendisi el ilanına eşlik eden bir sayfalık metinde "sahnede göreceğiniz parlak mizansen fikirlerinin çoğu oyuncuların kendisine aittir" derken. aslında böyle kendi kaleminden çıkma uzunca bir metni yayımlamak ta rejisörün egosu konusunda fikir vermiyor değil! (bu aşamada küçük bir gözlemimi aktarmak istiyorum: gerek ilerde bahsedeceğim tiyatro pera'nın oyun broşürlerinde gerekse yurtdışında seyrettiğim oyunlara eşlik eden kitapçıklarda hiç bu kadar uzun rejisör yazısı, hatta çoğu zaman hiç rejisör yazısı görmediğimi, daha çok oyunun alt yapısını kuran metinlerin yayımlandığını belirtmenin yerinde olacağını düşünüyorum. ayrıca tiyatro pera'yı, ülkemizde hazırlanan en titiz, en detaylı ve en ucuz oyun kitapçıklarından dolayı kutlamak isterim.)


"istanbul'da bir dava"nın yarattığı hayalkırıklığına karşılık ertesi akşam nesrin kazankaya bir kere daha hayran etti beni kendisine. yıllardır o elverişsiz mekandaki her yeni oyunla harikalar yaratan tiyatro pera/nesrin kazankaya bir kere daha mekanı çok ustaca kullanmak, ve aslında "tekrar tanımlamak" konusundaki becerisini gösterdi. belki de, basık tavanlı mevcut mekan kendisine en uygun tiyatro şeklini nihayet bulmuştu: kabareyi.
renkli ampüller ve rengarenk ışık kullanımı (aynı rengarenk ışık tasarımını kerem kurdoğlu'nun "ışıkla boyama" tabiriyle "istanbul'da bir dava" için de yapmış olan yüksel aymaz), müzik (ahmet kara - ezgi kasapoğlu), kostümler (nilüfer moayeri), thonet sandalyeler, kırmızı kadife perde (dekor: vecdi sayar); bu öğelerin hepsi kabare mekanını yaratmakta çok başarılıydı. ancak bana kalırsa tek bir şey eksikti atmosferde: kesif bir sigara dumanı.
mutlaka "kesif" olması da gerekmezdi, yeter ki başak mete'nin bazı sahnelerde ağzında tuttuğu puro ve sigaralar gerçekten yakılmış olsaydı da mekana zarif bir sigara dumanı yayılsaydı. oyun öncesi, arası ve sonrasında fuayede brecht-weill kayıtları çalınan ute lemper'in istanbul'daki ilk konserinde ses tiyatrosu sahnesinde uzun ağızlıkla bir sigara tüttürüşü vardı ki ve bunu şovunun bir parçası haline getirişi, hala gözlerimin önündedir. (hazır lafı açılmışken, ute lemper'in önümüzdeki aylarda şehrimizi bir kere daha şereflendireceğini meraklılarına haber vermiş olıyim.)


"rahat yaşamaya övgü"ye dönersek; nesrin kazankaya tarafından brecht'in üç sahne yapıtından ve yazılarından kolajlarla oluşturulmuş ve yönetilmiş bir kabare.
yaklaşık 2.5 saat süren gösteride ilk yarı "schweyk ikinci dünya savaşı" ve "arturo ui'nin önlenebilir yükselişi" oyunlarıyla, ikinci yarı ise tümüyle "üç kuruşluk opera" ile kurulmuş. oyunun ana temasını oluşturan (aynı zamanda 2009 eylül'ünde açılacak 11. istanbul bienali'nin de ana teması olan) "insan neyle yaşar?" sorusunun/şarkısının cevabını arama/verme konusunda ilk iki oyundan yapılan alıntılar ne kadar isabetliyse, ikinci yarıdaki "sıkıştırılmış" "üç kuruşluk opera" versiyonu o kadar gereksizce uzatılmıştı bana kalırsa. ya ana tema brecht'in başka sahne yapıtlarından alıntılarla daha da pekiştirilebilirdi ya da, bu kadar başarılı bir ekiple göz kırpmadan "üç kuruşluk opera"nın bütünü sahnelenebilirdi.

başarılı ekip demişken: hem genel olarak oyuncular hem de orkestra çok iyiydi. 5 kişilik orkestrada ezgi kasapoğlu hem piyanodaydı hem kabaretist olarak bazı şarkıları seslendirdi, hem de gösterinin vokal yönetmeniydi. bazı eleştirmenleri rahatsız ettiği gibi beni rahatsız etmedi soprano yorumu, "rahat, rahat" keyifini çıkardım.
oyunculardan özellikle levent öktem mükemmeldi; oyun boyunca sırasıyla schweyk, ui, peachum ve brown oldu, her birini tanımlayan farklı bir ses tonu yaratmıştı, üstüne üstlük bir de ikinci yarıda kabaretist olarak ezgi kasapoğlu'na şarkılarda eşlik etti. okuduğum diğer eleştirilerdeki aynı cümleyi yazmak zorundayım: "levent öktem hem etkileyici bir brecht yorumcusu hem de başarılı bir müzikal oyuncusu".
gösteri boyunca farklı rollerde karşımıza çıkan başak mete ve aynı zamanda dans düzenini hazırlayan erdinç anaz çok başarılıydılar; karakterlerini, hep bir-iki nüans katarak kanlı-canlı hale getirdiler, kabarenin içerdiği grotesk mizahı yakaladılar.
maalesef, oyun boyunca hem küçük/kısa karakter rollerini hem de ikinci yarıda sustalı mack'i oynayan volkan aktan ne sesini ne de bedenini kullanmakta yeterince iyi değildi. polly'de linda çandır da ne ünlü şarkısında ne de oyunculuk anlamında doyurucuydu.


toparlarsam; yer yer orkestra üyelerinin de oyuna dahil edildiği, enstrümanların ustaca ses efekti olarak ta kullanıldığı, az ama öz akrobatik hareketlerle, toplu danslarla ve özellikle de thonet sandalyelerin kullanıldığı koreografiyle kabare havasının yaratıldığı, ama herşeyden öte oyunculuk gücünün en üstte tutulduğu başarılı bir kabare "rahat yaşamaya övgü".
sezonun tartışmasız en iyi oyunlarından biri!