21 Kasım 2023 Salı
on soruluk sohbetler 100: jo strømgren
17 Ekim 2019 Perşembe
on soruluk sohbetler 02: karine ponties
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
Maurice Bejart’ın Mudra okulundan mezun olan Fransız koreograf ve dansçı Karine Ponties 1995’te Brüksel’de kurduğu Dame de Pic adlı topluluğu ile sayısız yapıta imza attı. Ponties 2016’da Ballet Moscow (Moskova Balesi) topluluğu ile sahneye koyduğu ve 2017’de Rusya Altın Mask ödülü alan Her Yol Kuzeye Çıkar (Every direction is north) adlı yapıtıyla Tiyatro Festivali için İstanbul yolundayken…
Sizce dansın özü/ruhu nedir? Çağdaş dansı bugün nasıl tanımlarsınız?
Vücudun yalan söyleyemeyeceğine şiddetle inanıyorum! Bu yüzden bana göre dans etmek tam bir bağlılığı ve dünyayı nasıl tercüme ettiğimizin sürekli sorgulanmasını gerektiriyor. Koreografik yazımın her zaman bedenden geldiğini, bu nedenle de her zaman her biri kendi “yazılarını” içeren bireylerle ilişki kurmaya ve çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Mevcut dilleri tercüme etmeye ve dolayısıyla yeniden yazmaya çalışan hayvan-benzeri partisyon süreçleri: sesler, kelimeler, jestler, renkler ve sahnede kendini gösteren, dünyanın fazlalıkları. Dönüştürülecek hammaddeler. Diğer insanların arasında insanlar olarak, dünyadaki kendimizi değil, içimizdeki dünyayı tercüme etmek üzere. Bedenleri gittikçe daha da yüklü ve aykırı buluyorum. Onlar dünyanın şiddetini içeriyorlar. Tamamıyla dansla meşgul olduklarında, dansın kendisinde bunu hissediyorum. Ancak o kadar çok, bir şekilde konforlu suların peşinde gezinen ve daha revaçta olan başka çağdaş dans formları var ki... Ben bu duruşa katılmıyorum. Dans, bana göre, dünyayı yaşamanın ve tercüme etmenin şiirsel yollarından biri. Şiiri; genellikle onunla ilişkilendirilen büyüleyici bir süsleme olarak değil, dünyada olmanın ve dünya hakkında düşünmenin radikal ve uzlaşmaz tezahürü olarak düşünüyorum. Hayatın tüm düzeylerinde sonuçlar doğuran: sosyal, ahlaki ve politik. Şiir, bilinmeyene ve beklenmeyene tamamen açık olan, her türlü kapalı anlamı reddeden ham bir bilinçlilik halini tanımlar. Şiirsel olmak politik olmanın bir yoludur. Belki bir gün şiir dünyayı kurtarabilir?
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Eğer sanat tekilliğin geliştirilmesine, beslenmesine bağlıysa, elbette ötekilerle, yani yüz yüze geldiklerimizle diyaloga girmenin en iyi yoludur çünkü karşılaşmalar ancak ortada bir fark varsa mümkün olabilir – benzerlik beraberinde sadece kayıtsızlık getirir.
Dünyanın mevcut durumunu her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil sorun nedir?
Yaratıcı süreç; inancın, bir yükümlülüğün, bir kesinliğin, özellikle de çalışmanın kendisine duyulan bir ihtiyacın kilit olarak ortaya çıktığı andır. Her yeni yapıtımda, dünyayı keskin ve sonsuz bir sorgulamaya tabi tutarken, buna yeni biçimler bulmaya gayret ediyorum ve böylece seyircileri de harekete geçirmeye çalışıyorum. Bu formlar nasıl ortaya çıkıyor? Aradığım şeyi, gerçekten de tam olarak ne olduğunu bilmeden, malzemenin kendisinde buluyorum. Kompozit ve katmanlı, binlerce olasılıkla doygunlaştığı için sanılandan daha da zengin olduğu ortaya çıkan bir malzeme. Ve böylece bizim işimiz, malzemenin içinde fısıldamakta olan o sesi kavramak ve onun çıkış yolunun önünü açmak. Sonrasında özgürleştiklerinde, 'doğru' olan sanatsal bir biçimi elde etmeleri için her türlü olasılığı denediğimiz, bozduğumuz ve yeniden yaptığımız, bu işin doğası nedir?
Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu?
Resim, sinema, edebiyat, fotoğraf ve animasyondan ilham alıyorum. Çok ender olarak da dansın kendisinden. Ama özellikle animasyondan. İllüstrasyon ve animasyon, yapıtlarımda her zaman özel bir yer işgal ettiler. Kendimi bildim bileli Jan Svankmajer, Stasys Eidrigevicius, Yuri Norstein, Alexandre Petrov, Gianluigi Toccafondo, Albin Brunovsky, Vladimir Kokolia, Stefano Ricci, Thierry Van Hasselt ve Stefan Zsaitsis araştırmalarım için tükenmez kaynaklar ve çoğunlukla başlangıç noktaları oldular. İllüstrasyon ve animasyon beni çok müstesna evrenlerle tanıştırıyorlar. Beni büyülüyorlar çünkü hareket halindeki bir düşünce gibiler. Ve de bakışların ve bakış açılarının bir hikayesi. Genellikle birçok yaratıcıya özgü ortak bir ifade aracı ve aynı zamanda tüm kültürlerde var olan bir tür evrensel diller. İllüstrasyon ve çizimin en büyük gücü, çizginin bizi hayal gücümüze doğru iten kırılganlığı ve hayal gücünün içine dalmamıza izin veren samimi karakteridir. Bu eserler, içine sokulduğumuz veya içinde acele etmeden zaman geçirdiğimiz, sıra dışı olanı ve abartılı olanı ortaya çıkaran kıvrımlar, sırlar barındırıyorlar. [Bunlar] aşikar bir hafifliğe sahip sanat eserleri, ancak aynı zamanda, içlerinde gizlenmiş hikayeler, karakterler, teselli, kendini kaybetmeye ve düşünceye yol veren öğelerin - sırlar, şekilsiz resimler, yüzler, umulmadık şekiller - çağrışımlarını barındırdıkları için cezbeden, sorgulayan, göze ve bakışa hitap eden eserler. Çizimler, yaşayan ve gayet canlı malzemelerle dolup taşıyor. Beni bir dinleme şekliyle, bir bakış açısıyla ve bir düşünme şekliyle, bir bakış ile karşı karşıya getirirler bu da kendi evrenimi ve yaratıcı sürecimi sarsar ve zenginleştirir. Animasyon filmleri bence hareketin büyüsünü yakalıyorlar. Bir şekilde koreografik yapıta çok benziyorlar. Oynama ve oyun yoluyla, heterosit parçacıklar bir araya geldikçe aniden şekil alan kaos ve çeşitlilik. Animasyon sinemasında da, bütün koreografik araştırmalarımda olduğu gibi, biz kurgulama ve metaforlar yoluyla gerçekliklere kafa tuttukça şiirsel gerçeklik hayat bulur. "İmgeler aklın saf yaratımlarıdır. Onlar bir kıyaslamadan ortaya çıkamazlar, daha ziyade iki, az çok birbirine uzak gerçekliği yan yana getiren bir eylemden doğarlar [...].Bu iki gerçeklik arasındaki ilişki ne kadar uzak ve dengeli olursa, tasarlanan imge o kadar daha güçlü olacak, daha fazla duygusal bir güce sahip çıkacak ve şiirsel bir gerçeklik yüklenecektir." -Pierre Reverdy Rüyalarımın ilham kaynağım olduğunu sanmıyorum. İlham kaynağım olan şey ise içinde yaşadığım dünyayı nasıl tercüme ettiğim.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Hiçbir zaman aynı şekilde olmaz. Bazen yapıt henüz daha bitmeden bir adı vardır, bazen de belirlenen son şeydir yapıtın adı.
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Buster Keaton, Tadeusz Kantor, Pina Bausch, Yuri Norstein, Jan Svankmajer ve çocuklar...
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
25 Şubat 2011 Cuma
!f 10, izlenim 5

!f’te sinema tarihinde çekilmiş ilk grönland filmi “nuummioq” ile çek usta jan svankmajer’in jübile filmi “hayatta kalmak” (prezit svuj zivot) yanyana.
formundan ve yaratıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen, finansal desteği ise gittikçe zor bulan usta svankmajer filmin başında bizzat görünüp, "zor para bulduk, bu yüzden gerçek oyuncu oynatmadık, oyuncu fotoğrafları kullandık, bu sayede yemek giderlerinden de tasarruf ettik" diyor. filmin en "komik" 2.5 dakikası bu açılış sekansı [svankmajer dakika tuttu, oradan biliyorum bu kadar kesin]. bir de; duvara asılı freud ve jung portrelerinin kavgası. bir de herhalde psikanalistler bu filmden çok hoşlanmış olmalılar.
...
2009 yapımı “nuummioq”in 30’lu yaşlarını süren genç yönetmenleri torben bech ile otto rosing “biz grönland sinemasının yaşlı kuşağı sayılırız; arkamızda 20-25’li gençler geliyor ve şimdiden üç film çektiler” diyorlar.
“nuummioq” ne bir ülke için ne de iki yönetmeni için bir ilk film gibi; ağırbaşlı, olgun ve karanlık. gerek konu itibariyle, gerekse de görüntüler açısından.
konu: birdenbire tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığını ve kalan zamanının belirsiz olduğunu öğrenen malik’in hikayesi. filmdeki tek “ölüm” hikayesi malik’inki değil; malik’in anne-babası genç yaşta, sebebi belirsiz bir kazada ölmüşler, onların kaybı ailenin üzerinde hala bir yük olarak taşınıyor. ayrıca film ilerlerken araya giren bir karakter de sürpriz bir şekilde ölüyor.
görüntüler ise: çoğunlukla alacakaranlıkta çekilmiş, çoğu sahnede yüzler bile zar zor seçiliyor.
!f’te seyrettiğim birkaç yeni kuşak avrupalı sinemacının oldukça başarılı oldukları bir konu var: bir hikayeyi dramatize etmeden, süsleyip püslemeden, hayatın içindeki doğallığıyla, sanki komşunuzun başından geçiyormuşcasına sizin kılarak ve biçimsel denemelere girişmeden aktarmak.
herhalde peter greenaway pek bir öfkelidir; ken loach’lar, mike leigh’ler, dardenne kardeşler, bruno dumont’lar çoğaldı diye. bense pek memnunum.
torben bech ile otto rosing’in, 55.000 nüfuslu grönland’ın 4000 nüfuslu başkenti nuuk’ta geçen “nuummoiq” (new yorker veya istanbullu der gibi “nuuklu”anlamına gelen) filmini tavsiye ederim.

!f’in yarışmalı bölümü “keşif”teki diğer bir film, grönland’ın bağımsızlaşmaya çalıştığı danimarka’dan ve o da iki yönetmenliydi: michael noer ile tobias lindholm’un “r”si.
“r”nin ne anlama geldiğini aynı zamanda filmin hapishane hayatına dair danışmanı olan konuk oyuncusu (sanırım adı: roland møller) açıkladı; başkahraman rune’nin “r”si, onun en yakın arkadaşı rashid’in “r”si ve danca’da adalet’in başharfi. ayrıca; hapishaneye her girene verilen anonim numaralara gönderme yapıyor.
“r” hikayenin ilerleyişi ve anlatımın sadeliği açısından geçen senenin kült filmi “peygamber”i (un prophéte) andırıyor. ama ondan çok büyük bir farkı var: “peygamber” bir mit yaratıyordu; sinematografisinin basitliğine, kamera ve biçim hokkabazlıklarından uzak durmasına rağmen film gittikçe gerilimi artan dramatik kurgusuyla bir kahramanın yükselişine tanık ediyordu bizleri. “peygamber”in son sahnesi -adeta- huşuya vardırıyordu seyirciyi; daha amiyane bir tabirle “vay be” dedirtiyordu. “r” ise sadece tanık ediyor; sanki gerçek bir hapishaneye kameralar gizlenmiş ve seyrettiğiniz her şey “gerçek”. filmde çalışan 75 kişinin ya bir hapishane geçmişi varmış ya da gardiyan olarak çalışmış; yukarıda bahsettiğim danışman 4.5 yıl hapis yatmış ve hapishanelerle ilgili bir kitap yazmışmış. filmin çekildiği bina ise üç yıl önce kapatılan gerçek bir cezaeviymiş. ancak "gerçeklik"ten daha öte bir özelliği vardı filmin; yoksa hollywood filmlerinde de eminim işinin ehli danışmanlar çalışıyordur, bazıları gerçek hapishanelerde çekiliyordu da. sanırım "r"nin farkı, seyircinin rune'ye sempati duymasına engel olmasıydı; filmi rune'nin hikayesi olarak seyretmedik, kötü bir hapishanede geçen bir hikaye olarak seyrettik. filmin danışman oyuncusu çok güzel bir laf etti gösterimden önce: “ne kahraman olsun, ne klişeler olsun, ne de hapishane hayatı temize çıkarılsın istedik”. seyretmeden oturtamadığınız bu lafın ne kadar yerinde söylendiğini ve başarıl ıbir şekilde tatbik edildiğini film bittiğinde anlıyorsunuz.
…
bu sene seyrettiğim filmlerde ilginç bir şekilde erkek baş kahramanların anne-babaları ortalarda yoklar; ya görünmüyorlar ya da ölmüşler; ıraklı ahmed anneannesiyle birlikte yollara düşmüş babasını arıyordu, uzun yıllardır ortada gözükmeyen yeni zelandalı alamein babası bir gün çıkageliyordu ama o da temelde anneannesiyle yaşayan bir karakterdi, grönlandlı malik de anne-babasını küçük yaşta kaybetmiş anneanne-dedesiyle beraberdi, ve danimarkalı rune’un hapishanede başı sıkıştığında telefonla ulaştığı tek insan anneannesiydi.
bu rastlantıyı bu kadar iddialı bir genellemeye dönüştürmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama sanki filmlerdeki başkahramanların "ebeveynsiz durumları" dünyanın neresinde olursa olsun toplumların güvenini kaybeden devletlerin varlığına [devlet ana’nın yokluğuna ve devlet baba’nın iktidarsızlığına] işaret ediyor belki de...

