31 Mart 2011 Perşembe

1992 / 11. istanbul film festivali


.bu yıl üç önemli sinemacı merceğe alınmış; muhteşem bir toplam; sanki sinematek!

.bir: pier paolo pasolini. bu yıl ben pasolini'nin görece popüler filmlerini seçiyorum: "dekameron", "1001 gece masalları" ve "cantenbury hikayeleri". yıllar sonra festival tekrar bir pasolini retrospektifi yaptığında pasolini'nin bütün filmlerini seyredip hakkını vereceğim.
arkadaşım burcu "salo ya da sodom'un 120 günü"ne bilet alıyor, ben almıyorum. burcu filmin yarısında çıkanlardan..

.iki: ingmar bergman. neredeyse her filmini izliyorum, hepsine hayran oluyorum ama "güz sonatı" adeta çarpıyor; hala da bendeki yeri bambaşka.

.üç: akira kurosawa. ustanın siyah beyazları: "raşomon", "kanlı taht", "yaşamak"

.yves montand vefat ediyor; festivaldeki iki filmini kaçırmıyorum: "savaş bitti" ve "ikarus'un i'si"

.new york'taki tüm vermeer'ler", fotoğrafçılık ve körlük üzerine "kanıt" (proof), saura'nın "ay carmela!"sı,

.gençlerden dani levy dikkat çekiyor: "robbykallepaul"

.ve lars von trier diye bir sinemacı! "suç unsuru" ve "avrupa" tartışmasız, ancak "salgın" hayatımda festivalde yarısından çıktığım ilk film! son gün son seans, güney kore filmi "gümüş kısrak"tan da yarısında çıkıyorum: bir festivalde iki kere!

.başta kimsenin bilmediği, ilk haftaki gösterimden sonra kulaktan kulağa yayılarak patlayan, ikinci hafta ek gösterimler konan festivalin yıldızı: "delicatessen"

.festivalde bir benzersiz film daha: mikhalkov'dan "urga"

.bunca yıllık sinema seyirciliğimde karşılaştığım en ilginç sinemacılardan biri: fiziğiyle ve yaptığı sinemanın tarzıyla: portekizli joao cesar monteiro. "sarı evden anılar"'ın garip bir cazibesi var.

.zhang yimou ile tanışma: emek'in balkonundan "kırmızı fener"

.istikal'in üzerine borsa'nın fast food lokantası açılıyor; film araları orada geçmeye, filmden çıkan arkadaşlara orada randevu verilmeye başlanıyor...

1991 / 10. İstanbul film festivali


.üniversitede ikinci yılım. vizeler festival zamanına denk geliyor, ama derslerin çok azı teorik çalışma gerektirdiğinden, sınavlar dışında istiklal’deyim; okula iki hafta ara vermiş gibiyim.

.festivalde ilk defa elektronik altyazı uygulaması başladı. her film, her seans ve her sinemada olmasa da büyük değişiklik. istanbul dışından gelmiş üniversite arkadaşlarım simultane çeviri ile ilk karşılaştıklarında pek bir yadırgamışlardı, ama ben simultane çeviri ile "büyüdüğüm" için bana öyle çok da garip gelmezdi; evet, filmin orijinal sesini bastıran duygusuz ve bet sesli çeviriler filmden bir şeyleri götürürdü ama bütünüyle perdeye konsantre olmayı da sağlardı.
ilk yıllarda -insanın gözünü yoran- sarı ışıklı elektronik altyazı tekniği yerini bir kaç yıl sonra beyaz kumaşa projeksiyonla yansıtılmış tekniğe bıraktı. günümüzde de hala bu teknik kullanılıyor.

.louis malle ile ilk tanışma: pazar günü emek’te gösterilen “mayıs’ta milou”da durmadan elektrik kesildi; her gidişinde jeneratör devreye girerken ve gelişinde çıkarken film kesildi; isyan ettik.

.philip kaufman’ın “henry ve june”unun biletleri rezervasyonda tükendi; atlas’taki gösterimde merdivenler bile doluydu.

.bilmediğim bir carlos saura ile tanıştım ve çok etkilendim: flamenko öncesi dönemi: “besle kargayı”, “kuzen angelica”, “annemiz 100 yaşında” çok çok iyiler.

.peter greenaway’in her mimarı tavladığı “mimarın göbeği” bana hitap etmiyor; yavaş yavaş greenaway’in benim yönetmenlerimden olmadığını fark etmeye başlıyorum.

.festival yeni bir uygulama başlatıyor: “son dakika filmi”. kalburüstü amerikan filmleri vizyon öncesi festivali sulandırıyorlar. yine de, neredeyse hepsine gidiyorum: mike nichols'ın merly streep ve shirley mclaine'li "postcard from the edge"ini beğeniyorum; tabii bir de herkesin hayran olduğu gérard depardieu'lü "greencard".

.yves montand’ın oynadığı “26’sı için üç yer” çok iyi bir film olmasa da montand için seyrediliyor.

.çek filmi “kulak”, irlanda filmi “aralık gelini”, ken loach'un "gizli dosya"sı, “sessiz çığlık”, jane champion'dan "sweetie", tornatore'den "herkesin keyfi yerinde", kanada filmi yaşlı hanımlar hikayesi "yabancı dostlar" festivlain öne çıkanları.

.claude lelouch'un "günler vardır.. ve de aylar" ve daniel day-lewis’li “eversmile new jersey” hayal kırıklıkları; hele de "eversmile new jersey"in festivalde ne işi var!

30 Mart 2011 Çarşamba

1990 / 9. istanbul film festivali


.bir yıl önce “aşk üzerine küçük bir film” ile onnik amca’nın keşfettiği kieslowski’nin bu yıl bütün “dekalog”u programda; biz de kaçırmadık tabii! onnik amca, nebiş teyze, annem, babam ve ben “dekalog”un her bölümünden müthiş etkilenerek çıktık. festivalin ve sinema sanatının doruk noktalarından biri.

.türkiye’de yasaklanmış filmler bölümünden iki epik film, “gandhi” ve “arabistanlı lawrence” emek’te.

.pazar sabahı gazi’de “çingeneler zamanı”nın gösteriminden önce festival yöneticilerinden biri sahneye çıkıp, aramızda çingenece bilen olup olmadığını sordu; film beklendiği gibi yabancı altyazıyla gelemediği için çeviri yapılamayacaktı; malum o zamanlarda simultane çeviri olurdu. seyircilerden çingenece bilen çıkmadı; isteyen biletini iade edebilir dendi, sanırım biletini iade eden de çıkmadı. hepimiz, tek kelime anlamadığımız iki saatten uzun bir filmi soluğumuzu tutarak, gülerek, üzülerek izledik. sinemanın dilinin kelimelerden daha güçlü olduğunu kanıtlayan çok etkileyici bir filmdi. “çingeneler zamanı” sonra türkiye’de vizyona girdi, kaseti çıktı, televizyonlarda gösterildi; ama ben “çingeneler zamanı”nı o sinema günleri’nde seyrettiğimle yetindim, bir kere daha, türkçe altyazılı seyretme ihtiyacı hissetmedim; tek kelime anlamamama rağmen film bütün hissiyle bana geçmeyi başarmıştı. “çingeneler zamanı” bence kusturica’nın “dolly bell’i anımsıyor musun” ve “babam iş gezisinde” filmlerinden sonraki son büyük filmiydi; bir daha o kadar güçlü filmler çekemedi.

.jim jarmush’la ilk tanışma: “gizem treni”.

.aşk, tutku ve saplantı üzerine iki mükemmel fransız filmi: schubert’in müzikleriyle destekli bertrand blier’in “senin için fazla güzel”i ve patrice leconte’u bana tanıtan ve bundan sonraki her filmini takip etmeme neden olan, michel blanc’li “bay hire”.

.peter weir’in “ölü ozanlar derneği”nin cumartesi günü emek’teki gösteriminde filmin sonunda neredeyse herkes gözyaşları içinde ve ayaktaydı; çılgınca alkışlıyorduk. o zamanlar beğendiğimiz filmi, sonunda alkışladık; sonradan bu gelenek terk edildi. son yıllarda tekrar canlandırılmaya çalışılıyor.

.peter brook’un “mahabharata”sında hayal kırıklığına uğramak: safiyane, hindistan’ı göreceğimi, görsel bir şölen yaşayacağımı zannetmiştim. o zamanlar peter brook’u tanımıyordum. filmin değerini çok sonra anladım.

.ilk "geceyarısı sineması" uygulaması

.bu festivalin benim için en unutulmaz yanı; daha yeni girdiğim üniversitede beni en çok etkileyen ve en beğendiğim kürsünün genç asistanları ile orta yaşlı hocasının hep beraber sinema günleri’nde filmlere gittiklerine tanık olmam; dahası, neredeyse gittiğim her filmde onlara rastlamam; seçimlerimizin ortaklığından keyif ve heyecan duymam.

1989 / 8. istanbul film festivali


.üniversite sınavı yılım olduğu için sadece üç filme gidebildim. .scorsese'nin "günaha son çağrı"sından önce müslüman kardeşler emek sineması'nın sokağında protesto gösterisi yaptılar. salona herkes aranarak sokuldu. film tam hatırlamıyorum ama sanırım 45 dakika-1 saat kadar geç başladı. o kadar gürültü ve heyecandan sonra filme konsantre olmak imkansızdı.

.spielberg'in "güneş imparatorluğu"nu emek'te önden 4. sırada ve sağ kenarda bir yerden, deforme bir açıyla seyretmiştim.

.annem toplam 560 dakikalık "shoah"ı akm'nin klostrobofik sinema salonunda seyretmişti.

.neyse ki bu yılın filmlerinden önemlileri sonradan vizyona girdiler, beyazperdede izleyebilmiş oldum: "arya", "madame sousatzka", "ölüler", "siyah gözler", "kırmızı pazartesi", "ay", "aşk üzerine küçük bir film", "öldürme üzerine küçük bir film", "özgürlük çığlığı", "cal", "güney", "taş yılları", "bağdat cafe", "bataklık insanları", "selam bombay", "milagro fasulye tarlası savaşı", ...


.günlüğümden:
7 mart salı: "bugün sinema günlerinin rezervasyon formları çıktı. çok iyi filmler var." annem için 30 film ayırdım. kendim için 3. murat, ali y., ali g., berktan, fatih için de bilet alıyorum. onnik amcalar 232.000 tllik bir liste yapmışlar. nerma teyze için de üç filme bizim rezervasyon formuna yazdım."
13 mart pazartesi: "tamer'le bugün sabah saat 5.30'da oradaydık. 22 ve 23 numaraları aldık. fakat herkesin 2 form verme hakkı olduğu için benim rezervasyon numaram 37 oldu. 9.10'da işimiz bitti. çok uzun bir kuyruk vardı!!!"

29 Mart 2011 Salı

selam sana shakespeare / tiyatro boğaziçi


öyle bir oyun düşünün ki; konu ettiği yazarın hayat hikayesini, siyasi toplumsal ve kültürel bağlamlarda yaşadığı dönemi, yazdığı oyunlardan bölümleri, oyunları yazış hikayelerini, oyunlarından replikleri, oyunlarının isimlerini, yazar hakkında yapılmış yüzlerce çözümlemeyi/araştırmayı, günümüz dünyasına ve yaşadığımız coğrafyaya da atıflarda bulunarak sahneye taşısın; yazar ile oyunlarını hiç tanımayanlar kadar, tanıyan ve bilenlere de hitap etsin; eğlenceli olsun, sıkmasın, keyifle seyredilsin! olabilir mi?
olmuş!

tiyatro boğaziçi’den daha önce aynı fikirle (“genç seyircilere yönelik büyük tiyatro insanlarını anlatma hedefiyle”) hazırladıkları moliére oyunu “moliére efendi”yi seyretmiş ve çok keyif almıştım.
o zamandan beri programlarını takip ediyordum “selam sana shakespeare”i yakalamak için. nihayet dün akşam denk getirdim ve geçen ay kendi sahnelerine dönüştürerek yeniden açtıkları maya sahnesi’nde seyrettim.

aysel yıldırım, burak akyunak, duygu dalyanoğlu, eser dilsöz ve ilker yasin keskin’den oluşan “moliére efendi”nin sevimli ekibine özgür eren de katılmış; altı oyuncunun her biri sanki yarış içindeler, “daha fazla keyif alarak ve kendi keyfimi seyirciye daha fazla geçirerek nasıl oynarım” diye.
mimikleri, tonlamaları vurgularıyla o kadar iyiler ki; ne yüksek sofitalı döner sahneye, ne yüzlerce ışık spotuna, ne asansörlü platformlara ne kayan dekorlara ne de duman bulutlarına ihtiyaçları var.
gönüller bir olunca samanlık seyran olur denir ya, bu ekip için de şu denebilir: bir araya geldiklerinde en elverişsiz mekanı bile tiyatronun büyüsüyle saraya dönüştürüyorlar.

oyunculardan üçü, aysel yıldırım, ilker yasin keskin ve özgür eren aynı zamanda oyunun reji, kurgu ve metin yazımını gerçekleştirmişler.
shakespeare’den ilhamla yaratılmış iki orman cini (ya da ilham perisi) usta yazarın edebi sırlarını bulamazlarsa özgürlüklerine kavuşamayacaklar; oyun bu iki cinin sırların peşinde shakespeare’in dünyasında çıktıkları yolculuğu konu ediniyor. teyel yerlerini belirginleştirmeden shakespeare’in hayatından oyunlarına, o dönemin yaşayışından günümüze ustaca geçişlerle seyircileri keyifli bir seyahata çıkarıyorlar; hem de ne didaktik bir tonda ne de 80 dakika boyunca tempoyu düşürerek ve oldukça da eğlenceli bir atmosferde.
belli ki kendileri de sahne üzerinde büyük keyif almakta, eğlenmekteler; eh böyle olunca, o enerji salona, seyircilere de geçiyor haliyle.

tiyatro boğaziçi'nin bir sonraki "büyük tiyatro adamı" projesini sabırsızlıkla bekliyorum...

["selam sana shakespeare" nisan'da üç defa maya sahnesi'nde!]

1988 / 7. sinema günleri


.o yıl cuma gününü çok net hatırlıyorum; okul çıkışı emek’te üst üste iki güzel film seyretmiştim: ilki woody allen’ın “radyo günleri” (radio days) diğeri volker schlöndorff’un “yaşlı adamlar topluluğu” (a gathering of old men). ertesi gün ise, yine emek’te john boorman’ın “umut ve zafer”ini (hope and glory) seyretmiş ve sinema günleri’nden pek bir memnun kalmıştım.

.ettore scola ile ilk tanışma: son pazar, lale’de annemle “özel bir gün” (una giornata particolare); çarpılmıştım.

.ardından andrey tarkovski’nin”kurban”ı (offret) ile festivali noktalamıştım. “kurban”a ancak 1995’te tekrar izlediğimde vakıf olabilecektim.
tarkovski’den bir de, festivalin ilk günü “ivan’ın çocukluğu”nu (ivanovo detstvo) izlemiştim. annem dört saatlik “andrey rublev”i seyretmiş, büyülenmişti.
ben “andrey rublev”i 1994’te izleyebildim. üzerinden 17 yıl geçti; bu yılki gösterimi fırsat bilip, hafızamı tazeleyeceğim.

.o yılın en heyecanverici olaylarından biri de taviani kardeşler (paolo & vittorio) ile tanışmaktı: iki hoşsohbet film: “günaydın babil” (good morning babylon) ve “san lorenzo gecesi” (la notte di san lorenzo). aynı yıl sinema günleri’nde oynayan diğer filmleri “allonsanfan”ı yıllar sonra yine festivalde izleyecektim.

.günlüğümden:

26 mart cumartesi: "bugün sinema günlerinin rezervasyon biletlerini aldım. louis malle'in "hoşçakalın çocuklar" adlı fransız filmi dışında bütün seanslara bilet bulmuşum."

4 nisan pazartesi: "bugün tatildik. yarınki ingilizce imtahanı için çalıştım. bugün sinema günlerinde 3 biletim vardı, gitmedim. 6.000 tl yandı."

8 nisan cuma: "bugün okul çıkışı annemle buluştum. yemek yedik ve sinemaya gittik: "radyo günleri""

9 nisan cumartesi: "cuma akşamı yine telefonlar edildi. çünkü bu sefer sevgili ilkokul arkadaşlarımla biletlerini daha önce aldığım "umut ve zafer" adlı filme gidecektik. funda, elif, birim gelirim dediler. melih zaten geliyor. aslı'nın da kendi bileti vardı. yani aldığım biletlerden 3 tane artıyordu. bunlardan iki tanesini aslı bir akşam önce istemişti, annesi filmi görmek istiyormuş. geriye 1 bilet kalmıştı. onu da satarız diye düşünmüştüm. saat 14.30'da kimsecikler gelmemişti bizim gruptan. melih geldi daha sonra. aslı geldi 2 bileti aldı. geriye 4 bilet kalıyordu. melih'le ben de bu kalanları sattık. birden elif gelmez mi. bana da bulmazsanız sokmam sizi diye diretti. neyse ki buldum. filmden çıktıktan sonra dördümüz (melih, elif, ceyda ve ben) opera pastahanesine gittik. kup yedik ve sonra ayrıldık. iyi bir gündü."

12 nisan salı: "okul çıkışı annemle taviani kardeşlerin "san lorenzo gecesi" adlı başyapıtlarına gittik. çok güzeldi."

15 nisan cuma: "bugün de sinemaya gittim fakat sinema günleri dışında. "son imparator" ile oscar kazanan bertolucci'nin "1900" adlı filminin 1.bölümüne."

1987 / 6. istanbul sinema günleri


.bu festivalden unutamadığım film "fareli köyün kavalcısı": bütünüyle ahşaptan hazırlanmış mekanlarda ve ahşap kuklalarla çekilmiş çekoslovak yapımı gotik bir uyarlama; nefeskesiciydi.

.iki sene önceki festivalde "carmen"ini izleyip hayran kaldığım francesco rosi'nin "ustalara saygı" bölümündeki bütün filmlerine gidiş; özellikle "salvatore giuliano"dan çok etkilemiştim.

1986 / istanbul sinema günleri '86


.sadece iki film seyrettiğim bir yıl: pupi avati'nin mozart'ın gençliğini anlattığı "biz üçümüz" ve kent sineması'nda istvan szabo'nun "albay redl"ı.

.günlüğümden:
11 mart salı: "sinema günleri '86'nın rezervasyonları yapılmaya başlandı. onun için bugün rezervasyon formalarından bir tane aldım. akm'de kuyruk bile vardı."13 mart perşembe: "dün annemi rezervasyona razı ettirince bugün okul dönüşü hemen rezervasyon formunu akm yetkililerine teslim ettim."
27 mart perşembe: "bugün ilk durağım akm idi. rezervasyon biletlerini alıp ingiliz kültür merkezine ve oradan da 2 plak satın aldığım dünya gençlik merkezine gittim."
7 nisan pazartesi: "sinema günleri başladı. çok güzel filimler oynuyor hiçbirine gidemiyorum."

13 nisan pazar: "sinemaya gittik. "albay redl" çok güzel bir filmdi."
17 nisan perşembe: "sinema günleri '86'daki 2. filmime gittik. "biz üçümüz" çok güzel, muhteşem bir film."

19 nisan cumartesi: "bugün "beethoven'ın yeğeni"ne biletimiz vardı. nerma teyzelere verdik. "biz üçümüz" altın lale jüri özel ödülünü kazanmış. çok sevindim."
20 nisan pazar: "bugün "aşk ırmakları" vardı. babam ile annem gittiler."

1985 / istanbul sinema günleri '85


.sinema günleri ile ilk randevum.

.eve yürüyerek 10 dakikalık mesafedeki msü sinema-tv merkezi'ndeki "müzik ve sinema" bölümü filmlerinin çoğuna gitmiştim: francesco rosi'den "carmen", costas ferris'ten "rembetiko", geoge cukor'dan " a star is born", bob fosse'dan "all that jazz" ve muhteşem "sweet charity". kardeşimle seyrettiğim "west side story"nin akşam gösteriminin çıkışında, gece geç saatte ıssız sokaklarda filmdeki dans figürlerini deneyerek evin yolunu tutmuştuk.

.son pazar günü ingmar bergman'ın üç saatlik "fanny ve alexandre"ında biraz sıkılmıştım ama genel olarak filmi beğenmiştim. yıllar sonra bergman hayranı oldum, "fanny ve alexandre"ın değerini anladım.

.osmanbey site'de werner herzog'un "yeşil karıncaların düş gördüğü yer" aborjinlerle ilk karşılaşma.

.günlüğümden notlar:
19 nisan cuma: "flash bir gün: "west side story" adlı ünlü müzikali seyrettim. bir enfesti. nasıl anlatsam. baştan sona bir bütün. çok güzel bir film."
25 nisan perşembe: "hayatımda ilk defa haftaiçinde sinemaya gittim. "yeşil karıncaların düş gördüğü yer". genel olarak güzel bir filmdi."
27 nisan cumartesi: ""carmen"' tam 2.5 saat çok güzel bir müzik şöleni sunuyor karşımıza. tam bir başyapıt"

27 Mart 2011 Pazar

müstahaksınız!





bu kentte kaç konservatuar var; ne kadar sayıda öğrenci sahne sanatları eğitimi görüyor bu kentte!
bu kentte opera sayısı belli, tek ama; ödenekli, özel, alternatif toplam kaç tiyatro topluluğu var, kaç bale topluluğu var! oyuncusu, ışıkçısı, kostümcüsü, balerini, baleti, şancısı, yönetmeni, müzisyeni, efektçisi sahne sanatları dalında kaç kişi çalışıyor bu kentte!
peki; bu kentteki tiyatro-opera-bale seyircisi ne kadar!

hepsinin %10'u bile toplansa, herhalde atatürk kültür merkezi'nin ön avlusunu hıncahınç doldurmaya yeter!

bugün dünya tiyatro günü!

bugün enfes bir pazar günü; kasvetli, soğuk, yağmurlu bir haftaiçi günü değil!
bugün gök masmavi, güneş ısıtıyor ama terletmiyor, rüzgar serinletiyor ama ısırmıyor.
bugün hava o kadar güzel ki, insanın kendini dışarı atası, meydanlara çıkası, keyifli keyifli yürüyesi, içinden geldiğince bağırası var!

bugün, kapanması an meselesi muammer karaca tiyatrosu'ndan üç yıldır kapalı tutulan atatürk kültür merkezi'ne yürüyüş vardı!
etkinliği kültür ve sanat emekçileri sendikası, mimarlar odası, tiyatro oyuncuları meslek birliği, nazım hikmet kültür merkezi, tiyatro eleştirmenleri birliği, türkiye tiyatrolar birliği, uluslararası plastik sanatlar derneği, özerk sanat konseyi ve istanbul kültür forumu düzenliyordu.

düzenleyen kuruluşların üyelerinin sadece %10'u gelse bile atatürk kültür merkezi'nin ön avlusu hıncahınç dolardı!

dünya tiyatro günü'nü kutlamak ve ülkemizde son yıllarda çoğalan yanlış/çarpık/gayrimedeni icraatleri protesto etmek amacıyla bu güzel, güneşli pazar sabahında düzenlenen etkinlikte değil de, neredeydi peki bu insanlar; tiyatro-opera-bale öğrencileri, oyuncular, balerinler, mimarlar, sanatçılar, yönetmenler, eleştirmenler ve kültür-sanata sahip çıkması gereken seyirciler neredeydi?

maalesef, bu öğlen çok çok azı atatürk kültür merkezi'nin önündeydi!

eh, o zaman başımıza gelenlere ve "başımızdakilere" müstahaksınız!!!

tiyatro filmlerim

moliére, ariane mnouchkine (1978)

limelight, charles chaplin (1952)

bullets over broadway, woody allen (1995)

in the bleak midwinter, kenneth branagh (1995)

all about eve, joseph l. mankiewicz (1950)

stagefright, alfred hitchcook (1950)

ay carmela!, carlos saura (1990)

topsy truvy, mike leigh (1999)

ba wang bie ji , chen kaige (1993)

mephisto, istvan szabo (1981)

carmen, carlos saura (1983)

the dresser, peter yates (1983)

prospero's books, peter greenaway (1991)

rosencrantz and guildenstern are dead, tom stoppard (1990)

romeo + juliet, baz luhrmann (1996)

macbeth, roman polanski (1971)

othello, orson welles (1952)

ran, akira kurosawa (1985)

the nights of iguana, john huston (1964)

cat on a hot tin roof, richard brooks (1958)

a streetcar named desire, elia kazan (1951)

vanya on 42nd street, louis malle (1994)

three sisters, laurence olivier & john sichel (1970)

edward II, derek jarman (1991)

cabaret, bob fosse (1972)

moulin rouge, baz luhrmann (2001)

dogville, lars von trier (2003)

querelle, rainer werner fassbinder (1982)

the cook, the thief, his wife & her lover, peter greenaway (1989)

rope, alfred hitchcook (1948)

to be or not to be, mel brooks (1983)

xi meng ren sheng, hou hsiao-hsien (1993)




dracula, francis ford coppola (1992)






e la nave va, federico fellini (1983)

26 Mart 2011 Cumartesi

iksv'nin hesabı


çingene hesabı desem çingenelere ayıp, ama bunun başka bir adı da yok!

neymiş efendim; öğrenci, öğretmen ve 65 yaş üstündekilerin alabildikleri sarı lale kartının ikinci bilet/kişi hakkının indirimli kullanılmaması kontrol edilemiyormuş, öncelikli satış döneminde çıkan indirimli öğrenci biletlerini sarı lale kartlılar bitiriyormuş, bu yüzden sarı lale kartı bundan böyle kişiye özel hale getirilmiş, bilet hakkı teke indirilmiş!

iksv, normal bilet satışında da öğrenciler bilet alabilsin gibi "ulvi" bir düşünceyle, "müthiş" sayıdaki öğrenci biletlerinin hepsini zaten öncelikli bilet satış döneminde satışa çıkarmıyordu ki! 10 adet öncelikli satışa, 10 adet normal satışa ayrılıyordu; 3000 kişilik salona 20 öğrenci bileti; muhteşem bir hesap, değil mi!

böyle bir durumda; bari biz öğrenci bilet sayısını arttıralım demiyorlar da, sarı lale kartlıların hakkını indirmeyi akıl ediyorlar!
yahu iksv'de kim bunlara kafa yoruyor, özel bir birimleri mi var!!!
yöneticilerinin uluslararası nişanlar, görevler aldığı iksv gibi "dünya çapında bir marka" böyle küçük hesapların mı peşinde!

bir kültür kurumu özel kart sistemi uyguluyorsa, bu o kurumun "kar elde etmesi" için değil, takipçilerine uygun imkanlar sağlaması içindir! bütün dünyada bu böyledir!
kurum, sattığı kart üzerinden "müşterisinin" haklarını azaltmaya kalkıyorsa, iş tersine işliyor demektir!

ama burası türkiye! neyimiz doğru ki!
hele hele, son yıllardaki toplumsal, siyasi, kültürel ortam aşikarken, ve gittikçe de birbirine tüy diken icraatler arka arkaya gerçekleştiriliyor ve sesini çıkarması gerekenler "yetmez ama evet" diyerek kafa sallıyorken, sarı lale kartlıların tek bilet mi, çift bilet mi hakkı olsunu konuşmak abes!
balık baştan kokuyorrrrrrr!!!!

yine de sormadan edemeyeceğim: eminim iksv'nin içinde birileri istatistiğini çıkarmıştır: kaç sarı lale kart sahibi bu durumu suistimal etmiş acaba?!

25 Mart 2011 Cuma

istanbul'dan thomas quasthoff geçti!


simetrik bir konserdi: iki bölüm, her bölümde bir senfoni, bir karanlık bir aydınlık arya; hepsi mozart'tan. şef andrea marcon, orkestra camerata salzburg, ve solist: bas-bariton thomas quasthoff!
sıkı bir konserdi; öyle üvertürler, operalardan tanınmış aryalar falan yoktu; derin, koyu, "klasik" bir klasik müzik konseriydi.

şahsen mozart'ın senfonilerinden pek haz etmem; aynı haydn'ınkiler gibi! ama havaifişekler gibi patlayan üvertürlerinden iyidir; hem, bu akşamki 34 ve 35 numaralı senfoniler arkalarından gelecek konser aryaları için mükemmel bir altlık oluşturdular.

ilk yarının karanlık aryası "cosi dunque tradisci" (sen beni aldattığın için) kendisini aldatan eşini şikayet eden, sonra kendi kaçamaklarını hatırlayıp utanan ve sona doğru da azap duyan vicdanına öfke kusan sebaste'nin duygularını anlatıyordu.
atmosferi, tarzı ve tonuyla "don giovanni" operasını andıran aryada thomas quasthoff; çığlık çığlığa bağıran seslerin korkuyu ve belayı çağırdığı vicdanının cehennemvari azabında kaybolmuş sebaste'nin trajedisini mükemmel yorumladı.

ilk yarının aydınlık aryası ise bir aşk serenadıydı: "per questa bella mano" (bu güzel ellerden). bas vokalin yanısıra kontrbas solo da içerdiğinden kolay kolay canlı dinleme imkanı bulunamayacak bir aryaydı.
quasthoff icradan önce arya hakkında bir anekdot anlattı. meğer, mozart eşinin onu kontrbasçıyla aldattığından şüpheleniyormuş ve bu yapıtta kontrbasçıya çalınması çok zor pasajlar yazarak ter dökmesini ve yorulmasını amaçlamışmış.
anlamadığım peki neden içeriği ilan-ı aşk olan bir arya. eh, bu da mozart'ın boynuzlanırken bile muzurluğu elden bırakmadığının göstergesi olsa gerek!

ikinci yarıdaysa thomas quasthoff, kızını terk etmek zorunda kalan kralın hüzünlü aryası "mentre ti lascio, o figlia" (seni terke ederken sevgili kızım!) ile sevgililerinin sadakatini ölçmek için kılık değiştirip onlara kur yapan iki erkeği anlatan neşeli ve muzip "rivolgete a lui to sguardo" (bakışlarını onun yoluna çevir) adlı aryada sesiyle, yorumuyla, vurgularıyla, ifadesiyle arka arkaya mucizeler yarattı.

bis için tekrar sahneye çıktığında, esas bizim bu akşam bu kadar yoğun bir trafikte konser salonuna vaktinde varmış olmamızı mucize olarak tanımlayıp, "ama istanbul'da her akşam böyle, değil mi?! ben de berlin'i şehir zannederdim, istanbul'u görünce köy olduğunu anladım; ama şirin bir köy" diyerek hem sempatik ve nükteli konuşmasıyla bizleri güldürdü hem de zarif sözleriyle gönlümüzü aldı.
quasthoff herhalde -ve iyi ki- kaldırımlarımızdan yürümedi; yoksa -her ne kadar nekazetinden öyle söylemiş olsa da- niceliğin bir yerleşimi kent yapmaya yetmediğini, engel özürlü dev istanbul'un yanında insancıl berlin'in köylülüğünün lafının bile edilmeyeceğinin farkında olduğuna eminim.

quasthoff lafı berlin'e getirince "herhalde bis parçası olarak berliner luft'u söyleyecek" diye sarkastik sarkastik düşünürken yakaladım kendimi. tabii ki berliner waldbühne'de değiliz ve tabii ki, geçtiğimiz günlerde 90. yaşını kutlayan neslişah osmanoğlu'nun bile teşrif ettiği bu kadar ciddi bir konser bir operet aryasıyla bitemezdi!
ama hislerim beni çok da yanıltmamış; en azından, dinleyeceğimiz bis parçasının almanca olacağını anlamışım: konser mozart'ın kendi dilinde yazdığı en mükemmel aryalardan biri olan, "die zauberflöte" (sihirli flüt)'ten sarastro'nun aryası "in den heil'gen hallen kennt man die rache nicht" (kutsal mekanlarda kin tutulmaz) ile noktalandı.

işsanat'a bu mükemmel konser için teşekkürler.

24 Mart 2011 Perşembe

sınır / muzaffer izgü / nihat nadi ülger


tayfun pirselimoğlu’nun askerler ve köpeklerden (kurtlar ve tilkiler de olabilir) oluşan illüstrasyonu sahneyi bütünüyle kaplıyor; zemini ve arka planı. askerler ile köpeklerin birbirine karıştığı, hangisinin başlayıp hangisinin bittiğinin anlaşılmadığı, başı sonu belirsiz, tekrarlarla sonsuzlaştırılmış illüstrasyon sahneyle ilk karşılaşmada etkileyici bir atmosfer yaratıyor; oyun daha ilk bakışta etkisi altına alıyor seyirciyi; hipnotize ediyor.



muzaffer izgü’nün “sınır” adlı oyunu belli bir coğrafyaya ve tanımlı iki ülkeye referans vermeyen; hayali karakter ve ülke isimleri kullandığı ve bu sayede dünya üzerinde herhangi bir sınırda ve herhangi iki düşman ülke arasında gerçekleşebilecek evrensellikte bir metne sahip.

halklarına birbirlerini düşman belletmiş herhangi iki ülke arasındaki bir sınırda geçiyor oyun. iki taraftan birer asker: nevinyalı mati ile sevinyalı yuan belli ki sınır boyunda geçirdikleri zaman içerisinde “canciğer dost” olmuşlar; birinin ailesinin yolladığı sucukla diğerinin ailesinin yolladığı şarabı tam sınır çizgisinde oturup beraber tüketiyorlar; birbirlerine eşlerinden, çocuklarından, askerlikleri bittikten sonra birbirlerini ziyaret etmekten bahsediyorlar, en güzel aşk mektubunu yazma yarışı yapıyorlar. öyle anlar geliyor ki, sınır çizgisini ihlal de ediyorlar; “diğer tarafa” geçiyorlar; bazen bilinçli olarak bazense fark etmeden.

sınır belli ki onlara sorulmadan bir gecede ortaya çıkıvermiş; her biri diğerini düşman ilan etmiş: birileri tarafından düşman aranmış, bulunmuş ve yaratılmış.
sınır kulübelerinde resimleri (taydun pirselimoğlu'nun muhteşem desenleri) asılı asık suratlı komutanların suçu yok bunda; onlar da, daha üst mercilerin emir kulu.
esas marifet emri verenlere, politikacılara ait. hiç yoktan korku unsuru yaratmak; bununla beslenmek, palazlanmak.

siren sesleri, hoparlörlerden baskıcı tonda verilen siyasi demeçler, kritik anlarda çığıran telefon sesleri… hoparlörlerin ve telefonların kırmızı renkte oluşu, politikacılar tarafından “suni olarak yaratılmış gerilim-korku” atmosferinin altını ustaca çiziyor.
sahne tasarımında genel olarak ise; oyun mekanı tel örgüyle ortadan ikiye ayrılmış; simetrik, birbirinin aynasına dönüştürülmüş iki taraf yaratılmış. aksesuarlarda da ayna fikri, tersyüz etme hali kullanılmış; örneği bayraklar ve kostümlerde. bu sayede; iki tarafın ying ve yang gibi birbirinin karşıtı gibi gözükmesine rağmen, aslında birbirini tamamladığı ve birbirinden çok da farklı olmadığı vurgulanıyor. özenli sahne ve kostüm tasarımı natali yeres’e ait.

kartal sanat tiyatrosu yapımı oyunun yönetmeni ise nihat nadi ülger.
özellikle sözsüz prolog ve epilog sahneleri oldukça etkileyici: karanlıkta fener ışıklarıyla etraflarını, etraflarında gerçekleşen şeyleri anlamaya, aydınlatmaya, ayırtına varmaya, karanlıkta yollarını, yönlerini bulmaya çalışan iki kişi; birbirlerinin düşmanı haline getirilmiş olsalar da aslında özde aynı olan iki kişi.



her şeyiyle bu kadar simetrik sahnelenen oyunun metni ise aynı simetriyi içermiyor kanımca. ruhi sarı’nın canlandırdığı yuan’ın ağırlığı daha fazla; seyirci onun derdine, beklentisine, stresine ve sona doğru da aksiyonuna daha fazla dahil/ortak edilmiş; onun yapacağı seçim, atacağı adım seyirci tarafından daha fazla önemseniyor.
berke üzrek’in canlandırdığı mati’yse daha az söz düşüyor: hayata bakışıyla daha oturmuş bir karakter olarak çizilmiş, oynanıyor; daha çok yardımcı rolde ve kurban konumunda.

ruhi sarı ile berke üzrek yaklaşık 80 dakikalık oyunu tempoyu düşürmeden, dikkati dağıtmadan ve heyecanı kaybettirmeden sona kadar getiriyorlar. paslaşmaları, dengeleri yerliyerinde.

kara mizah tanımlı “sınır”, bir iki yerde kahkaha derecesinde güldürüyor güldürmesine ama esas acı acı düşündürüyor. hele de; dört bir tarafımız tarihlerimizden yemeklerimize, duygularımızı dışa vurma şekillerimizden müziklerimize çok benzer olduğumuz ama bize düşman belletilmiş komşularımızla çevrili yaşadığımız bu coğrafyada!