jane campion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jane campion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2011 Perşembe

1991 / 10. İstanbul film festivali


.üniversitede ikinci yılım. vizeler festival zamanına denk geliyor, ama derslerin çok azı teorik çalışma gerektirdiğinden, sınavlar dışında istiklal’deyim; okula iki hafta ara vermiş gibiyim.

.festivalde ilk defa elektronik altyazı uygulaması başladı. her film, her seans ve her sinemada olmasa da büyük değişiklik. istanbul dışından gelmiş üniversite arkadaşlarım simultane çeviri ile ilk karşılaştıklarında pek bir yadırgamışlardı, ama ben simultane çeviri ile "büyüdüğüm" için bana öyle çok da garip gelmezdi; evet, filmin orijinal sesini bastıran duygusuz ve bet sesli çeviriler filmden bir şeyleri götürürdü ama bütünüyle perdeye konsantre olmayı da sağlardı.
ilk yıllarda -insanın gözünü yoran- sarı ışıklı elektronik altyazı tekniği yerini bir kaç yıl sonra beyaz kumaşa projeksiyonla yansıtılmış tekniğe bıraktı. günümüzde de hala bu teknik kullanılıyor.

.louis malle ile ilk tanışma: pazar günü emek’te gösterilen “mayıs’ta milou”da durmadan elektrik kesildi; her gidişinde jeneratör devreye girerken ve gelişinde çıkarken film kesildi; isyan ettik.

.philip kaufman’ın “henry ve june”unun biletleri rezervasyonda tükendi; atlas’taki gösterimde merdivenler bile doluydu.

.bilmediğim bir carlos saura ile tanıştım ve çok etkilendim: flamenko öncesi dönemi: “besle kargayı”, “kuzen angelica”, “annemiz 100 yaşında” çok çok iyiler.

.peter greenaway’in her mimarı tavladığı “mimarın göbeği” bana hitap etmiyor; yavaş yavaş greenaway’in benim yönetmenlerimden olmadığını fark etmeye başlıyorum.

.festival yeni bir uygulama başlatıyor: “son dakika filmi”. kalburüstü amerikan filmleri vizyon öncesi festivali sulandırıyorlar. yine de, neredeyse hepsine gidiyorum: mike nichols'ın merly streep ve shirley mclaine'li "postcard from the edge"ini beğeniyorum; tabii bir de herkesin hayran olduğu gérard depardieu'lü "greencard".

.yves montand’ın oynadığı “26’sı için üç yer” çok iyi bir film olmasa da montand için seyrediliyor.

.çek filmi “kulak”, irlanda filmi “aralık gelini”, ken loach'un "gizli dosya"sı, “sessiz çığlık”, jane champion'dan "sweetie", tornatore'den "herkesin keyfi yerinde", kanada filmi yaşlı hanımlar hikayesi "yabancı dostlar" festivlain öne çıkanları.

.claude lelouch'un "günler vardır.. ve de aylar" ve daniel day-lewis’li “eversmile new jersey” hayal kırıklıkları; hele de "eversmile new jersey"in festivalde ne işi var!

4 Mayıs 2010 Salı

jane campion / bright star - parlak yıldız


şiirden anlamıyorum maalesef. bence şiirden anlayabilmek için şiiri okuyabilmek lazım; ritmini, vurgusunu bularak, sözcüklerin içindeki müziği bilerek, hissederek okuyabilmek. ancak o zaman şiiri anlamaya yaklaşır insan gibi geliyor bana.
genco erkal’dan nazım hikmet’i, müşfik kenter’den orhan veli’yi, [işsanat’taki pazartesi akşamlarında] tilbe saran’dan, cüneyt türel’den ahmet muhip dranas, cemal süreyya şiirleri dinleyince şiiri anlamamak, sevmemek mümkün değil.
tabii, bir de zihni çağrışımlara açık, özgür olmak lazım şiiri anlamak, sevmek için.

şiir roman ve hikayeye nazaran az kelimeyle çok ve öz şey anlatan bir ifade türü. serbest bir dili, anlatımı var.
ben romancıyım; uzun, kalın, “tuğla gibi” romanların çok kişili, çok olaylı girift dünyasına dalmayı tercih ediyorum. şiir okumaktan daha kolay roman okumak, kabul! romanda, dünyayı sizin yaratmanız veya tahayyül etmeniz beklenmiyor, yazar her şeyiyle kuruyor zaten ve size altın tepside sunuyor.

kendi dilimin şairlerine ve onların dünyalarına uzakken, bir de, bütün nüanslarına tam anlamıyla vakıf olamayacağım yabancı bir dilin şairi hakkında bir filmden ne kadar zevk alabileceğimi kestiremeden, daha çok, filmden gördüğüm bir fotoğrafın büyüsüyle -ve tabii ki yönetmeninin- hatırına yollandım sinemaya.
şair: john keats, yönetmen: jane campion, fotoğraf: lavanta rengi elbiseli bir kızın lavanta renginde çiçeklerle kaplı bir çimende oturduğu sahne. film: “bright star” (parlak yıldız).

keats’ın adını ilk defa, yıllar öncesindeki bir film festivalinde emek sinemasını dolduran seyircilerle birlikte gözyaşları içinde ayakta alkışladığım bir filmde, “dead poets society” (ölü ozanlar derneği)’nde duymuştum. filmde kullanılan dizeleri haliyle çok etkileyiciydi. keats’i orijinalinden okuyamayacağımdan ve herhangi bir çeviride de anlamları, sözcük oyunları, ruhu eksileceğine inandığımdan hiç keats okumaya yeltenmemiş, filmde duyduklarımla yetinmiştim…

“parlak yıldız”da nermin saatçioğlu’nun enfes çevirisiyle keats dizeleri çok etkileyici. bir de enfes kıyafetler.
film, keats’in sözcüklerden ördüğü şiirler ile keats’e hayran genç kızın ipliklerle diktiği kıyafetleri örtüştürüyor. film, bir şairin sözcükleri kullanması ile bir terzinin kumaşları kullanmasını, cümleler ile pileleri koşut götürüyor. keats o dönem için ne kadar aykırı, farklı, alışılmadık ise, terzi kızın kendisi için diktiği kıyafetler de o dönem için o kadar aykırı, farklı, alışılmadık.

“piano” (piyano) ile yıllar önce gönlümü fetheden, maalesef bir daha o kadar etkileyici bir filme imza atamamış olan jane campion’ı, “parlak yıldız”daki bu dahiyane “örgü” için kutlamak lazım; bu sayede çokça örneğine rastladığımız, 19. yüzyıl ingiliz edebiyatçıları hakkında çevrilen filmlerden bütünüyle ayrılan, farklılaşan bir filme imza atmış.