28 Haziran 2010 Pazartesi

william kentridge / kyoto ödülü 2010

bir yıl önce istanbul modern'deki "gölgeye övgü" sergisi sayesinde işlerini istanbul'da görme şansına erdiğimiz ressam, illüstratör, animasyon filmleri yönetmeni, sahne tasarımcısı-yönetmeni ve kuklacı william kentridge 2010 kyoto ödülüne layık görüldü.

ödül metninden:
"Underlying his works and activities is a determination to examine universal issues confronting modern people. He accomplishes this by traveling back through the history of visual expression, persistently questioning such issues as the ways in which people may build a relationship with the world, the ambiguities of goodwill and oppression, and the conflicting and ambivalent disposition of the individual. While remaining in the remote country of South Africa, Mr. Kentridge continues to make a great impact on contemporary art in Western society. His world, full of sharp intelligence and profound poetry, exerts great influence on other artists — and provides individuals worldwide with courage and hope that their attempts and practices may still be effective and fundamental, even amid the stagnation of our contemporary society, swirling with political and social unrest."

güney afrikalı sanatçının bir çok sahne çalışması avrupa'yı turluyor; atina'da ve 2010 kültür başkenti essen'de "i'm not me, the horse is not mine" enstalasyonu, yine essen'de handspring puppet theater ile "il ritorno d'ulisse in patria", cenevre'de yine handspring puppet theater ile "woyzeck on the highveld" sahneleniyor.
belki, buraya da uğrar mı...

seçim yapmak zorunda kalmak!

heyecanla aksanat'taki lars danielsson konserini beklerken, geçenlerde otobüste bu afişe denk geldim. topluluğu tanımıyorum, ancak mekan, haliç tersanesi, muhteşem! konser belli ki tek defalık!

öğrencilerle bir dönem burada proje yapmıştık; etraflıca gezme imkanımız olmuştu ve bazıları projelerinde bu havuzlardan birini performans mekanı olarak düzenlemişti; şimdi burada bir konser verilecek; çok heyecan verici!

adını hermann hesse'nin bozkırkurdu romanından alan die anarchistische abendunterhaltung (daau), çağrıştırdığı gibi alman değil belçika-antwerp'li bir topluluk; kendilerini internette araştırınca, heyecanım ve sıkıntım iyice arttı.
heyecan?... topluluğun sitesi: çok hoş! son albümlerinden 15 dakikalık bir parça indirilip dinlenebiliyor: çok hoş! topluluk akordiyon, klarinet, viyolonsel ve kontrabas'tan oluşuyor: çok hoş!
sıkıntı?... seçim yapmak zorunda kalma sıkıntısı! iki konser aksi gibi neredeyse aynı saatte; biraz kaymış olsalardı, birinden çıkıp diğerine koşturma, birini tam yapıp diğerinin kokusunu alma denenebilirdi; bu haliyle imkansız!

27 Haziran 2010 Pazar

dalaras da geldi, sıra galani de!


"boğazın kıyısında,
yianis gün batışında ağlıyor.
yanında da mehmet içip şarkı söylüyor.
ben türk, sen de rum.
ben de halk, sen de halk.
sen isa ben de allah.
ne yazık ki ikimize de ah vah!
biraz sevgi ve şarap ile
ben de sarhoşum, sen de sarhoş.
kadehimden biraz iç.
kardeşim (rumca) ve kardaşım! (türkçe)"*

tam yirmi yıl önce açıkhava'da aynı koltukta oturarak manos hadjidakis'in olağanüstü konserine tanık olmuştum. dün akşam ise, hadjidakis'le hiç bir şekilde kıyas kabul etmese de, yine kendi çapında efsanevi bir yunan sanatçıyı ağırladık açıkhava'da; yorgo dalaras'ı.

dalaras dün akşam bizleri yeni bir konser formatı ile tanıştırdı: arasız 2.5 saat müzik! maraton gibiydi!
hadi kendisi arada bir iki kere dinlendi; akdeniz'in iki büyülü adasından, girit ve kıbrıs'tan gelen konuk müzisyenler, michalis tzouganakis ve despina olympiou sayesinde. ancak orkestra üyeleri kesintisiz 2.5 saat sahnedeydiler; esas onların performansı olağanüstüydü.

eski yeni şarkılarını söyledi dalaras, eskilerin bazılarını potpori olarak geçti, çoğunu bütünüyle seslendirdi. zaman zaman sustu, açıkhava'yı dolduran 5000 kişiye bıraktı şarkı sözlerini... 5000'imiz olmasa bile azımsanmayacak bir seyirci kitlesi dalaras'ın şarkılarına rumca eşlik etti, o sustuğunda yerini aldı. konser öncesi bir seyircinin dili çalarak diğerine "adalar burda bu akşam!" demesi boşuna değildi.
keşke, rumların yazın adalara sığacak kadarından daha fazlası yaşıyor olsaydı bu topraklarda, bu kentlerde; beraber, yanyana, omuz omuza yaşıyor olsaydık hala; 100 sene önce olduğu gibi, yüzlerce yıl olduğu gibi...

...

ajda pekkan da seyircilere dahil oldu konser başladıktan yarım saat sonra; sahnede dalaras şarkı söylerken, heyet eşliğinde açıkhava'nın geniş orta koridorundan yerine doğru yürüyen pekkan'ı, tanıyan bayağı bir seyirci kitlesi alkışlarla selamladı onu; hayranlık böyle bir şey olsa gerek.

dalaras'ın şarkılarına, benim gibi rumca eşlik edemeyenler ise alkışlarla katıldık ege'nin ezgilerine.
sonra, sürpriz yaptı dalaras iki livaneli şarkısı söyledi, nakaratları bize türkçe söyletti; rum-türk 5000 kişi bir ağızdan "yiğidim aslanım"ı söyledik.
sonra, livaneli'yi davet etti sahneye, beraber rumca-türkçe bir livaneli şarkısı okudular; son nakaratta livaneli rumca olarak eşlik etti dalaras'a.

dalaras bütün akşam istanbul'a olmaktan çok memnun olduğunu söyledi, çeşitli vesilelerle türkleri övgü ama, türkçe "iyi akşamlar" bile demedi. neyse ki, dalaras'ın "bir insan" olarak kusurlarının saymakla bitmeyeceği konusunda uyarılmıştık.

dalaras bu konserin bir ilk olduğunu ama son olmayacağını tekrarladı bir kaç kere; belki bir dahaki sefere bir şarkıyı türkçe okur. hoş, bu akşam da anonim ege türküsü "kayıkçı"nın "gel gel kayıkçı, yavaş yavaş" dizelerini türkçe söyledi.

* özgen acar'ın 1982 yılında istanbul'da düzenlenen abdi ipekçi barış ödülü törenine, bu şarkıyı boğaz kıyısında söylemesi için ettiği daveti geri çeviren, hatta kendisinden sonra teklif götürülen haris alexiou'nun da vazgeçmesini sağlayan, sözde sosyalist gerçekte fanatik milliyetçi dalaras, neredeyse 30 yıl sonra dün akşam, "mikro asia" albümündeki bu şarkıyı boğaz kıyısında söyledi ve arkasından "yanınızdaki rumca bilenlerden lütfen şarkının sözlerini çevirmelerini isteyin" dedi.
yukarıdaki çeviri ve tören reddi hikayesi özgen acar'ın cumhuriyet'teki 25 haziran 2010 tarihli yazısından alınmıştır.

...

tam yirmi sene önce müzik festivali'de büyük usta manos hadjidakis, daha sonraki yıllarda da most organizasyonuyla çeşitli kereler haris alexiou geldi istanbul'a; bağrımıza bastık!
arada başkaları da geldi ege'nin öte yakasından, ancak -müzikal açıdan benim için- pek bir önem arzetmiyorlardı.
dün akşamki dalaras konserine ise son dakikada gitmeye karar verdim; haris alexiou ile birlikte yaptıkları "mikra asia" ve "byzantine vespers" albümleri hatırına. pişman da olmadım, iyi ki gitmişim, çok güzel, eğlenceli, kaliteli müzik ile dolu bir 2.5 saat geçirdim, o albümlerden de bolca söyledi dalaras.

şimdi sıra; bana göre sesi, yorumu, hayattaki duruşu ile dünyadaki en özel, en benzersiz sanatçılardan birine geldi: dimitra galani'ye. keşke bir getiren olsa...

26 Haziran 2010 Cumartesi

müzik festivali 38, bilanço


01. arvo pärt, ademin yakarışı: tõnu kaljuste – estonya filarmonik oda korosu – vox clamantis – borusan istanbul filarmoni orkestrası , aya irini, ***** (07hzr)
02. iannis xenakis, oresteia; spyros sakkas – miguel bernat – gürer aykal – mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi korosu ve çocuk korosu – atina karma korosu – trt istanbul çocuk korosu – rum azınlık okulları korosu – borusan istanbul filarmoni orkestrası, aya irini, ***** (21hzr)
03. antonio meneses – cem mansur – akbank oda orkestrası, aya irini, ***** (11hzr)
04. borodin dörtlüsü – oleg maisenberg, aya irini, **** (17hzr)
05. riccardo muti – viyana filarmoni orkestrası, haliç kongre merkezi, **** (23hzr)
06. lang lang – gürer aykal – borusan ist. filarmoni orkestrası, haliç kong merkezi, **** (10hzr)
07. festival buluşmaları II: atilla aldemir – orhan çelebi – xavier phillips – polina leschenko – fora baltacıgil, aya irini, ***.5 (25hzr)

festivalin unutulmaz anları:
.eumenides (xenakis), gürer aykal - borusan ist. fil. ork. - çeşitli korolar
.te deum (pärt), tõnu kaljuste - borusan ist. fil. ork. - çeşitli korolar
.4. senfoni (pärt), cem mansur - akbank oda orkestrası
.romance-larghetto (chopin), lang lang - gürer aykal - borusan ist. fil. ork.
.adagio lamentoso (çaykovski), riccardo muti - viyana filarmoni

oresteia
(fotoğraf: mahmut ceylan)

pärt - dünya prömiyeri
(fotoğraf: mehmet bürge bilgin)

23 Haziran 2010 Çarşamba

akm'ye iki yıldır tek bir çivi çakılmamışken;


adamlar ilk önce schiller tiyatrosu'nu üç yıllık bir renovasyondan geçirdiler; çünkü şimdi oraya staatsoper'ı (berlin'in devlete ait üç opera topluluğundan en prestijlisi) taşıyorlar. peki neden? çünkü şimdi staatsoper'ın binası renovasyona giriyor; üç yıl sürecek.
staatsoper 2013'te kendi binasına geri dönünce, bu sefer de komische oper (berlin'in -yabancı operaları almanca sahneleyen- "sözde en hafif" opera topluluğu) schiller tiyatrosu'na taşınacak. neden mi? çünkü bu sefer onların binası renovasyona girecek.

nasıl? tam alman işi değil mi! ama, sözkonusu "iş" yapmaksa böyle olmalı!

bize de, oturduğumuz yerden "helal olsun" deyip gıpta etmek kalıyor. ha, belki bir de; işimizi allaha havale etmek!

...

berlin'e bir gittiğimde bu renovasyon çalışmalarına gelir sağlamak için düşünülmüş hediyelik/anı objelerden birini satın alarak katkıda bulundum: altın rengine boyanmış küçük bir küp taş, 10 avro.

akm için parasal sorunumuz yok sanırım, malum biz "zengin" bir ülkeyiz; kolayca har vurup harman savuracak kadar zengin!

ne yapsınlar; almanların parasal durumları sıkışık, staatsoper'in yenileme maaliyeti 239 milyon avro tutuyor, "alım gücü yüksek olmayanlar da belki yardımda bulunmak ister" düşüncesiyle bu hediyelik eşyaları hazırlamışlar; türkiye'den turist olarak gelen birinin de, az da olsa çorbada tuzu olacağı tutmuş!

..

berlin'deki kamu binalarından sorumlu bürokrat almış, gazetecileri staatsoper'ı gezdirmiş; en alt bodrumlarına kadar götürmüş, mevcut durumu göstermiş, yenilemenin nerelerde yapılacağını, nerelerinin yıkılıp tekrar yapılacağını, hangi ek yapıların inşa edileceğini, paranın büyük bir kısmının yapının hangi görünmeyen kısımlarına harcanacağını anlatmış.

boşaltıldıktan sonra, kulaktan dolma bilgiler dışında bizim gazetecilerimizden akm'yi gezeni, onları alıp da bakın biz şunları şunları yapacağız, bunlar bunlar kötüydü yenileyeceğiz diyerek gezdireni var mı!

lars von trier: "....


Evet, (gülüyor) onlara “Evet kadınlardan nefret ediyorum, dünyadan yok olup gitmelerini istiyorum” mu deseydim acaba. Hayır kesinlikle böyle bir şey yok. Ayrıca filmlerimde beni resmeden karakter de kadındır, kadınlardır. Özellikle de bu son filmimde. Filmlerimde küçük bir oyun oynarım. Bana ait olmayan bir fikri alıyor ve onu savunuyorum. Bir sanat aleti gibi kullanıyorum. Buna örnek, Adolf Hitler’in insani tarafı da olabilir, ilginç olur. Ayrıca şu da var; normalde savunmayacağınız bir noktayı savunuyor olmak başka bir olgunluk getiriyor. Dünyaya biraz ilginç, değişik, küçük bir bakış açısı veriyorsunuz. Tabii ki Adolf Hitler’in bir insani tarafı vardı. “Hitler’le ilgili söylenecek hiçbir iyi şey yoktur” derseniz asıl bir noktayı kaçırıyorsunuz demektir. Gerçekten korkutucu olan zaten onun da sevilesi bir tarafı olmasıdır.

Hiçbir şeyi çok fazla ya da aşırı olarak değerlendirmem. Bu değerlendirmeyi medyada duyarsınız sıkça. Ancak küçük çocuklarım televizyonda birçok şiddet sahnesine maruz kalıyor, bunu hiçbir zaman onaylamıyorum. Ancak bir sanatçı olarak dolduracağım boş bir kanvasım olmalı, bunun kimseye zararı olduğunu sanmıyorum, ama benim tarzım bu.

Filmlerimde kadın portreleri, erkeklerin portrelerine göre daha detaylı ve canlı. Ve onların bölümleri daha ilginç. Kendimi daha çok kadın karakterlerde kullanabiliyorum. Erkekler ise genellikle aptal durumda kalanlar oluyor (gülüyor). Dini inançlarım yok, ailem de benim gibiydi ama yaşadığım toplumda varolan dini baskılardan, ‘suçlululuk’ duygusu gibi etkilendim. Belki bu yüzden kadın karakterlerim daha güçlü oldu, bilemiyorum.


..."

('Hayır, kadınlardan nefret etmiyorum', radikal 23.06.2010, söyleşiyi yapan: cansu akbel)

"nefes" enfesti!













(fotoğraflar, pina bausch'u yitidiğimiz 30 haziran 2009'da wroclaw/breslau'da sahnelenen "nefes"tendir. kaynak: picasa web albümü - zest.)
[çok kişisel bir yazıdır, baştan uyarması]

yıllar sonra tekrar "nefes"i seyretmek çok güzeldi. kısıtlı imkanları olan kentimize "nefes" ile birlikte, çok yerinde bir seçimle "vollmond"u da getirmek isteyen dikmen gürün hoca'ya içten teşekkürler. evet, çoğu şey onu aşıyor; akm'nin akıbeti de aştı ve "vollmond" gelemedi, ancak "nefes" geldi.

geldi de, bizim seyircimiz hak ediyor mu bu çapta bir gösteriyi emin değilim?
yedi yıl önce akm'de yer yerinden oynamıştı, 2004'te wuppertal'de seyrettiğimde soloların bir çoğu -bir çağdaş dans gösterisinde beklenmeyecek bir şekilde- gösteri sırasında alkışlanmış, bittiğinde operaevi alkıştan neredeyse yıkılmıştı; bu akşam ne oldu!!!
demiyorum ki arada alkışlansın, ama neydi o cılız alkış, iki kere zor selama çıkardık topluluğu; ne yazık!!!

ikinci teşekkürüm de, ajans-2010'un şimdiye kadarki hiçbir dans gösterisinde hazırlamadığı kadar özenli hazırlanmış kitapçık ve çıkışta dağıtılan poster için; çok hoş iki anı kaldı elimizde bu akşama dair.
kim bu özeni gösterdi bilgim yok; belki, bugün radikal'de pina bausch ve "nefes" hakkındaki duygusal yazıyı kaleme alan ajans-2010 sahne ve gösteri sanatları yönetmen yardımcısı ümit özdemir'dir. eğer bunların arkasındaki oysa, ona da candan teşekkür.

...

bu akşam, hilton'un otoparkından muhsin ertuğrul'a giderken yağmur altında tek başına andrey (berezin; dansçılardan biri) yürüyordu önümden; yalnız, sırılsıklam olmuş halde.
çıkışta ise arabanın içinde trafik ışıklarında beklerken fernando (suels mendoza; "bu, hamamdaki ben! o, hamamdaki beni oynuyor!" repliği ile "nefes"i başlatan dansçı) geçti önümden; o da yalnızdı.
halbuki bilinir ki gösteriler sonrasında bütün dansçılar olmasa da topluluğun geneli pina bausch ile yemeğe gider, geç saatlere kadar sohbet edilir.

içim burkuldu. zaten aklımda "nefes"in son sahnesi; o su birintisi pina bausch'un mezarının yanıbaşındaki göleti hatırlattı bana; suya vuran dansçıların görüntüsü de göletten yansıyan ağaçları; birden kendimi orada hissedip hüzünlendim. dansçıları da böyle tek başlarına yürürken görünce, hüznüm iyice arttı; sanki analarını kaybetmiş yavrular gibi mahsundular.
cılız alkışı da düşününce, dansçılar adına iyice üzüldüm...

bir kaç kişi yazdı; ne tesadüf ki pina bausch'un öldüğü gün topluluk "nefes"i sahneliyordu diye. bu tesadüfle ne kastettiklerini anlamadım! bu tesadüfün neresi anlamlı? anlamsız tesadüfün ne değeri var, neden lafı edilmeye değer!
bence esas; topluluk bundan sonra ne zaman "nefes"i oynasa, o günü, 30 haziran 2009'u hatırlayacak; belki de onlar için çok zor "nefes"i tekrar tekrar oynamak, çünkü "nefes" onlara çok somut bir şekilde, anılarına kazınmış bir anı, pina'larının artık olmadığını hatırlatıyor!

...

"nefes" enfesti. hele de 5. sıranın ortasından.
hiç bir pina bausch yaptını bu kadar ideal bir koltuktan izlemedim şimdiye kadar.
dansçılar tam göz hizamda, elimi uzatsam dokunacağım uzaklıkta, en ince mimik ve hareketlerine kadar görebileceğim mesafedeydiler. ve muhteşemdiler!

...

"nefes"i 2004'te wuppertal'de seyrettiğimde, 2003 istanbul gösterisinde olmayan küçük bir sahne eklenmişti yapıta.
bu akşam o sahneyi de seyrettik istanbul'da; ikinci perdenin sonlarına doğru karanlıkta sahneyi tarayan yeşil ışık altında kadınların gittikçe büyüyen bir sıra halinde daireler çizdikleri bölüm.

...

"nefes" enfesti;
yoğundu, güçlüydü, zordu, karanlıktı, tekinsizdi, hava kadar hafif, rüzgar kadar şiddetli, durgun su kadar dingin, görünmeyenlere ayna, akan su kadar bilinmeyenlere gebeydi, flörtözdü, yakıcıydı, kıvılcım doluydu, kadın-erkek, erkek-erkek ilişkilerinde canalıcı noktalara parmak basıyordu...

ditta miranda jasfi'nin "oblivion" ve "didou nana" eşlikli soloları müthiş hüzünlü, kırılgan, narindi...
fernando suels'in ikinci perdenin hemen başındaki ninnisi ve ardından gelen -sanki çocukluk kabuslarını anlatan- solosu, rainer behr'in replikaslı-şelalesiz solosu (suyla ilk temasın olduğu), kenji takagi'nin uhuhboo project müziği ile yaptığı -insana dair enerjinin karanlık tarafını barındıran- solosu çok çok etkileyiciydiler...

takım elbiseli erkeklerin bütün sandalyeli sahneleri (kadınların kafalarını okşadıkları, birbirlerinin sırtına çıkıp yavaş yavaş çökerttikleri, timsah misali yerde sürünüp birbirlerine el verdikleri) tüyler ürperticiydi...
suyun kenarındaki bütün sahneler, suyun içindeki bütün sahneler ve ünlü şelale sahnesi şiirseldiler...

...

şu anda saat 00:35, dışarıda bardaktan boşanırcasına sağanak yağmur yağıyor; aynı "vollmond"da olduğu gibi.
eğer istanbul'da sahnelenseydi bu havaya çok yakışacaktı "vollmond". belki dikmen hanım peşini bırakmaz, 2012'deki tiyatro festivali'ne getirir...

o zamana kadar "nefes" ile hayat bulmak için iki randevumuz daha var.
benimkinin biri viyana filarmoni'ye kurban gidecek, ama ikincisinde, "nefes"in istanbul'daki son akşamında, yine 5. sıradaki koltukta olacağım;
dünya'nın ve türkiye'nin bu gerilimli günlerinde göğsüme doya doya pina'nın "nefes"ini çekip hayatta kalabilmek, ayakta durabilmek için...

21 Haziran 2010 Pazartesi

müzik festivali 38, izlenim 5: iksv'ye ve emeği geçen yaşı/ruhu genç bütün sanatçılara teşekkürler


aya irini'de bu akşam kolay kolay bir kere daha tanık olamayacağımız bir konser dinledik; dinlemek eksik kalıyor aslında; yaşadık, yaşantıladık; hatta belki de "deneyimledik" demek daha doğru.

üşenmeden adlarını teker teker yazacağım:
mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi korosu ve çocuk korosu, trt çocuk korosu, rum azınlık okulları korosu, atina karma korosu ve borusan istanbul filarmoni orkestrası üyeleri.
şef gürer aykal, solistler bariton spyros sakkas, perküsyonist miguel bernat.
seslendirilen ise: modern müziğin en önemli bestecilerinden yunan iannis xenakis'in "oresteia süiti". [adı süit ancak kendisi kantattı]

"oresteia" üç bölümden oluşuyordu:
birinci bölümde; orkestra üyeleri podyumun önüne indirilmiş, sahne sadece msgsü korosu [saymak mümkün olmadı, sanırım en az 40 kız 40 erkektiler] ve perküsyoniste ayrılmış, apsis basamaklarının en üst seviyesinde ortada ise bariton sakkas konumlanmıştı.
ikinci bölümde; koronun erkekleri aşağıya inip, orta nefin üç bir taraftan etrafına yerleştiler ve ellerindeki vurmalı çalgılar, ağızlarındaki düdüklerle yeraltının öfke dolu tanrıçalarının lanetini uzaklaştırmaya çalıştılar; en son model ses sisteminin [adını bilemeyeceğim] olduğu sinemadan daha gerçek, daha etkili, tam bir 360 derecelik sesle etrafımızı, duygularımızı sardılar.
üçüncü bölümde; bu sefer beyazlar içinde çocuk koroları [herhalde 100 çocuktan fazlaydılar] önce podyumun önüne yerleştiler, sonda ise aşağı inip seyirci bloklarının arasındaki koridorlarda bir yandan şarkılarını söyleyip bir yandan bir aşağı bir yukarı koşarak demokrasinin sevincini, çoşkusunu yaşattılar bize.

icranın kalitesini tartamayacağım; gerek xenakis'in müziğini iyi bilmediğimden, gerekse de bu yapıtını daha önce dinlemediğimden.
öyle ilk dinleyişte beni sarıp sarmalayan, alıp başka diyarlara götüren bir müzik de değildi. xenakis'in müziği atonal bir müzik; anlaşılması, sevilmesi kolay değil, herşeyden önce kulak alışkanlığı istiyor.
örneğin; birinci bölümde bariton spyros sakkas'ın sesinin, perküsyonist miguel bernat ile yaptığı cassandra düetinde, bariton ile falsetonun tüm tonları arasında mütemadiyen gidip gelmesi ne kadar etkileyici ise bir o kadar da tahammülfersa idi.

"oresteia"nın bütün olarak sevilmesi kolay değil belki, ancak ilk defa da dinlense, özellikle vurmalı çalgıları ve insan sesini kullanışı ile oldukça etkileyici olduğu kesin; hele de aya irini böyle kullanılınca, mekan icraya bu kadar ustalıkla dahil edilince.
tam da mimarlık-mühendislik diplomalı xenakis'in, 1950'lerin sonu 60'ların başında ünlü modernist mimar le corbusier ile beraber tasarladığı yapıların müzik ile kurduğu ilişki mantığında; onlara bir selam gönderir gibi...

borusan filarmoni'yi ve gürer aykal'ı kutluyorum; sanırım ilk defa bu yıl, gerçekten de "festival orkestrası" oldular; sadece açılış konseri ve bir "celebrity"e eşlikle kalmayıp, pärt'in dünya prömiyeri, xenakis'in oresteia'sı ile bir ay içinde birbirinden çok farklı müzik yapıtlarını başarıyla seslendirdiler.
haziran ayı onlar için maraton gibi geçmiş olmalı; temmuz'da da -her ne kadar resmi programda ve internet sitesinde belirtilmemiş olsa da [festival direktörü helga rabl-stadler evin ilyasoğlu kendisine bu durumu sorunca "sürpriz olsun istedik" cevabını vermiş; bence tam bir avrupalı ikiyüzlülüğü!!!] salzburg festivalinin açılış etkinliklerinde çalacaklar; başka bir sınav ve deneyim, kolay gelsin şimdiden.

festivalin biletleri çıktığında açıklanmayan, programa sonradan eklenen bu benzersiz konseri gerçekleştirmek için pes etmeyen iksv'ye teşekkürler. en az pärt prömiyerleri kadar önemliydi bence.

sanatçı bilgilerinin dışında, xenakis ile ilgili iki de makale içeren 26 sayfalık özenli konser broşürü için de ayrıca teşekkürler.

19 Haziran 2010 Cumartesi

konstantiniyye'den istanbul'a kongre vadisi'nin lirik hikayesi!


dün akşam arkeoloji bahçesindeki polonez caz yerine açıkhava'da lirik tarihi tercih ettim.

bu sene ilk açıkhava tiyatrosu konserim; belki de sonuncusu.
istanbul'un iki numaralı parkının, bir peri [buradaki peri türsab oluyor] dokunuşuyla nasıl kısa sürede bir kongre vadisine dönüştürüldüğüne birinci elden tanık olmak için bu yaz bol bol fırsatı olacak istanbullu gösteriseverlerin.
[türsab, istanbul arkeoloji müzesinin işletmesini aldı yanılmıyorsam; artık iskenderin lahtini masa niyetine mi kullanırlar yoksa müzede bolca bulunan sikkelerden kolye mi yaparlar; hayalgüçlerine kalmış, cesaretleri var çünkü!]

yeni yapılan yeraltı kongre merkezimiz için, buzdağı benzetmesini kullanmayacağım; çünkü gerek üst kottan, gerek alt kottan, gerekse de uzaklardan feci şekilde sevimsiz, abartılı ve gayriinsani duruyor, algılanıyor, gözüküyor.
açıkhava ile kongre merkezinin arayüzü olan kıvrımlı yol yayalaştırılmış; taşıtlar alttan geçiyor.
yayalaştırılmış yolun bir cephesi bütünüyle sağır; kongre merkezinin belli aralıklarla tekrar eden, sanki mısır'daki piramitlerin girişleri gibi dışarıya fırlamış servis modüllerini ve muhtelif havalandırma bacalarını görüyoruz: içleracısı çirkinlikte!
yani; kongre merkezinin aşağıdan gözüken cephesi, okullarda mimarlığın nasıl olmaması gerektiğini anlatmak için çok güzel bir örnek.
bu zavallılığın içinde, -sanırım 19.yy sonu- duvar çeşmesi de, iki yanına kondurulmuş uyduruk nişlerle utancından ağlayacak gibi.

yolu aşağı alıp açıkhava'nın önünü yayalaştırmanın, konser etkinlikleri açısından tek ve en büyük faydası, konser biter bitmez açılan kapılardan içeriye hücum eden gür ve bet sesli "bostancıııı" "bostancıııı" nidalarını kesmiş olması.
[tiyatro festivalinde bir oyun çıkışı, taa orduevi'nin önünden bir dolmuşçu öyle bir "bostancıııı" diye bağırıyordu ki, yerler taş, bina metal, ses sert zeminlerde yankılandıkça bütün o boşluk [meydan diyemeyeceğim, meydanlara hakaret olacak] çın çın çınlıyordu.]
öyle ısrarlı ısrarlı "bostancııı" diye bağırıyorlar ki, sanırım bir konser çıkışı dayanamayacağım, hiç düşünmeden bineceğim şu bostancı dolmuşlarından birine; artık o saatten sonra tekrar avrupa yakasına nasıl dönerim bilmem; belki de dönmem!

dün akşamki konserde "bostancııı" "bostancıı" yoktu ama başka bir gürültü vardı, anlatıyim:
[kendi konusunda dünyanın bir numarası olan tanztheater wuppertal 'in "nefes"inin biletleri 23 tl. iken, adını sanını ilk defa bu konserle duyduğumuz, amerika'da yaşayan bir türk müzikologun, dr. mehmet ali sanlıkol'un tasarladığı "konstantiniyye istanbul" gösterisinin en ucuz bilet fiyatı 56 tl idi. ben de ancak o kategoriden bilet alabildim.]
açıkhava'da 500 kişi bile ancak olduğundan önlere, birinci halkaya geçtim. iyi ki öyle yapmışım; konserin sonlarına doğru, etrafımdakilere dayanamayıp yukarılara geri döniyim deyince anladım neden iyi yaptığımı: açıkhava'nın arkasındaki gece külübünün bangır bangır seslerini engelliyormuş meğer birinci halkayı çevreleyen duvarlar; ikinci halkanın etrafı bütünüyle açık olduğu için, gece kulübünde çalan müzikler olduğu gibi konseri bastırıyordu.

bu kadar gürültü kalabalığı yeter, artık konserden bahsetme zamanıdır, yoksa afaganlar basacak yazmaktan vazgeçeceğim.

ilk defa habitat'ın açılışında akıl edilen, çoşkuyla karşılanınca aynı yıl 29 ekim bayramında da tekrarlanan, sonrasında istanbul'daki her türlü uluslararası etkinliğe dahil olan, zamanla taklitlerinin de çıktığı, en son, 2010 etkinliklerinin açılışında yeniden ısıtılarak tazelenen "lirik tarih" adlı bir postmodern, eklektik gösterimiz var ya; işte, dün akşamki "konstantiniyye istanbul" konseri onun düzgün ve akademik olanıydı.
konser başlamadan, özenle hazırlanmış ancak maalesef bir sürü türkçe hatası bulunan, konser kitapçığını okuyup çalınacak eserlere şöyle bir göz attığımda bayağı bir heyecanlanmadım değil.
istanbul'un tarihi, müzik yoluyla ve dönem çalgıları kullanarak antikiteden günümüze bir kitap bir hikaye gibi takip ediliyordu. program ince ince düşünülerek, araştırılarak ve akademik hazırlanmıştı.

programın açılışını yapan, günümüze herhangi bir müzik notası kalmamış antik yunan dönemi için mehmet ali sanlıkol, antik yunan çalgısı aulos'u da kullandığı özgün bir müzik bestelemişti.
ardından konser; schola cantorum korosunun seslendirdiği bizans vesperleri, 6. yüzyıldan popüler bizans ezgileri, ensemble trinitas'ın söylediği -konstantiniyye'nin latinler tarafından istilasını anlatan- 10.yüzyıl latince, eski fransızca şarkı ve ağıtları, ortaçağ bizans balladları, trakya dansları ve rum ortodoks kilisesi müzikleri ile devam etti.
hemen düşüş/fetih öncesinde; bizans'ın avrupalılardan yardım çağrısını konu eden bir şarkıyı, osmanlılardan korunmak için tanrıya yalvaran bir duayı ve hatta, meryem'in oğlu isa'ya konstantiniyye'nin düşüşünü şikayet ettiği fransızca bir şarkıyı dinledik.
bu son üç parçanın aralarında çeng-i harbi çalınarak, osmanlıların kente yaklaşması ve kentin düşüşü temsil edildi. fransızca şarkıdan sonra çalınan son çeng-i harbi de, kentin fethini anlatarak ilk bölümü sonlandırdı.
ikinci yarıda; türkçesiyle bildiğimiz iki popüler istanbul türküsünün rumca ve ladino okunması da ayrı bir incelik, hoşluktu. gerek ilk yarıdaki rumca sololarda gerekse bu iki istanbul türküsündeki yorumuyla, tok ancak içli sesiyle nektarios antoniou kulaklarımın pasını sildi.
mevlevilerin konu edildiği bölümde usta neyzen ercan ırmak da topluluğa katıldı.

topluluk demişken; konserin reklamı 5-6 topluluğun biraraya gelerek oluşturduğu bir program varmış gibi yapılmıştı. konser kitapçığında da sanki sekiz farklı topluluk varmış gibi gözüküyor.
ancak, gerçekte üç topluluktu konseri gerçekleştiren. nasıl mı?
1- rum ilahilerini okuyan schola cantorum,
2- ortaçağ avrupa şarkılarını söyleyen ensemble trinitas,
3- bir iki değişiklik dışında neredeyse hepsi aynı müzisyenlerden oluşan, dünya kültür/sanat vakfına ait altı grup.
akademiklik işte böyle durumlarda "fazla" kaçıyor! müzisyenler aynıysalar, gruptan gruba sadece çaldıkları çalgı değişiyorsa, bir topluluk neden farklı farklı adlar alsın ki; genel bir adı olur, topluluk çalınan esere göre azalır veya çoğalır.

...

konser esnasında sahnenin arkasındaki dev ekrandan gravürler, çizimler, notalar ve minyatürlerle hem bahsi geçen dönemler hem de kullanılan çalgıların orijinalleri gösterilerek konser görsel olarak başarılı bir şekilde zenginleştiriliyordu zenginleştirilmesine, ancak; sanki bir pop konserindeymiş gibi kullanılan janjanlı ışık efektlerine ve sahnenin bir kenarından konser boyu verilen dumana ne gerek vardı anlamış değilim!
bizans kiliselerinin buğusunu mu, latin ve osmanlı istilası altındaki kentin yanışını mı temsil ediyordu bu duman! etmiyordu tabii ki, ikinci yarıda da cılız cılız püskürmeye devam etti zavallı makina; sanırım atmosfer zenginleştirilmek istenmişti.

...

murat beşer, geçtiğimiz salı günü cumhuriyet'te yayınlanan eric clapton & steve winwood konseri hakkındaki yazısında; müziğin gücünün seyirci, organizasyon ve mekan gibi sahne dışındaki her türlü rahatsızlığın üstesinden geldiğini belirtiyordu. yine de; yazısının azımsanmayacak bir kısmında bu olumsuzluklardan bahsetmeden de edememişti.
ayşe'nin kitap kulübü'nün konser izlenimlerinde de seyirci ve mekan olumsuzlukları bayağı bir yer kaplıyor. zira, benimkilerde de.

öyle bir hal aldı ki bu durum, konser dışında herşey konserin önüne geçmeye başladı.
kişisel olarak, konsantrasyonumun çok kolay dağıldığını biliyorum, farkındayım. benim rahatsız olduğum şeylere etrafımdakiler tepki vermeyince, herhalde bende bir sorun var diye düşündüğüm oluyor çokça.
neyse ki, son zamanlarda başkalarından da benzer şikayetler duydukça/okudukça rahatlamaya başladım; yoksa benim için tek çözüm, evden dışarı adımımı atmamak olmalı.

işte dün akşamın seyirci izlenimleri:
tahmin edileceği gibi, ilk yarıda çeng-i harbi dışındaki bütün müzikler sakin, ruhani, sessizlik ve dinginlik içinde icra edilen içkin yapıtlardı; kapalı ve disiplinli bir konser salonunun mutlak sessizliğine ihtiyaç vardı. nerdeee!
ajans-2010'un sahne sanatları bölümünde üst düzey çalışanların frigo yiyerek izlediği, açıkhava'nın iki yanındaki büfelerin ışıklarının söndürülmediği, büfedekilerin yüksek sesle konuştuğu, gezgin satıcıların "sessiz sessiz" su-frigo-çekirdek-mısır satmaya devam ettiği, iki çiftin çiğdem çıtlatma kuartetinin sahnedeki müziğe eşlik ettiği, uzun ince topuklu hanımların mütemadiyen taş basamaklarda iniş çıkışları, badigardların telsizlerinden gelen seslerin konseri bastırdığı ilk yarının en beklenmedik [belki de beklendik!] ve üzerimde soğuk duş etkisi yaratan kısmı;
kentin düşüşü sırasında barkovizyonda gösterilen sultan mehmet portresiyle birlikte [ki bu görüntü grand palais-sabancı müzesi sergisi afişinden apartmaydı] seyircilerden azımsanmayacak bir kısmının alkışlamaya, evet ALKIŞLAMAYA, ve son çeng-i harb'te de tempo tutmaya başlaması oldu!

Gizli: Franco İspanya'sında Kaçak Filmler



24-27 haziran tarihlerinde istanbul modern'de ilginç bir toplu gösteri var:
franco döneminde bir grup katalan yönetmenin faşist rejime karşı el altından ürettiği filmler.
maalesef documentarist 2010 ile çakışıyor [belki, onu tamamlıyor da diyebiliriz], bu filmleri bir daha bulamayabiliriz, kaçırmamak lazım!
hepsi digital formatta, türkçe altyazılı.

basın açıklamasından:
"Katalonya’da kaçak film üreten, dağıtan ve gösterim yapan yönetmenler işçi hareketinden, siyasi partilere Franco-karşıtı ilkeleriyle film yapmış, film kulüplerinden sosyal ve kültürel derneklere uzanan bir dağıtım ağı kurmayı bile başarmışlardır.
Çoğu yönetmenin kimliğini sakladığı bu filmler her ne kadar İspanyol sinema tarihinin marjinal bir kısmını temsil etse de diktatörlüğün son yıllarına dair ilk elden kaydettikleri belgeler çok önemli bir rol oynar.
İç Savaş’tan sonra doğan sinemacılardan mürekkep bu ekip barınak sorunları, göçler, siyasi tutuklular, ifade ve konuşma özgürlüğünün kaldırılması gibi konuları işleyerek o zamanki rejimin psikolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel sonuçlarını sinema tarihine aktarırlar. Sürgünle entelektüel yok olma arasında bir seçim yapmaya zorlanırlar; buna karşın kendilerini ifade etmeyi ve sanatlarını İspanyol tarihinin yönünü değiştirecek politik bir hareketin hizmetine sunmayı tercih ederler."

filmler hakkında detaylı bilgi için:
http://www.istanbulmodern.org/tr/f_index.html
http://www.pragda.com/

18 Haziran 2010 Cuma

müzik festivali 38, izlenim 4: seyirciye rağmen brahms


dün akşam sakin, eser arasında alkışı olmayan, bizbize 200-250 kişi konser dinleyeceğiz umuduyla aya irini'nin yolunu tutmuştum. içeri girince bir de ne göriyim: salon tıklım tıklım olmasa da, bayağı dolu. hülyalı gözlerimle [!] "aman da ne güzel, demek ki artık oda müziği konserleri ve hele de brahms, kentimin müzikseverleri tarafından rağbet görüyor, ne mutlu" diye düşünmekten kendimi alamadım. taa ki konser başlayıp ilk bölüm arası oluncaya kadar!

[bilirsiniz, sezon içinde işsanat veya crrks'da bir oda müziği konseri oldu mu, salon hıncahınç dolu değildir ama gelen seyirci billinçlidir; bölüm arası alkışı olmaz, eser sonu alkışları da havaifişek niyetine bir anda parlayıp sönen, sanatçı kulise girmeden sonlanan değil sanatçının hakkını verir nitelikte 2-3 kere selama davet eden alkışlardır.]

ilk eserin ilk bölüm arasında anladım ki, dün akşam meğerse, aya irini'yi dolduran kalabalık kuruymuş!
oda müziği konseri boş koltuklara gerçekleşmesin diye, sponsor firma bütün gücünü seferber etmiş, allah bilir türkiye'de bağlantılı olduğu ne kadar firma varsa, hepsinin temsilcilerini, müdürlerini aya irini'ye toplamış!

bu kalabalık hiç taviz vermeden, sanki görev edinmiş gibi, öyle "çok bilmiş" dinleyicilerin "tık tık tık"ına da tınmadan, her bölüm arasında alkışladı!
ilk yarı sonundaki cılız alkış ise "oh be ara oldu, bir an önce gidelim" alkışı gibiydi.
ben de sevindim, ikinci yarıya kalmazlar, salon bize ["biz" de kimse, bugün ağzıma takıldı, gidiyor..] kalır diye. hele, avluda kelli felli göbekli gran-tuvalet bir beyin yanındakilere "bırakın ya şu gıygıyı gidip yemek yiyelim" dediğini duyuncaki sevincimi anlatamam..
nerdee! kalabalık avluya çıktığı gibi döndü, tekrar yerine oturdu, ikinci yarıda da her bölüm arasında alkışlamayı ihmal etmedi!

konser bitip de gülhane'ye giderken fark ettim ki konserin sponsor firması arkeoloji müzesi bahçesinde kokteyl düzenliyor, davetliler oraya doğru meyletmekteler; meğer bu yüzden sponsor kalabalığı arada konseri bırakıp gidememiş, tüh!

şu anlı şanlı sponsorlardan bir ricam olsa:
biliyorum sizsiz de olmuyor, veli nimetimizsiniz, sizlerin sayesinde 38 yıldır bu festival düzenleniyor, ancak şu kokteyl, resepsiyon gibi etkinliklerinizi konser sonrası değil de öncesi düzenleseniz hem davetlileriniz ıstırap çekmese hem de "biz"!

iki cümlecik de konser hakkında:
1945 yılında kurulmuş olan borodin dörtlüsü ilk yarıda brahms'ın 2 numaralı dörtlüsünü, ikinci yarıda piyanoda oleg maisenberg eşliğinde yine brahms'ın piyanolu beşlisini çaldı.
icra tek kelime ile muhteşemdi; özellikle de piyanolu beşli.

17 Haziran 2010 Perşembe

dertleşme babında

"müzik festivali 38, izlenim 2: sulu bir lang lang yazısı [ama ciddi tarafları da es geçilmesin lütfen!]" adlı yazıma gülda hanım'ın yaptığı yorumdan yola çıkarak:

öncelikle gülda hanım'ın yorumu:
"Gerçekten ciddiye alınması gereken bir yazı bu. Bilhassa öğrenci biletlerinin bu derece az olması çok önemli bir sorun. Bir tam bir öğrenci projesi hem Türkan Saylan’ın hem de Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı sebebi ile askıya alınmış olsa bile yeni proje arayışı içinde olduklarını biliyorum ve belki bu yeni proje için bizler de fikirlerimizi bildirmeliyiz. Sadece bir yardım kurulu ile değil de konservatuar öğrencileri ile de bir proje yapılmasına ön ayak olabiliriz. Bir de mutlaka son dakika bileti diye bir bilet türünün olması gerekiyor.

Ancak hatırlar mısınız bilmem ama biz üniversitede okurken, bilet alma işi çok meşakkatli bir işti. Kuyruğa girmek, form doldurmak, saatlerce telefon başında beklemek, listelerden biletleri bulmak... Epey para ve emek harcıyorduk ancak bunun da kendine göre bir keyfi vardı. Şimdi bu öğrencilerin –siz aslında çok daha yakından tanıyorsunuz ama- fazla rahat düşkünü olduklarını da gözlemliyorum. Birkaç örnek vermek isterim:

1. Eğer ben bir konser için fazla biletim oldu ise mutlaka İKSV’nin masasına bırakıyorum, çünkü o zaman bir öğrenci gelip bileti ücretsiz alabiliyor. Öğrenciler dilensin demek istemiyorum ama eğer konseri izlemeye hevesli iseler benim gibi davranan bir sürü insan olduğunu bilmeliler. En azından havayı solumak için de olsa bilet alamasalar da konser mekânına gelmeliler. Belki orada seslerini duyurmalılar. Ne yapıyorlar –genelleme yapmamam gerek biliyorum ama- hiç paraları olmamalarına rağmen son model cep telefonları ellerinde, evde oturup dizi izliyorlar.

2. Eğer konseri izlemeyi gerçekten istiyorlarsa; biletlerin çıktığı sabah erkenden kalkıp gişeye gitmeliler. Eğer bunu da yapıp bilet bulamıyorlarsa; o gün İKSV’ye adlarını bıraksınlar. Eminim o pek sevilmeyen Lale Üyeleri bu kısımla da ilgilenecektir.

3. Ülkenin genel havası bu gençlere de yansıyor. Herkes sadece Lang Lang’a gitmek istiyor. Lang Lang’ı izlemek güzel de, ücretsiz/makul fiyatlı bir sürü gösteri, konser, etkinliğe hiç rağbet etmiyorlar. Siz de izlediniz. Koskoca Kukla Festivali’ne gençlerin gösterdiği ilgi ne kadardı? Demek istediğim sadece Lang Lang yok. Bu ağlama edebiyatı ile popüler olana gösterilen ilgi birleşince ortaya iyice tatsız bir gençlik portresi çıkıyor."

öncelikle:
günümüz öğrencilerinin profili konusunda maalesef çok haklısınız!

biliyor musunuz, crr konser salonunda şöyle bir uygulama var: konser, o akşam solist olan enstrümanın bölümünde okuyan konservatuar öğrencilerine, kimliklerini gösterdikleri takdirde bedava.
e, peki öğrenciler nerede! neden crr'deki konserler en iyi ihtimalle 150-200 seyirciyle gerçekleşiyor! bu kentte kaç konservatuar var? [belki mert egeli bu soruma da yanıt verir]

[crr'de öğrenci diye en çok gördüklerimiz; öğretmenlerinin verdiği ödev yüzünden ebeveynleri ile yolu oraya düşmüş, ellerinde fotoğraf makineleri ilköğretim öğrencileri. bir taraftan, ne güzel, bahane ile konsere gelmişler diye düşünüyorsunuz, ancak geldikleri konser mesela bir yaylı çalgılar dörtlüsü konseri; yani klasik müziğe ilgili çoğu insanın bile zor tercih edeceği bir konser; haliyle çocuklar sıkılıyor, konuşuyor, eser aralarında, hatta bölüm içlerindeki kısa suskunluklarda alkışlıyorlar; bir an önce bitsin diye herhalde!
ne anlamı oluyor o zaman bu işin; herhangi bir ev ödevinin öğrencide yarattığı sıkıntının bin katını yaşayarak ve kaçarak terk ediyorlar salonu; çoğu zaman ikinci yarıya kalmadan!]

evet, biz öğrenciyken uğraşırdık, iki günlük kuyruklara girerdik, biletler öyle çok ucuz olmazdı, ama;
1- alım gücü daha yüksekti
2- öğrenciye ayrılan bilet sayısı bu kadar düşük değildi (örneğin festivalin akm konserlerinde 2. balkonun son 2 sırası diye hatırlıyorum ki, bu da en az 80 bilet eder)
3- öğrenci bileti uygulaması çıkmadan önce de en düşük bilet fiyatı hem uygun hem de miktarı çok olurdu; örneğin spor ve sergi sarayındaki konserlerde bütün üst kat tribünlerinin ucuz fiyatta olduğunu hatırlıyorum.. [yanılıyorsam "adsız" bey düzeltsin]

şimdiki öğrenciler sabahın erken saatinde kuyruğa girseler veya bilgisayar başında internet şubesinin açılmasını bekleseler de; çok az öğrenci bileti olduğunu bildikleri bir konsere, bilet bulma konusunda ümitsizler tabii ki!
hele de lale kartlıların ön satışta bayağı bir miktarı silip süpürdüğü düşünülürse; [aslında iksv, öğrenci biletlerinin tümünü ön satışa çıkarmayarak bu duruma kendince "hakkaniyetli" bir çözüm geliştirmiş.]

tabii ki; sadece lang lang yok, hatta belki illa da lang lang dinlemek de gerekmiyor; festivalde çok güzel, eğitici başka konserler de var.
ancak şöyle düşünelim: bir öğrenci illa lang lang dinlemek, onun heyecan verici rüzgarından faydalanmak istedi ve öğrenci bileti bulamadı, bir sonraki bilet kademesi ne kadar: 80 tl. yani 4 adet öğrenci bileti kadar.
o öğrenci bir lang lang konserini seyrettiği takdirde başka dört konsere bilet alamayacak! [değer diyebilirsiniz...]

...

öğrenci biletleri ile ilgili bu durumu protesto etmesi gereken ben değilim aslında; öğrencilerin kendileri! onlardan ses çıkaran var mı!!!
ben belki de, üniversitede olduğum için öğrencinin gözünden/cebinden düşünüyorum, ve onlar yerine isyan ediyorum!
bu protestonun "yukardan aşağı değil aşağıdan yukarıya" olması lazım!! :))

...

benim esas tartışmaya açmak istediğim husus, iksv'nin 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren geçirdiği dönüşüm. tabii, 3000 kişilik salonda 20 öğrenci bileti satma zihniyeti de bu dönüşümle yakından ilişkili.

dünyada klasik müzik ve operanın binbir türlü organizasyonla sokaktaki insana taşınmaya, sevdirilmeye çalışıldığı bir dönemde [tren garlarında, toplu konutlarda opera sahnelemek mi istersiniz, ünlü sanatçıların katıldığı çok ucuz halk konserleri mi, yoksa herkese açık-ücretsiz opera-haftasonu veya tiyatro-haftasonu etkinlikleri mi], türkiye'nin en önemli kültür-sanat "organizatörü" iksv'de tam tersi bir yaklaşım benimsendi.

klasik müzik festivali iyice halktan (yani orta gelirliden) kopup, parası olan elit bir zümreye yüzünü döndü; tabii bu arada parası olup da kültürü olmayan, konsere müzik dinlemekten ziyade "görünmeye" gelen yeni-zengin bir sınıf da türemedi değil!

ne burası isviçre, ne de biz verbier festivali'ndeyiz!
neden; refah içinde, çoğu kültürel ve eğitim sorunlarını çözmüş bir orta avrupa ülkesindeymişcesine festival düzenleniyor!
sonra; iksv'nin genel müdürü 1 mayıs işçi bayramında korteje katılıp taksim'e yürüyor! şaka gibi!!

...

daha önce de yazmıştım: iksv artık vakıf değil bir şirket!
iksv artık, topluma hizmet götüren bir kültür-sanat kurumu değil, amacı kültürden para kazanmak olan bir şirket!

bir sürü "büyük" örnek verilebilir, ben küçük iki örnek vereceğim:
1.
iksv'nin yeni binasını görmüşsünüzdür, peki o binanın üzerine yerleştirilen iksv isminin boyutuna dikkat ettiniz mi! etmemenize imkan yok, çünkü gözünüze sokuluyor!
deniz palas'ın neredeyse bütün cephesini kaplayan, araları açılmış koca harflerle "istanbul kültür ve sanat vakfı" yazıyor; kocaman!!!
bu ne görgüsüzlüktür; bunca yıldır türkiye'ye konuk ettiği sanatçılardan hiç mi bir şey bulaşmadı iksv yöneticilerine!
katia ricciarelli'den, cecilia bartoli'den, pina bausch'dan, nigel kennedy'den, hele hele de leyla gencer'den sadeliği, alçakgönüllülüğü, gösterişsizliği, insan sevgisini birazcık almış olsalar, o tabelayı o kadar insanın gözüne sokar gibi tasarlamaz, "ben buradayım" diye bas bas bağırmazlardı!
onların orada olduğunu ve yaptıkları işi bilen biliyor zaten!

2.
geçenlerde deniz palas'a bilet almaya gittim, girişin hemen yanındaki gişe kapalıymış, üst kata yönlendirdiler. kimlik kartımı alıp bir kart verdiler: ancak o kartı okuttuğum takdirde asansörler ve yukardaki mekanların kapıları açılıyor.
dördüncü kata çıktım, inerken de biraz etrafı görmekiçin merdivenlerden indim: kat holleri bomboş, yaşamıyor, çünkü hole açılan bütün kapılar kapalı, kilitli, kodlu! sanki içerde elmas kesiliyor, para ticareti yapılıyor; bir güvenlik paranoyasıdır, anlamak mümkün değil! insani hiç değil!!!
kapıdaki izbandut gibi badigardları saymıyorum bile!

...

ben iksv ile büyüdüm; istanbul'da sadece idso ve filarmoni derneğinin organize ettiği konserlerin ve operanın olduğu 80'lerin ikinci yarısına kadarki dönemde iksv'nin haziran-temmuz aylarına yayılan festivali, istanbul'un hatta türkiye'nin dışarıya açıldığı kapısıydı.
iksv sayesinde bir sürü efsanevi yabancı sanatçı da türkiye'de konser verdi, sanatını icra etti. ilk aklıma gelenler; ravi shankar, rudolf nureyev, miles davis, astor piazzolla, martha graham, merce cunningham, maurice bejart...

ben de, ailemin yönlendirmesiyle, kendimi bildim bileli iksv'nin etkinliklerinin takipçisi oldum; bu etkinliklerle çoğaldığımı, zenginleştiğimi hissettim, daha önce tanımadığım bir sürü sanatçıyı, kültürü tanıdım, keşfettim.

iksv'nin bir seyirci olarak üzerimdeki hakkını, emeğini inkar edemem.
ancak; şimdinin mantığı ile düşünürsek: bu emeği, en az 25 yıldır düzenli bir "müşteri" olarak kat be kat ödemişimdir! :)
belki de o yüzden bu kadar rahat konuşabiliyorum...

"mahpus"tan:

"Yanılıyordu. Yanılması da doğaldı, çünkü gerçeklik, zorunlu olsa da, bir bütün olarak öngörülemez; bir başkasının hayatına ilişkin doğru bir ayrıntıyı öğrenen kişi, derhal bundan yanlış sonuçlar çıkarır ve yeni keşfettiği gerçeği, aslında onunla hiç ilgisi olmayan meselelerin açıklaması olarak görür."

- marcel proust
(yapı kredi yayınları, çeviri: roza hakmen)

12 Haziran 2010 Cumartesi

müzik festivali 38, izlenim 3: protokolsüz pärt


dün akşam lang lang istanbul'un "v.i.p. izleyicilerine" çok çok özel bir konser verirken, biz sıradan dinleyiciler ne vip'i ne protokolü olan, hatta erkekler tuvaletinde arvo pärt ile beraber sıraya girecek kadar samimi bir ortamda çok çok güzel bir konser dinledik.

geçen yıl dünya prömiyeri yapılan, hemen ardından avrupa prömiyerini cem mansur'un yönettiği, o zamandan bugüne geçen kısa sürede dünya üzerinde 30-40 kere seslendirilmiş olduğu söylenen arvo pärt'in 4. senfonisi "los angeles"in türkiye prömiyeri yapıldı. orkestra: genişletilmiş akbank oda orkestrası idi, şef: cem mansur.

akbank oda orkestrası konserleri öncesi gelenekselleşmiş cem mansur söyleşisi bütünüyle pärt'e ayrılmıştı; her zamanki gibi hem bilgilendiren hem eğlendiren bir konuşmaydı.

cem mansur bir sürü şey anlattı pärt ve 4. senfoni ile ilgili. en çarpıcılarından biri, sesler kadar sessizliklerin de pärt'in müziğinde çok önemli olduğunu söylemesiydi.
ayrıca; 20.yüzyılda herkes yenilik yapacağım diye daha da karmaşık, daha da "akıllı" şeyler bestelemeye çabalarken, pärt'in, müziğinde gereksiz olan herşeyin düştüğü bir sadeliğe ulaşma çabasından ve felsefesinden bahsetti; güzel tek bir notanın veya doğru ilişkilendirilmiş iki notanın yeterli etkiyi yaratacağından...

mansur'un 4. senfoniyi 3. seslendirmesiymiş; pärt o sabahki provada da birşeyleri değiştirmiş; yani biz senfoninin son halini dinledik. besteci de seyircilerin arasındaydı.
ne mutlu bize; pärt bir haftadır şehrimizde, onunla aynı havayı soluyoruz; buraya dair izlenimler ediniyor, topluyor; kimbilir, belki ilerde istanbul'dan esinlenmiş bir yapıt da besteler.

cem mansur'un dediği gibi pärt'in müziği aya irini'ye çok yakışıyor; dün akşamki konserde 4. senfoni ardından çalınan iki schumann yapıtından sonra, orkestranın istek parçası olarak "fratres"ı çalması çok hoş bir sürpriz oldu.

aya irini'nin basamaklı rampasından çıkıp, sarayın avlusunun asırlık çınarları arasından gülhane'ye doğru yürürken kulaklarıma hala derinden derinden küçük çan sesleri geliyordu...

11 Haziran 2010 Cuma

müzik festivali 38, izlenim 2: sulu bir lang lang yazısı [ama ciddi tarafları da es geçilmesin lütfen!]


bu akşam istanbul'da lang lang'i canlı dinledik/seyrettik; ne mutlu bize!

mutluyuz da, keşke böyle starlar 5-10 yılda bir değil, her yıl her yeni projeleriyle uğrasalar kentimize.
neyse ki bir kaç isim var, gidon kremer, misha maisky, shlomo mintz, joshua bell, vladimir spivakov, neredeyse her yıl istanbul'da dinleme şansına erdiğimiz. ama bu kaliteli kısırdöngü dışına çıkamıyoruz pek.

ne güzel, ününün doruğundayken geldi lang lang; bir daha ne zaman gelir. halbuki avrupa'daki herhangi bir kültür başkentine düzenli olarak her yıl uğruyordur. ama biz bir yıllığına avrupa kültür başkentiyiz, dolayısıyla bize bir kere uğraması yeter de artar bile.

aynı şey dans için de geçerli. bu yıl şanslıyız; pina bausch, paul taylor, sidi larbi cherkaoui, akram khan, emio greco, tokyo balesi, maurice bejart, nacho duato, hollanda dans tiyatrosu gibi önemli topluluk ve koreografların işlerini aynı yıl içinde arka arkaya istanbul'da izleme imkanımız oluyor, olacak.
peki 2011'de ne olacak, kimler gelecek, mekan var mı, getirecek organizatör var mı...

herşeyden önce seyircinin, ilginin olması lazım. seyirci de eğitilerek, alıştırılarak, bilgilendirilerek kazanılır, hatta yaratılır.
3000 kişilik salona lang lang'i, viyana filarmoni'yi getirip de sadece 20 tane öğrenci bileti satarsanız ne gelecek kuşakları hazırlamış olursunuz, ne de eğitmiş. tek yaptığınız, kendi bindiğiniz dalı kesmek olur; 10-15 sene sonra, şimdiden de kötü, iyice konser adabı bilmeyen, anlamayan, hasbelkader oraya yolu düşmüş seyircilere muhtaç kalırsınız.
hoş, şimdi de durum pek farklı değil; schumann senfonide bir aralık bulup alkış patlatmayı, chopin konçertonun hızlı biten 1. bölümünün ardından alkışlamayı ihmal etmedik.

yok ama, hakkımız da yenmesin; salı akşamı "yoroboshi & bahar ayini"nin, çarşamba akşamı "damıtılmış kırmızı"nın sahnelendiği salonlardaki 600'er kişinin çıkardığı hışırtı, öksürük, aksırık, hapşırıkla kıyaslanmayacak kadar terbiyeli bir 3000 kişiydik bu akşam sütlüce'de.
eh, tabii, ne de olsa bir dünya starını izlemeye gelmiştik, nefesimizi tuttuk. hele, chopin konçertonun sessiz ve ağır 2. bölümünün uzun bir kısmında tek bir çıt bile çıkarmadık; o an kendimi cennette hissettim! neyse!

merak ediyorum bu akşam sütlüce'de lang lang konserini kaç konservatuar öğrencisi izle(yebil)di?

neden hiç bir gazeteci, kültür-sanat habercisi bu durumu köşesinde yazmıyor, sorgulamıyor?
sormam abes aslında, nedeni belli; iksv'nin hışmına uğramamak, davetiyelerinden olmamak için!

çıktığından beri severek okuduğum andante dergisinin editörü ve aynı zamanda radikal gazetesinin de yazarı olan serhan bali üç hafta önceki yazısında türkiye'de cdlerin ne kadar pahalı olduğundan yakınmıştı; yurtdışında 20 tl'ye alınabilen anna netrebko cdsi neden türkiye'de 50 tl diye soruyordu.
20'şer adet 2o tl'lik öğrenci biletlerini hariç tutarsak; lang lang'e 80-200, viyana filarmoni'ye 80-300 arası fiyat biçildiği bir ülkede tabii ki netrebko cdsi 50 tl. olur. neden şaşırıyor, kızıyor, isyan ediyor ki! neyse!

lang lang izlenimlerime dönersem:
alışılagelmiş konser programlarında ilk yarı solistli konçertoya ikinci yarı senfonik yapıta ayrılır. bu akşam tam tersi bir yerleştirme yapılmıştı. ya ilk yarıda lang lang'i dinleyen gider ikinci yarıda salon boşalır korkusuyla, ya da gecenin assolisti en son çıkar mantığıyla lang lang sona saklanmış.
ne diyelim; ülkemize bir star gelmiş, tabii ki onu el üstünde, en tepede tutmak lazım.
gürer aykal da lang lang'i el üstünde tutmakla kalmadı; sırtını sıvazladı, elinden çekiştirdi, bis versin diye piyanoya doğru itti; bir tek alnından öpmediği kaldı!

lang lang de sağolsun, seyircilere verdiği selam kadar borusan filarmoni üyelerini de selamladı, onları alkışladı durdu; acaba berlin filarmoni'yle konser verdiği zaman da dönüp orkestra üyelerini bu kadar alkışlıyor mudur, yoksa bir türk orkestrasının tahmin ettiğinden daha iyi eşlik ettiğine şaşırdı da o yüzden mi bol bol orkestraya alkış tuttu. bir muamma!

lang lang salonu da, hiç bir köşesini eksik bırakmayarak selamladı; gerçi o bizleri görmüş olmalı selamladığına göre, ama benim oturduğum yerden, yani balkonun en arka sırasından kendisi tam bir jerry gibi gözüküyordu; lang lang'in piyano/klasik müzik merakı televizyonda seyrettiği tom ve jerry çizgi filmlerinden kaynaklanıyormuş diye okumuştum bir yerde, ne tesadüf.
hoş, lang lang demeseler o olduğunu bilemezdim de; çekik gözlü herhangi bir uzakdoğuluydu benim oturduğum yerden gözüken. neyse!

çıkışta, 3000 kişi dağılacak, etraf kilit olacak öngörüsüyle, hemen mezhabanın karşısındaki "tarihi" uykulukçulardan birine oturduk kuzenimle; kapısında japon fenerleri asılıydı!
ne girişimci milletiz, helal olsun!
tabii, bizim japon feneri dediklerimiz aslında çin fenerleri; bizim dilimize öyle girmiş bu tabir. zaten lang lang de japon değil çinli.

hayatımın ilk lang lang konserinden sonra, kuzenimin ısrar ve cesaretlendirmesiyle hayatımın ilk uykuluğunu da yemiş oldum; bu akşam benim için ilklerin akşamıydı.
mezbahadan bozma kongre salonuna ilk defa girmiş olmamı saymıyorum; o tecrübe bambaşka bir yazının konusu olmalı; zira, hak ediyor!!! [hissiyatım üç ünlemden anlaşılıyordur] neyse!

acaba konser çıkışı lang lang de uykuluk yemiş midir?
yememiş olsa bile uykulukçunun kapısındaki japon fenerlerini görmüş müdür?
görse eminim duygulanır, alkışlamaya başlardı!...

10 Haziran 2010 Perşembe

tiyatro festivali 17, bilanço

01. dava (das prozess), kafka/kriegenburg, münchner kammerspiele, ***** (16-17mys)
02. sutra, cherkaoui/gormley/brzoska, sadlers wells productions, ***** (02hzr)
03. damıtılmış kırmızı (sunken red), brouwers/cassiers-roofthooft, toneelhuis antwerpen, ***** (09hzr)
04. ıslak hacim, tuna, remdans proje topluluğu, ****.5 (22mys)
05. elektra, euripides-hofmansthal/suzuki, scot, ****.5 (27mys)
06. civa & ölü 1 (quicksilver & dead 1), murobushi, ko & edge co., ****.5 (04hzr)
07. malafa, günday/daltaban, dot, ****.5 (29mys)

08. ruhundan tramvay geçen adam, valentin-şensoy/şensoy, ses-1885 ortaoyuncular, **** (31mys)
09. cinecitta aperta / ruhr üçlemesi 2. bölüm, pollesh/pollesh, volksbühne am rosa-luxemburg platz, ***.5 (12mys)
10. son bir kez, erdoğan-matur-güçbilmez-temelkuran-uyurkulak-yılmaz-kıvanç/günşıray-bedir-yentürk-aygün-kuruçim-erdönmez-erekinci, tiyatro oyunevi, ***.5 (19mys)
11. ikiye bölünen vikont, calvino/sertdemir, altıdansonratiyatro, ***.5 (25mys)

12. william shakespeare'in titus andronicus'u: beş perdelik manzum maganda faciası olarak yeniden anlatan: sinan fişek, shakespeare/kasapoğlu, semaverkumpanya, *** (03hzr)
13. şeytani komedya: bir serikatilin itirafları (the infernal comedy), sturminger/sturminger-malkovich, *** (14mys)
14. hava, orhon-altınel/orhon, *** (21mys)
15. yoroboshi & bahar ayini, kaiji-motoko, new national theatre, *** (08hzr)
16. fırtına, shakespeare/biliş, tiyatro grup, *** (05hzr)
17. phaedra’nın aşkı, kane/saatman, tiyatro oyun kutusu, *** (01hzr)
18. martı, çehov/cabaluz, tiyatro oyunbaz, *** (30mys)
19. airswimming, jones/pryce, soft g productions, **.5 (28mys)

20. hoop gitti kafa, oya/oya, krek tiyatro topluluğu, ** (18mys)
21. su yeşili hikayesi, selçuk/laukvik, *.5 (29mys)
22. nora/nure, ibsen/karabekir, tiyatro boyalı kuş, * (19mys)
23. şehr-ü evlad'üz-ziyan: kayıp çocuklar şehri, uysal/uysal, [laboratuar], * (23mys)

9 Haziran 2010 Çarşamba

tiyatro festivali 17, izlenim 12: bellekte damıtılmış kırmızı



şimdi ve geçmiş; şimdi tek bir zaman, geçmiş ise katmanlı, parçalı.
bellekteki geçmiş ise, yaşananlardan geriye ne kadar tortu kaldıysa; bir o kadar deformasyon yüklü, halüsinasyon yüklü, sanrılı, sancılı!

sahnede iki pencere var.
biri küçük; şimdininki. bu pencerenin görünütüsünün tek bir açısı/perspektifi var; hemen pencerenin üstüne yerleştirilmiş kameradan alınan siyah-beyaz görüntüler.

diğeri ise büyük, sahnenin arka fonunu bütünüyle kaplıyor; geçmişe ait, belki de "geçmişlere", çünkü bellekteki anılar katmanlı, çoğalmış, zamanla deformasyona uğramış.
bu penceredeki görüntüler farklı perspektifler, farklı açılar içeriyor; sahnenin değişik noktalarına yerleştirilmiş kameralar sayesinde.
bunlar ayrıca; farklı renklere, deformasyonlara, üstüste bindirmelere sahip; canlı/naklen olarak yayınlanan görüntülerin anında efekt masasında kurgulanması sayesinde.

guy cassiers, jeroen brouwers'in otobiyografik ögeler taşıyan romanından uyarladığı "sunken red" (damıtılmış kırmızı) adlı tek kişilik oyunda; beş yaşında toplama kampında esir olmuş kahramanın, yıllar sonra annesinin ölüm haberiyle bulanan, allak bullak olan belleğindekileri ortaya döküşünü; bellekte kişisel tarihten geriye kalmış, zamanını ve mekanını kaybetmiş tortuları sahneye taşıyor.

aynı zamanda oyunun eş-yönetmeni olan dirk roofhooft'a eşlik eden, onu sahnede yalnız bırakmayan görsellik video ve ışık tasarımcısı peter missotten'e ait.
"damıtılmış kırmızı"nın müthiş etkileyici görsel tasarımı tam da 21. yüzyılda üretilen bir sanat/sahne yapıtından beklenecek çağdaşlıkta, yalın ve soyut.

...

şimdiye kadarki süresi en uzun ve programı en dolu tiyatro festivali'nde denk geldiğim;
.akıllara durgunluk verecek kadar zorlama ["şehr-ü evlad'üz-ziyan: kayıp çoçuklar şehri"],
."kolej" müsameresi kıvamında ["airswimming"],
.evin büyükçe salonunda aile meclisine sunulacak samimiyet ve naiflikte ["su yeşili hikayesi"],
.aşırı özenli ancak zayıf etkili ["fırtına", "yoroboshi/bahar ayini"],
.yakalanmış hoş paralellikleri, vaatkar anafikirleri hakkıyla kullanamayan ["nora/nure", "martı"]
nice gösteriden sonra, tam da festivalin kapanışında "sunken red" vaha gibi yetişti imdada. yoksa, zaten iki yıl zor beklediğim bu festivalin 2010 versiyonunu buruk ve heyecansız bir atmosferde sonlandıracaktım.

...

son bir temenni:
festival'in sanat yönetmeni dikmen gürün guy cassiers'i iki yıl önceki festivale getirmek istemiş, gerekli bağlantıları kurmuş ancak, bir an önce yenileme çalışmalarının başlaması için [!!!] akm'nin ivedi bir şekilde 31 mayıs 2008 tarihinde boşaltılması gerektiğinden, yani istanbul'da mekan yokluğundan bu randevu iptal edilmek zorunda kalmıştı.
cassiers'in hem de kendisine avrupa çapında ödüller getiren güç üçlemesine ait "atropa. avenging peace" ile (diğerleri: "mefisto for ever", "wolfskers") istanbul'a konuk olması planlanmıştı.

umarım eski senelerde thomas ostermeier, wim vandekeybus veya sacha waltz'e olduğunun aksine guy cassiers'in ayağı istanbul'dan kesilmez, festivalimize tekrar tekrar konuk olur...

2009-2010 sinema sezonu

.sezon filmleri (01 haziran 2009 - 31 mayıs 2010)
01. beyaz bant (das weisse band), michael haneke, ***** (01mys)
02. kıskanmak, zeki demirkubuz, ***** (11ksm)
03. bal, semih kaplanoğlu, ***** (15nsn)
04. avatar, james cameron, ***** (20ara)
05. uzaklara gidelim (away we go), sam mendes, ***** (27mrt)
06. kosmos, reha erdem, ****.5 (27nsn)
07. parlak yıldız (bright star), jane champion, ****.5 (03mys)
08. bornova bornova, inan temelkuran, ****.5 (25ksm)

09. kim kiminle nerede? (whatever works), woddy allen, **** (17ock)
10. uzak ihtimal, m. fazıl çoşkun, **** (11ksm)
11. 11’e 10 kala, pelin esmer, **** (28eyl)
12. donmuş ırmak (frozen river), courtney hunt, **** (02hzr)
13. ricky, françois ozon, **** (28eyl)
14. iki dil bir davul, o.eskiköy & ö.doğan, **** (01ksm)
15. vavien, taylan biraderler **** (06ock)
16. the imaginarium of dr. parnassus, terry gilliam, **** (22nsn)
17. ölümcül tuzak (the hurt locker), kathryn bigelow, **** (15mrt)
18. yukarı bak (up), p.docter & b.peterson, **** (11ksm)
19. terra’yı kurtarmak (terra), aristomenis tsirbas, **** (19ağu)
20. franklyn, gerald mcmorrow, **** (06ağu)
21. nine, rob marshall, ***.5 (11mrt)
22. taking woodstock, ang lee, ***.5 (19ekm)
23. kırık kucaklaşmalar (los abrazos rotos), pedro almodovar, ***.5 (13ock)
24. körlük (blindness), fernando meirelles, ***.5 (17hzr)
25. serseri mayınlar (mina vagganti), ferzan özpetek, ***.5 (30mrt)
26. a christmas carol, robert zemeckis, ***.5 (05ara)
27. kuzey (nord), rune denstad langlo, ***.5 (20hzr)
28. aşk ateşi (the burning plain), guillermo arriaga, ***.5 (24hzr)
29. buz devri 3 dinozorların şafağı,carlos saldanha, ***.5 (11tem)
30. günışığı temizleme şirketi (sunshine cleaning), christine jeffs, ***.5 (09eyl)
31. 2012, roland emmerich, ***.5 (16ksm)

32. hayatın tuzu, murat düzgünoğlu, *** (10eyl)
33. tıkanma (choke), clark gregg, *** (17ağu)
34. soysuzlar çetesi (inglorious basterds), quentin tarantino, *** (24ağu)
35. aşka ruhunu kat (soul kitchen), fatih akın, *** (06ock)
36. aklı havada (up in the air), jason reitman, *** (21ock)
37. tanrının kitabı (the book of eli), hughes biraderler, **.5 (09şbt)
38. ejder kapanı, uğur yücel, **.5 (09şbt)
39. metrodan kaçış (taking of penham 123), tony scott, **.5 (17ağu)
40. yedi kocalı hürmüz, ezel akay, * (23ksm)

.beyond belonging III almancı! tiyatro ve film festivali, (12-20 haziran 2009)
.herşey tıkırında - almanya'dan yepyeni filmler, (25-28 haziran 2009)

.yılmaz güney toplu gösterimi, (beyoğlu sineması, 24 temmuz-13 ağustos 2009)
01. yol, şerif gören, 1982, ****.5 (29tem)
02. seyit han, yılmaz güney, 1968, ****.5 (06ağu)
03. zavallılar, yılmaz güney & atıf yılmaz, 1974, **** (03ağu)
04. sürü, zeki ökten, 1978, ***.5 (31tem)
05. ağıt, yılmaz güney, 1971, *** (27tem)

.filmekimi, (17-25 ekim 2009)
.if 9. afm uluslararası bağımsız filmler festivali, (11-21 şubat 2010)
.29. uluslararası istanbul film festivali, (3-18 nisan 2010)

8 Haziran 2010 Salı

müzik festivali 38, izlenim 1: kasvetli bir istanbul haziranında arvo pärt'i yaşantılamak

(tribute to arvo part,
yağlıboya tablo
judith levin)


"meine seele, warum bist du betrübt
und bist so unruhig in mir?"


yıl 2002; hayatboyudostum burcu o sene beni bir aylığına paris’e davet etmişti; tez konumla alakalı ile-de-france gotik kiliselerini geziyordum sırayla. ilk olarak paris'e en yakın olanından, saint denis katedralinden başlamıştım; saint denis şimdilerde paris'in banliyösü gibi olan, zamanında, yani ortaçağ'da bağımsız bir yerleşim.

saint denis katedrali'nin apsisi, apsisi çeviren koridoru ve bu koridora eklemlenen şapellerin mimari tasarımı; hafiflikleri, ışığı o zamana kadar olmayan derecede özgürce içeri alışları, gotik felsefe ile örtüşen ışık mistisizminin mekansal karşılığı olmalarıyla ortaçağ'da bir devrim yaratmış, gotik dönemin kapılarını aralamıştı.

katedralin, ön büyük kapısı kapalıydı, nefin ortalarına denk gelen yan kapıdan girdim; haftaiçi olduğu için çok az ziyaretçi vardı, hatta neredeyse benden başka hiç kimse yoktu.
katedralin ön kapısının önünde büyükçe bir bölüm ahşap paravanlarla kapalıydı; zaten katedralin gezilesi en önemli özelliği apsis ve etrafıydı; oraya yöneldim.

içeride, apsisin etrafında dolaşırken bir müzik yayıldı içeriye; ilahi bir müzik, aşkın bir müzik; tarzına bir yerlerden aşina olduğum, "fratres"ı, "für alina"yı, "tabula rasa"yı andıran...
müzik pat diye bir anda kesildi. sonra kaldığı yerin biraz öncesinden tekrar başladı.
meğer; prova varmış paravanların arkasında, akşamki konserin. meğer; saint denis katedrali her haziran'da düzenlenen müzik festivali ile ünlüymüş.

biraz sonra bir insan sesi, soprano, katıldı müziğe; ortaçağ katedralinin geniş, hacimli mekanında yankılandı insan sesi.
taş gotik kaburgalardan, oymalı heykellerden, rengarenk vitraylardan yansıyarak dağılan, kırılan parçaların birbirine karıştığı, çoğaldıkça iyice gizemli hale gelen bir müzikti mekanı ve beni sarmalayan.
apsisin altındaki kriptaya indiğimde ise yukardaki ses titreşimleri o en gizli, kuytu, karanlık dehlizlere sızdı, buldu beni, ziyaretime eşlik etmeye devam etti.

müziğin zaman zaman bir anda kesilip tekrar başlaması, bazen bir-iki satırın defalarca tekrarlanması gezdiğim ve yaşantıladığım mekana dair algımı sürekli kesintiye uğratıyor; ortaçağ ile o an arasında mütemadiyen gidip gelmeme neden oluyordu. kendimi ne o ana ne de ortaçağ'a konumlandırabiliyordum; bu da, ziyaretimi daha da benzersiz kılıyordu.
kulağımda kulaklık, gezdiğim mekana/kente uyacağını öngördüğüm bir müzik ile değil; o gün o an, benim kontrolüm ve seçimim dışındaki bir müzik ile yaşatılıyordum mekanı.

katedralden çıkar çıkmaz bahçesindeki kiosktan akşamki konsere bilet aldım.
içeride provasını dinlediğim müzik arvo pärt'in o akşam fransa prömiyeri yapılacak olan "como anhela la cierva"sıydı.
akşam, bildik konser atmosferinde dinledim "como anhela la cierva"yı. konser sonrasında, seyirciler arasında oturan mütevazi adam avro pärt'ten imza aldım festival kitapçığına.
o gün ve o akşam benim için unutulmaz bir anıydı.

...

dün akşam, bu sefer istanbul'da aya irini kilisesi'nde tekrar unutulmaz bir deneyim yaşadım, yaşadık.
bulutlar iki gün öncesinden istanbul simalarına yerleşip, pozisyonalarını almışlardı. yağmur bir gündür kentteki her yeri, her nesneyi ıslatmış; unutulmayazak bir arvo pärt deneyimi için her şey "düşünülmüş", hazırdı.

dün akşam dünyada ilk defa istanbul'da bir bizans kilisesinde çalınan/dinlenen "ademin yakarışı"nda çoğaldık, çağıldadık..
yakarış müthiş gür başladı, çağlayan gibi aktı, gürüldedi. zaman zaman sakinledi, tekrar çağıldadı, çoştu, çoğaldı; içimize işledi.
aya irini hiç bu kadar güzel, hiç bu kadar ruhani tınlamamıştı; arvo pärt'in yapıtlarını yorumlamak konusunda deneyimli ve aynı zamanda koro şefi de olan orkestra şefi tonu kaljuste'nin apsisi ve sahneyi yatay ve dikey olarak derinliğine kullanarak oluşturduğu koro düzeni akustik açıdan muhteşem bir sonuç verdi.
"orient & occident", "alleluia tropus", "most holy mother of god", "adam's lament", "te deum" ve "da pacem"in icra edildiği yaklaşık iki saatlik konserde estonya filarmonik oda korosu ve vox clamantis muhteşemdiler. hakkını yemiyim, borusan filarmoni orkestrası da çok iyiydi.

sadece yaylı çalgılar orkestrası ve insan sesi meğerse aya irini'ye ne kadar yakışıyormuş.
öyle protokol falan olmasa, sabahın ilk saatlerine kadar söyleseler, çalsalar dinlenirdi; örneğin, ikinci yarının ilk yapıtı "te deum" insanın gözlerinden yaş getirtecek kadar etkileyiciydi.
[muhteşem estonya filarmonik oda korosu'nun bu akşam aya irini'de vereceği konser tiyatro festivali'ndeki bahar ayini ile çakışıyor; yolu tekrar aya irini'ye düşücek olanlar yine büyülenecekler. umarım biz, cemal reşit rey salonundakiler de japonais bahar ayininden memnun kalırız.]

ne yazık ki, konserin protokollü olması, çoşkulu alkış getirdi ancak yeterince ısrarlı değildi. oysa ki arvo pärt konser sonunda kendisine verilen iki büyük çiçek buketini önce kalbine götürecek, sonra da onlardan kanatlar yapıp uçaçak kadar çoşku doluydu. protokol olmasa, konser daha devam ederdi...

gerçi ben konseri devam ettirdim; evde kırmızı şarap açtım, "orient & occident" kaydını cd çalarıma koydum, daldım gittim ortaçağ'ın derinliklerine doğru...
ancak, konser öncesi yağmurdan sığınırken tanışma şerefine erdiğim ayşe'nin kitap kulübü üyelerinin gönüldaşlığı ve samimiyeti döndürdü beni güne, geceye, bugüne...

...

bana göre; ajans-2010'un onca projesi içinde, evrensel ve yerel olanı birleştiren en önemli/ciddi üç projeden biriydi arvo pärt'e bir eser ısmarlayıp dünya prömiyerini istanbul'da gerçekleştirmek; cem mansur sağ olsun!
[diğer ikisi: eğitim projeleri ve üç etaplı istanbul-türkiye-avrupa üniversiteleri tiyatro şenliği. geri kalanının çoğu fasa fiso, azı dişe dokunur, ama bu üçü gerçekten en önemlileri!]
ajans-2010'a, cem mansur'a ve arvo pärt'e candan teşekkürlerimle...

son bir not da iksv'ye:
hadi ajans-2010 kültür konusunda deneyimli değil, peki iksv nasıl, içinde böyle bir cümle geçen basın bülteninin altına imza atabiliyor:
"21. yüzyılın Mozart'ı olarak da adlandırılan Pärt, aralarında Reha Erdem'in 5 Vakit, Michael Moore'un Fahrenheit 9/11, Paul Thomas Anderson'un There Will Be Blood filmlerinin de olduğu 50'den fazla filmin müziğine de imza attı."
sanırsınız ki arvo pärt hollywood'un maaşlı film müzikçilerinden biri, işi yok, film müzikleri besteliyor.
bir bestecinin sinema için müzik bestelemesi başka bir şeydir, o bestecinin mevcut yapıtlarının filmlerde kullanılması başka! arvo pärt ikinci gruba dahil; dolayısıyla "film müziğine imza attı" lafı hem pärt'i hafifletiyor hem de yanlış bir kanı yaratıyor.
iksv'den konser fiyatlarıyla orantılı bir özen bekliyorum...

7 Haziran 2010 Pazartesi

tiyatro festivali 17, izlenim 11: gümüşi ruhların karanlıktaki dansı




tiyatro festivali kapsamındaki iki gösteriye 19 haziran'daki tokya balesi'ni de eklersek, haziran ayında istanbul'da küçük bir japon dans festivali gerçekleşiyor gibi...

4 haziran cuma akşamı butoh dansının ikinci kuşak temsilcisi çok önemli bir sanatçıyı ko murobushi'yi seyrettik.
murobushi o akşamki gösterisini 1 haziran'da 103 yaşında hayata gözlerini yuman butoh'un iki yaratıcısından biri kazuo ohno'ya adadı. ko murobushi, butoh'un diğer kolunun, tatsumi hijikata'nın takipçisi.

"ölü 1" adlı akşamın ilk yapıtında;
bedenleri gümüş kaplı üç adam, adam mıydılar, insan mıydılar başta belli değildi, anlamadık; kollar ve bacaklardan insana benzettik sadece.
program broşüründe murobushi'nin nietzsche'den yaptığı alıntıyı doğrularcasına "tepe/baş üstünde duran/dans eden varlıklar mıydı bunlar. uzun süre başlar yoktu ortada; sadece bir beden ve o bedene eklenmiş uzuvlar; kollar ve bacaklar, yukarıya doğru uzanmaya çalışan.
sanki toprağa gömülmüş varlıklar vardı, sanki topraktan biten canlılardı. yavaş yavaş hareketlendiler, kafalar ortaya çıktı, dört ayak üzerinde emeklediler önce; titrek, güvensiz, tereddütlü. yavaş yavaş ayağa kalkmaya yeltendiler, her seferinde başarısız oldular, düştüler yere, yalpalıyarak kalktılar tekrar...

yerde süründükçe, yere düştükçe, bedenlerindeki gümüş boyayla boyandı zemin; bedenlerinin zeminle kurduğu ilişki, zemini kağıda/parşömene, bedenlerini kaleme çevirdi; yarım saatlik performans bittiğinde zeminde gümüşten bir kaligrafi oluşmuştu.

10 dakikalık arada zemin temizlenmedi, ikinci bölümde tek başına sahneye çıkan ko murobushi bu gümüşi kaligrafik zemin üzerinde dansını sundu. o da, birinci bölümdeki diğer üç dansçı gibi bütünüyle gümüşle kaplanmıştı.

45 dakikalık "civa" ilk yapıttan çok daha yoğundu, derindi.
murobushi tavana asılı parlatılmış metal bir levha ile zemine yerleştirilmiş başka bir metal levhanın üzerindeki toz tepeciği de performansının görsel-işitsel öznelerine dönüştürdü.
bütünüyle giyinik, yüzü ve başı sarmalanmış olarak başladığı performansta zamanla üzerindekileri çıkardı ve, aynı ilk yapıttaki üç dansçı gibi neredeyse anadan doğma çıplak kaldı.
performansın sonlarına doğru; ilk yapıtın başlangıcındaki forma; kafası gizlenmiş, bedeni seyircilere ters dönmüş, kolları ve bacakları yukarıya doğru uzanmış hale geri döndü; bir anlamda çember kapanmış oldu...

her ne kadar murobushi, hijikata'nın mirasçısı olsa da, onu izlerken kazuo ohno'nun butoh'a dair yaptığı bir tanımlama zihnimde dolaşıp durdu; "karanlığa, bilinmeyene atılan adımlar"...
gerçekten de; cuma akşamı sahnede hareket eden bedenler değil ruhlardı; bedenler ruhların ardından geldiler...

5 Haziran 2010 Cumartesi


kazuo ohno'yu saygıyla anıyorum...





ko murobishi tiyatro festivali'nde bu akşamki muhteşem gösterisini, 1 haziran 2010 tarihinde 103 yaşında hayata veda etmiş olan, butoh'un efsanevi ismi kazuo ohno'ya adadı.

4 Haziran 2010 Cuma

tiyatro festivali 17, izlenim 10: titus andronicus, amacından sapmış sapkınlık



1.
ışıl kasapoğlu

fransa'dan ülkeye dönüp de, 1988'de "arlechino, iki efendinin uşağı" ile kalbimizi fethettikten sonra, arka arkaya shakespeare oyunları sahneye koymuştu.
şehir tiyatrolarındaki "kral lear"i hala unutamam; eskitilmiş geniş tahtalarla döşenmiş, seyirciye doğru hafif eğimli platform üzerinde, müziği, ışığı, kostümleriyle karanlık, ilkel bir "kral lear" izlemiştik. lear'de erol keskin, cordelia/soytarı çifte-rolde tilbe saran harikalar yaratmışlardı. sanırım 3-4 defa izlemişimdir o sezon "kral lear"i.
sonra birer birer ışıl kasapoğlu'nun anadolu'daki devlet tiyatrolarında sahnelediği birbirinden başarılı, etkileyici shakespeare'ler geldi istanbul'a: "onikinci gece", "macbeth", "venedik taciri"...
"onikinci gece"nin taksim sahnesi'nin fuayesinden başlayan, seyircilerin oyuncuların ardısıra salona girdikleri, ortaçağ sokak tiyatrosu vari eğlenceli, şenlikli yorumunu unutamıyorum...
"macbeth"de ise, "kral lear"deki eğimli yüzey fikri devam ettirilmiş ancak bu sefer cilalı ahşaptan tasarlanmıştı; oyun boyunca, ahşap yüzeye gizlenmiş deliklerden sızan kanı da unutamıyorum...


2.
semaver kumpanya

ışıl kasapoğlu'nun 2002 yılındaki davetine cevap veren gençlerle kocamustafapaşa'da kurulmuş bir komün. merkezden uzakta, çeperde kalarak bağımsızlaşan, enerjik çılgın bir tiyatronun üretildiği bir fabrika.
ilk yıllardaki oyunlarını takip edemedim; itiraf ediyorum: merkezden ayrılanı kurt kapar korkusuyla!
dört yıl önce yaşgünümde bir değişiklik yapıp uzaklaşıyım isteyince bildik tiyatro sahnemizden, yolum çevre tiyatrosuna düştü, tesadüf o akşam "süleyman ve öbürsüler" oynuyordu; çarpıldım, hayran kaldım!
o zaman bu zaman ne zaman semaver kumpanya yeni bir oyun sahneye koysa mutlaka izliyorum; hem de öyle taksim'e, akatlar'a, ortaköy'e "turneye" geldiklerinde değil, her seferinde paşa paşa kocamustafapaşa'ya giderek.


3.
william shakespeare

iki yıl önceydi sanırım, ışıl kasapoğlu & semaver kumpanya ortaklığı festivalde "fırtına"yla sonuçlanmıştı; enka açıkhava'daki "fırtına" tam bir fırtına etkisi yaratmıştı üstümde! alınmasınlar, hala semaver kumpanya'dan ve ışıl kasapoğlu'ndan seyrettiğim en kötü oyundur. sanırım, kendileri de farkıdalardı; sezon içinde oynamaya devam etmediler, "fırtına" festivalle sınırlı kaldı.

bu yüzden, ışıl kasapoğlu ile semaver kumpanya'nın tekrar bir shakespeare sahneleyeceklerini duyduğumda biraz tereddütle yaklaştığım. yine de bir gözümü kapatıp, onlardan seyrettiğim birbirinden etkileyici onca oyunun hatırına "titus"a gitmeye niyetlendim, ancak festival kapsamındaki gösterilere vakitsizlikten fırsat yaratamadım.
neyse ki festival dışında da oynamaya devam ettiler, nihayet dün akşamki sezonun son gösterisinde "titus andronicus"u izleyebildim.

oyunun tam adı: "william shakespeare'in titus andronicus'u: beş perdelik manzum maganda faciası olarak yeniden anlatan: sinan fişek"

"kısaca titus"un orjinalini bilmiyorum ancak sinan fişek'in yaptığının hakkıyla bir uyarlama olduğu kesin; öyle yorum falan değil.
aslında aynı, ayşe nil şamlıoğlu'nun max frish'in "aymazoğlu ile kundakçılar"ından dönüştürdüğü ve bütünüyle kendinin ve semaver kumpanya'nın kıldığı "süleyman ve öbürsüler" gibi, "titus andronicus" da, özellikle sinan fişek'in müthiş serbest ancak kesinlikle yabancı kaçmayan, bilakis türkçeye cuk oturan çevirisinin etkisiyle, tam anlamıyla günümüze ve bu topraklara ("bizans") has kılınmış.
sinan fişek'in çevirisi can yücel'inkiler (örneğin "bahar noktası") kadar şiirsel değil, ama en az onunki kadar yaramaz, pervasız ve özgür.

oyunun çok başarılı görsel (sahne & ışık: cem yılmazer, kostüm & aksesuar: tomris kuzu) ve işitsel (müzik: alper maral) tasarımları ise tipik bir distopya atmosferi yaratıyor.
benzerlerini, özellikle amerikan sinemasının örneklerinden, çok yakından bildiğimiz, örneğin "mad max" serisi, "water world", "escape from new york" gibi kült filmlerden aşina olduğumuz post-apokaliptik bir dünya bu.

ancak, işin garip ve ilginç tarafı, görsel ve işitsel tasarımın aksine, oyunun genel atmosferinin bu tarz distopik, post-apokaliptik filmlerin barındırdığı ciddi, karanlık tondan bayağı uzak olması. bunun başlıca nedeni ise sanırım yine çeviri ve özellikle de bazı oyuncuların (örneğin nadir sarıbacak'ın) repliklerini söyleyiş tarzı.

aslında sinan fişek'in program broşüründeki "Asıl adı «Titus Andronicus’un İçler Acısı Tragedyası» olan Shakespeare’in bu ilk – ve en ilkel – ağlatısındaki şiddetin aşırı dozu (sayısız cinayet, sakatlama, tecavüz, evlat katli, yamyamlık, işkence, vb.), namus, iktidar, intikam hırslarının ve genelde tüm duyguların çiğliği, yapıtın Türkçe’ye çevrilmekten çok, grotesk bir fars olarak yeniden anlatılmasını adeta çağırıyordu." açıklaması bu ikilemi açıklıyor. "grotesk bir fars".

doğrusu, sahnede sapır sapır insanlar (ışıl kasapğolu saymış: 22 kişi) öldürülürken, kan gövdeyi götürmüşken, hatta kan üzerimize (evet, bizlerin, yani ilk üç sırada oturan seyircilerin üzerine) bile sıçramışken (!) gülüyor/gülecek olmak benim içime sinmedi; ne salonda çoğunluğu oluşturan yeniyetme gençler ne de her küfüre neşeli tepkiler veren orta yaşlılar gibi gülebildim!

tamam, yine sinemadan örnek verirsem, gore adı verilen bol kanlı bol şiddetli bir tarz var ve bu filmlerin takipçileri kanıksamış bir şekilde, korkmak-ürkmek için değil gülmek için seyrediyorlar bu filmleri.
tamam, quentin tarantino gibi, yanyana gelemeyecek türleri/tarzları "ortaya karışık yaparak" prim toplayan, yine şiddet ve kan meraklısı (ama maalesef aynı zamanda yetenekli) bir sinemacı da var.

dolayısıyla; bol kanlı, bol şiddetli distopik atmosfer ile, bununla hiç bağdaşmasa da neden olmasın da dedirtecek komedinin/farsın birarada kullanılmasına karşı değilim, ancak sahnede seyrettiğimiz bu "şenlikli" yorum, broşürde ne ışıl kasapoğlu'nun ne de burcu tekin'in söyledikleriyle, dertleriyle bağdaşıyor!!!
"william shakespeare'in titus andronicus'u: beş perdelik manzum maganda faciası"nı izlerken ne "siyasal şiddetin doğurduğu sürekli şiddet" aklımıza geliyor ne de ""Hrantlar'ımız"!...

kıyıda kalanlar...



evet haziran'da, reklamları bol bol yapılan lang lang'a, viyana filarmoni'ye, paert'e gideceğim. ama bunların yanısıra, kıyıda köşede gözlerden uzak kalmış iki konser de beni cezbediyor:
05 haziran cumartesi yerebatan sarnıcı'nda mugam ustası baba-kız alim & fargana kasimov konseri
30 haziran çarşamba aksanat'ın samimi salonunda kontrbas ustası iskandinav cazcı lars danielsson konseri