gürer aykal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gürer aykal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

bir "teşekkür"ün satıraraları..



üyeleri ağırlıklı olarak türkiye'nin devlet senfoni orkestralarından toplanmış müzisyenlerden oluşan ve borusan şirketinin finanse ettiği borusan istanbul filarmoni orkestrası (bifo) 15 yılda çok yol katetti.
borusan'ın iksv'de söz sahibi olmasıyla birlikte, idso dururken bifo istanbul müzik festivali'nin resmi orkestrası oldu. türkiye şartlarında özel bir orkestrayı finanse etmek, kültürel olarak geliştirmek, icra ve yorum seviyesini yükseltmek kolay iş değil; bifo'da bu başarıldı.
bifo'nun gerek yurtdışındaki başarıları gerekse de istanbul'daki konserleri benim gibi bir çok sanatseveri memnun ediyor hiç kuşkusuz!
arkasında özel bir şirket olsa da, bilet fiyatları türkiye şartlarında biraz fahiş de olsa; ağırlıklı olarak ülkemizin müzisyenlerinden oluşan bir orkestra, kaliteli müzik, iyi solistler ve ustaca hazırlanmış tematik programlar şehrimizin sanat hayatını zenginleştiriyor.

...

1.
yıllar önce güler aykal'la aya irini'de bir konserde tesadüfen yanyana düştüğümüzü ve benim ona "keşke daha fazla konser verebilseniz" dememle onun yanındaki bifo'nun yönetim kurulu'ndaki zeynep hamedi'ye dönüp "değil mi, biz de daha çok konser vermek isteriz, devlet desteklerse neden olmasın" cevabını unutmam mümkün değil.
devletin kendi orkestraları var, özel bir girişimi neden desteklesin ki; kendininkileri doğru dürüst desteklesin, ödenek çıkarsın, kadro yaratsın, özerkleştirsin! borusan'a orkestra kur diyen devlet mi, klasik müzik sever vatandaşlar mı!

2.
uygar bir ülkede "devlet" ibareli sanat kurumlarının olması garip olabilir; ancak uygar değilseniz, anlı şanlı bazı tiyatrocularımızın önerdiği gibi "devlet" yerine "ulusal"ı koymak da pek işe yaramaz. önemli olan arkasındaki düşünce yapısını değiştirebilmek; yoksa adında "devlet" olmuş olmamış çok önemli değil.

3.
serüvenini daha yakından takip ettiğim istanbul senfoni orkestrası (idso), 1980'lerin ortasından 1990'ların ortasına kadar müthiş bir ivme yakalamış; o dönemde cuma-cumartesi konserlerinin biletleri için uzun kuyrukların oluştuğu, kaliteli sef ve solistlere eşlik eden, proramını daha önce istanbul'da dinlemediğimiz yapıtlarla zenginleştiren, icra-yorum seviyesi yüksek bir devlet kurumu idi.ne olduysa, 1990'ların sonundan itibaren yavaş yavaş kalitesi de düştü, seyirci sayısı da.
atatürk kültür merkezi'nin kapatılmasıyla da yersiz kaldı, seyyar orkestra oldu, konser sayısı düştü, takibi zorlaştı. iyice niteliksizleştirildi.

bu olanaksızlıklara rağmen idso yurtdışı turneleri yaptı; sadece son yıllardakileri sayarsam: içinde essen (philarmonie salonu), wolfsburg, kiel gibi önemli merkezlerin bulunduğu 8 şehirlik almanya turnesi (2009), granada, zaragosa, sandanter ve vigo'da ispanya turnesi ve kahire.
idso'nun ünlü şef alexander rahbari ile olan albüm projesi ise, bildiğim kadarıyla, kayıtları yapılmış olmasına rağmen, maddi olanaksızlıklar nedeniyle somutlaştırılamadı.

4.
çok tartışılan türkiye sanat kurumu - tüsak yasası'nın tepki toplayan önerilerinden biri, devlete ait sanat kurumlarının kapatılıp, her dalda ülkeyi yurtdışında temsil edebilecek seviyede, en iyilerden seçilmiş sanatçılarla tek bir kurumun oluşturulmasıdır. yani; tek bir tiyatro, senfoni orkestrası, opera, koro.

5.
bifo temmuz sonunda, bir kaç yıl önce gündüz seansında konser verdiği -ve resmi olarak programında "gözükmediği"- salzburg festivali'nden sonra, yurtdışına ikinci defa bbc proms kapsamında konser vermek üzere çıktı. neyse ki bu sefer programda adı geçti, konser bbc-radyoda yayınlandı.
bifo'nun cd'lerini çıkartan onyx firmasının ingiliz olmasının bu konserin ayarlanmasında etkisi olsa gerek.
bu konser dolayısıyla, bifo'nun daimi şefi ve sanat yönetmeni "avusturyalı" sascha goetzel'in ettiği bir söz bence çok anlamlı ve "güncel"; daha önce bifo'cuların ağzından çıkmayan bir söz bu: "birleşik türkiye orkestrası".
meğer, müzik yazarlarımızdan bazıları da bifo için ''türk orkestralarının amiral gemisi'’ tabirini kullanıyorlarmış da haberimiz yokmuş. bifo pek de güzel bir şekilde pazarlanıyor! peki, kime?..

ve son hamle; 30.08.2014 cumartesi günkü gazetede borusan sanat'ın bir ilanı çıktı. londra konseri için önce t.c. kültür ve turizm bakanlığı'na, sonra da sıra sıra dizilmiş olarak sekiz devlet orkestrasına teşekkür ediliyor.
geriye doğru 2012 yılına kadar takip edebildiğim kadarıyla bifo'nun konser broşürlerinde de, en arkada t.c. kültür ve turizm bakanlığı'na teşekkür edilir. belki, daha önceki broşürlerde de teşekkür yazısı vardır.
ancak bence bu son ilanla çok açık bir şekilde yapılan şey: üzerine basa basa "bakın, biz tüsak'ın tanımladığı şekliyle bir türkiye orkestrası oluşturduk" demektir!
peki, bundan sonraki aşama ne olur?..

6.
geldik başladığımız yere; gürer aykal'ın devletten destek istediği yere!
tüsak'ta tanımlandığı şekliyle bir "birleşik türkiye orkestrası" bu hükümetin aradığı değil miydi zaten; eh, artık hükümetten bifo'ya yüklü bir ödenek çıkar!

...


keşke, ödenekli orkestralarımız, uygar bir sanat kurumunun gerektirdiği özerk kanunlarla ve ihtiyaçları olan ödeneklerle/imkanlarla yönetilseler.
ve, aynı arenada özel orkestralar ile ödenekli orkestralar eşit şartlarda yarışsalar; seyirciye daha kaliteli müzik ulaştırmak için rekabet etseler.


-----
not:
bir yandan da gerçekleri ve yurtdışındaki uygulamaları takip etmek ve doğru analiz etmek lazım. klasik müziğin en köklü geleneğe sahip olduğu almanya'da bile şehirlerde ödenekli olarak ayrı ayrı senfoni ve opera orkestraları yok. berlin istisna olmak üzere, almanya'da her şehrin ödenekli tek bir büyük orkestrası var ve o orkestra hem düzenli olarak senfoni konserleri veriyor hem de şehrin operasına eşlik ediyor.
ama tabii bunun yanında; bölgesel devlet radyoların kurmuş oldukları ciddi senfoni orkestraları ve tabii ki küçük çaplı oda orkestraları var.

18 Ocak 2013 Cuma

ocak'ta yitirdiklerimizi özlüyorum..







...

dün akşam istanbul'da bir ilk seslendiriliş vardı. gürer aykal yönetimindeki borusan istanbul filarmoni orkestrası olağan sezon konserinde borusan kültür sanat'ın zeynep gedizlioğlu'na sipariş ettiği "kayıp sessizliğin anısına rağmen" adlı orkestra yapıtını çaldı.

program kitapçığında gedizoğlu yapıtını kısaca anlatmış; yapıtın adı gibi oldukça şiirsel, oldukça soyut bir yazı.
benim bu yapıtı dinlerken edindiğim izlenimin, hissettiğim duyguların, yapıtın beni taşıdığı halin yapıtın besteleniş niyetiyle, esiniyle ya da çıkış noktası ile hiç bir alakası yok. dolayısıyla yorumum had safhada öznel.

sivri hatlar, keskin vurgular.. çalgıların acıdan kıvranan sesleri, tıslama gibi çığlıkları.. uyumsuz birliktelikler, aksayan çarpık eşleşmeler.. kaos.. uçsuz bucaksız derinlikler, kayboluşlar.. ve bu engin evrende iki büyük davulun sert kararlı vuruşları..
"kayıp sessizliğin anısına rağmen"i ben bu coğrafyanın farklı ocak'larının soğuklarında Onları kaybetmeden hemen önceki çaresiz sessizliğimizi, kaybetme anında Onların içine giren yırtıcı sağıredici sesleri, Onları kaybettikten hemen sonrasındaki tarifsiz acılarımızı ve Kayıplarımıza rağmen hala çıkan seslerimizi duyarak dinledim..

24 Haziran 2012 Pazar

fazıl say ziyafeti



evindeki savaşa çözüm üretemeyenin komşusuna karşı savaş çığlıkları attığı şu zamanlara, fazıl say’ın “mezopotamya senfonisi”nden daha iyi bir cevap olamazdı herhalde.
bu yapıtı dünya üzerinde ilk defa dinleyenler bizlerdik; dün akşam haliç kongre merkezi’ni dolduran 3000 kişi. yapıt bittiğinde bütün salon ayaktaydık; göğsümüz kabararak, haykırarak alkışladık.

fazıl say’ın “yazdığım en iyi eser olduğunu düşünüyorum” dediği 2. numaralı, “mezopotamya” isimli senfonisi, gerçekten de fazıl say’ın şimdiye kadar bestelediği en iyi, en olgun yapıt. say’ın en olgun yapıtı olmasının ötesinde “mezopotamya senfonisi”, 21. yüzyılda yazılmış bir klasik müzik yapıtı olarak da çok etkileyici bir çalışma.
senfoni her biri bir başlıkla isimlendirilmiş 10 bölümden oluşuyor, ama parça parça bir etki bırakmıyor; sanki 55 dakika tek bir ana sığmış, bir çırpıda akıp bitiyor. her bir başlık “ölüm”, “savaş”, “ay”, “güneş”, “melodram” gibi önemli kavramlara referans veriyor veya “ovada iki çocuk”, “kurşun”, “fırat”, “dicle” gibi hikayeler içeriyor, ama bence müziğin kendisi figüratif veya betimleyici değil; tam da olması gerektiği gibi, çağdaş ve soyut. müzik sizi bütüncül ve akıcı bir etkiyle sarıp sarmalıyor ve 55 dakika sonra serbest bırakıyor.

gürer aykal’ın şefliğinde 109 kişilik borusan istanbul filarmoni orkestrası ve solistler carolina eyck (theremin), bülent evcil (bas flüt), çağatay akyol (bas blokflüt) ve fazıl say (piyano) dün akşam sahnede adeta parladılar.
aynı kadroyla temmuzda bodrum’da, sonbaharda antalya’da çalınacak bu muhteşem yapıtın büyüsüne istanbul'da tekrar kapılmak için aralık ayını, borusan filarmoni’nin düzenlediği “fazıl say festivali”ni beklememiz gerekecek.

dün akşamki konser ise; istanbul müzik festivali’nin tarihine bir doruk noktası olarak yazıldı. sadece “mezopotamya senfonisi” değil, ilk yarıda çalınan beethoven’ın 3 numaralı piyano konçertosu icrası da olağanüstüydü; fazıl say konçertonun birinci bölümündeki kadans kısmında kendi bestelediği kadansı çaldı. say esinini beethoven’dan alarak piyanoda harikalar yarattı; kattı bizleri arkasına, uzak diyarlara götürdü, arada kendi dünyasında gezdirdi ve kadansın sonunda döndü geldi beethoven’a geri; zevkten tüyler ürpertecek kadar etkileyiciydi.

bu karanlık zamanlarda bizlere bu kadar aydınlık bir akşam yaşattığı için dünya sanatçısı fazıl say’a gönül dolusu teşekkürler…

27 Aralık 2010 Pazartesi

"fazıl say festivali" hakkında


ajans2010'un dahil olmadığı ender projelerden biri olan "bifo & fazıl say festivali" cumartesi akşamı say'ın "istanbul senfonisi" adlı yapıtının türkiye prömiyeriyle sona erdi.
tam da ajans2010'a yaraşır/yakışır bir yapıttı "istanbul senfonisi".

maalesef fazıl say gibi aydın ve yenilikçi olması, farklının ve daha önceden yapılmamışın peşinde koşması, çağımızın/günümüzün nabzını tutması ve ileriye bakması gereken, ve müzik alanında çağımızda neler yapıldığını yakından izlediğine emin olduğum bir besteci-piyanist için "istanbul senfonisi" müzikal seviyesi, içeriği ve fikirsel yaklaşımı açısından pek zayıf bir yapıttı.

yapıt bittiğinde lütfi kırdar kongre salonu yıkılacakmış gibi inledi alkıştan. hele fazıl say sahneye çıkınca millet çılgınlar gibi bağırmaya, hatta haykırmaya başladı. fazıl say da o gaza dayanamayıp, şef kürsüsüne çıkarak selam verdi.
haddim olmayarak: fazıl say salondakilerin kalbinde "fazıl say" olsa da, yerini bildiği zaman esas "fazıl say" olmaz mı!

"istanbul senfonisi"nde takılacak çok şey var. küçük bir detayla başlıyim, belki genişletirim:
fazıl say gibi aydın, eğitimli, hayata sorgulayarak bakan; yüzeyin altındakini, ilk bakışta, sıradan gözlerle görünmeyeni ortaya çıkaran (dinleyiniz: sayısız konseri ve albümü) bir sanatçının istanbul'da "huzur bulduğu" ve "en güzeli", "en muhteşemi" ve "apaydınlık bir islam şaheseri" olarak nitelendireceği cami maalesef sultanahmet camii olmamalıydı.
batılıların taktığı isimle nam-ı diğer "mavi cami"nin istanbul için en önemli özelliği, bu şehrin "en turistik camisi" olması; yoksa mimari ve estetik açısından en yetkini olması değil.

bir kere; istanbul sinan'ın, mimar sinan'ın şehri. eğer sadece osmanlı dönemi ele alınacaksa istanbul sinan ile kimliğini kazanmış bir şehir.
fazıl say'ın istanbul'a sinan'ın gözünden bakmasını dilerdi gönlüm. sinan'ın bir camisi; illa büyük ve görkemli olacaksa şehzade veya süleymaniye, küçük ama mücevher gibi olanından isterseniz rüstem paşa veya üsküdar mihrimah, kenarda kalmış arıyorsanız kadırga veya azapkapı sokollu ya da edirnekapı mihrimah.
saydıklarımın istinasız hepsi; bakan değil gören gözler için, zarfa değil mazrufa bakanlar için sultanahmet'ten kat be kat tatminkar, huşu ve ilham verici yapılar.
ama tabii önemli bir detayı atlıyorum ben, değil mi! bunlardan çok azı, nerdeyse hiçbiri "istanbul senfonisi"ni ısmarlayan almanların bilebileceği yapılar.

berliner zeitung gazetesinin 26 kasım 2010 tarihli sayısında ek olarak verilen kültür-sanat etkinlikleri bülteninde fazıl say ile ilgili uzun bir tanıtım yazısı var. malum, say 2010-2011 sezonunda konzerthaus berlin'in "artist in residence"ı; say bu sezon bu salonda resitalden orkestraya, ikiliden oda müziğine kadar uzanan geniş bir yelpazede 11 konser verecek. etkinlik 9 haziran akşamı düzenlenecek "lange nacht des fazıl say" (fazıl say'ın uzun gecesi) adlı say'ın arkadaşlarının katılacağı geniş kapsamlı bir konserle sona erecek.
29 ocak'ta çalınacak "haremde 1001 gece" adlı keman konçertosu vesilesiyle; fazıl say'ın 2008'de avrupa kültürlerarası diyalog elçisi olarak seçildiği belirtiliyor ve şu sözlerine yer veriliyor: "orada, türkiye'de, beethoven ve mozart çalıyorum, ki bu müzik orada ender icra ediliyor. burada ise; türkiye'den müziği kendi kompozisyonlarıma entegre ediyorum. beni elçi olarak adlandırsalar da adlandırmasalar da önemli değil: bu benim doğamda var, kendiliğinden gelişiyor."
fazıl say'ın bu sözlerine rağmen, haddim olmayarak, "istanbul senfonisi"nden -"haremde 1001 gece"yi de katarak- şu izlenimi edindiğimi söylemeliyim: fazıl say kendi kültüründen, özünden, birikiminden yola çıkacağına sanki biraz batılılara oynamış, onlara "tanıdık gözükmeye" çalışmış.

belki "biraz" az kalıyor! "istanbul senfonisi" vıcık vıcık doğu oryantalizme bulanmış bir yapıt; üç günlüğüne istanbul'a gelmiş ve şehri en yüzeysel taraflarıyla tanımaya kitlenmiş "sıradan" bir avrupalıya hitap ediyor.
buyrun yapıtın bölüm adlarına: adlar fazıl say'dan, (parantez içindekiler benim eklemelerim):
1. bölüm: "nostalji" (osmanlı, mehter marşı)
2. bölüm: "tarikat" (galata mevlevihanesi)
3. bölüm: adı üstünde zaten "sultan ahmet camii"
4. bölüm: "hoş giyimli genç kızlar adalar vapurunda" (bunun da adı üstünde: hiç bir turistin es geçmediği bir günlük adalar turu)
6. bölüm: "alem gecesi - oriental night" (kumkapı veya beyoğlu'nda bir akşam yemeği, tercihen galata kulesi de olabilir)
7. bölüm: "final" (günümüz turistinin kentte oradan oraya koştururken içine düştüğü trafik, keşmekeş)

"istanbul senfonisi" neden yedi bölüm? fazıl say açıklıyor: "çünkü eski istanbul yedi tepeliydi".
peki günümüzdeki?

"istanbul senfonisi"nde bizans yok! var aslında da, keşke olmasaydı; fetih günüyle var, düşerken; 1. bölümde.

sadece osmanlı ve türk istanbul'uysa anlatılan "istanbul senfonisi"nde turistik açıdan iki "hayati" eksik var: hamam ve boğaziçi!

"istanbul senfonisi"nde tek fazlalık 5. bölüm: "haydarpaş garı'ndan amadolu'ya gidenler üzerine"; zaten o bölümü dinlerken say'ın -bence başyapıtı- "nazım oratoryosu"nu duyar gibi oluyor insan.

"istanbul senfonisi"nin her açıdan tek doğru düzgün ve müzikal açıdan yaratıcı bölümü (küçük bir oda müziği yapıtı gibi olan) dördüncüsü: "hoş giyimli genç kızlar adalar vapurunda". tanpınar'ın "huzur"undan bir bölüm sanki; nuran ada vapurunda.


sipariş veren konzerthaus dortmund'un müdavimleri "istanbul senfonisi"ni, cumartesi akşamki istanbullulardan daha severek dinlemişlerdir herhalde; yazın geldikleri, gezdikleri istanbul'u tatlı tatlı hatırlayarak.
ancak fazıl say stratejik bir hata yapmış: ney, kanun ve türk vurma sazlarını solistlik seviyesinde kullanarak. ilerde, yıllar sonra, bir batı orkestrasını bu yapıtı icra etmekten caydıracak mükemmel bir neden yaratmış çünkü.

halbuki, fazıl say; sadece -çok iyi bildiği- batı çalgılarını kullanarak ve bu kadar betimlemeci olmadan; soyut anlamda istanbul'un havasını, atmosferini hissettirseydi, anlatsaydı ne iyi olurdu. ikinci bir "esintiler"e veya "köçekçe"ye ihtiyacımız var mıydı!

her şey bir yana; 12 dakikalık birincisi dışındaki bölümler o kadar kısa ve basitler ki, bu yapıta "senfoni" demek bile tartışmalı. zaten gürer aykal bu zaafı fark etmiş olmalı ki, -en azından- 6. ve 7. bölümleri birleştirip çalarak çare bulmaya çalışmış; tek başlarına bir bölüm olamayacak kadar zayıf oldukları için.


fazıl say'ın, yapıt öncesinde gürer aykal'la yaptığı mini söyleşide "avrupa'da hemen hemen her şehre ithaf edilmiş bir senfoni var, istanbul'un senfonisi yoktu, ona bir senfoni yazdım" dedi.
istanbul'u konu edinen benzersiz bir senfonik yapıt var aslında! kamran ince'nin "fall of constantinople"ı. gerçi bilinmemesine imkan yok ama yine de hatırlatmak istedim. malum, türk insanının hafızası balığınkinden zayıftır.

...

fazıl say'ın "istanbul senfonisi"ndeki yaklaşımını, perşembe akşamı çalınan keman konçertosu "haremde 1001 gece"de de görmek mümkün.
bu yapıtı iki sene önce yine bir aralık akşamı, john axelroad yönetimindeki cemal reşit rey senfoni orkestrası'ndan, yine "çıplak ayaklı kontes", pardon kemancı, patricia kopantchinskaja solistliğinde dinlemiştik.

fazıl say gibi türkiyeli bir adam 21. yüzyılda bir konçerto besteler de, adını neden "haremde 1001 gece" koyar, akıl almıyor!
hiç utanmaz mı bu 19. yüzyıl oryantalistiliğine!
ingres'in çağında mı yaşıyoruz! günümüzde bir ressam ingres'in hamam-haremleri gibi tablolar yapsa, avrupa'da dönüp bakan olur mu! herkesi bırakın bir kenara fazıl say'ın kendisi dönüp bakar mı!

tabii, yine ısmarlayanlar avrupalı (bu sefer luzern senfoni orkestrası); sırf adıyla bile bu yapıt onları cezbedecek, hiç bir zaman dinmemiş oryantalist damarlarını besleyecek, ve ne yazık ki batılının türkiye'yi arabistan'la bir tutan yüzeysel bakışını olumlayacak!
artık istediğiniz kadar "bizde deve yok, uçan halı yok, çöl ve vaha da yok; burası arabistan değil, karıştıryorsunuz!" diye çırpının; arabeski lanetleyen -ve aşağılayan- fazıl say bile bizi avrupa'ya böyle satıyorsa, iş işten çoktan geçmiş demektir!

sahi; fazıl say'ın yukarıda bahsettiğim yapıtlarının içerdiği nostalji, alaturkalık, hüzün, dert ve sarhoşluk halini betimleme tarzı, arabeskle yakın akraba değil mi! illa müslüm gürses mi olmak lazım "arabesk" olmak için.
ve neden; yakın zamanda fazıl say durup dururken ve bir anda şiddetli bir şekilde ateş püskürdü arabeske!

adı ve oryantalist yaklaşımı bir tarafa, keman konçertosu "istanbul senfonisi" kadar "eski tarz" bir yapıt değil. fazıl say'ın keman için yazdığı parti herhalde keman repertuarının ilginç ve benzersiz örneklerinden biri olarak yazılacak müzik tarihine.

...

festivalin perşembe akşamki konserinde istanbul prömiyeri yapılan "nirvana yanıyor" fazıl say'ın kendisini temize çektiği yapıttı bana göre.

zaten herhalde salzburg festivali'nin siparişi olan bu yapıtta, yukarıdakilerdeki gibi kolaycılığa soyunmaya cesaret edemezdi say. neticede orası klasik müziğin "creme de la creme"i; orada ne kolaycılığa, ne eski kafalılığa, ne de pastişliğe yer var.
aynı festivalde çalınan wagner'i, schönberg'i, berg'i bir kenara bıraksa da insan; boulez'in, rihm'in, henze'nin yapıtlarıyla yanyanayken eli gitmez herhalde o oryantal notaları yazmaya, icra etmeye.
iyi ki de gitmemiş; "nirvana yanıyor" küçük ve kısa bir başyapıt. sacha goetzel'in şefliğindeki borusan istanbul filarmoni orkestrası da bence bu yapıtta, diğerlerinden fersah ferah önde bir performans çıkardı.

aynı akşam, hemen "nirvana yanıyor"un ardından çalınan prokofyev'in "romeo ve juliette süitlerinden bölümleri" hem icra açısından muhteşemdi hem de program seçimi açısından isabetliydi.
"romeo ve juliette süiti", "nirvana yanıyor"un "nirvana" ve "yangın" bölümlerinde anlatılan mutluluk/huzur/aşk ve karanlık/korku/ölüm duygularının ikiliğini devam ettirdiği gibi, müzikal açıdan da "nirvana yanıyor"un etkisini sürdürdü.

...

istanbul'un avrupa kültür başkenti olduğu 2010'un bitmesine bir hafta kala, yıl içinde düzenlenen en heyecanverici etkinliklerden biriydi bu festival.
fazıl say'ın yeni yapıtları birikince, tekrarlanması dileğimle...

21 Haziran 2010 Pazartesi

müzik festivali 38, izlenim 5: iksv'ye ve emeği geçen yaşı/ruhu genç bütün sanatçılara teşekkürler


aya irini'de bu akşam kolay kolay bir kere daha tanık olamayacağımız bir konser dinledik; dinlemek eksik kalıyor aslında; yaşadık, yaşantıladık; hatta belki de "deneyimledik" demek daha doğru.

üşenmeden adlarını teker teker yazacağım:
mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi korosu ve çocuk korosu, trt çocuk korosu, rum azınlık okulları korosu, atina karma korosu ve borusan istanbul filarmoni orkestrası üyeleri.
şef gürer aykal, solistler bariton spyros sakkas, perküsyonist miguel bernat.
seslendirilen ise: modern müziğin en önemli bestecilerinden yunan iannis xenakis'in "oresteia süiti". [adı süit ancak kendisi kantattı]

"oresteia" üç bölümden oluşuyordu:
birinci bölümde; orkestra üyeleri podyumun önüne indirilmiş, sahne sadece msgsü korosu [saymak mümkün olmadı, sanırım en az 40 kız 40 erkektiler] ve perküsyoniste ayrılmış, apsis basamaklarının en üst seviyesinde ortada ise bariton sakkas konumlanmıştı.
ikinci bölümde; koronun erkekleri aşağıya inip, orta nefin üç bir taraftan etrafına yerleştiler ve ellerindeki vurmalı çalgılar, ağızlarındaki düdüklerle yeraltının öfke dolu tanrıçalarının lanetini uzaklaştırmaya çalıştılar; en son model ses sisteminin [adını bilemeyeceğim] olduğu sinemadan daha gerçek, daha etkili, tam bir 360 derecelik sesle etrafımızı, duygularımızı sardılar.
üçüncü bölümde; bu sefer beyazlar içinde çocuk koroları [herhalde 100 çocuktan fazlaydılar] önce podyumun önüne yerleştiler, sonda ise aşağı inip seyirci bloklarının arasındaki koridorlarda bir yandan şarkılarını söyleyip bir yandan bir aşağı bir yukarı koşarak demokrasinin sevincini, çoşkusunu yaşattılar bize.

icranın kalitesini tartamayacağım; gerek xenakis'in müziğini iyi bilmediğimden, gerekse de bu yapıtını daha önce dinlemediğimden.
öyle ilk dinleyişte beni sarıp sarmalayan, alıp başka diyarlara götüren bir müzik de değildi. xenakis'in müziği atonal bir müzik; anlaşılması, sevilmesi kolay değil, herşeyden önce kulak alışkanlığı istiyor.
örneğin; birinci bölümde bariton spyros sakkas'ın sesinin, perküsyonist miguel bernat ile yaptığı cassandra düetinde, bariton ile falsetonun tüm tonları arasında mütemadiyen gidip gelmesi ne kadar etkileyici ise bir o kadar da tahammülfersa idi.

"oresteia"nın bütün olarak sevilmesi kolay değil belki, ancak ilk defa da dinlense, özellikle vurmalı çalgıları ve insan sesini kullanışı ile oldukça etkileyici olduğu kesin; hele de aya irini böyle kullanılınca, mekan icraya bu kadar ustalıkla dahil edilince.
tam da mimarlık-mühendislik diplomalı xenakis'in, 1950'lerin sonu 60'ların başında ünlü modernist mimar le corbusier ile beraber tasarladığı yapıların müzik ile kurduğu ilişki mantığında; onlara bir selam gönderir gibi...

borusan filarmoni'yi ve gürer aykal'ı kutluyorum; sanırım ilk defa bu yıl, gerçekten de "festival orkestrası" oldular; sadece açılış konseri ve bir "celebrity"e eşlikle kalmayıp, pärt'in dünya prömiyeri, xenakis'in oresteia'sı ile bir ay içinde birbirinden çok farklı müzik yapıtlarını başarıyla seslendirdiler.
haziran ayı onlar için maraton gibi geçmiş olmalı; temmuz'da da -her ne kadar resmi programda ve internet sitesinde belirtilmemiş olsa da [festival direktörü helga rabl-stadler evin ilyasoğlu kendisine bu durumu sorunca "sürpriz olsun istedik" cevabını vermiş; bence tam bir avrupalı ikiyüzlülüğü!!!] salzburg festivalinin açılış etkinliklerinde çalacaklar; başka bir sınav ve deneyim, kolay gelsin şimdiden.

festivalin biletleri çıktığında açıklanmayan, programa sonradan eklenen bu benzersiz konseri gerçekleştirmek için pes etmeyen iksv'ye teşekkürler. en az pärt prömiyerleri kadar önemliydi bence.

sanatçı bilgilerinin dışında, xenakis ile ilgili iki de makale içeren 26 sayfalık özenli konser broşürü için de ayrıca teşekkürler.