sacha goetzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sacha goetzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2013 Cuma

wagner, verdi, mahler ve thomas hampson

"alacakaranlık kapladı yeryüzünü bir ölüm alameti gibi
ve yuttu vadiyi kapkara peleriniyle.
onun karanlığı ve gazabını yaşamak zorundaydı
oralara değmek isteyen her insan.
ve sen, yıldızların en güzeli, parlıyorsun
ve o tatlı ışığını uzaklardan yayıyorsun.
senin ışığınla uzanan o dost el
gösteriyor vadiden çıkış yolunu.
ah, benim güzel akşamyıldızım
mutlulukla selamlarım onu,
bağlılığından asla fegarat etmeyen kalbimle.
selamlarım onu her geçişinde,
bu vadinin üzerinden her süzülüşünde,
cennette kutsanmış bir melek olmak üzere!"

tannhaeuser'den wolfgram'ın aryası: "o du, mein holder abendstern"
richard wagner
(çeviri: aykut şengözer)



geçtiğimiz çarşamba günü, 22 mayıs, richard wagner'in 200. yaşgünüydü. 2013 aynı zamanda diğer bir büyük opera bestecisinin, giuseppe verdi'nin de doğumunun 200. yılı; onun yaşgünü 10 ekim.
bütün bellibaşlı kültür-sanat metropollerinde bu iki yıldönüm kutlanıyor; istanbul'da pek bir tık yok. neyse ki, dün akşamki borusan istanbul filarmoni orkestrası konseri vardı. neden mi? solist dünyaca ünlü bariton thomas hampson'du da ondan. programda wagner'den bir üvertür bir arya, verdi'den iki üvertür iki arya vardı. biz de böylece verdi-wagner 200 kutlamalarına katılmış olduk.

thomas hampson öyle böyle değil, yaşarken efsane olmuş opera sanatçılarından biri. ama bariton! neden "ama"? bir tenor veya soprano gelse tıklım tıklım olacak salon dolu olmadığı için! istanbullu klasikmüzik"sever"ler için bir bariton yeterince "flaş" değil de ondan!

hampson gür ve etkili sesiyle dün akşam wagner ve verdi aryalarında tatmin ediciydi. ama ben onu en çok canlı olarak mahler söylerken dinlemek için sabırsızlanıyordum; hampson'un leonard bernstein şefliğindeki mahler yorumlarını pek severim.
konser programındaki mahler, bestecinin ilk şarkı dizisi olan "lieder eines fahrenden gesellen" idi. bir gezgincinin dört şarkısını hampson yılların deneyimiyle ve içimize işleterek yorumladı.
hampson şarkı aralarında alkışlamaya yeltenenleri her seferinde elleriyle durdurdu. çok nazikti, orkestra üyelerine karşı hatırşinastı.

bis parçası olarak bir cole porter bestesi söyleyecek olmasını, evlerimize mırıldanarak dönmemizi sağlamak olduğunu belirtti. bis sonrası salonda herkes ayaktaydı, diğer yapıtlara hakkıyla gösterilmeyen ilgiyi cole porter kapmış oldu; salon resmen alkıştan yıkıldı!
ben ise, istanbul'un sıcak ve tozlu lodosu yüzümü yalayarak eve yürürken operatik cole porter'ı değil de, gezgincinin şarkılarından "ging heut morgen übers feld" (tarlada yürüdüm bu sabah)'ı mırıldanmayı tercih ettim.

31 Mart 2012 Cumartesi

şehirde mart konserleri 2

istanbul'da mart ayı, nedense, konserlerin zirve yaptığı bir aydır. bu mart'ta da aynı akşamlarda şehrin 2-3 mekanında birden gerçekleşen müzik etkinlikleri arasında seçim yapmak zorunda kalarak dolu dolu bir ay geçirdim. en çok hayıflandığım, opus amadeus oda müziği festivali'nin hiçbir konserine gidememiş olmak. umarım yeterince ilgi görmüştür ve ileri yıllarda devamı gelir. ayın ilk haftalarındaki konser izlenimlerimi daha önce yazmıştım; mart'ın son 10 günü ise çok yoğundu.
cuma akşamı şehrimize dördüncü defa teşrif eden martyn jacques ve ekibi tiger lillies salon iksv'deki "best of" konserlerinde formundaydılar; iflah olmaz hayranları da. şişe ve cam bardak sesini engellemek için grubun isteğiyle mekan içinde içki satışı yapılmadıysa da, istanbul'un nadide müzikseverleri tiger lillies sahnedeyken bol bol sohbet ederek gürültüyü eksik etmedi salon'dan.
cumartesi akşamı crr'de tarihi bir konser vardı. mekana ve mekanın senfoni orkestrasına adını veren cemal reşit rey'in "başlayış" adlı eserinin bestelenişinden 77 yıl sonra dünya prömiyeri gerçekleştirildi, "özyurt kantatı" adlı eseri ise ilk seslendirilişinden 65 yıl sonra yeniden günyüzüne çıktı. yalçın tura ve aydın karlıbel'in uğraşları sayesinde hayata geri döndürülen bu iki yapıt karlıbel'in şefliğinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna sunuldu. programda ayrıca cemal reşit rey'in piyano eşlikli orkestra süiti "enstantaneler" ve marşları çalındı. "başlayış" biraz bahar ayini havasındaydı, "özyurt kantatı" ise bende biraz hayal kırıklığı yarattı. "özyurt"ta ilk seslendirilişinde soprano partisini leyla gencer'in söylemiş olduğu öğrenmek hoşuma gitti.
hafta içinde ferit tüzün'ün yücel erten rejisiyle istanbul devlet operası'nda sahnelenen "midas'ın kulakları" için kadıköy süreyya operasındaydım. mart başında borusan filarmoni konser versiyonunu seslendirmişti, mehldau ile çakıştığı için kaçırmıştım. keşke onu dinleyebilmiş olsaydım diye hayıflandım, çünkü; her ne kadar yücel erten bir söyleşide olabildiğince sade ve basit bir şekilde sahneye koydum demiş olsa da, süreyya operası'nın kısıtlı imkanlarında fazlaca zorlanmış sahne tasarımı ve abartılı mizansenlerle müziğe yoğunlaşmak pek mümkün olmadı. hele, iki de bir en arkadaki beyaz perdenin çok yavaş bir hızda indirilip kaldırılması sahne geçişleri arasındaki süreyi uzatarak ritmi sekteye uğrattı. illa da şart mıydı o pullu pullu yarım ay'ı orada görmek. solistlerin de çok başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim. daha önce altan erbulak, müjdat gezen, köksal engür gibi sanatçıların canlandırdıkları berber rolünde bir operacıyı izlemek ise tam bir hayal kırıklığıydı.
nefes nefese yetiştiğim, bobby mcferrin'in sesini çalgı olarak kullandığı konser işsanat'ı dolduranları fazlasıyla memnun etti. iki saate yaklaşan konserin bence en acıklı tarafı, mcferrin'in seyirciler arasından sahneye onunla müzik yapsınlar diye çağırdığı kişilerin hangi şarkıyı/melodiyi söylemek istediklerini bilmeden sahneye çıkmalarıydı. hepsi mcferrin'a dönüp "siz ne isterseniz" dediler, zavallı mcferrin da, böyle kendini karşısındakine tamamıyla teslim etmiş bireyler karşısında, şakaya vurarak şaşkınlığını gizlemedi. tamam, heyecanlanmış olabilirler ama adamcağız sizi şarkı söyleyesiniz diye sahneye davet ediyor, siz de depar atıp sahneye diğerlerinden önce yetişmek için canınızı dişinize takıyorsunuz, sonra da ne söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz. neyse... iki saate yaklaşan konser bir ara genç yetenekler programına dönme tehlikesi yaşadı; meğer aramızda ne çok hevesli varmış a capella müzik konusunda. "birdland" ve "somewhere over the rainbow" bence akşamın doruk noktalarıydı.
perşembe akşamı borusan filarmoni'nin avusturya akşamlarından bir diğeri yaşandı. orkestra, avusturya kıvrak şef goetzel ve avusturyalı damadımız martin grubinger eşliğinde ilk yarıda avner dorman'ın "frozen in time" adlı yapıtını seslendirdi. oldukça etkileyiciydi. grubinger iki kısa bis parçası verdi. ilki, kendi deyişiyle "müzik değil, spor" olarak tanımladığı tam bir yetenek gösterisiydi; zamanlama, hakimiyet, hız had safhadaydı; inanılmazdı. ikincisi ise, 3 haftadır turnede olduğu için ülke hasreti çektiğini ve dinlemek için sabırsızlandığı ikinci yarıdaki mahler "titan"a hazırlık-prolog niyetine olmasını dilediği, çalgı olarak sadece ksilofonun kullanıldığı müthiş etkileyici, atmosferik, transandantal bir yapıttı. bunun da çalınabilme derecesi oldukça zordu. goetzel elinden geleni yaptı mı, bu yapıt için yeterli prova vakitleri sağlandı mı bilemem, ancak özellikle bakır üflemelilerin durmadan detone oldukları "titan" yorumunu, mahler'in eserlerini istanbul'da ender dinleme imkanı bulduğumuz için sineye çekmek zorunda kaldık.

9 Mart 2011 Çarşamba

keşke bütün aylar böyle olsa!


mart, istanbul’da soğukla beraber klasik müzik sezonunun da doruğa ulaştığı ay oldu, oluyor, olacak.

borusan filarmoni orkestrası mart’a denk getirdiği iki konserde istanbul’da az rastladığımız yapıtları seslendiriyor. verdi’nin “messa da requiem”ini 3 mart’ta yorumladılar, 17 mart’ta ahmed adnan saygun’un “eski üslupta kantat”ını ve bruckner’in 7. senfonisini çalacaklar; requiem’i sacha goetzel yönetti, saygun ile bruckner’de gürer aykal podyumda olacak.

viyana singverein korosunun üyeleriyle güçlendirilmiş ankara devlet çoksesli korosu ve borusan filarmoni requiem’in mahşer gününü tasvir eden “dies irea” bölümünde, ve bu temanın yapıt içerisindeki diğer iki tekrarında yeri göğü inlettiler; gür, güçlü ve etkileyiciydiler. orkestra içindeki trompetler dışında ikişerli trompet gruplarının iki yandaki balkonlara yerleştirilmesiyle müzik bizi sardı, iyice atmoferin içine çekildik; sanki topluca hieronymus bosch’un cehennem tasvirlerinden birine ışınlandık.

istanbul’da uzun zamandır bu kadar kusursuz ve etkili bir orkestra – koro birlikteliğine tanık olmamıştım. hatta, özellikle “dies irea” bölümü, evdeki claudio abbado & scala orkestrası kaydının operatik etkisini yakaladı.
sadece “dies irea”nın gürlüğünde değil, yapıtın neredeyse “sessiz” söylenen girişi “requiem & kyrie”, ortasındaki lirik “lacrimosa” ve, sopranonun ilahi bir yorumla söylediği ve koronun yine neredeyse sessizce sonlandırdığı “libera me” son bölümlerinde de topluluk genel olarak çok çok iyiydi. [tek kusur, tam da bu “sessiz” kısımlarda çoğalan seyircilerin öksürük korosuydu!]

siyahi soprano michéle crider partisini ezberden söyleyerek herkesin takdirini kazanmasının yanı sıra, bence sesi, yorumu ve duruşuyla da göz doldurdu, kulaklarımızın pasını sildi. aynı şekilde mezzo soprano anna lapkovskaja da beğeni topladı. tenor marius brenciu’nun sesi bana biraz fazla tiz geldi [malum “tenor” işte, başka ne olabilirdi dediğinizi duyar gibiyim]; o kadar ki, “quid sum miser” bölümünde neredeyse “carmina burana”nın ünlü kızartılmış kuğunun şarkısı “olim lacus colueram”daki kontrtenor sesini duyar gibi oldum! bas burak bilgili ise bütün bilgeliği ve yetkinliğiyle akşamın artılarının başına yazıldı.

sacha goetzel’den [fazlaca “gösterişli” bulduğum tarzı nedeniyle] pek haz etmesem de, hakkını yemiyim: verdi’nin requiem’inde hem orkestra ve korodan çok iyi sonuç aldı hem de yapıtı bütün derinliğiyle, karanlığı ve ışığıyla yorumladı.

…

yönetim değişikliğiyle birlikte klasik müzik konserlerinin sayısı ve kalitesi düşen cemal reşit rey konser salonu’nda bu ay iki oda müziği konseri var dikkat çekiyor. ilki 13 mart’ta “ustalar ve yıldızlar” başlığıyla sunuluyor; programda her zaman duyulamayacak brahms’ın “klarinetli beşli”si, en son argerich ve arkadaşları’ndan dinlediğimiz schumann’ın “piyanolu beşli”si ve yine ender çalınan bir yapıt prokofiyev’in “klarinet, piyano ve yaylılar dörtlüsü için yahudi temaları üzerine üvertür” var.
ayın sonuna doğru, 27 mart’taysa philharmonia quartet berlin schubert, schulhof ve brahms’tan dörtlüler çalacaklar.

…


işsanat’ta mart, küçük bir yıldızlar festivali gibi: yo-yo ma, joshua bell, steven isserlis, vadim repin, thomas quasthoff, academy of st. martin in the fields…

7-8 mart’ta, joshua bell ile steven isserlis işsanat’ta iki akşam üst üste academy of st. martin in the fields orkestrası ve şef ian brown eşliğinde çok ilginç ve heyecan verici bir projeye imza attılar.

heyecan verici olan; çok solistli olmalarından dolayı konser salonlarında ender çalınan iki konçertonun programda olması: brahms’ın ikili konçertosu ilk akşamın demir leblebisi, beethoven’ın üçlüsü ikinci akşamınkiydi.
ilginç olansa; her iki akşamda çalınan diğer yapıtlarda bell ile isserlis’in hem birer orkestra üyesi gibi görev almaları hem de bu yapıtların şefliğini yapmalarıydı.

isserlis ilk akşam haydn’ın 13. senfonisi’ni yönetti, adagio cantabile’deki viyolonsel soloyu enfes güzellikte yorumladı, ikinci akşamsa aynı romantik, yumuşak yaklaşımla bu sefer çaykovski’nin 7 dakikalık şaheseri andante cantabile’sini çaldı.

joshua bell ise ilk akşam beethoven’ın 4. senfonisi’ni yönettiği gibi aynı zamanda birinci keman görevini de üstlendi. bell 3. ile 5. arasına sıkışmış gibi duran 4. senfoni’ye dinamik, taze ve enerjik bir yorum getirdi; genellikle “hor görülen” 4.’nün hakkını teslim etti!
ikinci akşamsa isserlis’in kaldığı yerden devam edip çaykovski’nin “floransa anıları”nı yine birinci keman ve şeflik görevlerini üstlenerek çaldı. bu yapıtın da ağır bölümü “adagio cantabile e con moto” insanı uçuracak güzellikte yorumlandı; şımarıklık edip, viyolonsel soloyu yine isserlis çalsaydı keşke diye düşünmedim değil, ancak keman soloyu çalan bell ile birinci viyolonsel stephen orton adeta kumrular gibi muhabbet etmeye başlayınca hemen siliverdim bu düşünceyi aklımdan.

ilk akşamki mükemmele yakın brahms keman-viyolonsel konçertosu’ndan sonra, ikinci akşamki beethoven keman-viyolonsel-piyano konçertosu (piyano’da topluluğun şefi ian brown vardı) biraz arızalı başladı; joshua bell hemen başta feci detone bir cümle kurdu, bell’in suratı ekşidi, isserlis ile bakıştılar. neyse ki devamı kazasız belasız geldi; hatta ikinci bölüm largo’dan itibaren -yine bir akşam önceki “kayıt kalitesinde”- mükemmel -ama sanki yeterince heyecanı ve buluşu olmayan- bir yorumla akşamı tamamladılar.

istanbul’a ilk defa 10 yıl önce festival kapsamında gelen [yanılıyorsam “adsız bey” düzeltir nasıl olsa] joshua bell kentimizin müdavimlerinden oldu, sayısız kere [matematiğim hiçbir zaman pekiyi olmadığı için sayı vermemeyi tercih ediyorum, nasıl olsa “adsız bey” çetele tutmuştur] konuğumuz oldu. en son geçen yılki işsanat konserinin benzersizliği hala dillerde [ben maalesef izleyemedim]; bu yılki sıradışı projesiyle de istanbullu hayranlarını fazlasıyla memnun etti. kendisini en kısa zamanda tekrar bekliyoruz…

…

perşembe günki yo-yo ma konserinin biletleri çıktığının ertesi günü tükenmiş olsa da, sanırım hala vadim repin & nikolai lugansky ve thomas quasthoff & camerata salzburg konserlerine bilet var.
özellikle; quasthoff’un, ustası olduğu mozart yorumlarını kaçırmamak lazım; öyle böyle değil, “tek defalık” bir deneyim olacak; hatta “argerich ve arkadaşları’nınkinden sonraki yılın konseri” olmaya aday! benden söylemesi.

kentimizde keşke bütün aylar böyle olsa…

27 Aralık 2010 Pazartesi

"fazıl say festivali" hakkında


ajans2010'un dahil olmadığı ender projelerden biri olan "bifo & fazıl say festivali" cumartesi akşamı say'ın "istanbul senfonisi" adlı yapıtının türkiye prömiyeriyle sona erdi.
tam da ajans2010'a yaraşır/yakışır bir yapıttı "istanbul senfonisi".

maalesef fazıl say gibi aydın ve yenilikçi olması, farklının ve daha önceden yapılmamışın peşinde koşması, çağımızın/günümüzün nabzını tutması ve ileriye bakması gereken, ve müzik alanında çağımızda neler yapıldığını yakından izlediğine emin olduğum bir besteci-piyanist için "istanbul senfonisi" müzikal seviyesi, içeriği ve fikirsel yaklaşımı açısından pek zayıf bir yapıttı.

yapıt bittiğinde lütfi kırdar kongre salonu yıkılacakmış gibi inledi alkıştan. hele fazıl say sahneye çıkınca millet çılgınlar gibi bağırmaya, hatta haykırmaya başladı. fazıl say da o gaza dayanamayıp, şef kürsüsüne çıkarak selam verdi.
haddim olmayarak: fazıl say salondakilerin kalbinde "fazıl say" olsa da, yerini bildiği zaman esas "fazıl say" olmaz mı!

"istanbul senfonisi"nde takılacak çok şey var. küçük bir detayla başlıyim, belki genişletirim:
fazıl say gibi aydın, eğitimli, hayata sorgulayarak bakan; yüzeyin altındakini, ilk bakışta, sıradan gözlerle görünmeyeni ortaya çıkaran (dinleyiniz: sayısız konseri ve albümü) bir sanatçının istanbul'da "huzur bulduğu" ve "en güzeli", "en muhteşemi" ve "apaydınlık bir islam şaheseri" olarak nitelendireceği cami maalesef sultanahmet camii olmamalıydı.
batılıların taktığı isimle nam-ı diğer "mavi cami"nin istanbul için en önemli özelliği, bu şehrin "en turistik camisi" olması; yoksa mimari ve estetik açısından en yetkini olması değil.

bir kere; istanbul sinan'ın, mimar sinan'ın şehri. eğer sadece osmanlı dönemi ele alınacaksa istanbul sinan ile kimliğini kazanmış bir şehir.
fazıl say'ın istanbul'a sinan'ın gözünden bakmasını dilerdi gönlüm. sinan'ın bir camisi; illa büyük ve görkemli olacaksa şehzade veya süleymaniye, küçük ama mücevher gibi olanından isterseniz rüstem paşa veya üsküdar mihrimah, kenarda kalmış arıyorsanız kadırga veya azapkapı sokollu ya da edirnekapı mihrimah.
saydıklarımın istinasız hepsi; bakan değil gören gözler için, zarfa değil mazrufa bakanlar için sultanahmet'ten kat be kat tatminkar, huşu ve ilham verici yapılar.
ama tabii önemli bir detayı atlıyorum ben, değil mi! bunlardan çok azı, nerdeyse hiçbiri "istanbul senfonisi"ni ısmarlayan almanların bilebileceği yapılar.

berliner zeitung gazetesinin 26 kasım 2010 tarihli sayısında ek olarak verilen kültür-sanat etkinlikleri bülteninde fazıl say ile ilgili uzun bir tanıtım yazısı var. malum, say 2010-2011 sezonunda konzerthaus berlin'in "artist in residence"ı; say bu sezon bu salonda resitalden orkestraya, ikiliden oda müziğine kadar uzanan geniş bir yelpazede 11 konser verecek. etkinlik 9 haziran akşamı düzenlenecek "lange nacht des fazıl say" (fazıl say'ın uzun gecesi) adlı say'ın arkadaşlarının katılacağı geniş kapsamlı bir konserle sona erecek.
29 ocak'ta çalınacak "haremde 1001 gece" adlı keman konçertosu vesilesiyle; fazıl say'ın 2008'de avrupa kültürlerarası diyalog elçisi olarak seçildiği belirtiliyor ve şu sözlerine yer veriliyor: "orada, türkiye'de, beethoven ve mozart çalıyorum, ki bu müzik orada ender icra ediliyor. burada ise; türkiye'den müziği kendi kompozisyonlarıma entegre ediyorum. beni elçi olarak adlandırsalar da adlandırmasalar da önemli değil: bu benim doğamda var, kendiliğinden gelişiyor."
fazıl say'ın bu sözlerine rağmen, haddim olmayarak, "istanbul senfonisi"nden -"haremde 1001 gece"yi de katarak- şu izlenimi edindiğimi söylemeliyim: fazıl say kendi kültüründen, özünden, birikiminden yola çıkacağına sanki biraz batılılara oynamış, onlara "tanıdık gözükmeye" çalışmış.

belki "biraz" az kalıyor! "istanbul senfonisi" vıcık vıcık doğu oryantalizme bulanmış bir yapıt; üç günlüğüne istanbul'a gelmiş ve şehri en yüzeysel taraflarıyla tanımaya kitlenmiş "sıradan" bir avrupalıya hitap ediyor.
buyrun yapıtın bölüm adlarına: adlar fazıl say'dan, (parantez içindekiler benim eklemelerim):
1. bölüm: "nostalji" (osmanlı, mehter marşı)
2. bölüm: "tarikat" (galata mevlevihanesi)
3. bölüm: adı üstünde zaten "sultan ahmet camii"
4. bölüm: "hoş giyimli genç kızlar adalar vapurunda" (bunun da adı üstünde: hiç bir turistin es geçmediği bir günlük adalar turu)
6. bölüm: "alem gecesi - oriental night" (kumkapı veya beyoğlu'nda bir akşam yemeği, tercihen galata kulesi de olabilir)
7. bölüm: "final" (günümüz turistinin kentte oradan oraya koştururken içine düştüğü trafik, keşmekeş)

"istanbul senfonisi" neden yedi bölüm? fazıl say açıklıyor: "çünkü eski istanbul yedi tepeliydi".
peki günümüzdeki?

"istanbul senfonisi"nde bizans yok! var aslında da, keşke olmasaydı; fetih günüyle var, düşerken; 1. bölümde.

sadece osmanlı ve türk istanbul'uysa anlatılan "istanbul senfonisi"nde turistik açıdan iki "hayati" eksik var: hamam ve boğaziçi!

"istanbul senfonisi"nde tek fazlalık 5. bölüm: "haydarpaş garı'ndan amadolu'ya gidenler üzerine"; zaten o bölümü dinlerken say'ın -bence başyapıtı- "nazım oratoryosu"nu duyar gibi oluyor insan.

"istanbul senfonisi"nin her açıdan tek doğru düzgün ve müzikal açıdan yaratıcı bölümü (küçük bir oda müziği yapıtı gibi olan) dördüncüsü: "hoş giyimli genç kızlar adalar vapurunda". tanpınar'ın "huzur"undan bir bölüm sanki; nuran ada vapurunda.


sipariş veren konzerthaus dortmund'un müdavimleri "istanbul senfonisi"ni, cumartesi akşamki istanbullulardan daha severek dinlemişlerdir herhalde; yazın geldikleri, gezdikleri istanbul'u tatlı tatlı hatırlayarak.
ancak fazıl say stratejik bir hata yapmış: ney, kanun ve türk vurma sazlarını solistlik seviyesinde kullanarak. ilerde, yıllar sonra, bir batı orkestrasını bu yapıtı icra etmekten caydıracak mükemmel bir neden yaratmış çünkü.

halbuki, fazıl say; sadece -çok iyi bildiği- batı çalgılarını kullanarak ve bu kadar betimlemeci olmadan; soyut anlamda istanbul'un havasını, atmosferini hissettirseydi, anlatsaydı ne iyi olurdu. ikinci bir "esintiler"e veya "köçekçe"ye ihtiyacımız var mıydı!

her şey bir yana; 12 dakikalık birincisi dışındaki bölümler o kadar kısa ve basitler ki, bu yapıta "senfoni" demek bile tartışmalı. zaten gürer aykal bu zaafı fark etmiş olmalı ki, -en azından- 6. ve 7. bölümleri birleştirip çalarak çare bulmaya çalışmış; tek başlarına bir bölüm olamayacak kadar zayıf oldukları için.


fazıl say'ın, yapıt öncesinde gürer aykal'la yaptığı mini söyleşide "avrupa'da hemen hemen her şehre ithaf edilmiş bir senfoni var, istanbul'un senfonisi yoktu, ona bir senfoni yazdım" dedi.
istanbul'u konu edinen benzersiz bir senfonik yapıt var aslında! kamran ince'nin "fall of constantinople"ı. gerçi bilinmemesine imkan yok ama yine de hatırlatmak istedim. malum, türk insanının hafızası balığınkinden zayıftır.

...

fazıl say'ın "istanbul senfonisi"ndeki yaklaşımını, perşembe akşamı çalınan keman konçertosu "haremde 1001 gece"de de görmek mümkün.
bu yapıtı iki sene önce yine bir aralık akşamı, john axelroad yönetimindeki cemal reşit rey senfoni orkestrası'ndan, yine "çıplak ayaklı kontes", pardon kemancı, patricia kopantchinskaja solistliğinde dinlemiştik.

fazıl say gibi türkiyeli bir adam 21. yüzyılda bir konçerto besteler de, adını neden "haremde 1001 gece" koyar, akıl almıyor!
hiç utanmaz mı bu 19. yüzyıl oryantalistiliğine!
ingres'in çağında mı yaşıyoruz! günümüzde bir ressam ingres'in hamam-haremleri gibi tablolar yapsa, avrupa'da dönüp bakan olur mu! herkesi bırakın bir kenara fazıl say'ın kendisi dönüp bakar mı!

tabii, yine ısmarlayanlar avrupalı (bu sefer luzern senfoni orkestrası); sırf adıyla bile bu yapıt onları cezbedecek, hiç bir zaman dinmemiş oryantalist damarlarını besleyecek, ve ne yazık ki batılının türkiye'yi arabistan'la bir tutan yüzeysel bakışını olumlayacak!
artık istediğiniz kadar "bizde deve yok, uçan halı yok, çöl ve vaha da yok; burası arabistan değil, karıştıryorsunuz!" diye çırpının; arabeski lanetleyen -ve aşağılayan- fazıl say bile bizi avrupa'ya böyle satıyorsa, iş işten çoktan geçmiş demektir!

sahi; fazıl say'ın yukarıda bahsettiğim yapıtlarının içerdiği nostalji, alaturkalık, hüzün, dert ve sarhoşluk halini betimleme tarzı, arabeskle yakın akraba değil mi! illa müslüm gürses mi olmak lazım "arabesk" olmak için.
ve neden; yakın zamanda fazıl say durup dururken ve bir anda şiddetli bir şekilde ateş püskürdü arabeske!

adı ve oryantalist yaklaşımı bir tarafa, keman konçertosu "istanbul senfonisi" kadar "eski tarz" bir yapıt değil. fazıl say'ın keman için yazdığı parti herhalde keman repertuarının ilginç ve benzersiz örneklerinden biri olarak yazılacak müzik tarihine.

...

festivalin perşembe akşamki konserinde istanbul prömiyeri yapılan "nirvana yanıyor" fazıl say'ın kendisini temize çektiği yapıttı bana göre.

zaten herhalde salzburg festivali'nin siparişi olan bu yapıtta, yukarıdakilerdeki gibi kolaycılığa soyunmaya cesaret edemezdi say. neticede orası klasik müziğin "creme de la creme"i; orada ne kolaycılığa, ne eski kafalılığa, ne de pastişliğe yer var.
aynı festivalde çalınan wagner'i, schönberg'i, berg'i bir kenara bıraksa da insan; boulez'in, rihm'in, henze'nin yapıtlarıyla yanyanayken eli gitmez herhalde o oryantal notaları yazmaya, icra etmeye.
iyi ki de gitmemiş; "nirvana yanıyor" küçük ve kısa bir başyapıt. sacha goetzel'in şefliğindeki borusan istanbul filarmoni orkestrası da bence bu yapıtta, diğerlerinden fersah ferah önde bir performans çıkardı.

aynı akşam, hemen "nirvana yanıyor"un ardından çalınan prokofyev'in "romeo ve juliette süitlerinden bölümleri" hem icra açısından muhteşemdi hem de program seçimi açısından isabetliydi.
"romeo ve juliette süiti", "nirvana yanıyor"un "nirvana" ve "yangın" bölümlerinde anlatılan mutluluk/huzur/aşk ve karanlık/korku/ölüm duygularının ikiliğini devam ettirdiği gibi, müzikal açıdan da "nirvana yanıyor"un etkisini sürdürdü.

...

istanbul'un avrupa kültür başkenti olduğu 2010'un bitmesine bir hafta kala, yıl içinde düzenlenen en heyecanverici etkinliklerden biriydi bu festival.
fazıl say'ın yeni yapıtları birikince, tekrarlanması dileğimle...