tiger lillies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiger lillies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Kasım 2015 Cumartesi
ele avuca sığmayan bir sahneleme: "tiger lillies perfom hamlet"
daha ilk sahneden bu hikayede ters giden bir şeylerin olduğunu fark ediyorsunuz. protagonistlerin şölen masası zeminle alışılmamış bir açıda yerleştirilmiş; masanın üst yüzeyi çapraz yönde aşağıya doğru eğimli; bir tarafta oturanlar yüksekte kalırken diğer tarafındakiler alçakta. yeni bir şey kutlanıyor ama belli ki, yitip gitmiş başka bir şey sayesinde bu kutlama; bir ölüm, hatta cinayet! sonrasında, oyunda ne zaman bir ölüm gerçekleşse, sahnenin arkasında sapasağlam duran masif duvar zeminle açılı bir hal alacak; ya öne doğru alçalacak, inecek ve zemine dönüşecek, ya da arkaya doğru kaykılacak, devrilecekmiş gibi olacak. ölümler, o ana kadar sağlam bastığımız ve güvenli olduğunu zannettiğimiz zeminin/düzlemin/dünyanın/ortamın aslında ne kadar kaygan/düzensiz/mesnetsiz/tekinsiz olabileceğini gösterecek bizlere.
martin vilinius'un yönettiği, danimarkalı tiyatro topluluğu republique theatre'ın sivridilli, l'enfant terrible ingiliz üçlü tiger lillies ile ortaklaşa sahne aldığı "tiger lillies perfom hamlet" oyununda beni en çok etkileyen ölümün yaşamla kurduğu bu ilişki oldu.
yönetmen martin vilinius ara dahil yaklaşık 2.5 saat süren oyunun her bir sahnesini birbirinden farklı bir tiyatral araç kullanarak tasarlamış. akrobasiden sirke, kukladan video projeksiyonuna uzanan bir çeşitlilikteki bu tiyatral araçlar kullanıldıkları sahnelerin içeriklerinin/anafikirlerinin en yalın ve etkili şekilde ortaya serilmesine yarıyorlar. sadece bir kaçını örnek vermem gerekirse;
-çağdaş bir teknik olarak video projeksiyonun kullandığı sahnelerden birinde; hamlet'in öldürülmüş babasının hayaletinin video projeksiyon "görüntüsü" (hayaleti mi demeli yoksa) hamlet dahil bütün karakterlerin çıplak bedenlerine yansıtılarak hayat buluyor ve bu sahnenin sonunda görüntü giderek küçülerek hamlet'in yüzüyle örtüşüyor..
-belki de tiyatro denince akla gelebilecek en geleneksel tekniklerden biri olan akrobasi ise ağırlıklı olarak ofelya'nın sahnelerinde kullanılmış; ofelya'nın masumiyeti, uçuculuğu ve bıçak sırtı bir dengede ilerledikten sonra ölümü seçen sonu bu kadar isabetli görselleştirilmezdi sanırım..
-kukla tiyatrosu mantığının kullanımı ise bir kaç farklı sahnede birden karşımıza çıkıyor. polonius'un; çocukları ofelya ile laertes'i sözleriyle, nasihatlarıyla ve zorlayarak yönetmek istemesinden esinlenerek olsa gerek, devasa kukla kollarla temsil edilmesi ne kadar etkileyiciyse, bedenlerinden lastik ipler çıkan kukla karakterlerin sahnesi de o kadar anlamlıydı.
-ve tabii ki hınzır kelime oyunları içeren sözlere besteledikleri müzikler ve martyn jacques'ın hayran olunası sesi ve yorumu sayesinde tiger lillies grubu oyun mekânını ve hikayeyi grotesk bir kabareye dönüştürdü.
sanırım bu yapımdaki en büyük başarı yönetmen martin vilinius'a aitti. bu kadar farklı tiyatral aracın, türün ve sanatçının bir aradalığı ortaya kolaylıkla yamalı bir bohça çıkarabilecekken, vilinius elindeki bu zengin malzemeyi ustaca, zekice ve dozunda kullanarak hiç bir sahnesinde sırıtmayan ve sarkmayan bir bütünsellik yaratmayı başarmış.
"tiger lillies perfom hamlet" 15-17 ekim 2015 tarihlerinde istanbul'da turnedeydi. istanbul seyircisini tiger lillies ile şimdiye kadar sık sık olduğu gibi sadece konserleriyle değil, geç de olsa bir tiyatro projesiyle de bir araya getirdiği için iksv'ye teşekkürler.. tiger lillies'in "hamlet" dışında pek çok başka heyecan verici tiyatro işi var; umalım tiger lillies onlarla da ileriki zamanlarda şehrimize misafir olsunlar..
31 Mart 2012 Cumartesi
şehirde mart konserleri 2
istanbul'da mart ayı, nedense, konserlerin zirve yaptığı bir aydır. bu mart'ta da aynı akşamlarda şehrin 2-3 mekanında birden gerçekleşen müzik etkinlikleri arasında seçim yapmak zorunda kalarak dolu dolu bir ay geçirdim.
en çok hayıflandığım, opus amadeus oda müziği festivali'nin hiçbir konserine gidememiş olmak. umarım yeterince ilgi görmüştür ve ileri yıllarda devamı gelir.
ayın ilk haftalarındaki konser izlenimlerimi daha önce yazmıştım; mart'ın son 10 günü ise çok yoğundu.
cuma akşamı şehrimize dördüncü defa teşrif eden martyn jacques ve ekibi tiger lillies salon iksv'deki "best of" konserlerinde formundaydılar; iflah olmaz hayranları da. şişe ve cam bardak sesini engellemek için grubun isteğiyle mekan içinde içki satışı yapılmadıysa da, istanbul'un nadide müzikseverleri tiger lillies sahnedeyken bol bol sohbet ederek gürültüyü eksik etmedi salon'dan.
cumartesi akşamı crr'de tarihi bir konser vardı. mekana ve mekanın senfoni orkestrasına adını veren cemal reşit rey'in "başlayış" adlı eserinin bestelenişinden 77 yıl sonra dünya prömiyeri gerçekleştirildi, "özyurt kantatı" adlı eseri ise ilk seslendirilişinden 65 yıl sonra yeniden günyüzüne çıktı. yalçın tura ve aydın karlıbel'in uğraşları sayesinde hayata geri döndürülen bu iki yapıt karlıbel'in şefliğinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna sunuldu. programda ayrıca cemal reşit rey'in piyano eşlikli orkestra süiti "enstantaneler" ve marşları çalındı. "başlayış" biraz bahar ayini havasındaydı, "özyurt kantatı" ise bende biraz hayal kırıklığı yarattı. "özyurt"ta ilk seslendirilişinde soprano partisini leyla gencer'in söylemiş olduğu öğrenmek hoşuma gitti.
hafta içinde ferit tüzün'ün yücel erten rejisiyle istanbul devlet operası'nda sahnelenen "midas'ın kulakları" için kadıköy süreyya operasındaydım. mart başında borusan filarmoni konser versiyonunu seslendirmişti, mehldau ile çakıştığı için kaçırmıştım. keşke onu dinleyebilmiş olsaydım diye hayıflandım, çünkü; her ne kadar yücel erten bir söyleşide olabildiğince sade ve basit bir şekilde sahneye koydum demiş olsa da, süreyya operası'nın kısıtlı imkanlarında fazlaca zorlanmış sahne tasarımı ve abartılı mizansenlerle müziğe yoğunlaşmak pek mümkün olmadı. hele, iki de bir en arkadaki beyaz perdenin çok yavaş bir hızda indirilip kaldırılması sahne geçişleri arasındaki süreyi uzatarak ritmi sekteye uğrattı. illa da şart mıydı o pullu pullu yarım ay'ı orada görmek. solistlerin de çok başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim. daha önce altan erbulak, müjdat gezen, köksal engür gibi sanatçıların canlandırdıkları berber rolünde bir operacıyı izlemek ise tam bir hayal kırıklığıydı.
nefes nefese yetiştiğim, bobby mcferrin'in sesini çalgı olarak kullandığı konser işsanat'ı dolduranları fazlasıyla memnun etti. iki saate yaklaşan konserin bence en acıklı tarafı, mcferrin'in seyirciler arasından sahneye onunla müzik yapsınlar diye çağırdığı kişilerin hangi şarkıyı/melodiyi söylemek istediklerini bilmeden sahneye çıkmalarıydı. hepsi mcferrin'a dönüp "siz ne isterseniz" dediler, zavallı mcferrin da, böyle kendini karşısındakine tamamıyla teslim etmiş bireyler karşısında, şakaya vurarak şaşkınlığını gizlemedi. tamam, heyecanlanmış olabilirler ama adamcağız sizi şarkı söyleyesiniz diye sahneye davet ediyor, siz de depar atıp sahneye diğerlerinden önce yetişmek için canınızı dişinize takıyorsunuz, sonra da ne söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz. neyse... iki saate yaklaşan konser bir ara genç yetenekler programına dönme tehlikesi yaşadı; meğer aramızda ne çok hevesli varmış a capella müzik konusunda. "birdland" ve "somewhere over the rainbow" bence akşamın doruk noktalarıydı.
perşembe akşamı borusan filarmoni'nin avusturya akşamlarından bir diğeri yaşandı. orkestra, avusturya kıvrak şef goetzel ve avusturyalı damadımız martin grubinger eşliğinde ilk yarıda avner dorman'ın "frozen in time" adlı yapıtını seslendirdi. oldukça etkileyiciydi. grubinger iki kısa bis parçası verdi. ilki, kendi deyişiyle "müzik değil, spor" olarak tanımladığı tam bir yetenek gösterisiydi; zamanlama, hakimiyet, hız had safhadaydı; inanılmazdı. ikincisi ise, 3 haftadır turnede olduğu için ülke hasreti çektiğini ve dinlemek için sabırsızlandığı ikinci yarıdaki mahler "titan"a hazırlık-prolog niyetine olmasını dilediği, çalgı olarak sadece ksilofonun kullanıldığı müthiş etkileyici, atmosferik, transandantal bir yapıttı. bunun da çalınabilme derecesi oldukça zordu. goetzel elinden geleni yaptı mı, bu yapıt için yeterli prova vakitleri sağlandı mı bilemem, ancak özellikle bakır üflemelilerin durmadan detone oldukları "titan" yorumunu, mahler'in eserlerini istanbul'da ender dinleme imkanı bulduğumuz için sineye çekmek zorunda kaldık.
cuma akşamı şehrimize dördüncü defa teşrif eden martyn jacques ve ekibi tiger lillies salon iksv'deki "best of" konserlerinde formundaydılar; iflah olmaz hayranları da. şişe ve cam bardak sesini engellemek için grubun isteğiyle mekan içinde içki satışı yapılmadıysa da, istanbul'un nadide müzikseverleri tiger lillies sahnedeyken bol bol sohbet ederek gürültüyü eksik etmedi salon'dan.
cumartesi akşamı crr'de tarihi bir konser vardı. mekana ve mekanın senfoni orkestrasına adını veren cemal reşit rey'in "başlayış" adlı eserinin bestelenişinden 77 yıl sonra dünya prömiyeri gerçekleştirildi, "özyurt kantatı" adlı eseri ise ilk seslendirilişinden 65 yıl sonra yeniden günyüzüne çıktı. yalçın tura ve aydın karlıbel'in uğraşları sayesinde hayata geri döndürülen bu iki yapıt karlıbel'in şefliğinde kalabalık bir dinleyici topluluğuna sunuldu. programda ayrıca cemal reşit rey'in piyano eşlikli orkestra süiti "enstantaneler" ve marşları çalındı. "başlayış" biraz bahar ayini havasındaydı, "özyurt kantatı" ise bende biraz hayal kırıklığı yarattı. "özyurt"ta ilk seslendirilişinde soprano partisini leyla gencer'in söylemiş olduğu öğrenmek hoşuma gitti.
hafta içinde ferit tüzün'ün yücel erten rejisiyle istanbul devlet operası'nda sahnelenen "midas'ın kulakları" için kadıköy süreyya operasındaydım. mart başında borusan filarmoni konser versiyonunu seslendirmişti, mehldau ile çakıştığı için kaçırmıştım. keşke onu dinleyebilmiş olsaydım diye hayıflandım, çünkü; her ne kadar yücel erten bir söyleşide olabildiğince sade ve basit bir şekilde sahneye koydum demiş olsa da, süreyya operası'nın kısıtlı imkanlarında fazlaca zorlanmış sahne tasarımı ve abartılı mizansenlerle müziğe yoğunlaşmak pek mümkün olmadı. hele, iki de bir en arkadaki beyaz perdenin çok yavaş bir hızda indirilip kaldırılması sahne geçişleri arasındaki süreyi uzatarak ritmi sekteye uğrattı. illa da şart mıydı o pullu pullu yarım ay'ı orada görmek. solistlerin de çok başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim. daha önce altan erbulak, müjdat gezen, köksal engür gibi sanatçıların canlandırdıkları berber rolünde bir operacıyı izlemek ise tam bir hayal kırıklığıydı.
nefes nefese yetiştiğim, bobby mcferrin'in sesini çalgı olarak kullandığı konser işsanat'ı dolduranları fazlasıyla memnun etti. iki saate yaklaşan konserin bence en acıklı tarafı, mcferrin'in seyirciler arasından sahneye onunla müzik yapsınlar diye çağırdığı kişilerin hangi şarkıyı/melodiyi söylemek istediklerini bilmeden sahneye çıkmalarıydı. hepsi mcferrin'a dönüp "siz ne isterseniz" dediler, zavallı mcferrin da, böyle kendini karşısındakine tamamıyla teslim etmiş bireyler karşısında, şakaya vurarak şaşkınlığını gizlemedi. tamam, heyecanlanmış olabilirler ama adamcağız sizi şarkı söyleyesiniz diye sahneye davet ediyor, siz de depar atıp sahneye diğerlerinden önce yetişmek için canınızı dişinize takıyorsunuz, sonra da ne söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz. neyse... iki saate yaklaşan konser bir ara genç yetenekler programına dönme tehlikesi yaşadı; meğer aramızda ne çok hevesli varmış a capella müzik konusunda. "birdland" ve "somewhere over the rainbow" bence akşamın doruk noktalarıydı.
perşembe akşamı borusan filarmoni'nin avusturya akşamlarından bir diğeri yaşandı. orkestra, avusturya kıvrak şef goetzel ve avusturyalı damadımız martin grubinger eşliğinde ilk yarıda avner dorman'ın "frozen in time" adlı yapıtını seslendirdi. oldukça etkileyiciydi. grubinger iki kısa bis parçası verdi. ilki, kendi deyişiyle "müzik değil, spor" olarak tanımladığı tam bir yetenek gösterisiydi; zamanlama, hakimiyet, hız had safhadaydı; inanılmazdı. ikincisi ise, 3 haftadır turnede olduğu için ülke hasreti çektiğini ve dinlemek için sabırsızlandığı ikinci yarıdaki mahler "titan"a hazırlık-prolog niyetine olmasını dilediği, çalgı olarak sadece ksilofonun kullanıldığı müthiş etkileyici, atmosferik, transandantal bir yapıttı. bunun da çalınabilme derecesi oldukça zordu. goetzel elinden geleni yaptı mı, bu yapıt için yeterli prova vakitleri sağlandı mı bilemem, ancak özellikle bakır üflemelilerin durmadan detone oldukları "titan" yorumunu, mahler'in eserlerini istanbul'da ender dinleme imkanı bulduğumuz için sineye çekmek zorunda kaldık.
Etiketler:
aydın karlıbel,
bobby mcferrin,
borusan istanbul filarmoni orkestrası,
cemal reşit rey,
ferit tüzün,
gustav mahler,
martin grubinger,
müzik,
opera,
sacha goetzel,
tiger lillies,
yücel erten
21 Aralık 2008 Pazar
raskolnikov ile alis'in ortak kabusu

raskolnikov ile alis’in ortak noktası, ikisinin de aslında birer kabus yaşamış olmaları mıydı?
berlin’de seyrettiğim iki tiyatro oyunu bu iki edebiyat karakteri arasındaki “gizli” bağlantıyı bulmamı sağladı!
dostoyevski’nin “suç ve ceza”sını aynı adla andrea breth uyarlamış ve sahneye koymuştu. lewis carroll’un “alis harikalar diyarı”ndası ise roland schimmelpfennig tarafından aynı adla yeniden yazılarak sahneye uyarlanmıştı.
iki oyunun yönetmenlerinin aynı zamanda eserleri uyarlayanlar olmaları, eserlere dair anlatmak istediklerini her açıdan gerçekleştirme imkanı bulmuş olduklarını varsaymamızı sağlıyor.
önce “alis...”ten başlıyım: "alis’in harikalar diyarı" neden “schimmelpfennig’in kabuslar dünyası”na dönüştü? hoş, “alis...”de tekinsiz bir şeyler olacağı, müzik ve şarkıların tiger lilies’den martyn jacques’a emanet edilmesinden belliydi! ancak maalesef, oyunda “damardan” bir tiger lilies etkisi bulmak bile mümkün değildi.
arka ve yan duvarlarının ve bütün teknik aksamının gözüktüğü çıplak bir sahnede, en arkaya yerleştirilmiş bas, piyano ve vurmalılardan oluşan canlı orkestra tarafından çalınan müzikler ve bizzat müzisyenler tarafından yapılan -sinek vızıltısı, bebek ağlaması gibi- efektler eşliğinde, arasız iki saat boyunca alis’in depresifleştirilmiş hikayesini ve bu hikayede karşısına çıkan grotesk yaratıkları izledik.
izledik demek ne kadar doğru, çünkü ilk yarım saatten itibaren deutsches theater’in (alman tiyatrosu’nun) kammerspiele (oda tiyatrosu) salonu gittikçe boşaldı. sonunda bir avuç insan kaldık alkışlayan.
aslında “alis...” çok etkileyici başlamıştı: seyirciler arasından son hızla sahneye koşan saçı başı darmadağın sarışın bir adam, bir yandan da “geç kaldım, geç kaldım” diye hayıflanıyordu. sadece kostümündeki beyaz kürk onun tavşan olduğunu belirtiyordu, bir de mükemmel mimikleri. (bu garip yaratıklar antolojisinin en "sevimli" ve en başarılı oyuncusu, ilerleyen sahnelerde yedi uyuyanları da canlandıran mirco kreibich'ti. alis dışındaki her oyuncu bir kaç rolü birden üstleniyordu)
sonra alis’i gördük, tam sahnenin ucunda ablasıyla oturuyordu. ikisinin “farklı frekanslardaki” absürd sohbeti sonucunda alis’in tavşanı fark etmesiyle macera başladı. alis’in kuyudan düşmesi, anahtarı bulması, sihiri içmesi, küçülmesi, keki yiyip büyümesi; bütün bu fantastik olaylar, küçük fakat anlamlı jestlerle anlatıldı. mesela düşme sahnesi, alis’in sadece saçlarını tutup iki yana açmasıyla betimlendi ki, çok zekice bir buluştu. keza küçülme ve büyüme için de benzer anlamda minimal jestler tasarlanmıştı.
ancak bu rafineliğin devamı gelmedi, alis’in macerası giderek seyircinin kabusuna dönüştü!
“suç ve ceza”nın sorunu ise bence süresiydi; 5 saatlik oyunda 2 ara verildi, birinci perde 1.5 saat sürdü, diğerleri birer saatten biraz fazla. o kadar uzatmaya gerek var mıydı raskolnikov’un “üstün insan” savını, çelişkilerini ve vicdan azabını anlatmak için, emin değilim.
"suç ve ceza"nın bir iki sahnesinde raskolnikov'un napolyon'a ve hitler'e benzetilmesi ne kadar zorlamaysa, dimiter gotscheff'in "kral übü"sündeli başrol oyuncularının hitler ve bush göndermeleri o kadar isabetliydi.
sahnede yaratılan atmosfer de, dostoyevski’nin dünyasından çok kafkaesk bir kabusa denk düşüyor gibiydi. bu anlamda, iki sene önce istanbul devlet tiyatrosu'nun sahnelediği özgür yalım imzalı "yeraltından notlar" uyarlaması dostoyevski'nin ruhuna daha uygun düşüyordu.
geçtiğimiz yaz salzburg festivali’nin açılışını yapan oyunun ilginç tarafları yok değildi. örneğin;
andrea breth “suç ve ceza”nın ritmini kurarken film kurgusu mantığına yakın bir tarzda çalışmış sanki. sinemadaki tek plan uzun çekimler (örneğin robert altman filmleri) gibi hazırlanmış bitmek bilmeyen sahneler vardı; raskolnikov’un komiser tarafından sorgulandığı, raskolnikov’un sonya ile vicdan muhasebesi yaptığı ve raskolnikov’un ölmüş at leşleri gördüğü rüya sahneleri bu anlamda uzun ve kesintisizdi.
bir de, çok kısa süren ve arka arkaya sıralanmış, anlık durumlar veya tek kelimelik sözler içeren sahneler kurgulanmıştı. bu kısa sahnelerin geçişleri seyirciye doğrultulmuş ve adeta “gözü kör eden” spotların 3-4 saniye kadar yakılıp söndürülmesiyle gerçekleşiyordu. sinemada flashback veya hızlı kesmelerde kullanılan anlık ışık efektinin bir benzeri yaratılmıştı sanki sahne üzerinde (sinemadan ilk aklıma gelenler tony scott, ridley scott filmleri).
üçüncü bir anlatım tarzı ise sadece ilk perdede, cinayet ile ilgili sahnelerde kullanıldı. sahnenin en önüne iki katmanlı bir perde indi. mizansen bu iki perde arasında, perdelerin üzerine açılmış farklı boyutlardaki deliklerde, parçalı olarak görülecek şekilde gerçekleşti. anlardan oluşan bu sahneler yukarda bahsettiğim anlamda sık sık ışık patlamalarıyla birbirinden koparıldı.
sahnede başarıyla, cinayet öncesine, anına ve sonrasına dair hafızanın parçalı yapısı, parçalanışı, bir kabus olarak cinayetin fragmental görüntüleri canlandırıldı.
“suç ve ceza”nın benim için unutulmayacak en önemli özelliği ise 5 saat boyunca sahnede yaratılan bütün görüntülerin etkileyiciliğiydi (sahne tasarımı: erich wonder, ışık tasarımı: friedrich rom). her bir sahne sanki ressam titizliğiyle hazırlanmış hareketli bir tabloydu; kişilerin durduğu yerlerin dengesi, renk kullanımı ve ışık tasarımı kusursuzdu.
(fotoğraflar "suç ve ceza" oyununa aittir.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














