
bu akşam istanbul'da lang lang'i canlı dinledik/seyrettik; ne mutlu bize!
mutluyuz da, keşke böyle starlar 5-10 yılda bir değil, her yıl her yeni projeleriyle uğrasalar kentimize.
neyse ki bir kaç isim var, gidon kremer, misha maisky, shlomo mintz, joshua bell, vladimir spivakov, neredeyse her yıl istanbul'da dinleme şansına erdiğimiz. ama bu kaliteli kısırdöngü dışına çıkamıyoruz pek.
ne güzel, ününün doruğundayken geldi lang lang; bir daha ne zaman gelir. halbuki avrupa'daki herhangi bir kültür başkentine düzenli olarak her yıl uğruyordur. ama biz bir yıllığına avrupa kültür başkentiyiz, dolayısıyla bize bir kere uğraması yeter de artar bile.
aynı şey dans için de geçerli. bu yıl şanslıyız; pina bausch, paul taylor, sidi larbi cherkaoui, akram khan, emio greco, tokyo balesi, maurice bejart, nacho duato, hollanda dans tiyatrosu gibi önemli topluluk ve koreografların işlerini aynı yıl içinde arka arkaya istanbul'da izleme imkanımız oluyor, olacak.
peki 2011'de ne olacak, kimler gelecek, mekan var mı, getirecek organizatör var mı...
herşeyden önce seyircinin, ilginin olması lazım. seyirci de eğitilerek, alıştırılarak, bilgilendirilerek kazanılır, hatta yaratılır.
3000 kişilik salona lang lang'i, viyana filarmoni'yi getirip de sadece 20 tane öğrenci bileti satarsanız ne gelecek kuşakları hazırlamış olursunuz, ne de eğitmiş. tek yaptığınız, kendi bindiğiniz dalı kesmek olur; 10-15 sene sonra, şimdiden de kötü, iyice konser adabı bilmeyen, anlamayan, hasbelkader oraya yolu düşmüş seyircilere muhtaç kalırsınız.
hoş, şimdi de durum pek farklı değil; schumann senfonide bir aralık bulup alkış patlatmayı, chopin konçertonun hızlı biten 1. bölümünün ardından alkışlamayı ihmal etmedik.
yok ama, hakkımız da yenmesin; salı akşamı "yoroboshi & bahar ayini"nin, çarşamba akşamı "damıtılmış kırmızı"nın sahnelendiği salonlardaki 600'er kişinin çıkardığı hışırtı, öksürük, aksırık, hapşırıkla kıyaslanmayacak kadar terbiyeli bir 3000 kişiydik bu akşam sütlüce'de.
eh, tabii, ne de olsa bir dünya starını izlemeye gelmiştik, nefesimizi tuttuk. hele, chopin konçertonun sessiz ve ağır 2. bölümünün uzun bir kısmında tek bir çıt bile çıkarmadık; o an kendimi cennette hissettim! neyse!
merak ediyorum bu akşam sütlüce'de lang lang konserini kaç konservatuar öğrencisi izle(yebil)di?
neden hiç bir gazeteci, kültür-sanat habercisi bu durumu köşesinde yazmıyor, sorgulamıyor?
sormam abes aslında, nedeni belli; iksv'nin hışmına uğramamak, davetiyelerinden olmamak için!
çıktığından beri severek okuduğum andante dergisinin editörü ve aynı zamanda radikal gazetesinin de yazarı olan serhan bali üç hafta önceki yazısında türkiye'de cdlerin ne kadar pahalı olduğundan yakınmıştı; yurtdışında 20 tl'ye alınabilen anna netrebko cdsi neden türkiye'de 50 tl diye soruyordu.
20'şer adet 2o tl'lik öğrenci biletlerini hariç tutarsak; lang lang'e 80-200, viyana filarmoni'ye 80-300 arası fiyat biçildiği bir ülkede tabii ki netrebko cdsi 50 tl. olur. neden şaşırıyor, kızıyor, isyan ediyor ki! neyse!
lang lang izlenimlerime dönersem:
alışılagelmiş konser programlarında ilk yarı solistli konçertoya ikinci yarı senfonik yapıta ayrılır. bu akşam tam tersi bir yerleştirme yapılmıştı. ya ilk yarıda lang lang'i dinleyen gider ikinci yarıda salon boşalır korkusuyla, ya da gecenin assolisti en son çıkar mantığıyla lang lang sona saklanmış.
ne diyelim; ülkemize bir star gelmiş, tabii ki onu el üstünde, en tepede tutmak lazım.
gürer aykal da lang lang'i el üstünde tutmakla kalmadı; sırtını sıvazladı, elinden çekiştirdi, bis versin diye piyanoya doğru itti; bir tek alnından öpmediği kaldı!
lang lang de sağolsun, seyircilere verdiği selam kadar borusan filarmoni üyelerini de selamladı, onları alkışladı durdu; acaba berlin filarmoni'yle konser verdiği zaman da dönüp orkestra üyelerini bu kadar alkışlıyor mudur, yoksa bir türk orkestrasının tahmin ettiğinden daha iyi eşlik ettiğine şaşırdı da o yüzden mi bol bol orkestraya alkış tuttu. bir muamma!
lang lang salonu da, hiç bir köşesini eksik bırakmayarak selamladı; gerçi o bizleri görmüş olmalı selamladığına göre, ama benim oturduğum yerden, yani balkonun en arka sırasından kendisi tam bir jerry gibi gözüküyordu; lang lang'in piyano/klasik müzik merakı televizyonda seyrettiği tom ve jerry çizgi filmlerinden kaynaklanıyormuş diye okumuştum bir yerde, ne tesadüf.
hoş, lang lang demeseler o olduğunu bilemezdim de; çekik gözlü herhangi bir uzakdoğuluydu benim oturduğum yerden gözüken. neyse!
çıkışta, 3000 kişi dağılacak, etraf kilit olacak öngörüsüyle, hemen mezhabanın karşısındaki "tarihi" uykulukçulardan birine oturduk kuzenimle; kapısında japon fenerleri asılıydı!
ne girişimci milletiz, helal olsun!
tabii, bizim japon feneri dediklerimiz aslında çin fenerleri; bizim dilimize öyle girmiş bu tabir. zaten lang lang de japon değil çinli.
hayatımın ilk lang lang konserinden sonra, kuzenimin ısrar ve cesaretlendirmesiyle hayatımın ilk uykuluğunu da yemiş oldum; bu akşam benim için ilklerin akşamıydı.
mezbahadan bozma kongre salonuna ilk defa girmiş olmamı saymıyorum; o tecrübe bambaşka bir yazının konusu olmalı; zira, hak ediyor!!! [hissiyatım üç ünlemden anlaşılıyordur] neyse!
acaba konser çıkışı lang lang de uykuluk yemiş midir?
yememiş olsa bile uykulukçunun kapısındaki japon fenerlerini görmüş müdür?
görse eminim duygulanır, alkışlamaya başlardı!...