29 Nisan 2009 Çarşamba

çok sevinirsen hemen sonra çok da üzülürmüşsün!

rolando villazon gelmiş geçmiş en sempatik, en çılgın, en hiperaktif şancılardan biri.
rol aldığı operalarla sesini vaktinden önce çok fazla yorduğu konuşulsa da, benzersiz yorumuyla sevimli karizmasını ustaca birleştiren ender sanatçılardan biri kendisi.

kentimizde ender rastlandığı üzere popülerliğinin ve verimliliğinin zirvesindeyken bir yıldız tenoru canlı dinleme şansımız olacaktı, çünkü 29 haziran'da istanbul müzik festivali'nde bir gala konseri verecekti. biletleri satışa bile çıkmıştı, hatta belki de tükenmişti.

haber daha türkiye sınırlarından girmemiş olmalı; iksv çoktan öğrenmiştir ve -varsa- b planını devreye sokuyordur, ancak basın ve seyircilerin henüz bildiğini zannetmiyorum.
villazon ses tellerindeki bir kisti aldırmak için çok yakın zamanda ameliyat olacakmış ve bu yüzden 2009 sonuna kadar olan bütün angajmanlarını iptal etmiş.
her ne kadar sitesindeki takvimde istanbul konseri hiç bir zaman gözükmediği için zaten dünya nezdinde kayda geçmeyen bir konser olacaktı bizimkisi, bir nevi sanal gerçeklik gibi bir şey, ama diğer bir sürü "gözüken" performans, amsterdam, berlin, salzburg, kopenhag ve hamburg'daki haendel konserleri ve viyana, münih ve baden-baden operalarında oynayacağı werther rolü "alenen" iptal oldu.

rolando villazon yeter ki tamamen iyileşsin, sesi eski güçlü günlerine dönsün, biz onu bir başka yazda da dinlemeye razıyız...

28 Nisan 2009 Salı

kuyruğunun ucundan bir kaç parıltı kaldı biz istanbullulara bu yıldızın...


eşi, eski balet, şimdiki bolşoy balesi direktörü vladimir vasiliev ile eylül ayında yapılan 1. uluslararası istanbul bale yarışmasına onur konuğu olarak katılmışlardı.
önce ikisi hakkında kısa bir belgesel oynatılmış, ardından da ekaterina maximova oturduğu koltuktan eşinin yardımıyla kalkarak sahneye gelmiş ve bizlere teşekkür etmişti. uzun uzun ayakta alkışlanmışlardı.
ekaterina maximova iyice zayıflamış, ancak zarafetini yitirmemişti. kırılgan, narin bir kız çoçuğu gibiydi, yakın yaşlarda olmalarına rağmen cüssesinden bir şey kaybetmemiş eşi vasiliev'in kollarında.
maximova bu sabaha karşı moskova'daki evinde hayata gözlerini yummuş. 71 yaşındaymış.
60'lı ve 70'li yılların bu çok ünlü ve efsanevi bolşoy balesi prima dansçısını istanbul'da performansıyla olmasa da mevcudiyetiyle sahnede görmek, onunla aynı havayı solumak çok hoş bir duyguydu. ekaterina maximova, o akşam yarışmada ödül alan gençlerden birine ödül heykelciğini takdim etme görevini de, zorlukla da olsa yerine getirmişti..
hemen eylül'ün ardından ekim'de maximova ile eşi vasiliev'in beraber geçirdikleri 50. sanat yılları adına bolşoy tiyatrosu'nda mini bir festival düzenlenmiş.
ekaterina maximova erken de olsa, mutlu ayrılmış olmalı bu dünyadan. gittiği yerde de alkışlar dinmiyordur eminim...

27 Nisan 2009 Pazartesi

hasretlerimizden biri daha bitiyor!

istanbullu hayranlarının yıllardır hasretle bekledikleri efsanevi ozan leonard cohen nihayet kentimize uğrayacak.

geçen seneki, kapsamı küçük tutulmuş turda istanbul yok diye pek bir üzülmüştük. iksv'nin yıllardır getirmeye çalıştığı cohen nasıl olur da avrupa turnesinde istanbul'a yer vermezdi.
bu seneki turnede ise antwerp, girona, granada gibi sanatseveri çok olsa da kendisi küçük avrupa kentleri bile varken nasıl olur da istanbul olmazdı!
hoş, sanatçının sitesindeki listede hala istanbul gözükmüyor, ancak cohen'in iksv & bkm işbirliğiyle 5-6 ağustos tarihlerinde açıkhava tiyatrosu'nda olacağı kesinleşti.

küçük hayallerimden biri "famous blue raincoat"u tori amos'tan canlı dinlemekti; sanırım iki sene önceydi, açıkhava'da muradıma ermiştim.
şimdi de, bu olağanüstü şarkıyı yaratıcısının ağzından dinlemek için heyecanlıyım! umarım bu küçük hayalim de gerçekleşir...

26 Nisan 2009 Pazar

"kadının doğasında varolan hüzüne"* dair...

7 kadın, 7 hikaye, 7 şarkı.
nüfusunun yüzde 93'ünü göçmenlerin oluşturduğu avusturya'nın linz kentinde yaşayan 7 göçmen kadın; bir romen, bir sloven, bir bosna-hersekli, bir kenyalı, bir iranlı, 2 türk.
her kadının anlatacağı bir hikayesi vardı, kendi dilinde söylediği bir şarkısı.

29 mart'ta, 2009 avrupa kültür başkenti linz'te extra europa kapsamında prömiyer yapan "parallel" 25-26 nisan tarihlerinde istanbul'da ilk defa sahnelendi.

garajistanbul'un sahnesi "parallel" için tekrar tanımlanmıştı; iki tarafa doğru yükselen sandalyesiz tribünlerin birinde 7 kadın hikayelerini anlattılar, diğerinde seyirciler yerde yastıklar üzerinde oturarak bu hikayelere ortak oldular.
karşı tarafta 7 kadın, 7 kat platform vardı; başta her kadın bir platformdaydı. kesişmeyen çizgiler misali kesişmeyen hayatların hikayeleri ilerleyen dakikalarda iç içe girmeye, örtüşmeye başladıkça, platformlar da ortaklaşa kullanılır oldu.
sahnedeki 7 kadının profesyonel oyuncu olmadığını bilmek, anlattıkları hikayelerin gerçekliğini daha da arttırdı; mersiha'nın gelecek endişesine, esra'nın annesini kaybedişine, anlatılan tecavüz, göç ve istismar hikayelerine ortak olduk, onlarla üzüldük, esra ile birlikte gözyaşı döktük. sahnedeki hikayeler o kadar gerçek, o kadar samimi, o kadar sıcaktı ki, roza erdem'in aralarda okuduğu çağımızda kadın sorunlarına dair didaktik metinler oyunun geneline çok yabancı, çok yapay kaldı. övül & mustafa avkıran çifti "aşura"da nüfus istatistiklerini oyunun bir parçası kılmayı ustaca başarmışlardı; benzer yaklaşımla ele aldıkları anlaşılan metinler bu sefer iyi/yerinde sonuç vermemiş, oyunun içine nüfuz edememiş kanımca.

yaklaşık 1.5 saatlik oyunda 7 kadın beraber şarkılar söyledi, dans etti. sonunda ise seyircilerden sadece kadınlar davet edilerek iki tribün arasındaki boş alanda "i'm every woman" şarkısı eşliğinde hep birlikte dans edildi, şampanya patlatıldı; ortam gecikmiş bir 8 mart kadınlar günü kutlamasına dönüştü.

oyuncuları profesyonel olmadıkları ve linz'te ikamet eden kişiler oldukları için istanbul'da sadece iki gösteri yapan "parallel"in önümüzdeki sezon yeniden sahneleceğini pek sanmıyorum. umarım yanılırım ve bayram dolayısıyla kısmen boşalmış istanbul'da yeterince ilgi göremeyen bu etkileyici oyun hak ettiği seyirciyi bulur, gündeme getirdiği sorunlara dikkat çekmeye ve bu sorunları tartışmaya açmaya devam eder.

* oyun metninden alınmıştır.

"körlük"ten:


" ...Doktorun karısı ona bakıyordu, genç kız yangın merdiveninin ilk basamağına oturmuş, ellerini dizlerinin üzerine bırakmıştı, yüzünde sıkıntılı bir ifade vardı, dağınık saçları omuzlarının üzerine düşmüştü, Onlara ne işaret bırakacağını ben biliyorum, dedi doktorun karısı. Merdiveni çabucak çıktı, eve girdi, elinde ip ve makas geri geldi, Nasıl bir işaret düşünüyorsun, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, bu arada doktorun karısı makasla saçlarından bir tutam kesiyordu, Annenle baban geri gelirse, kapının tokmağında asılı duran bir tutam saç bulacak, bu saç tutamı kızlarının saçından başka kimin olabilir ki, Ağlama isteği uyandırıyorsun içimde, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, öyle dedi ve öyle yaptı, başını, dizlerine çapraz uzattığı kollarının üzerine koyarak, içini dolduran hüznün doludizgin boşalmasına izin verdi, özlemlerine ve pişmanlıklarına ağlıyordu, doktorun karısının bu incelik dolu hareketinin içinde uyardırdığı heyecandı onu ağlatan, sonra o noktaya onu hangi yolların getirdiğini bilmeden, aynı zamanda birinci kattaki yaşlı kadına, o çiğ et yiyicisine, evinin anahtarlarını ona cansız eliyle veren o korkunç büyücüye de ağladığını fark etti. Bunun üzerine doktorun karısı, Ne tuhaf bir dönemde yaşıyoruz, her şeyin düzeni tersine döndü, dedi, çoğu zaman ölümü anlatan bir simge, şu anda birinin hayatta olduğunu belirtiyor. Koyu renk gözlüklü genç kız, saçından kesilmiş tutamı kendi elleriyle kapının tokmağına astı, Annemle babamın bunu bulacaklarına inanıyor musun, dedi, Kapı tokmağı, bir evin ileri uzanmış elidir, diye yanıt verdi doktorun karısı, ve bu sözlerden sonra ziyaretin sona erdiğine karar verdiler... "

josé saramago
(can yayınları, çeviri: aykut derman)

berezovsky - makhtin - kniazev

dün akşam crr'de yine enfes bir oda müziği konseri vardı.
berezovsky-makhtin-kniazev üçlüsü son yılların en başarılı, adından en çok söz ettiren rus piyanistlerinden boris berezovsky'nin kurduğu viyolonsel'de dmitri makhtin ile piyano'da alexander kniazev'in bulunduğu bir grup.

hafızamdan hala silinmeyen brendel-elivar-şensoy üçlüsünün haydn-mendelssohn-rahmaninof yapıtlarından kurulu konserinden sonra, bu konserin programı da muhteşemdi: mendelssohn'un op.49 piyanolu üçlüsü ve çaykovski'nin "büyük bir sanatçının anısına" adını taşıyan op.50 üçlüsü.

çaykovski, op.50 üçlüsünü yakın arkadaşı nicolai rubinstein'in ölümü üzerine yazmış. iki bölümlü eserin "pezzo elegiaco" isimli ilk bölüm ölüme, acıya, kaybedişe dair, kopkoyu hüzün barındıran bir ağıt. tema ve çeşitlemelerden oluşan ikinci bölümün son çeşitlemesi ise yine ağıta dönüşen bir cenaze marşı niteliğinde.

berezovsky trio'nun üyeleri bu mükemmel eseri dün akşam crr'de çok zor şartlarda yorumladılar; çoğu anne-babalarıyla sanki bir çizgi film seyretmeye sinemaya gelmiş 23 nisan yorgunu çoçuklarla dolu bir salonda, bırakın her bölüm arasında alkışlamayı, ikinci bölümü oluşturan çeşitlemeler arasındaki kısa boşlukları bile alkışla değerlendiren, klasik müzik konseri adabından yoksun, cahil bir seyirciyle mücadele etmek zorunda kaldılar. cellocu makhtin'in hoşnutsuzluğu yüz ifadesinden belliydi. sanırım, "ceza" olarak ta bis parçası çalmadılar; haklılardı, seyirci hak etmemişti!
[esas aklımın almadığı, hatta merak ettiğim konu: bu kadar kaliteli müzik yapan sanatçılar karşılarında böyle, klasik müziğe dair en basit, en temel bir ayrıntının bile farkında olmayan cahil bir seyirci olduğunu fark edince ne hissediyorlar; bu durum performanslarına yansıyor mu, yoksa onlar birer "aşkın varlık", birer "aziz/azize" olarak, herşeye rağmen en iyi performanslarını vermeye mi çalışıyorlar?]

konsere dönersem; ilk bölümdeki mendelssohn op.49'u bu sezon üç kere dinledik/dinleyeceğiz; ilki brendel-elivar-şensoy üçlüsündendi; çok iyiydi. dün akşamki yorum da enfesti; insan hangisi daha iyi diye karar veremiyor.
mendelssohn op.49'u, son olarak ta festival'in "rüya üçlüsü" mutter-harrell-previn aya irini'de yorumlayacaklar.

bu melodik, canlı, sempatik yapıtı aynı sezon içinde birbirinden yetkin yorumculardan dinliyor olmamızı, mendelssohn'un 200. doğumyıldönümüne borçluyuz. ne mutlu bize...

25 Nisan 2009 Cumartesi

gösteri sanatları ile kendinizi şımartabileceğiniz uzun bir gece

bugün berlin'de "opera ve tiyatro'nun uzun gecesi" etkinliğinin ilki gerçekleştiriliyor.
kültürle yatıp kalkan dünya metropollerinde son yıllarda düzenlenen "sabaha kadar açık müze" fikrinden esinlenilmiş olmalı.
berlin'in büyük, küçük, kamu, özel, opera, bale, kabare, kukla aklınıza hangi gösteri sanatları kurumu gelirse, hepsi (tam 51 tane) bu gece yarım saatlik gösteriler sunacaklar izleyicilere; bazıları sırf bu gece için özel hazırlanmış, çoğu ise repertuardaki eserlerin kısaltılmış versiyonları.
salonlar arasında özel otobüs seferleri çalışacak. 12 euro'luk tek biletle bütün gösterilere girilebildiği gibi toplu taşıma araçları da kullanılabilecek.
kültürün yaygınlaştırılabilmesi için her şey düşünülmüş, kolaylaştırılmış; kültür "ulaşılabilir" kılınmış!

berlin 2009 avrupa kültür başkenti falan değil.
berlin, 21. yüzyılın sayılı dünya kültür başkentlerinden biri.

peki, istanbul? 2010???
gün geçmiyor ki kültür başkenti projesi ile ilgili bir skandal, bir proje iptali veya eğreti görevlendirmeler duymamış olalım. kentin çeperinde salonlar açılırken, esas kalbin atması gereken yer, merkez boşaltılıyor!
bu gidişle, 2010'dan istanbul'a sadece uşak halıları kalacak!

berlin'deki "opera ve tiyatro'nun uzun gecesi"ne dönersek;
insan kıskanmadan edemiyor; ancak, keşke esas kıskananlar biz sıradan seyirciler değil de kentimizi, ülkemizi idare edenler olsa!

24 Nisan 2009 Cuma

dans günleri

mayıs'ta istanbul çok hareketli.
türkiye üniversiteleri tiyatro şenliği, 12. kukla festivali, şehir tiyatroları'nın düzenlediği 25. genç günler...
benim en heyecanla beklediğim ise: idans 02.

ilki "solo" başlığındaydı, şimdikinin anafikri "zaman".
02 gecikti, normal zamanı 2008 eylül-ekim'iydi.
idans'çılar iflah olmaz dans tutkunular; bu yılın ekim'inde hemen 03'ü de düzenleyecekler; program kabaca belli bile. ilgilenenler için: http://www.idans.info/tr/index.php

02'nin en heyecanverici gösterilerinden biri rachid quramdane'ın "loin" (uzak)'ı olacaktı; hem de atina ve avignon'dan önce seyretmiş olacaktık. koca istanbul'da mekan bulunamadı. bu şehir altı ay sonra avrupa kültür başkenti mi olacak; tam aziz nesin'lik!

neyse ki 02'nin tek ağır topu "loin" değildi.
keersmaaeker'in dans filmlerini çeken thierry de mey ve en az keersmaaeker kadar yetenekli michéle anne de mey 02'yi açacaklar. ivana müller "solo"ya da konuk olmuştu. jonathan burrows & matteo fargion, juan dominguez, olga de soto, iguan dance theater daha önce işlerini seyretmesem de küçük bir araştırma yapınca beklentiyi yükselten isimler. 02'yi kapatacak andrea bozic ise bu seneki impulstanz'a da aynı gösterisi ile konuk olacak. yerli olaraksa; yaratıcı ve sıradışı taldans ekibi son işleriyle 02'deler.

bunlar dışında; aynı "solo"nun olduğu gibi 02'nin de, benim gibi kavramsal/avantgarde/deneysel dans camiasına biraz uzak bir dans tutkunu için daha bir sürü keyifli keşif barındıracağına eminim.


hemen mayıs öncesinde sıkı bir ısınma turu için:
27 nisan'da çağdaş bale topluluğu'dan kadıköy halk eğitim merkezi'nde "carmina burana" ve
28 nisan-01 mayıs arasında devlet opera ve balesi'nin "bir beden bir dans" etkinlikleri kapsamında süreyya operası'nda üç akşam üstüste, farklı temalı dans akşamları var.

20 Nisan 2009 Pazartesi

flamenko'nun gizli festivali

(maria pagés)
mayıs ayında flamenko severler için istanbul'da adı konmamış bir festival gerçekleşecek.
crr'de önce paco pena topluluğu "flamenco vivo" ile, ardından maria pagés "flamenco republic" ile sahne alacak. işsanat'ta ise 22 mayıs'ta salonun sezon kapanışı compania antonio najarro'nun "jazzing flamenco" gösterisi ile yapılacak.

paco pena 80'li yılların başından itibaren istanbul'a sık sık konuk olmuş yılların usta gitarcısı. önceleri resitaller için geldi istanbul'a, ardından topluluğuyla da; bir zamanlar istanbul filarmoni derneği'nin düzenlediği gitar festivallerine defalarca katıldı, istanbul müzik festivali'ne hem 80'li yıllarda hem de yakın zamanda "missa flamenco" yapıtıyla katılmışlığı var. paco pena 4-5 mayıs'taki gösteride ikisi vokal, ikinci dansçı dokuz kişilik grubuyla "flamenco vivo" adlı gösterisini sunacak; sulandırılmamış, has, geleneksel flamenko dinlemek/izlemek isteyenler için birebir.

13 mayıs'ta crr'de çıkacak maria pagés ise sadler's wells, théatre national de chaillot, teatre olimpico gibi dünyanın belli başlı salonlarında gösterilerini sunmuş bir isim.
"flamenco republic"te paco pena'ya nazaran daha modernize edilmiş, sahneleme mantığı daha sunuşa yönelik bir gösteriyle karşılaşacağımızı zannediyorum.
bu bakımdan; cumartesi akşamı crr'de izlediğim compania antonio marquez çok yetkin bir topluluktu; renk kullanımı, zengin kostümleri ve ışık tasarımıyla profesyonelleşmiş, ve maalesef bu yönlerine aşırı ağırlık verilmesi yüzünden doğallığını, sıcaklığını yitirmiş, flamenko'nun içerdiği spontaniteliği sağlayamayan bir gösteriydi. hele de; her an güler bir yüzle flamenko yapıldığına ilk defa o akşam tanık oldum; antonio marquez dans mı ediyordu yoksa seyirciyi baştan çıkarmaya mı çalışıyordu belli değildi!

işsanat'taki dans gösterilerine duyduğum güvensizlikten ve b'yi bırakın c sınıfı topluluklar getiriliyor olmasından dolayı duyduğum rahatsızlıktan daha önceki bir yazımda bahsetmiştim. dolayısıyla "jazzing flameco"ya da ihtiyatlı yaklaşıyorum.

paco pena'yı defalarca izlemiş biri olarak, mayıs ayındaki flamenko tercihim maria pagés olacak.

19 Nisan 2009 Pazar

film festivali 28: bilanço

01. anna ile dört gece (cztery noce z anna) , jerzy skolimowski, polonya-2008, *****
02. yuva (home), ursula meier, isviçre-2008, *****
03. gir kanıma (lat den ratte komma in), tomas alfredson, isveç-2008, *****
04. aşık garip (ashuk-garibi), sergei paradjanov, sscb-1988, *****
05. bir buçuk oda (poltory komnaty ili sentimentalnoe...), andrey khrzhanovsky, rusya-2009, ****.5
06. kiraz çiçekleri (kirschblüten hanami), doris dörrie, almanya-2008, ****.5
07. bitmeyen yürüyüş (aruitemo, aruitemo), hirokazu kore-eda, japonya-2008, ****.5
08. bulanık sular (de usynlige), erik poppe, norveç-2008, ****.5
09. jan dark’ın tutkusu (la passion de jeanne d'arc), carl t. dreyer, fransa-1928, ****.5
10. hoşçakal solo (goodbye solo), ramin bahrani, abd-2008, ****.5
11. kadının fendi (strella), panos koutras, yunanistan-2009, ****.5
12. oharu’nun yaşamı (saikaku ichidai onna), kenji mizoguchi, japonya-1952, ****.5
13. ziyaretçi (muukalainen), jukka-pekka valkeapaa, finlandiya-2008, ****
14. milk, gus van sant, abd-2008, ****
15. bu filmde ben de varım (a film with me in it), ian fitzgibbon, irlanda-2008, ****
16. ağaçsız dağ (treeless mountain), so yong kim, güney kore/abd-2008, ****
17. gidişler (okuribito), yojiro takita, japonya-2008, ****
18. şöhret yolunda (bound for glory), hal ashby, abd-1976, ****
19. üstatlar kahvesi (cafe de los maestros), miguel kohen, arjantin-2008, ****
20. acı süt (la teta asustada), claudia llosa, peru-2009, ****
21. sazlıkta (tatarak), andrzej wajda, polonya-2009, ****
22. çöllerin simon’u (simon del desierto), luis bunuel, meksika-1965, ****
23. nazarin, luis bunuel, meksika-1958, ****
24. buick riviera, goran rusinovic, hırvatistan/bosna hersek-2008, ***.5
25. tokyo sonatı (tokyo sonata), kiyoshi kurosawa, japonya-2008, ***.5
26. tony manero, pablo larrain, şili-2008, ***.5
27. göl (un lac), philippe grandrieux, fransa-2008, ***.5
28. firaaq, nandita das, hindistan-2008, ***.5
29. zift, javor gardev, bulgaristan-2008, ***
30. yaz saati (l’heure d’été), olivier assayas, fransa-2008, ***
31. oltanın ucunda (pescuit sportiv), adrian sitaru, romanya-2008, ***
32. tapınma (adoration), atom egoyan, kanada-2008, **
33. $9.99, tatia rosenthal, israil-2008, *
34. mammoth, lukas moodyson, isveç-2009, -
35. dağınık yataklar (unmade beds), alexis dos santos, ingiltere-2008, -

film festivali 28 - izlenimler 10: ölüm ile yüzleşebilmek



bu seneki festivalde farketmeden kendime küçük bir japonya seyahati hazırlamışım. son durağım; sürpriz film kategorisinde festivale sonradan eklenen kapanış filmi "okuribito" (gidişler) oldu.

"gidişler", 2009 akademi ödülleri'nde son 10'da "üç maymun"u, son 5'te de "entre les murs" (sınıf), "der baader meinhof komplex" (bir terör filmi: der baader meinhof), "revanche" (rövanş) gibi esaslı filmleri alt ederek en iyi yabancı film oscar'ını almıştı. ne demeli; "gidişler" sinema sanatı açısından tam da akademi üyelerinin muhafazakarlığına uyan tarzda çekilmiş, çoğu amerikan filminin çok iyi başardığı seyirciye katharsis yaşatma kabiliyetine sahip bir film.
"gidişler", geleneksel biçimini sineye çekmemizi sağlayacak öyle tabu yıkan bir konuyu da ele almıyor [hele de "six feet under" gibi kült bir tv dizisi varken]; bu seneki festivalde çokça karşımıza çıkan aile, ebeveyn-çoçuk ilişkileri, kayıp ile başa çıkma gibi temaları konu ediniyor. tek cümle ile özetlersek; büyük şehirde viyolonsel çalarak hayatını kazanan bir müzisyenin mesleğini bırakıp doğduğu kasabaya dönerek orada cenaze levazımatçı olarak çalışmaya başlaması.

aslında, film çok zor bir konuyu ele alıyor; babanın küçük yaşta terk ettiği bir oğul, çevre ve eş tarafından kolay kabul edilmesi zor bir işte çalışıyor olmak ve ölüm ile yüzleşmek!
hakkıyla damardan anlatılsasa ağlamaktan helak olmuş bir şekilde filmden çıkmanız içten bile değil.
yönetmen yojiro takita konuyu daha katlanılır hale getirmek için biraz sulandırılmış; bırakın durum komedisini [ona razıydım] slapstick komedi [hani şu laurel-hardy tarzı olan] bile kullanılmış. başarılı da olunmuş; filmin son yarım saatine kadar emek'teki seyircimiz pek bir güldü, eğlendi.

halbuki filmde o kadar ince, o kadar hoş detaylar var ki; müzisyenin çalgıların en hüzünlü seslisi viyolonseli çalıyor olması, doğanın döngüsünü anlatan kuğular (eminim japon kültüründe kuğu'nun ölüm ile ilgili bir anlamı vardır), arınmaya (her iki anlamda; ruhsal ve fiziksel) dair hoş bir detay olarak japon hamamı, birbirine mektup vermenin/mesaj yollamanın bir yolu olarak mesajın içeriğini şekliyle anlatan taşların verilmesi, ölmek için doğduğu yere dönen somon balıkları...
benim için filmin başka bir ilginç tarafı ise; gündelik hayatı oluşturan hiç bir eylemin/parçanın nedensiz, öylesine, gelişigüzel olmadığı ve, her bir gündelik eylemi bütün ayrıntılarıyla incelikle ve zarifçe düşünülmüş bir seremoniye dönüştüren japon kültürünün başka bir geleneğini öğrenmek ve hatta en ince detayına kadar seyretmek oldu; tabutçuluk'u.

17 Nisan 2009 Cuma

film festivali 28 - izlenimler 9: hayalkırıklıkları ve birkaç başyapıt

bu haftaiçinde seyrettiğim filmlerin geneli bende hayalkırıklığı yarattı; bu durum, belki, ilk hafta filmlerinin çok iyi olmasından dolayı beklentilerimi yüksek tutmamdan kaynaklandı.

romen filmi "pescuit sportiv" (oltanın ucunda) yeterince ilginç ve özgün değildi,
"unmade beds" (dağınık yataklar) tam da filmden çıkarken muhtemelen bir sinema-tv öğrencisinin, kulak misafiri olduğum "film çekmek bu kadar kolaysa ben de çoktan çekmiştim bir tane" lafını doğrularcasına dağınık ve manasızdı,
neden animasyon tekniğiyle çekildiğini anlayamadığım "$9.99" laf kalabalığına boğulmuştu,
sinema diline hayran olduğum atom egoyan'ın son filmi "adoration" (tapınma) fazlaca yapay, donuk ve duygudan yoksundu,
hindistan denen koca diyarın temel sorunlarından birine (din kavgasına) farklı ve içerden bir bakış atan "firaaq" ise bütün samimiliğine rağmen fazlaca klasik bir sinema dili kullanıyordu.

gelelim iki başyapıta. ikisi de eski doğu bloku ülkelerinden gelen bu filmler: uzun rusça adının türkçesiyle "bir buçuk oda" ve uzun yıllardır film çekmeyen leh yönetmen jerzy skolimowski'nin "cztery noce z anna" (anna ile dört gece)'si.

andrey khrzhanovsky'nin "bir buçuk oda"sı yarın akşam, adayı olduğu altın lale'yi alır mı bilemem ancak fipresci ödülünü kimselere kaptırmayacağını umarım; sinema eleştirmenlerine güvenim sonsuz.
sinemanın dönemlerine dair farklı çekim tekniklerini (siyah beyaz sessiz dönem, renkli dönem, video/el kamerasıyla çekilen filmler, farklı animasyon teknikleri) ustaca harmanlayarak rusya'nın neredeyse bütün 20. yüzyılını bir şair, onun anne-babası ve bir kent üzerinden anlatan, slav duyarlılığında bir film "bir buçuk oda".
son yıllarda festivalde çok da fazla rastlamadığımız halis sanat sineması örneği.
hiç bitmesin istedim.

bitmesini istemediğim diğer filmse "anna ile dört gece"ydi; keşke 1001 gece sürseydi!
21.30 seansında gösterilen filmini sunmak için siyah güneş gözlükleri takmış olarak yeni rüya'dan içeri giren skolimowski, ağır adımlarla perdeye yürüdü, sahneye çıktı, ilk lafı "her ne kadar filmimde öyle görüntüler yoksa da, sizlerle bir porno sinemasında karşılaşmak varmış" oldu.
skolimowski filmini "insanın karanlık tarafına dair" diyerek sunduysa da, bana kalırsa "anna ile dört gece" insanın en saf, en kırılgan, en dolaysız, en çoçuksu hallerine dair karanlık bir filmdi.
yalnızlık, terkedilmişlik, tutku, aşk, saplantı, saflık ve rastlantılar üzerine hüzünlü bir novella gibiydi; romantik saf aşk ile saplantılı tutku arasında bir yerlerde geziniyordu.
mükemmel görüntüleri karanlığın tonlarıyla oynuyordu; her an bulutlu bir gökyüzünden süzülen loş ışıkla doygunlaşan polonya kırsalındaki pitoresk bir kasabanın mimarisi ve renkleri eşliğinde sessizce iç acıtan, sakinliği içinde zaman zaman fırtınalar barındıran sert bir filmdi.
"anna ile dört gece" son iki güne girdiğimizde festivalin en iyisi!

15 Nisan 2009 Çarşamba

"ich bin von kopf zu fuss auf UTE eingestellt"

ute lemper bir kere daha istanbulluları büyüledi.

ilk defa tiyatro festivali kapsamında 23 mayıs 1995'te gelmişti istanbul'a; ses tiyatrosu'nun parisyen atmosferinde kırmızı straplez bir kıyafet ile bizleri kendisine hayran bırakmıştı. sahnede ona sadece bir piyanist eşik ediyordu, bir de thonet sandalye ve askılık. piyanonun üstüne yatarak şarkı söylediği bir sahne vardı ki, hala aklımdadır...
lemper'in sonraki ziyareti caz festivali kapsamındaydı, 2000 yılında. bu sefer "punishing kiss" turnesi kapsamında lütfi kırdar'a konuk olmuştu. hayat-boyu-dostum burcu ile konser sonrası kulise gittiğimizde, bizleri biraz beklettikten sonra imza vermeye gelen, bacaklarına yapışmış kot pantalonuyla o incecik, neredeyse kırılgan kadının sahnedeki ilahe olduğuna inanmak biraz zordu.
lemper istanbul'a bir kere daha, bir tiyatro ödülü gecesinde kısa bir konser vermek üzere gelmiş. herkesin-bilmediği-konularda-donanımlı-arkadaş'tan öğrendim bu bilgiyi, haberim yoktu; sade vatandaş olarak ancak bileti satılan etkinliklere gidebildiğimden dolayı olmalı...

ute lemper dün akşam işsanat'taki hayranlarını geçmiş ile gelecek arasında bir yolculuğa çıkardı. ağırlıklı olarak son albümü "between yesterday and tomorrow"dan söylerken aralara brecht/weill baladlarını, brel'den ve piaf'tan şansonları ve hatta 50'li yıllardan hildegard knef şarkısı "rote rosen"i bile kattı. salondaki alman seyirciler bu seçime pek mutlu oldular.

lemper konser boyunca hikayeler anlatmayı da ihmal etmedi:
"üç kuruşluk opera"nın mackie'sini gemiyle istanbul'dan yola çıkardı, akdeniz, manş ve kuzey denizi üzerinden berlin'e getirdi, "surabaya johnny"yi söyledi. ardından lotte lenya için yazılmış "nana's lied" ile devam etti.
elindeki kırmızı otrişin hikayesini marlene dietrich'ten başlatıp edith piaf, eva peron, tekrar edith piaf, margaret thatcher, helmut kohl, angela merkel, condolezza rice, hilary clinton, michelle obama, sarah palin üzerinden kısa bir politik dünya turu yaparak bayan erdoğan'a kadar getirdi ve büyük bir alkış aldı. bu hikayeyi enfes thatcher, kohl, merkel, rice taklitleri ile süsledi, salonu kahkahadan kırdı geçirdi.
konserin başka bir bölümünde 80'li yıllarda yaşadığı berlin şehrinin tarihçesini geçti hızlıca ve sözünü "ghosts of berlin" şarkısına bağladı.
kendi hikayesini anlatmayı da ihmal etmedi; berlin'de başlayan, çocuklarını doğurduğu ve theatre marigny'de "cabaret"yi oynadığı paris ve londra west end üzerinden son on yıldır yaşadığı new york'la devam eden serüvenini paylaştı bizlerle. dün akşamki konserde kendisine eşlik eden müzisyenler de, hayat yolculuğunun şimdilik son durağı new york'tandı.

zaman zaman almanca konuştu, fransızcaya sadece şansonlar öncesinde prim verdi, seyirciyle ağırlıklı olarak ingilizce sohbet etti. bir akşam önce konser verdiği hollandalılardan daha iyi ıslıkla melodi çaldığımızı söyledi. ıslıkla kalmayıp parmak şıklatarak da eşlik ettik lemper'e.
konuşmalarında sık sık istanbul'dan, türkiye'den, berlin'deki istanbul'dan, türk yemeklerinden ve müziğinden bahsetti; konserini istanbul'a ait kılmak için elinden geleni yaptı. kendisi hiç bahsetmese de kolundaki küçük paralı bilezik bana türk işi gibi geldi.

ute lemper arasız tam iki saat sahnede kaldı; ne üvertür müziği ne intermezzo kullandı, iki saatin her dakikasında o vardı, ya konuştu ya şarkı söyledi.
tek kelime ile muhteşemdi! performansı, kıyafeti, duruşu, gülüşü, cilvesi, tavırları ve zerafetiyle bir bütün olarak mükemmeldi!

13 Nisan 2009 Pazartesi

film festivali 28 - izlenimler 8: cinayet yüklü pazartesi

festival son haftasına girdi.
pazartesi filmlerimin hepsi suç ve cinayetlerle ilgiliydi; nedir benim bu tesadüflerden çektiğim!

şili filmi "tony manero", başka beklentilerle gittiğim için hayal kırıklığı oldu. bulgar filmi "zift" ise fazlaca tasarımdı, insani duygular kaybolmuştu.
goran rusinovic'in "buick riviera"sı dağlarla örülü balkanlar/yugoslavya gerçeğini orta amerika'nın karla kaplı dümdüz ovasında anlatıyordu. "güldük acınacak halimize" misali bir hikayeydi. vatan hasreti ve yalnızlık üzerine yalın bir filmdi; bazen komikti ama oldukça hüzünlüydü.

günü kurtaran film ise iskandinavya'dan geldi: eric poppe'nin "de usynlige" (bulanık sular).
bana biraz kieslowski sinemasını hatırlatan; suç, itiraf, af, kötülük, kayıp, din, aile temalarının harmanlandığı çok güzel çekilmiş, çok iyi oynanan, müziği ve kurgusuyla da özgünleşen dört dörtlük bir filmdi.

film festivali 28 - izlenimler 7: ebeveynler, çocuklar ve ölüm

konularını okumadan film seçtiğim için, aynı haftasonu içinde seyrettiğim filmlerde bu kadar örtüşen içeriklere denk geldiğimde, bu durumu dünya sinemasına dair bir genellemeye dönüştürme dürtüsü harekete geçiriyor içimde: eli-yüzü-düzgün film çeken yönetmenlerin son yıllardaki tüm derdi sanki aile kurumu.
tabii, "aile" öyle bir konu ki, uçsuz bucaksız deniz gibi, bitmez tükenmez. ancak yine de, son iki günde seyrettiğim üç filmde o kadar çok benzerlik vardı ki, bu bana hollywood'da farklı stüdyoların aynı konudan yapılmış filmleri aynı sezonda vizyona çıkartmaları gibi gelmedi değil! dünyanın farklı yerlerindeki sinemacılar aynı konuya o kadar benzer yollardan yaklaşmışlar ki, hayret verici!


1- ailelerin yapısı: üç çocuklu, ikisi erkek biri kız, çoçuklar orta yaşlı, bazıları evli ve çocuklu, bazısı bekar.
2-filmin merkezinde, her bireyinin ayrı bir yerde yaşadığı aile üyelerinin bir vesile ile (ölüm, doğumgünü...) büyüklerin evinde biraraya gelme sahnesinin olması.
3- batılı filmlerde çocuklardan birinin mutlaka uzakdoğu'da (tercihen tokyo'da) yaşıyor/çalışıyor olması.
4- istisnasız, baba figürleri çocukları ile sorunlu olması; baba'nın gençliğinde kendi işi ve dünyasında yaşamış ve çocuklarıyla ilgilenmemiş olması.
5- olayların, aile içi hesaplaşmalarının ve ilişkilerin mutlaka bir ölüm etrafında gelişmesi; bu ölüm ya film zamanından önce olmuş, ya da film sırasında gerçekleşiyor, ya da hem önce hem sonra. filmlerden birinde iki ölüm birden gerçekleşiyor.

bu çıkarımları yaptığım filmler dörrie'nin "kiraz çiçekleri", hirokazu kore-eda'nın "aruitemo, aruitemo" (bitmeyen yürüyüş)'ü ve olivier assayas'nın "l'heure d'été" (yaz saati)'ydi. ayrıca kiyoshi kurosawa'nın "tokyo sonata" (tokyo sonatı) filmini de rahatlıkla bu genellemelere dahil edebilirim. [festivalin ilk günlerinde seyrettiğim "yuva", "ziyaretçi", "kadının fendi" ve "mamut" da tam yukardaki şablona uymasalarda aileyi deşen filmlerdi. festival 2-3 yıl önce "aile kutsaldır" diye bir bölüm hazırlamıştı, bu sene neredeyse bütün festival kutsal ailelerle dolu.]



tesadüf bu ya, haftasonu filmlerimin ağırlıklı coğrafyası da japonya'ydı.
bu japonese haftasonunda filmler bahanesiyle japon insanına, japon sokağına, japon evine, japon bahçesine, japon yemeklerine dair içerden, detaylı ve yalın bilgi edinme imkanım oldu.
iki japon filmi arasında seyretiğim "yaz saati", tam da fatih özgüven'in fransız uyarısını hak eden "buldumcuk"luğa sahipti. japon hikayelerinin doğallığı, teklifsizliği, gündelikliği arasında bir fransız burjuva ailesinin dertleri pek bir yavan, mesafeli ve fazlaca hesaplı geldi.

ilginç olansa; gerek kore-eda'nın gerekse assayas'ın kendi anne-babalarını kaybetmelerinden dolayı bu filmleri çekmiş olmalarıydı.
aslında belki bu kadar genellemeye de gerek yok, hayat sadece tesadüflerle örülü...

12 Nisan 2009 Pazar

ölçeği ortadan kaldıran tiyatro adamı

daha önce üç defa kentimize konuk olan philippe genty 5-20 mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek 12. uluslararası istanbul kukla festivali kapsamında yeniden istanbul'da.
bu sefer, daha önceki prodüksiyonlarına nazaran daha alçakgönüllü bir oyunla, iki kişilik "zigmund follies" ile konuğumuz olacak.

philippe genty istanbul'a ilk defa "dérives" adlı gösterisi ile gelmişti. yıl: 1993, yer: harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'ydi.
oldum olası, önceden tanımadığım sanatçıların gösterilerine/konserlerine gitmeyi sevmişimdir. "dérives"e de böyle körlemesine bilet almıştım; fransız kültür getirdiğine göre mutlaka iyidir, şehir tiyatroları sahnesini açtığına göre teknik olarak ta ilginç bir şeyler olsa gerek diye düşünmüş olmalıyım.
oyuna hayat-boyu-dostum burcu ile gitmiştik; bittiğinde ne olduğumuzu, ne hissedeceğimizi şaşırmıştık! daha önce sahnede buna benzer bir şey seyretmemiştik. nası ladlandıracağımızı da bilemedik; illüzyon mü, kukla mı, dans mı, mim mi, tiyatro mu? bunların hepsiydi; bambaşkadı, büyüleyiciydi, nefeskesiciydi!

ertesi sene crr'ye "ne m'oublie pas" ile geldiler. yıllar sonra, 2005'te, yine crr'ye "vanishing point" ile konuk oldular. son prodüksiyonları "la fin des terres"i ise geçen sene yabancı bir televizyon kanalında seyretme imkanım oldu.
genty'nin her yeni gösterisi beni etkilemeye devam etti etmesine ancak ondan seyrettiğim ilk oyunun, "dérives"in, büyüsüyle yarışanı çıkmadı.

küçük ölçekli bir gösteriyle de olsa philippe genty'i tekrar kentimizde seyredecek olmak sevindirici. kaçırmamak lazım...

37. müzik festivali yaklaşırken

37. uluslararası istanbul müzik festivali'nin programı belli oldu.

5-30 haziran arasında 18 konser gibi son yılların en seyrek programıyla karşı karşıyayız. star olarak tanımlanabilecek sanatçı sayısı da üç konser ile sınırlı: borusan filarmoni'nin eşlik edeceği sempatik tenor rolando villazon, la scala filarmoni'yi yönetecek ve solist olacak daniel barenboim ve anne-sophie mutter-lynn harrell-sir andre previn üçlüsü.
daha önce bir kaç kere kentimize konuk olmuş jacques loussier, göran söllscher ve richard galliano da starlar kategorisinde olmasalar da ustalar sınıfına alınabilirler.
festivalimiz, 2009 yılında -bir şekilde (ölüm, doğum)- yıldönümleri kutlanan ne haydn'a, ne mendelssohn'a ne de haendel'e ağırlık veren bir program içeriyor.

belki, programın içine sinmiş en ağırlıklı unsur viyolonsel çalgısı; sol gabetta ve han-na chang'ın solist oldukları konserler, çağ erçağ'ın merkezinde olduğu "çello etrafında buluşmalar" konseri, saray konserleri'nde gitar-viyolonsel ikilisi, oda müziği kategorisindeki farklı konserlerde karşımıza çıkan alexander rudin ve lynn harrell bu seneki festivali viyolonsel odaklı hale getiriyor.
viyolonselli konserler bağlamında şikayetim yok. tam tersine; şahsen çok mutlu ve festivali -neredeyse sırf bu yüzden- iple çeker oldum...

harika kardeşler ve mükemmel bir orkestra

konser sezonunun başından itibaren yabancı topluluk ve solistlerden enfes brahms yorumları dinledik/izledik; nikolaj znaider'den keman konçertosu, stephen kovacevich'ten 2 numaralı piyano konçertosu, çeşitli icracılardan keman-piyano sonatları, oda müziği yapıtları...
bu listeye bu akşamki bruckner orchester linz konseri ile yeni bir halka eklendi; şef dennis russell davies'ti. herşeyden önemlisi ise solistlerdi: harika capuçon kardeşler!
renaud çapuçon (keman) ve gautier çapuçon (viyolonsel) çok içli, çok dinamik, müthiş uyumlu bir brahms - ikili konçerto çaldılar.

sadece brahms değil, konserin diğer bölümleri de mükemmeldi. istanbul'a uzun zamandır bu kadar yetkin bir orkestrayı konuk etmedik herhalde. brahms'ın ortaya alındığı beethoven programındaki kral stephen üvertürü ve 7. senfoni de olağanüstüydü. orkestranın sesi berrak ve güçlüydü. [beethoven 7. senfoni'yi neredeyse istanbul'a konuk olan her orkestradan dinler olduk; nedir bu eseri bu kadar popüler yapan. aslında nedeni belli: zor olduğu kadar melodik ve gösterişli olması herhalde. en son sinfonietta cracovia'dan dinlemiştik, daha önce de prag senfoni ve amsterdam concertgebouw'dan, ve daha nicelerinden...]

şef davies dinmeyen alkışlara "figaro'nun düğünü üvertürü" ve yine mozart'tan olduğunu zannettiğim -ama emin olmadığım- iki bis ile cevap verdi; bizleri keyifle evlerimize yolcu etti...

11 Nisan 2009 Cumartesi

film festivali 28 - izlenimler 6: dağ, nehir ve çöl

bugün çölde ölümsüzlerle tanıştım, nehirde ölümle yüzleştim, dağda ölümle barıştım.
bana bu imkanı sağlayan doris dorrie'nin "kirschblüten, hanami" (kiraz çiçekleri), andrzej wajda'nın "tatarak" (sazlıkta) ve luis bunuel'in "nazarin" ve "simon del desierto" (nazarin ve çölün simon'u) adlı filmleriydi.

doris dorrie'nin filmi "kiraz çiçekleri", bir alman'dan beklenmeyecek kadar duygusal, bir kadından beklenecek kadar incelikliydi.
aniden dünya değiştiren eşinin peşinden, yaşarken kaybettiklerini/paylaşamadıklarını telafi etmek amacıyla japonya'ya, fuji dağı'na yolculuk yapan bir alman'ın hikayesiydi konu edilen; başkarakterin eşinin gençliğinde bizzat yaptığı butoh dansının felsefesinin sindiği filmde, eşinin kıyafetlerini (eteğini ve kazağını) giyerek çiçek açmış kiraz ağaçlarının altında dolaşan, eşinin en iyi yaptığı lahana sarma'yı butoh dansçısı kızla paylaşan ve fuji dağı'nın gölgesinde eşinin kimonosuyla butoh dansı yaparak "eşiyle buluşan" orta yaşlı bir alman adamın hikayesiydi...
alman yaşamının sert, bencil ve hürmet yoksunu doğasıyla uzakdoğu duyarlılığını harmanlayan, baş karakterini fiziksel bir yolculuktan daha çok ruhani bir yolculuğa çıkaran bir film "kiraz çiçekleri".
emek'te filmi izleyen bizleri de aynı yolculuğa ustaca ortak eden bir film "kiraz çiçekleri"; sonuna doğru katılarak ağlayan hanım seyircinin yanısıra bir çoğumuzun sessiz gözyaşları döktüğü film "kiraz çiçekleri"....
gidenlerin ardından yaşanan duygulara, üzüntüye ve başa çıkmaya dair son derece incelikli bir filmdi "kiraz çiçekleri".

andrzej wajda'nın "sazlıkta"sı da -tesadüf bu ya- eşini kaybetme ve ölüm ile ilgiliydi. ancak bu sefer kaybetme ve ölüm olgularına oldukça mesafeli, soğuk bir şekilde yaklaşılmıştı. [tam da bir leh'ten beklenebileceğim gibi]
başroldeki kadın oyuncusunun gerçek hayattaki eşinin hastalanması ve vefatı ile andrej wajda'nın çektiği filmde canlandırdığı karakterin ilgi duyduğu gencin ölümü örtüştürülerek anlatılmıştı. [zaten film kadın oyuncunun gerçek hayattaki eşine adanmıştı]
mesafeli ama etkileyic bir filmdi. sadece; "kiraz çiçekleri" ile aynı günde, hele de üstüste seanslarda seyretmek için biraz fazlaydı. [konularını okumadan film seçmenin zararları da varmış demek ki!]

bu iki zor ve allak-bullak-edici filmin üzerine bunuel'ler, özellikle de ikincisi, "çöllerin simon'u" çok iyi geldi. yine zor ve tartışmalı konular ele alınmıştı, ancak bu filmlerde duygudan ziyade akıl daha öndeydi sanki. en azından ben öyle algılamayı tercih ettim; karakterlere, olaylara daha uzaktan bakabildim, hatta "çöllerin simon'u"nda eğlendim bile.
belki de din'e bakışım bunuel ile çok paralel olduğundandır bu filmlerin beni es geçmesi.

yarın, dreyer'in "jeanne darc'ın tutkusu" bekliyor olacak beni, ben de meraklanmaktayım izlenimlerim konusunda...

9 Nisan 2009 Perşembe

film festivali 28 - izlenimler 5: sinematek

bu sene festivalin en çok tercih ettiğim ve sevdiğim bölümü "asiler, azizler, aşıklar"dan iki tanesine çarşamba günü tanık oldum: amerikan asisi woody ile japon azizesi oharu.

woody guthrie meğerse, ortaokul yazlarımdan birini geçirdiğim almanya'da katıldığım gitar kursunda ilk öğretilen şarkı "this land is your land, this land is my land"in bestecisiymiş; "bound for glory" (şöhret yolunda), "coming home" (eve dönüş), "being there" (bir yerde) gibi filmleriyle kendisine hayran olduğum alçakgönüllü usta hal ashby'nin bir filmini büyük ekranda seyretmemin dışında, hayretler içinde kalarak bu detayı da öğrenmemi sağladı.
film genel olarak iyiydi, özellikle görüntüleri mükemmeldi; zamanında aldığı bütün ödülleri hak etmiş. keşke bir de atlas'ın ses düzeni doğru-düzgün olsaydı; çoğu sahnede kulaklarımı tıkamak zorunda kaldım!

"saikaku ichidai onna" (oharu'nun yaşamı) ise, daha önce hiç bir filmini seyretmemiş olduğum ama çok merak ettiğim japon usta kenji mizoguchi'nin 1952 yapımı bir filmiydi. konu bildik (hatta biraz arabesk), sinema ise yönetmenin övgüsünü duyduğum kadar hastı.
keşke ileriki yıllarda festival'de bir mizoguchi retrospektifi gerçekleştirilse!

7 Nisan 2009 Salı

film festivali 28 - izlenimler 4: solo, strella ve tosca

festival'de aile dair filmlere denk gelmeye devam ediyorum. bugün karşıma "goodbye solo" (hoşçakal solo) ve "strella" (kadının fendi) çıktı.

obama'dan dolayı derse az öğrenci gelmesinden faydalandığım bir gündüz kaçamağı sayesinde, aklımın kaldığı "hoşça kal solo"yu yakalama şansım oldu. yorgunluğuma değdi.
iran asıllı amerikalı genç yönetmen ramin bahrani bize, intiharı aklına koymuş yaşlı beyaz amerikalı ile onu amacından vazgeçirmeye çalışan genç senegalli taksi şöförü arasındaki dostluğu yalın, samimi, gerçekçi ve karamsar bir dille anlattı.
bahrani'nin sinema dili, iki sene önce festival'de gösterilen ilk filmi "man push cart" (seyyar satıcı)'dan bugüne olgunlaşmış, rahatlamış. geçen sene gösterilen son filmi "chop shop" (küçük çırak)'ı seyretme imkanım olamamıştı, ama belli ki festival bahrani'yi takip ediyor, ben de peşini bırakmayacağım.


"kadının fendi", "hoşçakal solo"dan daha trajik bir hikaye anlatmasına rağmen, son sahnenin pollyannavari tavrıyla bir çuval inciri -neredeyse- berbat etti. hiç olmazsa, son sahneden hemen önceki; strella'nın otelden çıktıktan sonra tosca'nın "vissi d'arte" aryası eşliğinde sokaklarda yürüdüğü sahneyle noktalayabilirdi filmini. illa da, antik yunan tragedyaları gibi karakterlerin kanlı bir şekilde öldüğü bir son olmak zorunda değildi; bence öyle bir son daha gerçekçi ve daha etkili olur, panos koutras da bir başyapıta imza atmış olurdu!
yine de -son sahne dışında- başından sonuna nefes almadan seyredilen, iki başrol oyuncusunun çok çok iyi olduğu bir filmdi "kadının fendi".

bir not; puccini'nin "tosca"sı "kadının fendi"nde olduğu gibi "milk"te de önemli bir yere sahipti. puccini'nin hüznü, tosca'nın trajedisi gay sinemasının ilgisini çekiyor demek ki.

film festivali 28 - izlenimler 3: dört coğrafya dört aile

"home" (yuva) hakkında söylenebilecek -neredeyse- herşey festival katalogunda yazıyor, çoğu bizzat yönemenin ağzından. filmin artılarına/anlattıklarına dair bir kaç eksiği de ben tamamlıyım:
bir; filmin tati'lik bir tarafı var ki, tam da o usta sinemacı gibi müthiş sert toplum-aile-modernizm eleştirilerini çok hoş, çok eğlenceli bir dille anlatıyordu.
iki; filmin büyük bir kısmının şu iki birbirine zıt mekanda geçiyor olması da çok zekice bir buluştu:
bireye dair en mahrem mekan olan banyo -ki filmdeki aile bu mekanı çoğunlukla birlikte kullanıyordu (büyük kız çırılçıplak küvette demlenirken, küçük oğlan annenin gözetiminde çişini yapıp ablasının yanına küvete dalıyor, biraz sonra mekana baba da geliyor, banyo'daki sohbet dörtlü bir şekilde devam ediyor, oğlan ile baba küvetteki suyun altında en uzun nefesini tutma yarışı yapıyorlar)- ile toplumsal olarak en sevimsiz ve korunmasız mekanlardan biri olan otoban.
bu ilk uzun metrajlı sinema filmiyle ursula meier adını not ettiğim bir yönetmen oldu.

başka bir ilk film, jukka-pekka valkeapaa'nın "muukalainen" (ziyaretçi)'si de renkleri (griler, maviler, yeşiller...), görüntüleri (orman, kırık dökük ahşap bir ev, kır renkli bir at, kargalar, dramatik ışık...) ve atmosferi (yağmur, kar, sis...) ile gönlümde yer etti. filmin gösteriminden sonra soruları cevaplayan yönetmen pek bir ketumdu, zaten film de neredeyse sessizdi.
"ziyaretçi" konuş(a)mayan bir çocuğun çevresindekilerle ilişkisini enfes lirik görüntüler eşliğinde anlatıyordu; evdeki annesiyle, hapisteki babasıyla, ziyarete gelen yabancıyla, biriktirdiği objelerle, bakımını üstlendiği çiftlik hayvanlarıyla, etrafını saran doğayla ve içinde yaşadığı evle kurduğu/kuramadığı ilişkiyi/iletişimi...

bugünün en gereksiz filmi lukas moodysson'un "mammoth" (mamut)'u idi.
"mamut" da diğerleri gibi aileyi anlatıyordu; birleşik devletler'de ve filipinler'de ebeveynler ile çocuklarının ilişkisini. yazık ki filmin son sahnesindeki "bir dadı bulmamız gerekecek" repliği, 120 dakikalık film seyretme deneyimimin heba olduğunu net bir şekilde ispatladı.
sevgili lukas!, sonunda karakterine sadece bu lafı ettireceksen ne sen uğraş bu filmi çekmek için ne de seyretmek için ben!

5 Nisan 2009 Pazar

film festivali 28 - izlenimler 2: doğulu aşık ile batılı asi

öğlen seansında sergei paradjanov'un "ashuk-garibi" (aşık garib)'i çarptı geçti üzerimizden; sinemayı terk edenler de çoktu, bu çarpıcı filmden hayranlıkla ayrılanlar da. ben ikinci gruba dahilim.
"aşık garip" meğer 20 sene önceki festivalde yarışmalı bölümde oynamış ve ödül almış; o zaman seyretseydim belki bugünkü yolunu şaşırmışlar gibi sonuna kadar dayanamazdım, ya da bu filmi 18 yaşında seyretmiş biri olarak şimdi olduğumdan farklı bir yerde olurdum. evet, "aşık garip" tam da öyle; "bir film seyrettim hayatım değişti" denecek türden bir deneyim sunuyor!
bambaşka bir film; yaratıcı, çılgın, kural tanımaz, özgür!
kafkas bölgesinin folklorik kültürü bütünüyle sinmişti filme. ama sadece onunla yetinmemişti paradjanov; iran minyatürleri, ilkel duvar resimleri, antik tragedyalar, çin tiyatrosu, ortaoyunu, etnografik objeler, taş oyuntular, figüratif tablolar.. kafkasya'ya komşu ne kadar kültür varsa, hepsinden bir şeyler katmış sinemasına. hem de büyülü, masalsı, naif bir şekilde... "aşık garip" anlatılması zor, kesinlikle seyredilmesi gereken olağanüstü bir film.
paradjanov sıradışı bir yönetmen; bir an önce bir yerlerden diğer filmlerini de bulmalı!

öğleden sonra ise, günün ikinci tokadını yedik: "milk".
kanımca, "milk" festival'de yanlış yerde; onun da "asiler, azizler, aşıklar" bölümüne yerleştirilmesi gerekirdi; değil mi ki harvey milk her üçü: hem asi, hem aziz, hem de aşık!
aslında, filme sinemasal açıdan bakarsanız; fazlaca "amerikan"!
maalesef, amerikan sinema endüstrisinin çok iyi örneklerini verdiği herhangi bir "başarı öyküsü" veya "suikast hikayesi" kalıplarının ötesine geçemiyor.
usta yönetmen gus van sant tercihini, "elephant" gibi sinema sanatını yenileyen filmlerindense, seyirciyi geleneksel anlatımla avucunun içine alan "good will hunting" gibi filmlerinden yana kullanmış. belki de, yerinde bir karar; günümüzde bile çoğu seyirci için ayrıksı kaçabilecek bir karakteri ancak bildik/geleneksel sinema sayesinde yabancılaşmaktan kurtarabilirdi. öyle de olmuş; filmin sonunda emek'in koltuklarından çokça burun çekme sesi geliyordu.

4 Nisan 2009 Cumartesi

film festivali 28 - izlenimler 1: vampir, tango ve lima

bir vampir hikayesinden ziyade bir büyüme hikayesi, bir dostluk hikayesi olarak algıladım ben "let the right one in" (gir kanıma)'yı.
kuzenimin methettiği kadar varmış; iyi ki onu dinleyip kaçak dvd'den merakımı gidermemişim, festival sayesinde emek'in büyük perdesinde sinemaskop ve yarı bulanık olarak seyretme şansım oldu "gir kanıma"yı.
film, dar bir yere sıkışıp kalmış yavru kedi miyavlamaları da eşlik etti ki, filmin atmosferine pek de yabancı kaçmadı, hatta desteklediği bile iddia edilebilir.
tabi; filmin yaklaşık 15 dakika kadar geç başlaması, bu arada nedense koltuğunda oturamayıp da fuaye çıkan hiperaktif [anneannem olsa "kıçı dikenli" derdi] seyircilerin film başladıktan sonra peyderpey salona girerek fuayenin ışığıyla filmin karanlığını zedelemeleri ve filmin tam ortasında 1-2 dakika da olsa ara verilip ışıkların yakılması pek hoş olmadı!

daha ilk günden festivalin en iyileri listeme yazıldı "gir kanıma". atmosfer olarak tarjee verssas'ın "buz sarayı" kitabını okuyormuş gibi oluyorsunuz (film de bir kitaptan uyarlanmış; hatta kitapta karakterlerin geçmişlerine dair daha kapsamlı bilgi varmış; mesela eli 12 yaşında hadım edilmişmiş ve aslında 220 yaşındaymış gibi...). bir yandan da; bir erkek çocuğun ergenleşme, arkadaş edinme, kendine güvenme, kendini keşfetme hikayesini izliyorsunuz. ve tabii vampir edebiyatına dair de taze, yeni bir yorum sunuyor film; örneğin, vampirlerin davet edilmeden özel/kişisel mekana girememeleri gibi...

ilk günün diğer filmleri güney amerika'dan komşu iki ülkeden geliyordu: arjantin'den "cafe de los maestros" (üstatlar kahvesi) ve peru'dan "la teta asustada" (acı süt).
"bueno vista social club"ın tango versiyonu "üstatlar kahvesi"nden çıkışta keşke eve gidiyor olsam da günün geri kalanında sadece tango dinlesem diye geçti içimden. beraber seyrettiğimiz arkadaşıma da bu yönde tavsiyede bulundum; meğerse onda hiç tango albümü yokmuş!
buenos aires ve tango'ya dair filmin tek eksiği -ki eksik olsun diye değil, bilinçli bir tercihti sanırım- astor piazzolla'ydı; malum zamanında tango'yu dejenere ediyor diye az eleştiri almamıştı usta. tango'nun bu kadar sevilmesinde azımsanmayacak bir payının/etkisinin olduğunu söylemek te yanlış olmaz aslında; piazzolla'nın tango'ya borçlu olduğu kadar tango da piazzolla'ya borçludur kanımca!
filme dönersek; 50'li yıllardan günümüze kalan ustaları günlük hayatlarında, kayıt stüdyosunda ve sonunda da buıenos aires'in muhteşem konser salonu teatro colon'un sahnesinde konser esnasında seyretmek büyük bir zevkti; keşke bueno vista'cılar gibi onlar da turne yapsa da yolları istanbul'a düşse!

"acı süt" ise, tam da "üç büyük festival arasında ancak berlinale'de büyük ödül alabilecek bir film"di; farklı, az bilinen bir kültürden/ülkeden/sinemadan, batılı gözlere "ilginç" gelecek yerel öyküler anlatan, hafif gerçeküstü öğeler de barındıran eli yüzü düzgün, estetik bir film.
maalesef daha fazlası değil. belki; bahaneyle lima'nın varoşlarını görmüş olmamız artı hanesine yazılabilir!

münferit kaza: "sürmanşet"

oyun broşüründeki sunuş yazısından belli ki, istanbul halk tiyatrosu'nu kuranların tiyatroya dair ortaya koydukları hedefler gerçek ve samimi, yoksa durup dururken ve çoğu zaten şehir tiyatrolarından maaşlarını alırken neden ekonomik olarak da zor bir işin altına girmeye yeltensinler; belli ki "tiyatroya aşık"lar.
"yalansız, yalın, gerçekten tiyatro" sloganıyla yola çıkmışlar; ilk oyunları "can tarlası"nı izleyemedim, ikinci oyunları "sürmanşet"i yakın zamanda seyrettim.

sahne ışıklarına hazırlanırken gazetelerde bayağı reklamı yapılmıştı "sürmanşet"in; malum, oyuncularının hepsi tiyatrodan ziyade film ve tv dizileri ile tanındıklarından, oyunun magazin değeri yüksekti. zaten halk tiyatrosu'nun ilk oyununa nazaran "sürmanşet"e seyircinin ilgisini çekmek te kolay olmuştur.
hiç kuşkusuz, oyunda iki kadının öpüşüyor olması da ilgiyi arttırmıştır; hetero erkeklerin vazgeçilmez fantazisi ve eşcinselllerin kendilerini sahnede bulmaları anlamında, tam da broşürde dendiği gibi "ayrımsız, tüm halkını hedef kitlesi olarak belirleyen" bir tiyatro topluluğu için, biçilmiş bir kaftan olmuş "sürmanşet"!

konu edindiği entrikalar (polis-mafya-hükümet ilişkisi), sert cinsel içerik ve bol bol küfür bağlamında ingilizlerin "in-yer-face" akımına türk katkısı olarak bakılabilir oyuna. ancak, oynandığı salondan kaynaklanıyor olmalı, "gerçekler" pek de seyircinin yüzüne fırlatılamıyor; her şey yukarda, yüksek sahnede olup bitiyor, seyirciye de pek geçemiyor.

arif akkaya yönetmen olarak elinden geleni yapmış gibi duruyor. kullanmayı çok sevdiği hareketli görüntü fikri ilk defa hakkıyla yerini bulmuş ["bana bir picasso gerek"te dikkat dağıtıyor, "deri ceket"te yama gibi duruyordu]. farklı bir sürü mekanın sık sık değişmesi gereken oyunda projeksiyon görüntüleri sayesinde mekan atmosferlerinin hakkıyla yaratılmasının yanısıra oyuna dinamizm katılması da sağlanmış.
oyunculardan; ceyda düvenci ve beste bereket rollerinin hakkını veren, dramatik değişimleri ustaca yansıtan, "sürmanşet"in en başarılı oyuncuları. erkan can düşekalka idare ediyor. bütün entrikanın merkezindeki iki kilit karakter dolunay soysert ve tardu flordun ise maalesef başarılı olmaktan çok uzaklar; bırakın karakterlerini kanlı-canlı hale getirmeyi, repliklerinin en az yarısı -mikrofonlu olmasına rağmen- anlaşılmıyor bile, ağızlarının içinde konuşuyor gibiler.

"sürmanşet"in, "tüm halktan" ziyade "halkın televizyon ve magazinel haberlerle daha ilgili olan kısmına" hitap ettiğini kabul ederek, istanbul halk tiyatro'sunun bir sonraki projesini, rejisini mehmet ergen'in yaptığı "gagarin sokağı"nı, ümit ve merakla bekliyorum...

2 Nisan 2009 Perşembe

çağdaş kentli bireyin "karanlık korkusu"

yıllar önceki bir tiyatro festivali kapsamında ilk kez gitmiştim nişantaşı'ndaki o apartman bodrumundan bozma oyun mekanına. yanımda hayat-boyu-dostum burcu da vardı. oyun "gergedanlaşma"ydı. müthiş etkilenmiştik.
"gergedanlaşma"dan sonra, şahika tekand oyunlarını hep başka mekanlarda sahneledi; enka'da, akm'de, tarlabaşı'ndaki istanbul sanat merkezi'nde [orada "gergedanlaşma"yı ilk seyredişimden beş sene sonra bir kere daha izledim] ve son yıllarda garajistanbul'da.
bu sezon (nisan'la birlikte) stüdyo oyuncuları oyunlarını tekrar o eski mekanlarında sahnelemeye başladılar, hem de ikisi yeni dört oyun birden!

ben önceliği mayıs 2008'de tiyaro festivali'nde prömiyer yapmış "karanlık korkusu"na verdim. hele de cherkaoui'nin "myth"ini seyretmek için antwerp'e gittiğimde, tarihi tiyatro binası bourla'nın fuayesinde "karanlık korkusu"nun el ilanlarına rastlayınca; "karanlık korkusu" 0090 türkiye sanat festivali kapsamında antwerp'te 5 şubat'ta sahnelendi.
[yabancılar yaşar kemal okumuş, yılmaz güney seyretmişlerdir, ve sen bir türkiyeli olarak yeterince vakıf değilsindir ya kendi değerlerine, onun gibi bir şey hissettim; kıskandım yani belçikalıları, şahika tekand'ın en yeni oyununu benden önce seyredecekler diye.
gerçi şahika tekand'ın değerini bilmez de değilim; 1996'dan beri sahnelediği bütün oyunları hayranlıkla seyretmiş bir izleyiciyim. zaten insan şahika tekand'a nasıl hayran olmaz; bu topraklardan hangi tiyatro yönetmeni çıkmış ta, kültür ve tarihleriyle had safhada övünen (ve tam da bu yüzden bizlere hala hafiften düşman olan) yunanlılara, başkalarına kolay kolay yar ettirmedikleri antik klasiklerini yenilikçi, taptaze bir yorumla sunmayı bilmiş! hem de; gözleri gibi baktıkları, çoğunlukla kendi tiyatro gruplarına açtıkları, kolay kolay misafir topluluk davet etmedikleri ünlü epidavrus antik tiyatrosu'nda!]

şahika tekand, burcu ile benim gibi bir çok seyirciyi "gergedanlaşma" ile büyülemişti, ama ileriki yıllarda sahnelediği "oidipus nerede?", "oidipus sürgünde" ve "evridike'nin çığlığı" üçlemesi ile değil türk tiyatrosu'nda, abartısız, dünya tiyatrosu'nda tartışılmaz bir yere sahip oldu; yorumlama tekniği, sahneleme yöntemi olarak kendine has bir "oyun oynama sanatı" geliştirdi.
"karanlık korkusu" da bu zincirin başka bir halkası; oyun oynama yollarına dair yeni bir çeşitleme. yine ışık ön planda, yine hız önemli, yine konuşma tekniği üst düzeyde, yine olasılıklara açık/spontan/o ana ait olma hali oyunun vazgeçilmez kuralı.
"karanlık korkusu" keyifli, diken üstünde ve had safhada antenleri açık tutmayı gerektiren dipdiri bir 50 dakika talep ediyor seyirciden!

istanbul'da "hayat var"

reha erdem'in son filmi "hayat var" zor bir film; birbirinden sorunlu karakterleriyle, mükemmel ama tahammül edilesi zor ses bandıyla ve günümüzün acımasız dünyasını abartılı bir şekilde anlatan hikayesiyle kesinlikle keyif verici bir seyirlik sunmuyor. hatta, bir ara, artık bitse de kurtulsam diye düşündüğüm bile oldu! uçak-kırılan cam-tanker düdüğü sesleri, "nerde benim tavşanım" nidaları, astımlı dedenin hırıltılı replikleri ve sevimli oyuncağın sevimsiz biteviye sesi sonlara doğru iyice tahammül sınırlarını aştı. neyse ki imdada orhan gencebay'ın, mine koşar'ın arabesk şarkıları yetişiyordu ara ara...
hayat'ın, dünyanın en büyük şehirlerinden istanbul'daki klostorofobik dünyası ancak bu kadar ustaca anlatılabilirdi, ve aynı zamanda; rahatsız edici bir şekilde de.
istanbul'u ve onun içinden geçen fallik figürler olarak tankerleri daha önce hiç böyle görmemiş/hissetmemiş olduğumuzu da belirtmek lazım; "gemide" ve serdar ateşer'in "avdetseyri" albümünün kapak fotoğrafı dışında.

"hayat var"da reha erdem yönetmenlik ve senartistliğin yanısıra kurgu ve ses tasarımcılığını da üstlenmiş; auteur tavrıyla filmi bütünüyle tasarlamış, ortaya çıkarmış.
"a ay"dan beridir her filmine hayran olduğum, sondan bir önceki filmi "beş vakit"in türk sineması'nın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm erdem bu sayede bir kere daha çok kaliteli, enfes görüntüleri ve kesinlikle şiirsel bir yanı da olan birinci sınıf bir iş çıkartmış. ancak sevdiğim filmleri defalarca seyretmekten keyif alan biri olarak "hayat var" tecrübesine, her ne kadar yönetmenin hakkını teslim etsem de, bir kere daha katlanabileceğimi zannetmiyorum.

zinde olunan bir günde gitmekte fayda var, yoksa yarısında çıkmak içten bile değil!
yine de şunu da belirtiyim; öyle bir son sahnesi var ki, evet biraz deneysel sinema tadında ama kesinlikle çok çok çok etkileyici!

"hayat var" hakkında uğur vardan'ın çok iyi bir yazısı var, tavsiye ederim, ve yarın (perşembe) fatih özgüven bu film hakkında ne yazacak merakla beklemekteyim.