leonard cohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leonard cohen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2025 Perşembe

GöteborgsOperans Danskompani’den Alexander Ekman’ın her açıdan etkileyici yapıtı Hammer’i beklerken


İçinde bulunduğumuz 2024-25 sezonunda 30. yılını kutlayan GöteborgsOperans Danskompani (Göteborg Operası Dans Topluluğu) son 10 yılda, klasik bale topluluğundan bütünüyle çağdaş dans yapıtları sahneleyen bir topluluğa dönüştü. Topluluğun genel stratejisi; yerleşik bir koreografa sahip olmamanın yanısıra, artistik direktörlerinin koreograf olmaması. Artistik direktörler, kendi vizyonları çerçevesinde seçtikleri koreograflara yapıtlar ısmarlıyorlar ve bu strateji, topluluğun repertuarının dünya prömiyerleri ile dolu olmasını sağlıyor. Repertuara başka bir topluluk için daha önce yaratılmış bir yapıt çok nadiren katılıyor. Topluluğun 2016 yılından beridir artistik direktörlüğünü başarıyla yapmakta olan Katrin Hall de, kendisinden önceki direktör Adolphe Binder’in izinden giderek; günümüzün en çok rağbet gören koreograflarının yanı sıra uluslararası dans sahnesine yeni yeni çıkmaya hazırlanan genç koreografların özgün yapıtlarından oluşan bir repertuarı topluluğa kazandırmaya devam ediyor. Kadrosunda 20 ayrı ülkeden 38 dansçının bulunduğu topluluk, sadece bu sipariş yapıt stratejisiyle değil, dansçılarının nitelikleriyle de, son yıllarda dünyanın en iyi çağdaş dans toplulukları arasına girmeyi başardı. 

Topluluğun üst düzey kalitesine 13 ve 15 Şubat 2025 akşamlarında kendi şehrinde, kendi sahnesinde, Göteborg’daki Opera Binası’nda iki ayrı akşamda sahnelediği üç yapıtla; ilkinde Yoann Bourgeois’nın We Loved Each Other So Much (2024) ile Crystal Pite’ın Solo Echo (2012), ikincisinde Alexander Ekman’ın Hammer’ı (2022) ile tanık oldum.


We Loved Each Other So Much 

Yoann Bourgeois son yıllarda, dans ile akrobasi/sirk disiplinlerini ustaca harmanlayan koreograflar arasında önde gelen isimlerden biri. GöteborgsOperans Danskompani’de geçtiğimiz sezon prömiyer yapan ve hemen bu sezon tekrar programa alınan We Loved Each Other So Much, Bourgeois’nın iki açıdan, yani koreografi ve sahne tasarımı açısından, kullandığı/tasarladığı “malzeme”yi yenilediği, müthiş heyecan verici bir yapıt. Bourgeois koreografik malzeme olarak, akrobasi ile dans arakesitinde ilerlediği kendi ana izleğini kaybetmeden, dövüş sanatlarından ödünç aldığı hareketlerle kelime dağarcığını zenginleştirmiş. Bu, Bourgeois’nın sahne tasarımı malzemesi olarak da yeni bir malzeme kullanmasını beraberinde getirmiş. Özellikle dövüş sanatlarından ödünç aldığı hareketleri hem güvenli hem de uç noktasına taşıyacak seviyede kullanabilmek için, sahne zemininde dans alanı kadar büyüklükte serili ve kalın bir yaylı-döşeme kullanmış. Bu döşeme dansçıların, hareketlerini ivmelendirerek çoğalttığı gibi, zemine sakınmasızca düşmelerine veya çarpmalarına imkan sağlıyor. Bu da, özünde adrenalin seviyesini tavana çıkarmaya odaklanmış bu yapıtı fazlasıyla amacına ulaştırıyor.

17 dansçı, yaklaşık yarım saat boyunca Félix Lajkó’nun enerjik müziğinin eşlik ettiği, kasırgamsı bir döngünün içinde bazen ikili, bazen topluca, bazen küçük gruplar halinde, bazen fırtınanın çeperinde bazen tam ortasındaki sakin alanda, önce eğlenceli bir oyun gibi başlayan ve gittikçe kaotik bir kavgayla dönüşen, dinamik ve coşkulu bir mücadeleye girişiyorlar. Dans cümleleri müthiş hızlı bir şekilde ve aralarında nokta olmadan, akıcı bir süreklilikle icra ediliyor. Sahnedeki yoğun enerji ve coşku hiç diniyor ve seyirciyi de o girdabın içine çekiyor.

We Loved Each Other So Much bariz bir anlatı içermese de, hayal meyal bir aşk hikayesinin izlerini barındırıyor. Yapıt seyirciye bir anlatıdan çok, müthiş coşku dolu bir duyguyu aktarıyor ve seyirciyi de o duygunun içine dahil ediyor. Bu, zıpkın gibi hızlı başlayan ve bir an bile yoğunluğu azalmadan süren, adrenalini yükselten, dinamik bir enerjinin duygusu. Bu zıpkın gibi başlangıçtan önce Leonard Cohen’den, ilk defa 1998’de yayınladığı ancak zaman içinde değiştirdiği versiyonunun kendisi tarafından yapılmış ses kaydının ölümünden sonra oğlu tarafından 2019’da kamuyla paylaşıldığı The Goal şiirini dinliyoruz.
Yaşamı bir arayış olarak gören Cohen, hayat felsefesinde yenilgiyi kucaklama, başarısızlığı ve ölümü kabullenme ve ardından da onaylama gerekliliğinden bahseder, mutsuzluğun bunları yapmıyor olmaktan kaynaklandığını tespit eder. Cohen bu şiirinde de; her şeyi yaşamış, görmüş geçirmiş ve ölmek üzere olan bir adamın, kendi için belirlediği her hedefi gerçekleştirdiği, yapabileceği her şeyi yaptığı ama bunun onu tatmin veya mutlu etmediği, ona esas huzur veren şeyin ise tüm bunlardan vazgeçmek olduğunu söylüyor; ve hayattaki nihai hedefin kişinin ulaşamayacağı bir yerde olduğunun farkına varılmasının yanı sıra, takip edilecek kimsenin ve öğretilecek hiçbir şeyin de olmadığına dikkat çekiyor. Bu durum, şiir boyunca işlenen varoluşsal temaların altını çizerek, mutluluk ya da tatminin ulaşılması zor doğasını yansıtıyor. 
 İçerdiği teslimiyet fikri ile birlikte bu epilog benzeri başlangıcı; ardından gelen hengame, koşturma, mücadelenin hızıyla başımız dönüp, yüreğimiz hoplayıp, ona kendimizi kaptırıp etkisini altına girsek de, unutmazsak ve bu sözleri hatırlarsak We Loved Each Other So Much’taki silik aşk hikayesi daha da anlamlı hale geliyor. Ama diğer yandan da bütün bu uğraş, insanın sevdiğini kaybetmemek adına, ve ömrü boyunca kurtulamayacağı terk edilme travmasına ve umutsuzluğa karşı verdiği çetin bir mücadele aslında. Belki de bu yüzden yapıt, bütün dansçıların hepsinin yapıt boyuncaki koşuşturmaları sonucunda yerde baygın yatmasıyla son buluyor. Ardından hepsi yavaşça ayağa kalkıp sahneyi terk ediyorlar. Ancak bir dansçı tereddüt edip, geride kalıyor ve aniden tekrar tam hız koşmaya başlıyor. Sanki, pes etmiyor...


Solo Echo 

Aynı akşamın ikinci gösterisi, bu sefer aynı mücadeleyi aşırı coşkulu ve dışavurumcu bir şekilde değil, daha sakin ve içe dönük bir şekilde ifadeye döken lirik bir yapıt: Crystal Pite’ın ilk olarak NDT (Nederlands Dance Theater) 1 için 2012 yılında tasarladığı Solo Echo. 
Pite aynı, müziğini oda müziği parçalarından (Brahms’ın iki ayrı viyolonsel-piyano sonatından birer bölüm) seçmesi gibi, yedi kişilik kadrosuyla da küçük ölçekli, oda ölçeğinde bir yapıt ortaya koymuş. Ancak Solo Echo, gerek koreografisi gerekse de senografisiyle (sahne tasarımı: Jay Gower Taylor, ışık tasarımı: Tom Visser) etkisi oldukça yüksek, adeta küçük bir başyapıt niteliğinde.
Bu yapıt için Mark Strand'ın Lines for Winter şiirinden esinlenen Pite, Brahms’ın melankolik ve içkin müziğinin de yardımıyla, bize insan-oğlu/kızının ölümle bitecek son yolculuğunun duygusal atmosferini betimliyor. Pite Solo Echo’da, sadece ay ışığının aydınlattığı bir gecenin soğuğunda, karla kaplı bir peyzajda yapayalnız ilerlemekte olan bir yolcunun iç dünyasındaki çalkantıları, tereddütleri, çatışmaları, özlemleri “yankılandırarak” tablolara dönüştürüyor.


Hammer 

Topluluktan Göteborg’daki ikinci akşamımda İsveçli koreograf Alexander Ekman’ın Hammer (2022) adlı yapıtını seyrettim. Müziğinin altında besteci Mikael Karlsson’un imzası bulunan, koreografi dışında sahneleme, sahne ve ışık tasarımlarını da Ekman’ın yaptığı Hammer, kayıtlarından seyrettiğim diğer Ekman yapıtlarından sonra beni şaşırtmadı ama başka bir açıdan, bu kadar eğlenceli ve gösterişli bir yapıtın bir o kadar da günümüze dair derin bir sosyal sorgulama ve eleştiri içerebileceğini göstererek, Ekman’a hayran kalmamı sağladı.


Hammer’ın hikayesi insanlığın, birbirinin aynısı bir kalabalıktan imaj odaklı ve kendini beğenmiş bir bireyselleşmeye dönüşümünü anlatıyor. Alçak bir duvarla sınırlandırılmış ve bütün sahneyi kaplayan devasa oyun alanının içerisinde hepsi ten rengi iç çamaşırlar giymiş olan dansçılar aynı hareketleri unison şekilde yaparlar, ortam ruhsuz ve biteviyedir, taa ki sahneye yandan, frapan ve turuncu renkli elbise giyen bir kadın dansçı, ayaklarıyla çarptığı duvarı da yıkarak girinceye kadar. Ardından sahnedeki diğer dansçılar, teker veya ikişer üçer sahne dışına çıkıp, birbirinden farklı ve “tasarım" kıyafetlerle tekrar sahneye dönerlerken, her seferinde alçak sınır duvarına çarparak gedikler açarlar. Sonunda duvardan iz kalmamış; dansçılar kendilerine özgü kıyafetler içinde, kendilerine özgü hareketleri icra etmektedirler. Duvarı oluşturan tuğlalar da elden ele taşınarak oyun alanı dışına çıkarılır.
Başta çoğulculuk ve çeşitlilik gibi duran ve kısıtlamaları yıkarak sahneyi görsel ve duyusal bir cennete çeviren bu bireysellik durumu zamanla çığırında çıkar. O kadar ki, bir süre sonra dansçılar aşkın bir coşkuyla seyirci koltuklarının kolluklarına, arkalıklarına basarak, etraflarındaki seyircilerin uzandıkları ellerinden güç alarak parterdeki seyircilerin arasına yayılırlar. Dansçılar koltukların kolluklarına bastıkları için ayaktadırlar; her biri, seyirci denizinin içinde bir fener, bir odak noktasıdır. “İlgi odakları”, yakınlarındaki seyircilerden telefonlarını çıkarıp onların fotoğraflarını çekmelerini isterler, hatta bunu onlara emreder gibi sert bir tonla söyleyenleri de vardır içlerinde. Durum bir anda odakların kendilerini sundukları ve giderek fenomenleştikleri günümüz sosyal medya ortamının bir benzerine dönüşür. Dansçıların talebine, anında ve istemsizce akıllı telefonlarını çıkarıp fotoğraf-video çekmeye başlayarak cevap veren seyirci halinden memnundur, mutludur, eğlenmektedir, ama bir yandan da Ekman'ın kurduğu tuzağa düşmüş olduğunun farkında mıdır? Ekman çok usta ve hınzır bir mizansenle seyirciyi, günümüzün tüketim toplumunun ürettiği ben-merkezci ortamı yeniden yaratmaya alet etmiştir. 2016 yılında İstanbul’da sahnelenen Milo Rau'nun Nefret Radyosu'nda; soykırımı gerçekleştirmeye gidenleri havaya sokmak için radyodan çalınan ritmik müziğe, DJ’in seyirciye dönük coşturucu hareketleriyle, oturduğu yerden tempo tutarak ve kollarını kaldırarak dans edenlerin düştüğü tuzağı fark etmiş ve kendimi tutmuştum, ama Hammer'in bu sekansında telefonumu çıkarmaktan ve etrafımdaki cazibe dolu ortamın videosunu çekmekten kendimi alamadım. Hatta bununla kalmayıp, o sırada yaptığım kayıtları sonradan İnstagram hesabımdan paylaştım.


Balkonlarda oturan seyirciler bu sekansta aşağıya, partere baktıklarında "15 dakika için ünlü olma", "kendini gösterme/satma"ya çalışarak dünyada var olma derdinde olanlar ile onların bu isteğinin gerçekleşmesini sağlayanlara, bir arada tanık oldular. Böylece seyirci Ekman tarafından yapıtın bir parçası, anlamı kuran başat öğelerinden biri haline getirilmiş oldu. İkinci yarıda perde açıldığında ise seyirciyi bambaşka bir atmosfer; birinci bölümün tam zıddında bir sahne düzeni, kostüm tasarımı ve hareket dili bekliyordu. İlk yarının ortalarındaki cennetsilik, sonralarına doğru acılaştığı durumla, ikinci yarıda önce dekadan ve yozlaşmış, sonra da depresif bir hal aldı.




Ekman, yaklaşık 40'ar dakika süren iki bölümden oluşan Hammer ile, sivridilli ama aynı zamanda eğlenceli ve had safhada mizahi bir şekilde günümüz toplumunun içine düştüğü imaj bataklığını mükemmelen ortaya sermiş oldu. Bu açıdan Ekman’ın, yine İsveçli bir sanatçının, Cannes’dan iki kere Altın Palmiye ödülü ile dönmüş olan film yönetmeni Ruben Östlund’un ruh-ikizi olduğunu düşünüyorum.

Hammer’de GöteborgsOperans Danskompani'nin 38 dansçıdan oluşan bütün kadrosu sahnedeydi. Her biri üst düzey yapabilirliğe sahip, nitelikli dansçıları sahnede, icra ettikleri gösteriden keyif aldıkları çok aşikar şekilde seyrediyor olmak, seyircilerinde keyfini ve seyrettikleri gösteriden aldıkları hazzı arttıran bir unsur. Hammer bu yüzden olsa gerek, 2022 Ekim’indeki prömiyerinden beridir topluluğun seyirci tarafından en sevilen gösterisi haline gelmiş durumda. Benim seyrettiğim kapalı gişe gösterimde de Göteborg seyircisinin heyecanı ve hayranlığı belli oluyordu.
Hammer ilk defa Göteborg dışına turneye çıkacak. Ne şanslıyız ki turne kapsamındaki iki şehirden biri İstanbul. Ardından Barselona var. Dünyada Göteborglulardan sonra Hammer’i ilk defa seyretme şansını kaçırmamanızı öneririm. Böylece, şimdiye kadar bahsetmemiş olduğum ama yapıta adını vermesi açısından önem arz eden çekicin ne zaman devreye girdiğini ve ne anlam ifade ettiğini öğrenmiş de olursunuz.









[Yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir.]
[Yazının tamamını okumak için tıklayın.]

27 Şubat 2024 Salı

Aurélien Bory’den İnvisibili: Ölüm’ü yüzyıllar arasında ilişkilendiren geçişler

gösterinin afişi, les abbesses - paris (mehmet kerem özel, 15.01.2024)

Gösterinin başlamasıyla birlikte sahne zemininde yatmakta olan üç kenarlı kalın siyah çerçeve geriye doğru yavaş yavaş yükselerek, ona tutturulmuş olarak yere serili duran bezi de kendiyle birlikte kaldırıp, beze basılı resmi biz seyircilere yavaş yavaş ifşa etti. Çerçeve dikildiğinde karşımızda bütün ihtişamıyla 6 metreye 6.5 metre boyutlarındaki Ölüm’ün Zaferi duruyordu. Özgün hali Palermo'daki bir müzede sergilenen, ressamı bilinmeyen ve 1440’lara tarihlenen Ölüm’ün Zaferi tablosu; içeriği, renkleri ve kompozisyonuyla Orta Çağ sanatının en etkileyici yapıtlarından biri. Yapıldığı tarihten yaklaşık yüz yıl önce, Sicilya’nın limanlarından girip bütün Avrupa kıtasını kasıp kavurmuş ve Kara Ölüm ismi verilmiş veba salgınını betimlediği düşünülen ve fresko tekniği ile yapılmış tablonun tam ortasında, iskelet şeklinde tasvir edilmiş devasa bir Ölüm figürü var. Ölüm dört nala ilerlemekte olan, yine iskelet şeklindeki bir atı sürmekte ve etrafındaki insanlara oklarını fırlatmakta. Tabloda sayısız insan figürü de resmedilmiş (sonradan öğrendiğime göre tam 34 tane); bazıları atın ayakları altında ölmüş yatmakta, bazıları ise ileride, oklar henüz kendilerine isabet etmemiş olduğundan eğlenmekte, dans ve sohbet etmekte, köpeklerini gezdirmekteler.

Tabloyla karşılaşmamız biter bitmez sağdan siyahi bir erkek girer sahneye; bir yandan tablodaki figürleri birinci tekil şahıs kullanarak ve İngilizce olarak sözle betimlerken, bir yandan da jestlerle tablodaki figürlerin duruşlarını ard arda kopyalayarak pozlar verir bize. Sonra bir anda resim dalgalanır; erkek kaybolur, üç kadın çıkar ortaya. Kadınlar tablodaki grup figürlerinin duruşlarını kopyalarlar. Resim tekrar dalgalanır; bir anda üç kadın kaybolur, gri kıyafetli bir kadın belirir. Bir sonraki dalgada üç kadın tekrar belirirler sahnede; grili kadını tablodaki belli figürlerin pozisyonlarında durmaya zorlarlar. İlerleyen bir sahnede grili kadının yerden ayağı kesilir, resim tarafından sarmalanır; adeta resimdeki Ölüm kollarıyla ona uzanmış, onu atın bağrına almıştır. Sonra o da havadayken bir anda ortadan kaybolur.

Başka bir sahnede kadınlardan biri İtalyanca olarak, tablodaki, köpekler dahil bütün figürleri kısa ses, sözcük veya cümlelerle dillendirir; o sırada hangi figürü seslendiriyorsa, o figür konturlarıyla ışıklanır. Bir zaman sonra 34 figürün neredeyse eş zamanlı konuşturulmaları bir kakofoniye dönüşür.
Gösteri boyunca sesler ve canlı icra edilen müzik, atmosferi yaratan en önemli öğelerden biri. Henüz daha ilk sahnede, bez yükselirken sahnenin sol kısmında saksafonla canlı çalınan melodinin, tablo bütünüyle karşımızda dikilmişken, dört nala gelip durmakta olan bir atın toynak seslerine dönüşmesi, ilk andan itibaren bizi bu gösteride olağandışı bir ses peyzajının beklediğinin habercisi zaten. İlerleyen sahnelerde bezin her dalgalanışının altını çizen rüzgarımsı ses, dans sekanslarından birine eşlik eden Bach’ın melodisinin saksafonla yorumu, siyahi performansçının harmonyumla çaldığı ve söylediği, nakaratına giderek haykırışlara dönüşen şekilde kadın dansçıların eşlik ettikleri Leonard Cohen’in Hallelujah şarkısı gösterinin karanlık atmosferine katkı yapmayı sürdürürler.

gösterinin başlamasını beklerken, les abbesses - paris (mehmet kerem özel, 15.01.2024)

Yaklaşık 70 dakika süren gösterinin çıkış ve odak noktası bütünüyle Ölüm’ün Zaferi tablosu. Gösterinin adı Invisibili (İtalyanca: Görünmeyen), yaratıcısı Aurélien Bory. 
1989’da bir davet neticesinde, dansçılarıyla birlikte Palermo’da vakit geçirdikten sonra Palermo Palermo isimli yapıtı yaratan ve Teatro Biondo’da sahneleyen Pina Bausch gibi Bory de, Teatro Biondo’nun sanat yönetmeni Pamela Villoresi’den 2020 yılında aldığı davetle şehirde belli bir süre geçirip Invisibili’yi ortaya çıkarır.
Bory Invisibili’nin başlangıç ve sonunda Bausch’a ve Palermo Palermo’ya selam çakmayı da ihmal etmez sanki. Bory Bausch’un Palermo Palermo’da kullandığı duvar fikrini tersine çevirir: Bausch Palermo Palermo’yu, sahne ağzını bütünüyle ördürdüğü duvarı arkaya, sahneye doğru yıkarak başlatır ve bütün gösteriyi sahneye o sırada saçılan gri büyük tuğlaların üzerinde oynatır. Bory ise, yukarıda da anlattığım gibi, baştan ters tarafıyla yere serili bir malzemeyi, bezi ayağa kaldırıp, arkada bize esininin yani tablonun tamamını ifşa ettiği bir duvar, ama esnek, hareketli, dalgalanan bir bez duvar ortaya çıkararak başlatır Invisibili’yi. Bory son sekansta bu sefer tabloyu ön yüzüyle yere serer ve aynı Bausch dansçılarının kırık tuğlaların üzerinde hareket etmeleri gibi, Bory de performansçılarını tablonun üzerinde hareket ettirir: Kadın dansçılar tablodaki figürlerin üzerlerine yatarak onları taklit ederler, bu sırada siyahi performansçının kamerasıyla canlı olarak kendi yüzünü ve onları kaydettiği siyah-beyaz hareketli görüntüler sahnenin arka duvarına yansıtılır; görüntüde en son, Ölüm’ün kafatası donup kalır.

gösteriyi alkışlarken, les abbesses - paris (mehmet kerem özel, 15.01.2024)

Bory, yapıtının merkezine yerleştirdiği Orta Çağ tablosu ile günümüz arasındaki coğrafi bağlantıyı, tablonun odağındaki ölüm fikri üzerinden kurar. Gösterinin kilit sahnelerinden birinde tablonun arkasından, Afrikalı mültecilerin Akdeniz’i geçip Sicilya’ya ulaşmak için kullandıklarına benzeyen gerçek bir bot çıkar; hem fiziksel hem de anlamsal olarak tablodaki Ölüm’ün yerini bot alır. İlerleyen bir sahnede; siyahi performansçı botun içinde ölüm-kalım savaşı verirken, kadın dansçılar botu alabora eden Akdeniz dalgalarına dönüşmüş olarak günümüzde insanlığın en trajik gerçekliğini hareketlerle tasvir ederler. Gösterinin son sahnesinde ise, botun üzerinde çok yavaş hareketlerle salınan, sanki denizin içinde dibe batmakta olan bir botun yolcuları olan insan (performançı) bedenleriyle sönen botun içindeki hava, az önce bir boruyla bota bağlanmış olan harmonyumda, otomatik olarak programlanmış müziğin çalmasını sağlar. Bu, Bory’nin sahnede hazırladığı, tiyatral olarak ince ve titizlikle tasarlanmış, eleştirel düşünce ürünü olduğu kadar duygusal olarak da seyirciyi can evinden vuran, iç acıtan bir düzenek. Avrupa’nın refahını, keyfini sağlayan Afrikalı hammadde tam da insana hayat veren ve yokluğunda yaşamasını engelleyen en temel unsur: Hava. Avrupa “havasını emdiği”, hammaddelerini sömürdüğü Afrika’ya yaşamak için hava bırakmazken, kendi hayatını refah içinde sürdürür.

[Yazının tamamını, gösteriden görseller eşliğinde okumak için tıklayın.]

21 Şubat 2018 Çarşamba

bu akşam müthiş bir şarkıcı tanıdım!



daha önce dinlemediğim bir müzisyenin konserine meraktan gidip, müzisyen olağanüstü çıkınca keyiften dört köşe oluyorum, yaşadığıma şükrediyorum; hele de bütün konseri büyülenerek tüylerim diken diken izlemişsem. 
bu konseri günlüğüme bir-iki cümleyle de olsa yazmalı, kişisel tarihimde kayda geçirmeliydim. işte, kısaca izlenimlerim:

silvia perez cruz. müzisyenin adı bu. şarkıcı. küçük bir yaylı çalgılar orkestrasıyla çevrili. ispanya'dan geliyorlar. ispanyolca dışında katalanca, portekizce ve ingilizce şarkılar seslendiriyorlar; aralarından bazıları tanınmış parçalar (mesela leonard cohen'den "halleluja", amalia rodriguez'de "estranha forma de vida" gibi), bazıları ise cruz'un kendisinin yazdığı şarkılar. ha bir de sözlerini annesinin bestesini babasının yaptığı var, yanında bir kız kardeş gibi gezdirdiğini söylediği.

silvia perez cruz'un sesinin tonu ve sesini kullanışı çok özel; tüyler ürpertici güzellikte. daha ilk sahneye geldi, yalnız ve çıplak ayak; eşliksiz bir şarkı söyledi ve hepimizi mest etti. sonra iki keman, bir viyola, bir kontrabas ve bir viyolonselden oluşan arkadaşları geldiler yanına ve olağanüstü düzenlenmelerle şarkıları beraber icra ettiler. ikisi birleşince ortaya müthiş bir müzik çıktı. öyle olmasa, seslendirilen şarkıların sözlerini anlamayan biz bir salon dolusu seyirci başka nasıl delilere dönerdik ki!

gül kurusu elbisesinin içinde silvia perez cruz sadece sesiyle değil, davranış ve konuşmalarıyla da çok sıcak ve samimiydi. mesela şarkı söylerken arkadaşlarının dizlerine dokunuyor, okşuyor; ya da duo yaptığı müzisyenin karşısında yerde dizleri üzerinde oturuyordu. şarkılarını yürekten söylüyordu; derinden ve hisli..

bu akşam bir müzisyen ve arkadaşlarını tanıdım; onlara hayran kaldım. bu akşam mutlu oldum ve çoğaldığımı hissettim.


21 Ekim 2014 Salı

ölüm sanat mekan sempozyumu 5 / 18-20 kasım 2014


üzerinden bir yıl geçti, ve şehrin en sıradışı akademik etkinliklerinden biri olan "ölüm sanat mekan sempozyumu"nun vakti geldi çattı yine!
gevher gökçe acar'ın tek başına düzenlediği bu mükemmel etkinliğin beşincisinin programı:

18 KASIM SALI

10:30- 10:45 Açılış

10:45-11:15 Nurcan Boşdurmaz Bosna-Hersek Osmanlı Dönemi Mezar Taşları 
11:15-11:45 Hüseyin Yanar İŞARETLER: Başka Dünyalar Arasında... 
11:45-12:15 Aykan Özener İmroz’un Huzursuzluğu 
12-15-12:30 Tartışma

12:30-13:30 Öğle arası

13:30-14:00 Alper Maral Şiddet, Dehşet, Tedirginlik, Yitim ve Travma: 2. Dünya Savaşı Sonrası Müzik Gramerinin Ölüm ve Korku Betimlemesi Odaklı, Kurucu İmgeleri. Kilit Yapıtlar Üzerinden Bir İmgelem Analizi 
14.00-14:30 Erdem Ceylan Yaşarken Ölmenin Psiko"Soma"tik Coğrafyası: Madenler İçin Bir Durumcu Okuma Denemesi 
14:30-15:00 Mehmet Kerem Özel Pina Bausch'un "Bahar Âyini"nde Ölüm Teması 
15:00-15:15 Tartışma

15:15-15:55 Film gösterimi: Igor Stravinski “Bahar Âyini”, koreografi: Pina Bausch

15:55-16:10 Kahve arası

16:10- 17:45 Film gösterimi: Benjamin Britten “Savaş Requiem'i”, bir Derek Jarman filmi


19 KASIM ÇARŞAMBA
 
11:00-11:30 Tuna Erdem Nekropolisde Performans 
11:30-12:00 Cebrail Ötgün Ölümün Resimgesel Şiddeti 
12:00-12:30 Ahmet Soysal Ölüm Şarkıları: Müzikte Ölüm Sözü [Moussorgsky, Mahler, Wolf vd.] 12:30-12:45 Tartışma

12:45-13-30 Öğle arası

13:30-14:00 Selami Kalay Ankara'nın Kayıp İlçesi: İSTANOZ 
14:00-14:30 Turgay Yazar Koçkiri Mezar Taşları 
14:40- 15:00 Elvan Gökçe Erkmen Ağaç Sustuğunda… 
15:00-15:30 Seval Şahin Bir Modernleşme Aracı Olarak Cinayet 
15:30-15:45 Tartışma

15:45-16:00 Kahve arası

16:00-18:10 Film gösterimi: “Madenci İlâhileri”, bir Bill Morrison filmi, müzik: Jóhann Jóhannsson


20 KASIM PERŞEMBE

11:00-11:30 Fatmagül Berktay Kadınlar, Doğum ve Ölüm 
11:30-12:00 Emre Zeytinoğlu Sanat Yapıtlarında Ölümün Hemen Öncesi 
12:00-12:30 Ali Artun Bataille'da Aşk-Ölüm Birliği ve Sanat 
12:30-12:45 Tartışma

12:45-13-30 Öğle arası

13:30-14:00 Mustafa Çağhan Keskin Gecikmiş Bir İade-i İtibar: Şehzade Mustafa Türbesi 
14:00-14:30 Nevsel Sezen Süslü Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi'nde Devlet Başkanları Anıt Mezarları 
14:30- 15:00 Nihan Tahtaişleyen Ağıt İcrasında Mekân Değişimi 
15:00-16:00 Yusuf Altıntaş Musevîlikte Ölüm ve Ölüm Ötesi Anlayışı (Hazan [Duahan] Natan Siliki’nin katılımıyla)
16:00-16:15 Tartışma

16:15-16:30 Kahve arası

16:30-17:40 Film gösterimi: “Tibetin Ölüler Kitabı”, yönetmen: H. Mori, Y. Hayashi, B. McLean, seslendiren: Leonard Cohen

6 Ağustos 2009 Perşembe

geçkin delikanlıyla istanbul'da vals

neredeyse 3 saat süren konserin son selamında leonard cohen sahne amirine, ışık tasarımcısına, tur düzenleyicine ve yanında onunla birlikte omuz omuza selama çıkan -şarkı aralarında enstrümanları değiştiren- sahne teknisyenlerinin hepsine, adlarıyla anarak teşekkür etti. sahne arkasında onları doyuran aşçılara da minnetini sunmayı ihmal etmedi.
açıkhava'da söylediği son şarkının son sözleri "bu adam seni gülümsetmek/mutlu etmek için çalışmaya devam ediyor" idi...

sakız gibi çiğnenmiş bir tabir vardır ya "seksenlik delikanlı" diye; leonard cohen tam da "seksenine merdiven dayamış bir delikanlı" olarak bu akşam açıkhava'da inanılmaz bir konser verdi; müzik performansı bir yana, nazik, hatırşinas, müzisyen arkadaşlarına ve seyircilerine saygılı ve had safhada centilmendi.
şarkı söylerken bedeninin aldığı pozisyonlar müthiş estetikti. bacaklarını dizlerden hafif kırarak ayakta bir duruşu vardı ki bence muhteşemdi; aynı anda hem karizmatik hem kırılgan hem de maskulen ancak böyle olunabilirdi.

grup bütünüyle bambaşka bir müzik terbiyesi, ve yaptıkları işe saygıyla çıktılar sahneye; istanbul'un akşam bile dinmeyen nemli atmosferine rağmen hepsi siyah ceketli, kravatlı, beyaz gömlekli ve siyah şapkalıydılar.
konser tam 9'da başladı, 15-20 dakikalık ara dahil, 12'ye 10 kala bitti. cohen is olarak 5 şarkı söyledi; sadece bisler yarım saat sürdü.
konserin müzik kalitesi üç seviyedeydi; cohen'e eşlik eden müzisyenlerden bazıları 3-4 farklı çalgı çalıyorlardı. aralarında şapkası beyaz ve başı kel olan müzisyen hem müzikal yetkinliği hem de sevimliliğiyle herkesin sempatisi topladı. barcelonalı gitarist ise harikalar yarattı; hele de gitardan ud sesi çıkardığı solosuyla bizleri büyüledi.

leonard cohen istanbul'da konser vereceği ilk açıklandığında dileğim, bana göre son 50 yılın en mükemmel şarkısı olan "famous blue raincoat"u ondan canlı dinlemekti.
o zaman bir arkadaş hevesimi kırmıştı; geçen seneki turnede o şarkı listede yoktu diyerek. hatta, cohen o şarkıyı konserlerde pek seslendirmez de, demişti üstüne.
yine de bir umut vardı içimde, ve dileğim gerçekleşti!
daha herkes yerlerine oturmamışken, cohen dinlemeyenlerin bile bildiği "dance me to the end of love" şarkısıyla başlayan konserin bis şarkılarından üçüncüsü "famous blue raincoat" oldu. konser boyunca yavaş yavaş yükselen dolunay açıkhava'nın iyice üstüne gelmiş bizleri ışığıyla yıkarken, sahnede cohen, elinde gitarı ve beyaz şapkalı/kel müzisyenin armonikası eşliğinde, sahne ışığıyla bütünüyle maviye boyanmış olarak bu inanılmaz hüzünlü şarkıyı söyledi bizlere...

leonard cohen, geçen yılki dar kapsamlı turnede istanbul'a gelmemiş olmasını bu konserle fazlasıyla affettirdi. hatta, bu kaçırılmayacak konseri tekrar seyretmek isteyenlere yarın akşam (06.08) bir kere daha açıkhava'da olacak!

27 Nisan 2009 Pazartesi

hasretlerimizden biri daha bitiyor!

istanbullu hayranlarının yıllardır hasretle bekledikleri efsanevi ozan leonard cohen nihayet kentimize uğrayacak.

geçen seneki, kapsamı küçük tutulmuş turda istanbul yok diye pek bir üzülmüştük. iksv'nin yıllardır getirmeye çalıştığı cohen nasıl olur da avrupa turnesinde istanbul'a yer vermezdi.
bu seneki turnede ise antwerp, girona, granada gibi sanatseveri çok olsa da kendisi küçük avrupa kentleri bile varken nasıl olur da istanbul olmazdı!
hoş, sanatçının sitesindeki listede hala istanbul gözükmüyor, ancak cohen'in iksv & bkm işbirliğiyle 5-6 ağustos tarihlerinde açıkhava tiyatrosu'nda olacağı kesinleşti.

küçük hayallerimden biri "famous blue raincoat"u tori amos'tan canlı dinlemekti; sanırım iki sene önceydi, açıkhava'da muradıma ermiştim.
şimdi de, bu olağanüstü şarkıyı yaratıcısının ağzından dinlemek için heyecanlıyım! umarım bu küçük hayalim de gerçekleşir...