30 Haziran 2009 Salı

hüznün kraliçesi pina bausch'un ardından...

akşam 17:39'da bir mesaj geldi telefonuma. kimden diye baktım; sevdiğim ama mesaj gelmesine alışık olmadığım birinden: fransa'da yaşayan hayat-boyu-dostum burcu'nun eşi alexis'ten.
"oo i am so sad for pina. best thoughts. kisses. kendine iyi bak. alexis."

tam da anlamadan ne olduğunu, o heyecanla pina bausch'un internet sitesine girdim ve hiç almak istemediğim o haberin gerçek olduğunu gördüm.
beş gün önce kanser teşhisi konmuş [benim "kraliçelerin hüznü" adlı yazımı yazdığım gün]. bir önceki pazar günü, prömiyerini yaptığı yeni yapıtının son gösterisinin selamında grubuyla birlikte wuppertal operası'nın sahnesindeymiş...
hep korkuyordum çok fazla sigara içiyor diye. bir yandan da uzun vadeli programlar yapan dünya çapında bir sanatçı olmasına ve ciddi bir şirket gibi çalışan topluluğuna güveniyordum. nasıl olsa her sene sağlık kontrolünden geçiyordur ve bir aksilik olsa hemen ve vakit geçmeden müdahele edilir diye. daha çok gençti; 68 yaşındaydı.

sırf iki günlüğüne defalarca istanbul'dan wuppertal'e gitmişliğimin yanısıra, budapeşte'den gece treniyle yola çıkıp ertesi öğlen wuppertal'de olup iki akşam üstüste "café müller & der frühlingsopfer"i seyretmişliğim, dört sene önce yaşgünümde sabahleyin bern'den trenle yola çıkıp, hemen gösteri öncesi wuppertal'e varıp "palermo palermo"yu izleyip gece treniyle sabaha karşı bern'e dönmüşlüğüm, burcu ile paris'ten almanya sınırına yakın mullhouse'e sadece "kontakthof ab 65 jahren"i seyretmek için gitmişliğimiz vardır.
gerekseydi pina için dünyanın diğer ucunu da giderdim; değil mi ki, iki sene önce hayatımdaki en cesaretli ve çılgınca girişimi pina için yaptım!
tanztheater wuppertal'in ofis kısmında açılan bir iş ilanına başvurmuştum; çeviriler yapacak, uluslararası yazışmalarla uğraşacak, gösteri broşürlerinin metin editörlüğünü yapacaktım. karşılığında istanbul'daki yerleşik hayatımdan vazgeçmeye, sıfırdan başlamaya hazırdım. ancak, almanca ve ingilizcenin yanısıra fransızca da bilen, editörlük konusunda deneyimi olan alman bir hanımı aldılar işe. ben başvurma cesaretimle, ve tutkuyla sevdiğim bir şey gerektirdiğinde mevcut "konformist" hayatımı nasıl riske atacağımı kendime ve etrafıma ispat etmekle kaldım. [bu tarafımı bana fark ettirdiği için selim başarır'a, bana sonuna kadar destek oldukları için de aileme hala minnettarım.]

pina bausch, aynı krzysztof kieslowski gibi erken ayrıldı bu dünyadan. kieslowski de çok sigara içiyordu; kalp krizi geçirdiği halde sigarayı bırakmamış ve ikinci krize kalbi dayanmamıştı.
dünyaya ne kieslowski gibi bir sinemacı geldi, bence kolay kolay da gelmeyecek, ne de pina bausch'un yeri doldurulabilecek!

pina bausch "kadın ile erkek arasındaki ilişki"yi bambaşka bir incelikle, duyarlılıkla anlatabilen bir sanatçıydı.
pina bausch insankızının ve insanoğlunun yalnızlığını, iletişimsizliğini, gücünü ve zayıflığını, iktidar savaşını hiç akla gelmeyecek yaratıcı yöntemlerle ortaya koyabilen bir sanatçıydı.

yakınında olmayı, dansçılarıyla gece geç saatlere kadar ettiği sohbetlerde bulunmayı, "ona türk kahvesi yapmayı" çok isterdim.
pina'ya olan düşkünlüğümü bilen dostum nuray aradı "başın sağ olsun" demek için; evet, pina ailemden, yakınımdan biri gibiydi benim için...
başka bir dostum kayahan abi'nin annesi reyhan hanım aradı akşamüstü; alman televizyonundan duymuş, ben aklına gelmişim, "üzüntülüsün di mi" dedi, "evet" dedim, "üzülme" dedi, "pina bausch çok güzel bir hayat yaşadı, kibar bir ortamda istediği gibi yapıtlarını sahneleme imkanı buldu, dünyanın her yerinde ayakta alkışlandı, mutlaka mutluydu, bunları düşün ve üzülme!"

şimdi saydım: 1974-2009, 35 yıl, 44 yapıt. kuvvetli bir toplam!
ben ise 14 farklı yapıtını 26 kere izlemişim.

ilk olarak 1998'de istanbul'da "der fensterputzer" ile seyretmiştim bir pina bausch yapıtını.
daha önce ne adını duyduğum, ne sanatını tanıdığım biriydi; "dans tiyatrosu" bile nedir bilmiyordum.
o mayıs akşamı deyim yerindeyse çarpılmıştım! daha önce seyrettiğim hiç bir şeye benzemeyen, dans-tiyatro-doğaçlama-mim karışımı, yabancı dansçıların seyirciyle seyircinin dilinde iletişim kurdukları, kahve ikram ettikleri, sahnenin bir kenarında güllerden koskocaman bir dağın olduğu ve dansçıların o dağdan kayarak indikleri, gülleri havalara fırlattıkları çoşkulu bir yapıttı "cam temizleyicisi".
ertesi gün akm'nin oda tiyatrosu'ndaki pina bausch söyleşisine koşturmuştum heyecanla; bir akşam önceki büyüyü yaratan kadını kanlı canlı, yakından görmeli, neler anlatacak dinlemeliydim. salon tıklım tıklım değildi, bizler bekleşirken kenardan, yanında bir adamla (topluluğun idarecisi) siyahlar içinde, uzun saçlı, ince, narin, boynu hafif bükük bir kadın geldi sahneye. inanılmaz nazik, sanki çekingen, had safhada mütevazi bir kadın: pina bausch.
bir kaç soru soruldu "cam temizleyicisi" ile ilgili; hiç unutmuyorum, "ben ne anlatmak istediysem dün akşam sahnede seyrettiniz zaten, söyleyecek başka sözüm yok. esas önemli olan sizlerin yorumlarınız" gibilerinden bir laf etmişti.
pina bausch'a o konferansta bir kez daha hayran oldum, bir kez daha büyülendim!

o büyü hala sürüyor... 11 senedir seyrettiğim her yapıtı ona duyduğum hayranlığı daha da arttırdı; bundan sonra seyredeceğim her yapıtıyla da artmaya devam edecek...


toprağın bol olsun pina!

şimdi öğrendim ve çok üzüntülüyüm, çok!

pina bausch bu sabah vefat etmiş.
hiç almayı istemediğim haberlerden biriydi!
beş gün önce kanser teşhisi konulmuşmuş.

29 Haziran 2009 Pazartesi

müziklerim 01: hayaletler, büyücüler, apokaliptik manzaralar...

- satyres, maurice ohana
- noch' na lysoy gore, modest mussorgsky
- scarbo (gaspard de la nuit), maurice ravel
- danse macabre, camille saint-saens
- l'apprenti sorcier, paul dukas
- songe d'une nuit de sabbat (symphonie fantastique), hector berlioz
- paques (iki piyano için süit no.1, op.5), sergey rahmaninof
- barcarolle (iki piyano için süit no.1, op.5), sergey rahmaninof
- danse des furies (orphée et euridice), christoph willibald gluck
- les djinns, césar franck
- le sacre du printemps, igor stravinski
- la péri, paul dukas
- der ritt der walküren (die walküre), richard wagner
- gnomus (kartinki s vystavki), modest mussorgsky
- bydlo (kartinki s vystavki), modest mussorgsky
- baba yaga (kartinki s vystavki), modest mussorgsky
- hexenlied, felix mendelssohn-bartholdy
- the cell (original motion picture soundtrack), howard shore
- trepak (pesni i pl'aski smerti), modest mussorgsky
- palkavodets, (pesni i pl'aski smerti), modest mussorgsky

28 Haziran 2009 Pazar

almanların en iyileri



almanların gündelik hayatındaki üç önemli unsur: I- doğa (tercihen orman), II- durgun suda (tercihen gölde) çırılçıplak yüzmek, III- hangi yaşta ve hangi tip ilişkide olursa olsun mevcut partnerinden başkasına aşık olmak.
bunlara bir de almanların masal sevgisi eklenebilir. nerden mi biliyorum? haftasonu istanbul modern'de "herşeyin tıkırında" olduğu altı yepyeni alman filmi seyrettim; iki aydır beraber olan 18'lik eşcinsel çift, çocuksuz genç çift, iki çocuklu müzisyen çift, torunlu 70'lerinde geçkin çift, hepsinin ortak noktası, ilişkilerin gidişatının üçüncü hatta dördüncü kişilerin ortaya çıkmasıyla sorgulanması, bozulması, giderek yok olması. bu arada mutlaka çırılçıplak gölde yüzülüyor, ormanda ağaçlar altında sohbet ediliyor, tercihen masal yada yüzyıllar öncesinden kalma bir efsane anlatılıyor. ha bir de, şu ilişkiyi sorgulama işi çiftlerden birinin ölümüne kadar gidiyor!

jan krüger'in, ormana yaptıkları bir gezi sırasında denk geldikleri evdeki anne-oğulla birlikte geçirdikleri vaktin, ilişkilerindeki mevcut iktidar sorunlarını iyice suyüzüne çıkarttığı genç eşcinsel çiftin hikayesini anlatan "rückenwind" (pupa yelken) adlı filmi herşeyi göstermeyen, çoğu şeyin ucunu açık, belirsiz - ve belki de biraz tanımsız- bırakan "cool" tarzıyla puan topladı.

nicolette krebitz'in "das herz ist ein dunkler wald" (yürek karanlık bir ormandır) adlı filmi sırf adıyla bile yürekleri derinden sarsmaya adaydı; ancak, esinlendiği medea mitine gönderme yaparcasına teatral, fazlaca biçimsel ve dolayısıyla duygusunu seyirciye geçiremeyen, başroldeki nina hoss gibi soğuk bir film olarak kaldı.

sebastian schipper'in "mitte ende august" (ağustos ortası sonu) ve andreas dresen'in "wolke 9" (bulutların üstünde) adlı filmleri insan ilişkilerine odaklanan akıcı ve sürprizli senaryoları, başarılı oyunculukları, doğal görüntüleri ve hissedilmeyen incelikteki kurgularıyla samimi bir anlatım yakalayan, neredeyse komşumuzunkiymiş gibi kendimizi yakın ve içinde hissettiğimiz hikayeler anlatıyorlardı.
özellikle "wolke 9", hakkındaki beklentiyi hakkıyla karşılayan çok iyi bir film çıktı. 30 yıllık bir evliliği olan 65 yaşındaki evkadını, kocasıyla hala "her anlamda" iyi anlaşıyor olmasına rağmen, "anlamadığı bir şekilde" 76'lık bir adama aşık olursa ne olur?
çoğumuzun olağandışı sayacağı bu hikayeyi, yaşlıların cinsel hayatını cesurca ortaya sermeyi ihmal etmeden!, sanki 18'lik gençlerin aşkını anlatıyormuş gibi perdeye yansıtan yönetmen andreas dresen kadar başroldeki ursula werner'i de kutlamak lazım. "wolke 9"un başka meziyetleri de vardı; hikayenin duygusal atmosferiyle birebir örtüşen görüntüleri (michael hammon), filme ritm verdiği gibi filmi parçalara ayıran ve içerikleri hikayeyle koşut giden -başkarakterin devam ettiği kadınlar korosunun söylediği- şarkıları.

daha önceki filmlerinden tanıdığım ve sevdiğim christian petzold'un "jerichow"u ise keşke daha iyi, daha etkileyici, daha sarsıcı olsaymış dedirten serbest bir "postacı kapıyı iki kere çalar" uyarlamasıydı. filmin işlemeyen tarafı belki de alman oyuncularıydı: kadın'da -yine- nina hoss, baştan çıkaran adam'da kaslı ve yakışıklı ancak ifadesiz bakışlı benno fürmann.
filmin en başarılı -ve benim için sürpriz- tarafı ise aldatılan koca'daki hilmi sözer'di. "almancı!" festivalinde gösterilen ayşe polat'ın "auslandtournee"sindeki zeki mürenvari karakterde ilk defa seyrettiğim hilmi sözer'e "jerichow"daki ölçülü, "içerden" oyunuyla bir kere daha hayran kaldım.

goethe enstitüsündekiler sağolsunlar, -nedense istanbul'daki film festivalcilerinin programlarına almadıkları- yeni tarihli kaliteli alman filmerinden mahrum etmediler bizi.
her sene bu vakitler benzer organizasyonlar yapmaya devam edeceklerinin müjdesini de verdiler geçenlerde.


herşey tıkırında - almanya'dan yepyeni filmler, 25-28 haziran 2009

01. wolke 9 (bulutların üstünde), andreas dresen, ****.5 (28hzr)
02. mitte ende august (ağustos ortası sonu), sebastian schipper, **** (27hzr)
03. rückenwind (pupa yelken), jan krüger, ***.5 (27hzr)
04. jerichow, christian petzold, ***.5 (28hzr)
05. das herz ist ein dunkler wald (yürek karanlık bir ormandır), nicolette krebitz, *** (27hzr)
06. lulu & jimi, oskar roehler, * (28hzr)

27 Haziran 2009 Cumartesi

müzik festivali 37, izlenim 05: kraliçelerin hüznü


muhteşem mezzosoprano anne hallenberg'e eşlik eden christophe rousset şefliğindeki les talens lyriques topluluğu "kraliçeler" başlığını taşıyan konserde dinmeyen alkışlara cevap olarak iki bisi de haendel'den verince, konserin ağırlığı haendel'e kaymış oldu.
ama ben ilk yarının purcell'lerini hiç bir haendel'e değişmem. hele de -pina bausch'un "café müller"de kullandığı- "the fairy quenn"den "o let me weep, for ever weep" ve "dido & aeneas"tan "when i am laid in earth" adlı benzersiz aryaların yorumu çok etkileyiciydi.

özellikle de "o let me weep"in tempo olarak bu kadar ağır icra edilmiş bir yorumunu daha önce dinlememiştim; tek kelime ile mükemmeldi. aya irini'de seyirci nefesini tutmuş, ağır ağır boşluğa bırakılan bu ağıtı yavaş yavaş sindiriyordu; kraliçenin hüzün dolu yakınması en küçük hücrelerimize kadar "içimize" işledi...

iksv, sponsor yokluğundan dolayı son anda "dido & aeneas" operasını programdan çıkarmak zorunda kalmış; malum bu yıl purcell'in 350. doğum yıldönümü kutlanıyor.
böyle mükemmel bir konseri vesile bilip, bu yıldönümünü kendi çapımda kutlamaya karar verdim; konser sonrasında evde arka arkaya, bu sefer dansın kraliçelerinin eserlerini, pina bausch'un "café müller"ini ve sacha waltz'in "dido & aeneas"ını seyrettim.
iyi ki doğdun purcell!

26 Haziran 2009 Cuma

toprağı bol olsun...


bezgin tanrılardan olağan törenler


halen doğup büyüdüğü küçük sıkıcı belçika köyünde, satın aldığı şeyleri koyabilmek için eskisinden daha büyük bir ev satın alan, 14'ünde merakla başladığı cinsel hayatını çeşitli evrelerden sonra 36'sında seks partnerini bağlayarak zevke dönüştüren, ikinci sınıf korku filmlerinin yanısıra polanski'nin "bittermoon"una da hayran olan, on yıldır yönettiği oyunlarda sadece kadın-erkek oyuncularını değil kendini de çırılçıplak sahneye çıkartan, türk yemeklerine hayran kilolu, matrak ve "kompleksli" tiyatro yönetmeni stef lernous, garajistanbul'da 0032 kapsamında abattoir fermé adlı topluluğu ile "mythobarbital/titanların dönüşü"nü sahneledi.

pazar gününden beri istanbul'dalar; garajistanbul'da salı akşamı eski iki oyunlarının ("galapagos" ve topluluğun belçika'da çıkış yaptığı oyun "tourniquet"nin) video kaydı, dün akşam ise on kısa filmden oluşan cinérama çalışmaları gösterildi. üç akşam "mythobarbital"i sahneleyecekler. bu akşam seyircilerle oyun sonrası bir saat süren ve çok keyifli geçen bir söyleşi düzenlediler.

uykularından uyanan zombi-tanrıların mitsel hikayelerinde günümüzün sıradan insanlarına ait sıkıcı günlük ritüellerin izlerinin sürüldüğü üç kişilik, sözsüz, 20'li yılların film müziklerinden küçük, "paslı/çapaklı" parçaların çalış hızlarıyla oynanarak biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş bir müzik tasarımına sahip (kreng), sahne (leo de nijs) ve ışık (sven van nijk) tasarımlarının da çok ustaca ve etkileyici olduğu bir yapım "mythobarbital".

abattoir fermé/stef lernous'un ayrıksı, garip, alışılmadık, uç noktalara yakın bir tiyatro anlayışı var. kolaylıkla sıkıcı olma tehlikesine düşebilecekken, tam tersine her an seyircinin dikkatini diri tutan, hipnotize edici düzeyde etkileyici ve atmosferik bir anlayış bu.
tiyatro sezonunu kapatmak için birebir!

24 Haziran 2009 Çarşamba

"pina ile kahve"nin akla getirdikleri...

"coffee with pina": çoktandır bu filmin peşindeydim!

uydudan arasıra takip ettiğim tvp kultura kanalında denk geldim. tvp kultura polonya devlet televizyonunun sanat kanalı; sabahtan akşama kadar sanata dair akla ne geliyorsa yayınlıyorlar, dopdolu bir programı var.
geçenlerde bir haftayı bütünüyle dansa ayırdılar; filmler, belgeseller, söyleşiler, sahne kayıtları, dans aşağı dans yukarı. işte bu hafta içinde "coffee with pina"yı da gösterdiler.
yalnız, tvp kultura'nın kötü bir tarafı var; yabancı dildeki filmleri simultane çeviri olarak, yani lehçe üstses ile yayınlıyorlar. hani, film festivalimiz sinema günleri iken bet sesli çevirmenler duygusuz vurgularla filmlerin üzerine çeviri yaparlardı ya, tam onun gibi!
bu baskın ses yüzünden çoğunlukla arkadaki orijinal sesi duymak mümkün olmuyor. maalesef "coffee with pina" da benzer uygulamayla yayınlandı. neyse ki filmin konuşması azdı; görüntü-müzik ağırlıklıydı, pina'nın arasıra almanca söyledikleri de filmin orijinalinde ingilizce altyazıyla verildiği için içeriğe dair kayıp olabildiğince azaldı.

"coffee with pina"yı seyrederken çok ilginç bir tesadüfü fark ettim. film, topluluğun 2002 haziran'ında paris turnesindeki "agua" ve 2005'te wuppertal'deki "rough cut" gösterileri sırasında ve pina bausch'un -bizzat dans ettiği iki yapıtından biri olan- "danzon"daki solosunun provalarında yapılan görüntülerle oluşturulmuş.
istanbul'da izlediklerim yetmeyip de, pina bausch'un yapıtlarını yurtdışında kovalamaya başladığım ilk yıl 2002 ve ilk seyrettiğim gösterisi paris'teki "agua" idi.
pina bausch'un 2-3 yılda bir wuppertal'de düzenlediği dans festivaline ilk gidişim de 2005 yılındaydı ve o sene seyrettiğim yapıtları arasında "danzon" da vardı.
meğer boşuna "coffee with pina"nın peşinde değilmişim; bu filmi içten içe kişisel tarihime bağlayan tesadüfler varmış!

"coffee with pina" -sanki- belgesel niyetiyle çekilmemiş, -pina bausch'a yakışır bir yaratıcılıkla- serbest bir tarza sahip türlerarası bir film; kah siyahbeyaz kah renkli görüntüler, süperpoze teknikler, uzun close-up'lar ve flu çekimlerle video sanatına ve hatta enstalasyona yaklaşan bir tarzı var.
yönetmen lee yanor belli ki pina bausch'un yakın dostu (pina bazı sahnelerde direkt ona hitap ederek konuşuyor, şakalaşıyor); filmi, onunla teklifsizce kahve-sigara içerken yaptığı söyleşi, prova ve gösteri görüntülerini serbest bir kurguyla biraraya getirerek oluşturmuş.

benim için filmin en canalıcı bölümü, topluluğun wuppertal'de yıllardır prova mekanı olarak kullandığı eski sinema salonundan bozma "lichtburg"ta pina bausch'un tek başına "danzon"daki solosunu çalıştığı sahnelerdi. duvarlarda aksesuarların, kıyafetlerin asılı durduğu, etrafa çeşitli gösterilerden eşyaların (örneğin mor renkli üçlü bir koltuğun) ve tek tük sinema koltuklarının serpiştirildiği, bir köşeye arkasında pina'nın oturduğu büyük ahşap bir masanın yerleştirildiği kocaman bir mekanda pina bausch'a, solosunun eski bir kaydını televizyon ekranından izleyerek çalışırken tanık olmak büyüleyiciydi.
pina bausch'un kendisini dışarıya bu kadar "açabileceğini" düşünmezdim.

22 Haziran 2009 Pazartesi

müzik festivali 37, izlenim 04: bilge şeften mahler yorumu

yanılmıyorsam bu sezon istanbul'da tek bir mahler senfonisi dinlemedik; ne yerel orkestralarımızdan ne de misafirlerden. yine yanılmıyorsam bu sezon istanbul'da mahler'den dinlediğimiz tek eser rückert şarkıları idi; benzersiz bariton matthias goerne'ye paul mcreesh yönetimindeki basel oda orkestrası eşlik etmişti. goerne'nin yorumu o kadar eşsizdi ki sezondaki tek mahler olması belki de daha isabetli oldu: kulağımızda sadece onun mahler yorumu kaldı.
ta ki bu akşama kadar..

bilkent senfoni orkestrası "bilge" daimi şefi klaus weise yönetiminde mahler'in en çok bilinen senfonisini, 5. senfoniyi yorumladı. 70'lik delikanlı klaus weise'nin, bunaltıcı sıcağın hakim olduğu bir günün akşamında 70-75 dakika süren devasa bir senfoniyi düşmeyen bir tempo ve dinamizmle yorumlaması övgüye değerdi.
ayrıca; sanırım klaus weise çalgı gruplarının dengelerini aya irini'nin akustik koşullara göre ayarlamıştı. aya irini'deki bildik ses karmaşasının yaşanmaması bir yana, senfoni çok net ve anlaşılır bir şekilde dinlendi. hele, visconti'nin "venedik'te ölüm" ile mahler tanımayanlara bile sevdirdiği ünlü "adagietto" bölümü çok çok iyiydi.

konserin ilk yarısında, günümüzün yükselen çellistlerinden biri olarak lanse edilen güney koreli bayan han-na chang, elgar'ın konçertosunu yorumladı; çok özellikli bulmadığımı söylemeliyim.
hadi, bilkent senfoni & klaus weise toplamda iki saati geçen bir performans sonrasında -hele de son 75 dakikası dinlenme imkanı vermeyen tek bir eserden sonra- bis vermemekte haklıydılar da, sayın 25 yaşındaki genç çellistimiz neden küçük bir bis parçası dahi çalmadı, pek anlamadım!

bu seneki festivalde gizli bir ağırlığı olan çello konserleri şimdiye kadar bende hayal ettiğim etkiyi yaratamadılar; umudum cumartesi akşamı süreyya operası'ndaki çağ erçağ'ın çellosu etrafında gerçekleşecek "buluşmalar"da..

yeni akropolis müzesi, atina








yılın en uzun günlerinin olduğu haftasonunda atina'da uzun yıllardır beklenen yeni akropolis müzesi nihayet açıldı.

ben geçen yaz atina'dayken sadece giriş katının küçük bir bölümü ücretsiz olarak ziyarete açılmıştı; müzenin şöyle bir havasını edinmek mümkün olmuştu.
nasıl istanbul'da kaliteli çağdaş mimari örneği yok gibiyse, atina'da da durum farklı değil. örneğin; son yıllarda inşa edilen bir "megaron konser ve kongre merkezi" var ki, evlere şenlik; boyutlar abartılı, ölçeksiz, devasa! detayalr kaba! fuayede, sanki arap şeyhlerinin saraylarından gelmiş hissi uyandıran altın renkli arabesk, devasa avizeler! merkezdeki büyük salonun iç dekorasyonu da bir felaket!
diyeceğim o ki; isviçreli "yıldız mimar" bernard tschumi tasarlamış olsa da, yeni akropolis müzesi de atina'nın diğer çağdaş yapıları gibi abartılı, ölçeksiz, kaba ve herşeyden önemlisi gereksiz yere "törensi" bir mimari anlayıştan nasibini almış!

müzenin dünden beri televizyonlara yansıyan görüntülerinden birinde sütunlu bir salon var [parthenon'un sütunlarından mı esinlenilmiş de bu kadar betonarme kolon yerleştirilmiş anlamadım; kaldı ki yunan tapınaklarında kolonlar dıştadır içte değil! müze bütünüyle havaya kaldırıldığı için -zira altında arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılmış antik kent yerleşimleri var- strüktürel açıdan bu kadar kolona ihtiyaç duyulmuş olabilir, ancak bu sefer de mekan "kolon tarlası"na dönüşmüş!]; sanırım burası heykeller galerisi, ancak burada sanki heykeller sergilenmiyor da "kalabalık" ediyorlar!

geçen yaz müzenin fuayesinde bir video gösterimi yapılıyordu; sözsüz, sadece müzikli, 5 dakikada bir dönen kısa bir film müzenin o günlere nasıl geldiğini anlatıyordu.
kanımca, yeni akropolis müzesi'nin esas ruhu o filmdeydi: tonlarca ağırlıktaki antik sanat eserlerinin akropolis'in tepesinden akropolis'in eteğine nasıl bir özen ve titizlikle taşındığını seyrettiğinizde yunanlıların tarihlerine duydukları saygıyı herşeyin (çağdaş mimarinin bile) üstünde tuttuklarını görmek ve anlamak mümkündü. doğal olarak vinçlerin tarama alanı kısıtlı olduğundan akropolis eteklerine üç devasa vinç kurulmuş, yukarda paketlenen her bir eser sırasıyla bu üç vinç yardımıyla aşağıya indirilmişti. bu taşınma sahneleri, insanın tüylerini ürpertecek güzellikteydi...

bu noktada insan şunu düşünmeden edemiyor: bir millet tarihi değerlerine bu kadar gerçek bir heyecan ve özenle sarılıyorsa, bırakın kentlerinde de heyecan verici çağdaş mimarlık örnekleri olmayıversin!

20 Haziran 2009 Cumartesi

"almancı!": bilanço

"almancı!" festivali maalesef kötü bir oyunla, "klassentreffen - die 2. generation" (mezuniyet buluşması - 2. kuşak) ile kapandı.

"jenseits" (öte taraf) akşamındaki soru-cevap kısmında oyuncu ve aynı zamanda "almancı!" festivalinin projekoordinatörlerinden mürtüz yolcu "almanya'da türkler ne kadar iyi yaparlarsa yapsınlar sırf türk oldukları için beğenilmez, kusur bulunur!" gibi bir laf etmişti. iyi de, siz berlin belediye başkanının önüne bu kadar klişe bir metne sahip ve oyuncuların durmaksızın repliklerini unuttukları bir oyunu koyarsanız, alman tabii ki beğenmez. bir türk olarak ben de beğenmedim. halbuki bu festivalde bir haftaboyunca ne kadar iyi oyunlar seyrettik, bula bula bu mu bulundu festivalin kapanış oyunu yapılacak!

umarım bu festival tek defalık olmaz ve ballhaus naunynstrasse'ciler ayaklarını istanbul'dan kesmezler, zira buradaki tiyatrocuların onların cesaret ve yaratıcılıklarından öğrenecekleri şeyler var...


beyond belonging III: "almancı!", tiyatro ve film festivali, 12.-20.06.2009

tiyatro
01. jenseits (öte taraf), nurkan erpulat & tunçay kulaoğlu / nurkan erpulat, ballhaus nauynstrasse & hebbel am ufer, **** (15hzr)
02. der besuch (ziyaret), hakan savaş mican, ballhaus naunynstrasse, **** (13hzr)
03. ZEY'BrEaK, kadir "amigo" memiş, ballhaus naunynstrasse, **.5 (17hzr)
04. klassentreffen - 2. generation (mezuniyet buluşması - 2. kuşak), lukas langhoff & hülya duyar, ballhaus naunynstrasse & hebbel am ufer, ** (20hzr)

sinema
01. shorts on sunday IIa: ayşe polat filmleri, ****.5 (14hzr)
02. shorts on sunday III: istanbul (yüksel yavuz, idil üner, neco çelik, lale nalpantoğlu), ****.5 (14hzr)
03. wir haben vergessen züruckzukehren (geri dönmeyi unuttuk), fatih akın, **** (12hzr)
04. auslandstournee (yurtdışı gezisi), ayşe polat, **** (13hzr)
05. en garde, ayşe polat, ***.5 (13hzr)
06. shorts on sunday I: hakan savaş mican filmleri, ***.5 (14hzr)
07. shorts on sunday IIb: miraz bezar filmleri, ***.5 (14hzr)

19 Haziran 2009 Cuma

müzik festivali 37, izlenim 03: bir biletle üç yıldız!

bu akşam aya irini'de üç yıldız vardı: yıllardır istanbul'da konser vermesini beklediğim anne-sophie mutter, besteci ve piyanistliğinden çok şefliğiyle tanıdığım 80'lik delikanlı andre previn ve daha önce nigel kennedy ile konuğumuz olmuş mütevazi cellocu lynn harrell.

oldukça resmi, diplomatik bir konserdi; program broşüründe almanya dışişleri bakanının önsözü, seyirciler arasında berlin belediye başkanı klaus wowereit, takım elbiseli beyler, abiye kıyafetli hanımlar... bu yıldız üçlüyü 30 sıralık aya irini'de ancak 15. sıradan seyretmenin fiyatı 250tl'ydi... bari, ısrarlı alkışlara cevaben kısa da olsa bir bis çalsalardı. o da olmadı konser sonrası imza verselerdi! her şey pek bir kontrollü, pek bir "olağanüstü hal"liydi.

buraya kadar konserin dışyüzü.
içyüzü ise -rahatlıkla tahmin edileceği üzere- mükemmeldi. ilk yarıdaki mozart 502 ve previn 1, mendelssohn'a altlık görevi gördüler; bir nevi önsıcaklar gibi.
ikinci yarıda, aya irini'nin elverişsiz akustiğine rağmen mendelssohn'un op.49 trio'su su gibi, rüya gibiydi; keyiften yerimden havalanacaktım neredeyse.

bunu saymayız, anne-sophie mutter'i tekrar bekliyoruz...

18 Haziran 2009 Perşembe

"almancı!"lardan zeybek-breakdance karışımı

bu akşam garajistanbul'da sahnelenen "ZEY'BrEaK", "almancı!" festivalini'nin tek dans gösterisiydi.

gösterinin adı bile "tasarım/özgünlük/yaratıcılık" anlamında vaatkardı. kaldı ki, fikrin çıkış noktası ilginç, dört kişilik canlı orkestranın (bağlama-vurmalılar-klarnet-kontrobas) çaldığı özgün müzik (nevzat akpınar) çok iyi ve ışık tasarımı -türkiye'de az rastlandığı üzere- kapsamlıydı.
ancak sahnede bütün bu potansiyeli hakkıyla değerlendiren, yeterince yaratıcı bir koreografi yoktu. sadece, eskiz aşamasında kalmış çok güzel fikirler (örneğin; doppelgaenger fikri, kaligrafinin kullanılması) ve bir-iki de iyi sahne vardı, o kadar.

belli ki, bu gösteri tasarlanırken, bir saat boyunca sahnede gerçekleşenleri bir omurgaya oturtacak dramaturji çalışmasına gerek duyulmamış.
haddim olmayarak -eğer bir gün bu yazıya denk gelirse- gösterinin konsept ve koreografisini gerçekleştiren kadir "amigo" memiş'e tavsiyem fas asıllı belçikalı koreograf sidi larbi cherkaoui'nin eserlerine bir göz atmasıdır.
micheal jackson taklidi ve breakdance/hiphop yaparak dansa başlamış olan cherkaoui'nin başyapıtlarından biri "zero degrees" aynı "ZEY'BrEaK" gibi iki kişilik bir dans gösterisidir, aynı "ZEY'BrEaK" gibi yerel müziklerden esinlenen çağdaş besteleri kullanır ve en önemlisi doppelgaenger fikrini çok ustaca sahneye/koreografiye taşır. cherkaoui'nin en önemli özelliklerinden biri, dans disiplininde olmasına rağmen her yapıtında bir dramaturgla [pina bausch da bir dönem dramaturg raimund hoghe ile çalışmıştır] işbirliğine girmiş olmasıdır.

müzik festivali 37, izlenim 02: yıldızlar geçidi başladı

aya irini'nin kubbesinde yıldızların sesleri yankılanmaya başladı. dün akşam richard galliano bu akşam juan diego florez.

iki konser de benim için unutulmaz birer doruk noktası içerdiler:
dün akşam, richard galliano'nun akordeonuyla tek başına çaldığı piazzolla'nın "vuelo al sur & libertango"su.
bu akşam, juan diego florez'in yorumladığı donizetti'nin "una fortiva lagrima" aryası, özellikle de aryanın son kısmında eşliksiz tek başına söylediği, o güzel sesi ve yumuşak yorumuyla aya irini'nin devasa boşluğunu doldurduğu büyülü an.

gerisi?
dün akşam için; festival yönetiminin son yıllarda hayata geçirdiği en akıllıca fikir, daha önce yanyana gelmemiş yerli ve yabancı sanatçıları oda müziği formatında biraraya getirmek. tabi kimya bu; tutanı oluyor tutmayanı. ama önemli olan da zaten bu denemeleri yapmak, işin esas heyecanl tarafı kimyanın tutup tutmayacağını görmek/yaşamak değil mi!
örneğin, iki sene önceki hüseyin sermet - efe baltacıgil - fora baltacıgil - ricardo moyano buluşması mükemmel sonuçlanmıştı. dün akşamki buluşma ise bana göre biraz dengesizdi; piyano (ferenc vizi) ve akordeon gibi güçlü sesli iki çalgının yanında, hele de aya irini'nin dağıtıcı akustiği de işin içine girince, iki flütün (bülent evcil & benoit fromanger) sesi neredeyse duyulmuyordu.

bu akşamsa; her ne kadar televizyon kaydından konser seyretmekten pek haz etmesem de, bir kaç kere juan diego florez'in konser kayıtlarına rastlamışlığım var. paris'teki bir salonda -chatelet veya pleyel'de- yapılmış konser kaydını seyrederken beni televizyon başına mıhlayan florez'in inanılmaz ses kullanımı, gırtlak oyunları ve yorumu olmuştu. tabii konserin programı florez'in bütün maharetini sergilemesine imkan verecek şekilde düzenlenmişti.
bu akşam aya irini'de ise danki florez sesini çok da zorlamadı. çok fazla suya sabuna dokunmayan -göreceli olarak-kolay aryalardan oluşturduğu programı istanbulluları büyülemeye yetti zaten. neyse ki programdaki altı aryaya ek olarak üç de bis verdi; bir rossini (sevil berberi'nden), bir verdi ("la donna mobile") ve -artık dünyanın her sahnesinde alışıldığı üzere- bir ispanyol melodisi ("granada").

her şey bir yana; ününün ve sanatının doruğundayken, eminim programı da tıklım tıklım doluyken, juan diego florez gibi bir sanatçıyı, hele de son dakikada, istanbul'a getirebilmek büyük bir başarı.
tamam, sponsorlarımız isteksiz, devlet ve belediye yeterince mali yardım yapmıyor falan ama müzik festivalimizin 37 senede yavaş ama emin adımlarla oluşturduğu prestiji çok güçlü! yoksa bu yaz villazon yerine florez'i seyredemezdik.

yarın ise, hani fanatikleri yıldız futbolculardan takım kurarlar ya, biz klasikçiler kursa ancak hayal edebileceğimiz bir üçlü çalacak aya irini'de: anne-sophie mutter - lynn harrell - sir andré previn. konserin programı da rüya gibi: mendelssohn op.49 üçlü, mozart kv.502 üçlü ve türkiye prömiyerini yapacak previn'in üçlüsü.

17 Haziran 2009 Çarşamba

ahlaklı ol, kör olma!

josé saramago'nun romanından sinemaya uyarlanan "blindness" (körlük)'ü nihayet bugün seyredebildim. malum, atmosferi çok kuvvetli ve yoğun olan romanlardan yapılan sinema uyarlamaları çok başarılı olamıyor. hele de "körlük" gibi olaylardan çok durumları, duyguları, psikolojileri mercek altına alan bir roman sözkonusu ise, iş daha da zorlaşıyor.

"körlük"ün cezbedici tarafı ise sinemacıların çok sevdiği apokaliptik bir gelecek panoraması çiziyor olması; uyarlama senaryoyu yazan yetenekli kanadalı yönetmen-senarist-aktör don mckellar'ın kendisinin de dünyanın son saatlerine dair apokaliptik bir orta metrajlı filmi, "last night" (son gece), vardır ki çok çok iyidir, yani senaristimiz konuya vakıf, antremanlı.
yönetmeniz fernando meirelles'in ise, "cidade de deus" (tanrıkent) ve "the constant gardener" ile insan ruhunun karanlık/kötü taraflarına yolculuk etmişliği var. yani kağıt üzerinde herşey çok iyi gözüküyor.

"körlük"ün görüntü yönetimi ve kurgusu da muhteşem; görüntü yönetmeni césar charlone'nin pelikülü beyaza boyayan, flulaşan, grinin aratonlarını ustaca kullanan görüntüleri birinci sınıf.
çok uzaktan kieslowski'nin mavi-beyaz-kırmızı üçlemesinde her filme adını veren rengin baskın çıkan (veya her sahnede mutlaka görüntüde o renkli bir obje bulunan) görüntü tasarımı geldi aklıma. örneğin; "körlük"te de hemen filmin başında daha kör olmamış doktor ile karısının mutfaktaki sohbetlerinde karısının bir yandan beyaz kremalı bir pasta hazırlaması ve kremanın cam kasedeki baskın beyaz görüntüsü gibi bir çok beyaz renge dair ayrıntı var filmde.

yönetmene atfetmemiz gereken bir sürü başka hoş fikir de barındırıyor "körlük". ancak romanı okurken zihnimde canlanan o vahşi, pis ve tahammüledilesi imkansız atmosferden çok az izler buldum filmde. sanki mainstream olsun, çok insan seyretsin diye yaş sınırlamasına takılmaması için yumuşatılmış, hatta biraz da cilalanmış.
göstermeden etkilemek de çok etkili bir yol aslında! ancak "körlük"te bu işlemiyor, çünkü yönetmen sanki göstermek ile göstermemek arasında kalmış, dolayısıyla sonuçta her iki türlü davrandığı takdirde sağlayacağı etkilerin hiçbirini sağlayamamış bir film çıkmış ortaya.

bir de; film benim romandan çıkar(a)madığım bir fikri öne çıkarmış gibi geldi bana ki, bence işin sulandığı esas nokta da burası: insanoğlunu/kızını çürümeye götüren sorun ahlakını yitirmiş olması.
hatta sanki körlükten kurtulmayı/iyileşmeyi de ahlaklı olmaya başlamak ile ilişkilendirmiş ki, bu da tam tipik "hayata/dünyaya kuzey amerika bakışı"!

herşeye rağmen, sinemada akopaliptik tahayyülleri seyretmeyi seven biri olarak "körlük"e verdiğim iki saatimin heba olmadığını düşünüyorum...

pina bausch 7 sene sonra tekrar istanbul'da!

(nefes)

pina bausch'un resmi internet sitesinde 2009-2010 programı açıklandı. programda 21-22 haziran'da "nefes", 26-27-8 haziran'da "vollmond" istanbul atatürk kültür merkezi olarak belirtilmiş.
pina bausch'un yıllardır gelenek haline getirdiği uygulamalarından biri, mayıs-haziran ayları yeni eserinin prömiyerini yaptığı akşam bir sonraki sezonun programını da açıklamasıdır. bu bakımdan da, dans toplulukları arasında bir sonraki sezonunu en erken açıklayanlardan biridir.
yeni yapıtın prömiyer yaptığı cuma akşamından (12 haziran) beri heyecanla bekliyordum 09-10 sezonunun detaylarını; dikmen (gürün) hanım çok önceden 2010 için iki pina bausch yapıtının müjdesini vermiş ancak "akm yetişirse" çekincesini de belirtmişti. açıklanan temsil tarihlerinin haziran sonu olması akm'nin kısmen de olsa tamamlanma olasılığını arttırıyor.
böylece 2010 avrupa kültür başkenti etkinliklerinden ilk sahne sanatları gösterisi de tarihleriyle birlikte kesin olarak belli olmuş oldu.
(vollmond)

davulların ayini: kodo - one earth

toprağın sesi; tok ve derinden... suyun sesi; narin ve cilveli...

doğanın ve doğanın yarattığı en olağanüstü varlıklardan biri olan insanın kutsanması;
gücü, mükemmeliyeti, hassasiyeti, dakikliği, uyumu ve bedenine hakimiyetiyle.

davulların ruhlarıyla edilen bir sohbet; samimi, gürültülü ve vahşi!

15 Haziran 2009 Pazartesi

"öte taraf"tan sert, çarpıcı ve cesaretli öyküler



"almancı!" festivali tiyatro programının en cüretkar, en provokatif, sivridilli oyunu "jenseits" (öte taraf) bu akşam garajistanbul'daydı.

"öte taraf" ötekilere sorduğu "türk müsün, eşcinsel mi" sorusu üzerinden almanya'ya, eşcinselliğe, türklüğe, yabancı olma durumuna, dine, maçoluğa ve daha bir çok şeye değinen, satıraraları dolu bir metne sahip. ortak yazarları nurkan erpulat ve tunçay kulaoğlu berlin'de yaşayan 12 türk eşcinselle yapılan söyleşilerden yola çıkarak oluşturmuşlar oyunu. kişileri tipleştirmeden, beşe indirmişler; her bir karakterin altyapısını/arkaplanını sağlam kurmuşlar. oyunda bir de anketör/sunucu/şarkıcı denilebilecek bağlayıcı bir figür var; bana biraz "cabaret"deki emce'yi hatırlattı. pınar erincin bu insanüstü hiper yaratıkta çok başarılı.
oyuncuların çoğu metnin hakkını veren performanslar sunuyorlar. ancak ben özellikle burak (caner gümüş) karakterinin hikayesinden başlayarak oyunun içine girebildim, ardından azad'ın (ismail deniz) ve sonunda da muhteşem bir performansla bosnalı'nın (mehmet yılmaz) hikayesi beni aldı götürdü.

şermin langhoff soru-cevap'ta söyleyene kadar "öte taraf"ın bir belgesel-tiyatro örneği olduğunu fark etmemiştim; evet, oyunun monolog ağırlıklı ilerleyen bir yapısı var ancak gerek sahne tasarımının sade ve işlevselliği gerekse ışıklandırmanın çarpıcılığı, ama en çok da rejinin ve dramaturji çalışmasının çok kuvvetli olması oyunu bir belgesel gibi değil, gittikçe yükselen dramatik yapısıyla başarılı bir kurgu ürünü olarak algılamamı sağladı.

"öte taraf"ın eşcinsellik, çıplaklık, bayrak, maçoluk gibi çoğu türkler için tabu olan konuya cesaretle el atıyor olmasını yapımın berlin'de gerçekleştirilmiş olmasına bağlıyorum; evet, istanbul'da böyle bir oyunu bir festival kapsamında bir gece değil de, sıfırdan tasarlayıp sürekli oynamak ayrı/artı bir cesaret ister, belki de imkansızdır. yine de, son 1-2 senedir özellikle dot'un sahnelediği oyunlarda eşcinsellik ve çıplaklık temalarının işleniyor olmasının göreceli bir özgürlük alanı yarattığını söylemek gerekir.
son olarak; ilginç bir anektodu soru-cevap'ta oyunculardan cem sultan ungan anlattı: hepsi de diplomalı tiyatro ve sinema-tv oyuncusu olan "öte taraf" ekibi için bern'deki performansları sonrasında festivalin yönetmeni "bakın, berlin'den gayler gelmiş, ne kadar iyi oynuyorlar. maxim gorki'ciler [berlin'in ünlü ayrıksı sahnelerinden biri] gidip de bunları bir seyretsinler" gibisinden bir laf etmiş. yani türk olup da iyi oyun çıkaramazlar da ancak gay oldukları için iyi oynuyorlar der gibi. ayrımcılığın, "öte taraf"a yerleştirmenin sınırı yok!

14 Haziran 2009 Pazar

"almancı"ların uzunları ve kısaları

(auslandstournee - yurtdışı turnesi, yön: ayşe polat)
bugün goethe'de kısalar vardı; "almancı!" festivalinin tiyatro veya film ayağında işleri sunulan yönetmenlerin ve başkalarının kısa filmlerinden derlenen dört program hazırlanmış. ben üçünü seyrettim: shorts on sunday I: hakan savaş mican filmleri, II: ayşe polat ve miraz bezar filmleri ve III: istanbul. kısalardan seyrettiklerimin hepsi birbirinden ilginç, anlamlı, ufukaçıcı filmlerdi.

soru-cevap'ta hakan savaş mican'a sorduğum soruyu meğerse dört yıldır bekliyormuş birisi sorsun diye. o mutlu oldu, ben de; "fremd" (yaban)'ın sonunda neden rossini'nin aryasını kullandığıydı sorum.
"italya'da bir türk" operasındanmış ve her ne kadar operanın içeriği çok kötüyse de (tek taraflı ve ırkçı olmalı) yabancı ülkedeki bir türkü anlatması açısından filmine uygun bulduğundan kullanmış.
"fremd" fena değildi, "adems sohn" ise çok iyiydi; gizemliydi, herşeyi bir anda açık etmeyip, sindirerek/zamana yedirerek veriyordu ki, çok başarılıydı. ayrıca oyuncu yönetimi de mükemmeldi. müzik kullanımı açısından ise; her ne kadar "fremd"deki rossini'yi anlayabiliyorsam da, "adems sohn"daki yerine göre her türlü müzik çeşidini (yerel, klasik, rock, her şey vardı) kullanma tercihini fazla karışık/dağınık bulduğumu söylemeliyim.
ve bu kısalar sayesinde mican'ın bir akşam önceki tiyatro oyunu "der besuch" ile paralellikler kuruldu; nesiller arası ilişkiler/iletişimsizlikler, dil problemi, bir nesil türkçe diğeri almanca konuşuyor, aynı "ziyaret"te yeri geldiğinde karakterlerin ispanyolca ve farsça konuşmaları gibi.
bu iki filminde ve tiyatro oyununda anneler-oğullar, babalar-oğullar, dedeler-torunlar var. mican göç, aidiyet, aşk, sevgi gibi konuları nesiller arası ilişkiler/iletişimsizlikler üzerinden anlatmayı yeğliyor; yerinde bir tercih. gerek bu iki filmi gerekse tiyatro oyunu başarılı, etkili, mesajlarını doğru-düzgün iletiyorlar.
halen sinema-tv öğrencisi olan mican iki sene içinde uzun metrajlı filmini çekecekmiş; merakla bekliyorum.

ayşe polat'ın dün ilk iki uzun metrajlısını seyretmiştim: "auslandstournee" (yurtdışı turnesi) ve "en garde". bugün de iki kısasını izledim: "ein fest für beyhan" (beyhan'ın şenliği) ve "graefin sophia hatun" (sofia kontes).
doğrusu polat'ın kısalarını uzunlarına tercih ederim. kısaların her ikisi de muhteşemdi; biri anadolu'nun sarısıyla, sıcaklığıyla yıkanmıştı, diğeri -her ne kadar filmin müziği marais'ye ait olsa da- wagneryen soğuk bir germen mavi-yeşiline bürünmüştü.
şimdiki, geçmiş ve gelecek zamanların, hayal ile gerçeğin, doğu ile batının içiçe geçtiği mekanları (kervansaray, tek bir ağacın hükmettiği bir bozkır, alçak bir nehirin tanımladığı yemyeşil topraklar, ...), oyuncuları (tuncel kurtiz, füsun demirel, ...), müzikleri ("haydar haydar", "sonnerie de sainte geneviéve", ...) ile mükemmel, benzersiz filmlerdi. [festival kuratörlerine özel teşekkür!]
uzunlardan ise içerik ve biçim olarak "en garde" daha özgün, "yurtdışı turnesi" ise daha bildikti. ancak, "yurtdışı turnesi"ndeki oyunculuk, özellikle de hilmi sözer çok iyiydi; eşcinsel şarkıcı zeki karakterini abartmadan, dengeli jestlerle mükemmel yorumlaması bir yana, karakterin değişimini çok ustaca yansıttı.

"en garde"daki temizlikçi berivan ile duyma sorunu olan alice karakterleri ise, sanki miraz bezar'ın "berivan" adlı kısa filmindeki berivan karakterinde birleşmişti. ya da daha doğrusu; "berivan" önce çekildiğine göre ayşe polat miraz bezar'ın kısa filminden esinlenmiş olabilir miydi? soru-cevap'ta bezar'a sordum, tesadüf dedi. ayşe polat üçüncü filminin çekimleriyle uğraştığı için festivale katılamadığından sorum havada kaldı; polat filminin istanbul sahnelerinin çekimi için önümüzdeki hafta istanbul'da olacakmış.
bezar'ın üçüncü kısası "freiwild" (av)'ına ise hayran oldum; başka/yabancı bir kültürü bu kadar içselleştirerek yansıtabilmek hiç kolay değil, tebrikler!
nitekim, bu sefer "der freischütz" operasının müziğinin neden kullanıldığını sormadım, o kadar cuk oturmuştu ki filme, helal olsun!

"short on sunday III: istanbul" seçkisinde ise yüksel yavuz'dan bir oğuz atay uyarlaması [beyaz mantolu adam şems-i tebrizi miydi?], idil üner'den fatih akın'ın oyuncu olduğu bir büyük londra oteli macerası, neco çelik'ten başrolünde jale arıkan'ın oynadığı hüzünlü başlayıp mutlu biten bir mülteci hikayesi ve lale nalpantoğlu'ndan eğlenceli ve ironik bir bıyık hikayesi izledik.
hepsinin ortak noktası istanbul'da geçiyor olmalarıydı; goethe'den çıkıp kendimi istiklal'in üniversite sınavı sonrası kalabalığına bıraktım...

sert, çarpıcı ve melankolik bir "ziyaret"

"almancı!" festivalinin tiyatro ayağı dün akşam garajistanbul'da ballhausnaunynstrasse yapımı "der besuch" (ziyaret) ile başladı.

mimarlık formasyonundan geliyor olmasından dolayı olsa gerek hakan savaş mican'ın yazıp yönettiği oyunun simetrik bir strüktürü var; hem içerik açısından hem de sahneleme.
israilli ana-oğul, türk dede-torun, koro niyetine bir erkek-bir kız. bütün bu simetrinin ekseni ise "duvar"ın çizgisi gibi bir domates bahçesi: sahip olduğu toprakla ilişkisini kesmeye gelen yahudiler, sahip olduğu toprağa bağlanmak/kaybetmemek için gitmeyen türkler. ve bu iki zıt kutupta yeşeren aşk.
mican'ın deyişiyle bir türk ile bir yahudinin berlin'deki karşılaşmaları ancak ve tamamıyla fiktif olabilirdi [hoş, soru-cevapta yanlış anlamadıysam kendisinin şu andaki sevgilisi bir yahudi kızıymış. demek ki o kadar da fiktif olmayabilir].
herhalde bu yüzden, olayın geçtiği mekan bu kadar net tanımlanmışken (berlin), sahne tasarımı olabildiğince soyut, hatta masalsı, "hayali" ele alınmış: ışıltılı, eflatun renginde noel çamları. oyunun başından itibaren tavana tersten asılmış olanları da var; belli ki oyunun sonunda karakterlere hayatı/dünyayı/mekanı altüst eden mizansene hazırlık/gönderme bu ters çamlar. son sahnede masal dünyasının eflatun çamları yerlerini sert bir dans eşliğinde hunharca ayaklar altında ezilerek -bomba patlamış gibi- dört bir yana dağılan/sıçrayan domateslerin mahşeri kalıntılarına bırakıyorlar.

oyunun altı kişilik kadrosu iki alman ve bir türkün yanısıra bir iranlı, bir ispanyol asıllı alman ve bir avusturyalıdan oluşuyor; tam bir çeşitlilik, kültürel alışveriş. yeri geliyor türk dede ispanyolca küfür ediyor, torunu melike farsça konuşuyor; yagırdanmıyor.
her ne kadar, oyun sonrasındaki söyleşide genç alman oyuncu alexander von hugo "istanbul'un çeşitliliğinden sonra berlin kurstadt/kaplıcaşehri gibi kalıyor" dese de, bu kadar kozmopolit kadrolu bir oyunu, geçmişin çok kültürlü istanbul'unda değil de günümüzün berlin'inde sahneye koymak çok daha doğal ve kolay!
"der besuch"ta yaşlı kadını oynayan alman tiyatrocu heide simon, fassbinder'in oyuncularından biri. 62 yaşındaki oyuncu bir soru üzerine; farklı bir çevrede neler olup bittiğini görmek/deneyimlemek istediği için bu projenin içinde yer aldığını ve hakan s. mican ile yaptığı gerek tiyatro gerekse tiyatro dışı sohbetlerin kendisine çok faydalı olduğunu belirtti.


hakan savaş mican bu ilk tiyatro oyununda, ünlü isviçreli yazar friedrich dürrenmatt'ın "der besuch der alten frau" (yaşlı hanımın ziyareti) oyununun içeriğinden olmasa bile başlığından ve yaşlı kadınından esinlenmiş, bu oyuna gönderme yapmak istemiş olabilir mi? keşke soru-cevap'ta sorsaymışım.
bugün goethe'de, mimarlık'ı bitirdikten sonra sinema okumuş hakan s. mican'ın dört kısa filmi gösterilecek. mican'ın dünyasını daha iyi anlamak için bulunmaz fırsat. sanırım, bu filmlerden sonra "der besuch" da çok daha iyi oturacaktır...

"aşk"tan:

"Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
"

elif şafak
(doğan kitap, yazarla birlikte çeviren: k.yiğit us)

13 Haziran 2009 Cumartesi

ein stück von pina bausch 2009


(fotoğraflar: dpa)





( fotoğraflar: uwe schinkel )

dün akşam (12 haziran, cuma) wuppertal'deki operaevi'nde pina bausch'un 2009 yılı yapıtının prömiyeri gerçekleşti.
pina bausch'un şili'den esinlenerek tasarladığı yapıtta 16 dansçı görev alıyor. yapıt ara dahil 2.5 saat sürüyor. uzun yıllardır pina bausch ile birlikte çalışan peter pabst sahne tasarımını, marion cito kostüm tasarımını üstlenmişler.
dün akşam operaevi'ni dolduran kalabalık seyirci, yapıtı çoşkulu alkışlarla karşılamış.

12 Haziran 2009 Cuma

berlinlilerden istanbul çıkartması

"almancı!" tiyatro ve film festivali bu akşam başladı. ghetto'nun yakınındaysanız açılış partisine ücretsiz girmek için kullanmanız gereken kod: "ballhaus naunynstrasse". ancak, doğru telaffuz etmek şartıyla!
nerden mi biliyorum? festivalin sevimli kuratörü şermin langhoff, istanbul modern'in sinemasından müzenin orta holüne taşan genç kalabalığa ödül olarak verdi bu tüyoyu. hala değerlendirme imkanı olanlar kaçırmasın!

fatih akın'ın 2001 yılı belgeseli "wir haben vergessen zurückzukehren" (geri dönmeyi unuttuk)'un gösterimi için toplanmıştık. güle oynaya, kahkahalar atarak, yüzümüzde dinmeyen bir gülümsemeyle seyrettik bu 8 yıl öncesinden gelen belgeseli. [yanılmıyorsam istanbul'da daha önce 1-2 kere gösterildi, ben bir türlü denk gelememiştim]
samimi, rahat, doğal bir belgesel-filmdi. gizlisi saklısı olmayan, içten/içerden bir bakışla 7 kardeşli akın ailesinden geri dönenleri, dönmeyenleri, hiç gitmeyenleri izledik... kendileriyle, birbirleriyle, geçmişleriyle, aidiyetleriyle samimi hesaplaşmalarına tanık olduk.
kendi ailemizden birilerini seyrediyor gibiydik. iyi ki de filmden sonra, -halen son filmi "soul kitchen" ile uğraştığından- fatih akın değil de akın'ın anne ve babası çıktı kısa söyleşiye. hoş, fatih akın da onlar kadar samimi, içten ve teklifsizdir ama özellikle onları görmek [taa didim'den sırf bu gösterim için gelmişler] sanki -ve nedense- daha da gerçek kıldı perdeye yansıyanları.
merakımı şermin langhoff'un sorusu giderdi: akın'ın anne-babası şimdilerde 7 ay türkiye'de 5 ay hamburg'dalarmış; geri dönmüş sayılırlar mı...

"almancı!" festivalinin film ayağı çok kapsamlı bir toplamı biraraya getiriyor. bütünsel bir yaklaşımla, tiyatro oyununu (hakan savaş mican, neco çelik) veya uzun metrajlı filmlerini (ayşe polat, neco çelik, ...) seyredeceğimiz sanatçıların kısa filmlerini de programa almışlar.
festivalin tiyatro ayağında ise berlin'de kasım 2008'de kurulmuş çiçeği burnunda tiyatro insiyatifi ballhaus naunynstrasse'nin birbirinden ilginç 6 yapımı yer alıyor; hepsi birbirinden ilgi çekici!

almanya'nın türk kökenli sanatçılarının dünyasına nüfuz etmek için kaçırılmayacak bir fırsat!

10 Haziran 2009 Çarşamba

grafik tasarımlara nufüz eden bedenler





bir arkadaşım "idans bitti dans başladı" yorumunu yaptı bu akşam talimhane çıkışında; geçen haftasonu garajistanbul'da "temps d'image" kapsamındaki benim seyredemediğim iki dans gösterisini de izlemiş biri olarak konuşuyordu. ben ise bu akşam talimhane'de cie mulleras'ın dans ile multimedyayı harmanlayan "traces - 96 details" adlı gösterisi ile çağdaş dansa olan inancımı tazeledim.

yaklaşık 5m x 5m beyaz bir zemin, havada asılı üç panoramik beyaz perde, beyaz kıyafetler içinde üç kadın dansçı.
ışık tasarımı yok gibi; beyaz zemine ve perdelere yansıtılan grafik içerikli video projeksiyon görüntüleri (film & multimedya: nicolas grimal) sahnenin/mekanın/dansçıların aydınlanmasını sağlıyor; çok hoş, yaratıcı, daha önce karşılaşmadığım/duymadığım bir fikir!
aynı zamanda ışık görevi de gören grafik tasarımlardan kurulu görüntüler sahneye tam tepeden (90 derece açıyla) yansıtılıyor. dansçılar da bu grafik tasarımlardan esinlenilerek hazırlanmış soyut hareketlerden oluşan koreografiyle (magali viguier & didier mulleras) dans ediyorlar. koreografinin çıkış noktası ağırlıklı olarak grafik tasarımlar olsa da, arasıra perdelere yansıtılan kent, insan, çocuk görüntüleri koreografinin arkasında daha başka esinlerin de olduğunun ipuçlarını veriyorlar.
müzik (didier mulleras) de grafiklerle kurulu soyut atmosferi destekleyen, oldukça ritm ağırlıklı, melodisiz, neredeyse hipnotize edici nitelikte.
"traces - 96 details" gösterisi önce internette yaratılmaya/tasarlanmaya başlanmış, multimedya ve videolarla geliştirilmiş ve daha sonra sahneye taşınmış. proje 2006 yılından beri devam ediyor ve topluluk bu projeyi uzun soluklu, "göçebe" bir iş olarak ele alıyor. dolayısıyla, cie mulleras'ın çok kapsamlı bir internet sitesi var ve bu gösteri ile de ilgili bir çok kısa film içeriyor.

digital teknolojinin dansın hizmetine bu kadar ustaca ve yaratıcı bir şekilde sunulduğu örnekler çok olmasa gerek. bodig'e bizi bu yetkin toplulukla tanıştırdığı için içten teşekkürler...

"swann'ların tarafı"ndan:

"Swann öteki elini Odette'in yanağında gezdiriyordu; Odette ona sabit bakışlarla, Floransalı ustanın eserlerindeki, Swann'ın kendisini benzettiği kadınların baygın ve ciddi edasıyla baktı; yine o kadınların gözleri gibi parlak, iri ve narin olan gözleri gözkapaklarının kenarına yaklaşmış, iki gözyaşı misali damlamaya hazırlanıyordu adeta. Odette de, hem dini tablolardaki, hem de pagan sahnelerdeki bütün o kadınlar gibi, boynunu bükmüştü. Herhalde alışkanlık haline getirdiği, böyle durumlara uygun düştüğünü bilerek takınmayı ihmal etmediği bir tavır içinde, sanki görünmez bir güç onu Swann'a doğru çekiyormuşçasına, çehresini yerinde tutabilmek için bütün gücünü harcıyormuş gibiydi. Odette yüzünü, adeta kendine hakim olamayarak Swann'ın dudaklarına bırakmadan önce, Swann bu yüzü iki elinin arasında, biraz uzağında tuttu birkaç saniye. Zihnine, koşup yetişmesi, onca zamandır beslediği hayali tanıması ve çok sevdiği bir çocuğun başarısını izlemeye davet edilen bir akraba gibi, bu hayalin gerçekleşmesini izlemesi için gerekli zamanı vermek istemişti. Swann belki aynı zamanda, Odette'in, henüz sahip olmadığı, hatta öpmediği ve son kez gördüğü bu çehresine, temelli ayrılmak üzere olduğumuz bir manzaraya, adeta onu da alıp yanımızda götürmek istercesine bakışımız gibi bakmaktaydı."

marcel proust
(yapı kredi yayınları, çeviren: roza hakmen)

müzik festivali 37, izlenim 01: çinili köşk'te rezalet!

çok ilginç; sahneyi arkeoloji müzesi önüne kurunca konserin mekan adı "arkeoloji müzesi avlusu" oluyor, çinili köşk'ün önüne kurunca "saray konserleri - çinili köşk" oluyor.
herhalde bir doğulunun bir doğuluya yapacağı en kötü şey orjantalist olmaktır. ne o; "saray"da konser dinliyoruz, ellerimizde kırmızı-beyaz şaraplarımız, pek mutluyuz!
benim bildiğim, bar-gece kulübü gibi mekanlarda bir yandan içki içilirken bir yandan müzik dinlenir; nereden çıktı klasik müzik konserinde şarap yudumlamak! bu nasıl bir görgüsüzlüktür!
ama 5o0 yıllık güzelim çinili köşk'e yapılan bunun yanında hiç kalır desem yanlış olmaz; narin sütunlarla perdelenmiş enfes turkuaz-lacivert çinilerle bezeli muhteşem fasadı, cart kırmızı fosforlu mavi ışıklandırmayla boyamanın ne alemi vardı! yaşayışa dair görgümüzü bir kenara koydum, estetik görgümüz de maaesef yüzyıllar öncesinin bile gerisinde!
ne yazık ki, bütün bunlara çanak tutan da şehrimizin en "güvenilir" sanat kurumu iksv!

başka?
kuş cıvıltısı değil karga gaklamaları ve martı cıyaklamaları eşliğinde (yanlış anlaşılmasın karga en çok sevdiğim kuşlardan biridir) iki narin çalgının, viyolonsel ve gitar'ın tınılarını akustik değil de mikrofondan duyuyor olmak irkilticiydi.
konserin ikinci bölümü esnasında -yanlış yönlendirme sonucu- ezan için erken ara verildiğinde, konseri kaçarak terk eden seyirciler bir yana (yoksa namaza ma gittiler), sanatçıların sabırsızca -ya da yine yanlış yönlendirme sonucu- sahneye ezan bitmeden erken geri dönüp piazzolla'yı ezan eşliğinde çalmaları ise üzücüydü.

sanatçılar?
iki saati bulan program gereksizce uzun tutulmuştu. bis olarak çalınan iskoç halk şarkısı oldukça yersizdi.
sonuçta; gitar ile viyolonselin çok da özel ve özgün olamayan birlikteliğiydi dün akşamki konser; benim için tam bir hayal kırıklığı!

9 Haziran 2009 Salı

"bab-ı esrar"dan:

" ...nefsimizin istekleri bizi yanlış yola sürükler, yemeye, uykuya, şehvete duyduğumuz açlık, kabaran benliğimiz o kutsal parçayı ruhumuzun en derin kuyusuna iter ki, çoğu insan kendi içindeki bu cevherin farkına bile varmaz. İşte bu parçayı fark ederek aramaya başlayan kişiye âşık deriz. Aramanın kendisine de aşk. Yani aslolan aramaktır. Lakin arayış tek başına olmaz; bize bir öğretmen, bir mürşit başka bir deyişle bir maşuk gerekir. Çünkü kimse o kıldan ince, kılıçtan keskin, o sevda köprüsünden tek başına geçemez. Ama bir kez geçti mi artık maşuka da ihtiyaç kalmaz. Âşık da, maşuk da, seven de sevilen de sadece o kişi olur... "
ahmet ümit
(doğan kitap)

2 Haziran 2009 Salı

idansII : bilanço

01. 12 easy waltzes, michele anne de mey & grégory grosjean - charleroi danses, ***** (06mys)
02. the continuum: beyond killing fileds, ong ken sen - theatreworks, ***** (14mys)
03. light music, thierry de mey & jean geoffroy - charleroi danses, **** (06mys)
04. doKUMAN, filiz sızanlı & mustafa kaplan - taldans, ***.5 (24mys)
05. directory: europe endless & directory: songs of love and war, deufert + plischke, *** (10mys)
06. yerel saat, ilyas odman - ayşe orhon - talin büyükkürkçiyan, esra yurttut - tuğçe tuna - lerna babikyan - şebnem yüksel - gonca gümüşayak - münibe millet, **.5 (23mys)
07. nothing can suprise us, andrea bozic, **.5 (02hzr)
08. radiodance, nina gasteva - iguan dance theater, ** (28mys)
09. all good spies are my age, juan dominguez, * (12mys)