29 Aralık 2021 Çarşamba

2021 yılında gösteri sanatlarına öznel bir bakış

malum, 2021 yılı yoğun olarak pandemi koşullarında geçti. yılın ilk yarısında fiziksel mekanlar kapalıydı. seyirciler olarak tiyatro ve konser etkinlikleriyle, yazla birlikte olanaklı hale gelen açık hava gösterimleri sayesinde tekrar kavuşma imkanımız oldu. eylül'de 2021-22 sezonunun başlamasıyla birlikte ise, istanbul'da bir yandan pandemi nedeniyle seyircisiz ve kapanmak zorunda kalan tiyatro mekanlarından arda kalanlar ürkek ürkek tekrar açılırken diğer yandan da, bana göre 2021 yılında istanbul'da gösteri sanatları alanına damgasını vuran bir gelişme yaşandı: yeni gösteri mekanlarının arka arkaya boy göstermesi. kast ettiklerim, mutenalaşma projelerinin bir parçası olarak komplekslerine bir de gösteri sanatları mekanı ekliyim diye düşünülerek ne oyun ne seyir ne kulis ne de fuaye alanları uluslararası standartlarda düzgün çözülmüş mekanlar değil. bahsedeceklerim, ister sıfırdan tasarlanmış ister mevcut bir yapıdan dönüştürülmüş olsun, sırf gösteri sanatları için düşünülmüş mekanlar. bunlar mimari olarak ve gösteri mekanı tipi açısından oldukça geniş bir yelpazeye sahipler. bu açıdan kentimizdeki gösteri sanatları mekanı çeşitliliğinin artıyor olması oldukça heyecan verici, sevindirici, önemli. aralarında endüstri yapılarından dönüştürülmüşleri de var, sıfırdan kara-kutu sahne olarak tasarlanmışı da, eskisinden sadece cephesi korunarak anıtsallığı devam ettirileni de. özel mülk olanı da var, belediyeye ait olanı da, devlete ait olanı da... 

istanbul'da son 15 yılda arka arkaya kaybettiğimiz, daha doğrusu fişi çekilen, bir çok tiyatro mekanı yerine, hele de pandemi ile fiziki mekanlarla ilişkimiz iyice kesilme noktasına gelmişken, bu yeniden canlanma güzde baharı yaşattı bizlere. bu nedenle bana göre 2021'in istanbul gösteri sanatları sahnesindeki en önemli gelişme, bu yıl çevrimiçi veya fiziksel olarak sahnelenen gösterilerden çok, bu yeni mekanlar. 
en anıtsalından en sakinine sıralarsam: 
 -kullanıma açıldığı 1969'dan beridir dünya çapında kabul görmüş, literatüre girmiş (örneğin hannelore schubert'in 1971 tarihli genelde dünyadaki ve detaylı olarak almanca konuşulan ülkelerdeki tiyatro-opera binalarını ele alan "moderner theaterbau" kitabı) anıtsal tiyatro mimarisi örneklerinden biri olan istanbul atatürk kültür merkezi bir hükümranlık gösterişi olarak hayatımıza geri döndü, içinde üç farklı gösteri mekanıyla. henüz tam kapasite çalışmasa da, böylece istanbul devlet opera ve balesi, istanbul devlet tiyatrosu ve istanbul devlet senfoni orkestrası evlerine geri dönmüş oldular. 
-hasanpaşa gazhanesi, avrupa'da, özellikle de almanya'da nitelikli örneklerine çokça rastladığımız endüstri yapılarının yeniden işlevlendirilerek hayatlarını sürdürmeleri anlayışıyla yıllardır ayağa kaldırılmaya çalışılıyordu, şimdi içindeki iki sahneyle şehre dahil oldu. istanbul büyükşehir belediyesi şehir tiyatroları bu iki sahneyi kullanmaya başladı. bunlara ek olarak, gazhane alanı içinde hava şartları elverdiğince konser, tiyatro ve dans gösterimleri de gerçekleşiyor. 
-yine kadıköy'de, hasanpaşa'ya çok uzak olmayan bir mesafede, acıbadem'de bu sefer kadıköy belediyesi, içinde sıfırdan tasarlanmış bir kara-kutu sahne de barındıran gıcır gıcır bir kültür merkezi açtı: alan kadıköy. belediyenin kendi tiyatro topluluğu olmadığı için, bu mekanın programı şimdilik özel tiyatro ve dans topluluklarının gösterilerinden oluşuyor, sanırım böyle de devam edecek.
-ve şehrin merkezine biraz uzak da olsa, yine mevcut bir endüstri yapısından ustaca ve titizlikle dönüştürülmüş, yerin hafızasını iliklerinize kadar hissedebildiğiniz, enfes bir gösteri mekanı beykoz'da kundura sahne olarak kullanıma açıldı. buradaki ilk gösteri, mekanın kendi yapımıydı. bakalım devamı nasıl gelecek?..

bunların hepsi aslında, yıllardır süren projelerdi. bazısı son 1.5-2 yılımızı çalan pandemi yasakları sırasında bitmişti zaten, ama malum, açılamamışlardı. dolayısıyla hepsinin bir anda hayata gözlerini açması, seyredenler ile eyleyenleri içlerine almaya başlamaları 2021'e denk geldi ve eşzamanlı gerçekleşmiş oldu. 
vaktim olursa yeni yılın ilk günlerinde her biri hakkında daha detaylı yazmak istiyorum. aralarından önceliği, devlet binası olduğu için doğrudan benim vergilerimle de yapılmış olanına, yani istanbul atatürk kültür merkezi'ne vereceğim. yazı pişiyor, takipte kalın ;)

21 Aralık 2021 Salı

on soruluk sohbetler 56 : magne van den berg

GalataPerform’un düzenlediği ve Türkiye’nin ilk oyun yazarlığı festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali bu yıl onuncu kez 1- 28 Kasım 2021 tarihleri arasında, “nefes” teması odağında, hibrit bir yapıyla hem fiziksel alanda hem de dijitalde gerçekleşti. Festivalde, oyunları Türkçeye çevrilerek sahnelenmiş okumaları gerçekleştirilen uluslararası oyun yazarları ile yaptığımız sohbetlerin sıradaki konuğu Magne van den Berg. 

© Caroline Bijlhi

İyi bir oyunun/oyun yazarlığının özü sizce nedir?
Benim için esas olan bir oyunun içine yerleştiği doğru tonu bulmak… Neredeyse müzik yapmak gibi… İyi bir oyunu benim için iyi yapan, doğru içeriğin doğru formda bulunması … Bunun yanı sıra iyi bir oyunun bana gizlenmiş bir şeyler göstermesi önemli, benim farkında olmadığım şeyler, bir tabu, bir acı ya da konuşulması kolay olmayan rahatsız edici bir hakikat ve de bir oyunda gülüp ağlayacak bir şey olduğunda hoşuma gidiyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat, kendimizi ifade edebileceğimiz, en derin korkularımızı ve öfkelerimizi paylaşabileceğimiz güvenli bir sığınak… Öfkenin bir sanatçı için çok güçlü bir itici güç olduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı olarak cesur olmalı ve en derin iç görülerinizi paylaşmalısınız. Seyirciye gelince, sanat iyileştirici olabilir, bu anlamda sanat her zaman insanlar tarafından insanlar için yapılır, yani yalnız kalmazsınız… Bu büyük bir teselli… Sanat dünyayı değiştirebilir mi bilmiyorum ama hakkındaki fikrimizi değiştirebilir ve bu başlı başına iyi bir başlangıçtır.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Bu zor, henüz bilmiyorum, belki daha küçük bir ölçeğe geri döneriz… Daha az seyirciyle, tiyatroya gittiğimiz saatleri değiştirebiliriz… Daha fazla canlı yayın kullanabiliriz, savunmasızlığımızın daha çok farkına varabiliriz. … Pandemi sanata da saldırabilir… Şu anda Hollanda'da tüm tiyatrolar ve müzeler kapalı, her şey iptal… Çok üzücü… Bu yüzden pandemi sanatın büyük bir düşmanı haline gelebilir…

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Tiyatro okulunda benim için çok önemli olan Kas en de Wolf ve Nieuw West/Marien Jongewaard gibi öğretmenlerim vardı, ama Beckett hayatımı güvence altına aldı, bana içsel mücadeleyi kelimelere ve cümlelere nasıl dönüştüreceğimi gösterdi, Thomas Bernhard bana öfkeyi mizaha nasıl dönüştürebileceğimi gösterdi, Pinter bana aynısını ve müzikalitesini gösterdi. David Lynch, A'dan B'ye bir hikâye anlatmakla ilgili kuralları çiğnemek açısından önemliydi. Marguerite Duras, kendi acınızı ve cinselliğinizi kullanmak için önemliydi ve bunun gibi…

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

14 Aralık 2021 Salı

on soruluk sohbetler 55 : demian vitanza

GalataPerform’un düzenlediği ve Türkiye’nin ilk oyun yazarlığı festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali bu yıl onuncu kez 1- 28 Kasım 2021 tarihleri arasında, “nefes” teması odağında gerçekleşti. Festival bu yıl, Saint Benoit Silüet Sahnesi, BAU Konservatuar Pera Sahnesi, BeReZe Gösteri Evi, Bahçe Galata, Arter-Sevgi Gönül Oditoryumu ve yeniperform.com‘da hibrit bir yapıyla hem fiziksel alanda hem de dijitalde seyircilerini ağırladı. Tiyatro alanında yeni yazarlara ve yönetmenlere alan açmasıyla çok önemli bir yere sahip olan bu festival kapsamında, atölyelerde “nefes” teması altında yazılmış yedi yeni oyun, okuma tiyatrosu olarak sahnelendi. Ayrıca bu seneki festivalin yurt dışı konukları arasında, geçen seneki festivalde de Gece Vardiyası oyunu ile festivalde yer almış Demian Vitanza, Norveç Büyükelçiliğinin desteğiyle Cecilie Loveleid, Cervantes Enstitüsü desteğiyle Joan Yago, İstanbul Tiyatro Festivali ve Hollanda Sahne Sanatları Fonu iş birliği ile İstanbul Tiyatro Festivali’nin Hollanda Seçkisi bölümünde misafir edilen Magne van den Berg, Bahçeşehir Üniversitesi desteğiyle Yeton Neziray gibi oyun yazarları ve yönetmenler, program dahilinde oyun okumaları, atölyeler, söyleşi ve panelleriyle yer aldılar. Festivalde, oyunları Türkçeye çevrilerek sahnelenmiş okumaları gerçekleştirilen uluslararası oyun yazarları ile yaptığımız sohbetlerin ilkinde bu sene Ağırlık oyununun okuması Okan Urun yönetmenliğinde gerçekleşen Demian Vitanza’yı misafir ettik. 

© Tine Poppe

İyi bir oyunun/oyun yazarlığının özü sizce nedir?
İyi bir oyunun tiyatro için sorun yaratan bir oyun olduğuna inanıyorum. Yani tiyatro üretimini, bir metnin nasıl sahnelenmesi gerektiğine dair yeniden düşünmeye zorlayabilecek bir oyun. Sonunda, iyi bir oyun seyirciyi yeni şekillerde düşünmeye veya hissetmeye zorlar.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Rahatlatmanın ve rahatsızlık vermenin ikili rolüne inanıyorum. Meşhur bir söz vardır: Sanat rahat olanı rahatsız etmeli ve rahatsız olanı rahatlatmalı. Bence bu, tek bir yapıtın başarabileceği bir şey. Ama tek bir sanat yapıtı büyük bir toplumsal dönüşüme vesile olabileceğine inanmıyorum. Kültür yavaş yavaş, tuğla üzerine tuğla koyarak inşa edilir ve kolayca yıkılabilir de. Ancak, aktif bir sanat alanının üzerine inşa edilmiş güçlü bir kültür, eleştirel düşünce ile toplumdaki güveni dengeleyerek toplumsal dokuyu güçlendirebilir.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Umarım Netflix dizilerini ve dijital eğlenceyi tüketmek olan yeni alışkanlıklarımıza bağlı kalmayız. Ama bu bir test. Gösteri sanatları, bir gösteriyi seyretmek için harcanan fiziksel çabaya değdiğini kanıtlayabilir mi? İnanıyorum ki kanıtlar.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Bu soru söz konusu olduğunda, ilham veren sanatçılar panteonunu monoteizme tercih ederim. Bununla birlikte, Inger Christensen adında bir Danimarkalı (kadın) şairden çok ilham alıyorum. O, insanın derinliğini ifade etmenin tek yolu olarak acıya başvurmadan, insan ruhunun derinliklerine inme yeteneğine sahipti. Muhteşem yazarlığına rağmen Nobel ödülü almamış olmasını gerçekten kafa karıştırıcı buluyorum. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

26 Kasım 2021 Cuma

on soruluk sohbetler 54 : zwermers

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Bizler de Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Fringe serimizin son konuğu Pan~// Catwalk işleri ile festivalde yer alan Hollandalı Zwermers topluluğu.

Sahnede iki oyuncu, bir kemancı ve bitmek bilmez bir kıyafet değişimi eşliğinde insanlığın çeşitliliğine ve renkliliğine bir övgü sunan Pan~// Catwalk işi, kıyafetlerimizin bizim kim olduğumuzu, kim olmak istediğimizi ve hatta kim olmak zorunda kaldığımızı nasıl ifade ettiğini sorgulayan bir iş. Zwermers, bu “ikinci deri”nin bizi ne kadar tanımladığını gözler önüne seren bir süreç kurguluyor, “cinsiyet ve kimlik” üzerine eğilerek insanları etiketlerden arındıran, kadınlık ve erkeklik hakkındaki kuralcı çerçeveleri sorgulayan bir inceleme sunarak, “İnsanlar mı kıyafetleri taşıyor yoksa kıyafetler mi insanları taşıyor?” sorusunu merkeze alıyorlar. Pan~// Catwalk’u festival kapsamında festival seyircisi ile bir araya getiren topluluk ayrıca daha sonra buradan öğrencilerle gerçekleştirdikleri atölye sonunda ortaya çıkan yeni versiyonu da Hollanda Konsolosluğunun bahçesinde izleyici karşısına çıkardılar.
Zwermers, Pan~ // Catwalk, © Jostijn Ligtvoet Fotografie 

Performansın özü sizce nedir?
Bizim için performans, çift anlam taşıyor; canlı performans olma durumunun yanı sıra performans sanatı olmasına yani, sanat eserinin, sanatçı tarafından gerçekleştirilen eylemler yoluyla yaratıldığı sanat formuna işaret ediyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Pan~// Catwalk projemizde performansçılar şu eylemi gerçekleştiriyorlar: Sürekli üzerlerindeki kıyafetlerin değiştirilmesi. Böylece, kıyafetler ön plana çıkarak sahnenin merkezine geçip ana hikâyeyi anlatıyorlar: Üzerimize geçirdiğimiz kıyafetlerin bir beden üzerinde sahip olabilecekleri devasa dönüştürücü güç ve bunun nasıl bir kimlik duygusu sağladığı. Seyirci gördüğü her şeyi etiketlemek için kendi eylemsizlik eğilimiyle karşı karşıya kalıyor ve kimlik kavramının gerçekten ne kadar akışkan olduğunu fark ediyor.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Pandemi çalışmalarımızı büyük ölçüde etkiledi. İptal edilen performanslar nedeniyle, işlerimizi daha derinlemesine düşünmek için daha fazla zaman harcamaya karar verdik. Bulunduğumuz şehirdeki yerel tiyatromuzda geçirdiğimiz bir aylık misafirlik süresince dünyanın her yerinden kıyafetler, tekstilin sorunlu olan aşırı üretimi, “gündelik” tarzın gerçekte ne anlama geldiği ve başkalarının ne düşündüğünü umursamadan radikal bir şekilde kendi abartılı/ham stilini seçen insanlara verilen bir takma ad olan “cennet kuşları” gibi başlıkları araştırdık. “Cennet kuşları” konusu bizim favorimizdi. Sonunda, mevcut performans tasarımımıza bazı önemli başka unsurları da dahil ettik ve onu çok daha çeşitli ve kapsayıcı bir hale getirdik.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Pandemi esnasında yerleştirmeler ve bir video işi gibi başka yapıtlar üzerinde çalışmaya başladık ve dijital sahnenin olanaklarını araştırdık. Oerol Festivali (lokasyon bazlı performanslara odaklanan bir Hollanda festivali) için, dünyanın dört bir yanından on kişiye Pan~// Catwalk performansımızın kendi versiyonlarını yaratmalarını istediğimiz bir Zoom performansı gerçekleştirdik. Bu süreçte, İstanbul Bilgi Üniversitesi performans öğrencisi Tanya Arısoy da bize katıldılar. İlk başta dijital mecraya dair tereddütlerimiz vardı ama sonuçta bu, dünyanın dört bir yanından insanlarla bağlantı kurmak için harika bir deneyim oldu. Zoom'u performans mecrası olarak kullanmak ve izleyicilerin kameralarını açıp gardıroplarından bazı kıyafetleri göstermelerini istemek, aynı zamanda onları işe dahil etmek ve de oturma odalarına ulaşmak için eşsiz bir fırsat yarattı. Bu hem çok kişisel hem de çok küresel bir bağ kurdu. Hâlâ canlı performansın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını düşünüyoruz ama dijital mecranın umut verici olanaklarını da keşfetmiş olduk. Kısacası pandemi nedeniyle performansımızı birden fazla sonuca olanak sağlayan ve üzerinde çalışmaya devam etmek için hala birçok fikre ilham olan bir projeye dönüştürdük diyebiliriz. Bütün bunlar zaten potansiyel olarak mevcuttu ancak pandemi bize bunu geliştirmemiz için kesinlikle zaman ve fırsat verdi.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

13 Kasım 2021 Cumartesi

Ajitasyon, röntgencilik veya melodramdan uzak bir mizansenle ortaya konan acıların çocuğu Jude

© Jan Versweyveld

Sahnenin ortasında boş büyük bir alan. Zemini turuncu-kırmızı renkte. Alanın odağına yakın bir noktada beyaz bir ayaklı lavabo duruyor. Burası Jude’un alanı. Jude’un acı dolu geçmişi burada canlanıyor, ona acıları yaşatan bütün karakterler burada beliriyorlar. Jude, oyunun geçtiği şimdiki zamanda ise, dönüp dolaşıp tekrar tekrar önüne oturduğu lavabonun ayağına yaslanıyor ve kollarında kesikler açıyor. Kollarından akan kanlar zemine düşüyor; zeminin turuncu-kırmızı rengi Jude’un kanıyla yıkanmasından geliyor. Sahnedeki bu büyük boş alanın etrafında kalan dar uzun alanlar ise Jude’un şimdiki zamandaki dostlarının mekanları; geç yaşta evlatlık edinildiği evin mutfağı, mimarlık ofisi, ressam atölyesi, doktor muayenehanesi. Bütün bu mekanlar ortadaki boşluğu çevreliyorlar, aynı, bütün dostlarının Jude’u çevrelemeleri, sarmaları, ondaki yaralanmışlığı sezip onu sakınmaları gibi. Her biri; biri onun -ilerleyen zamanda- sevgilisi olarak, diğeri ona kırsalda bir ev inşa ederek, diğeri tablosunu yaparak, üniversiteden hocası onu evlatlık edinip bütün mirasını ona bırakarak acılı geçmişinin izlerini silmeye, onu sağaltmaya çalışıyorlar. Jude’a çocukluğu boyunca defalarca tecavüz edilmiş, çocuk fahişe olarak çalıştırılmış. Jude’un bedeni kadar ruhu da çok yara almış. Ve Jude bu ruhsal ve bedensel yaralarla ancak, kendi kendini yaralayarak, kendi bedeninde yaralar açarak başa çıkabileceğine inanmış, ikna etmiş kendisini. 

Jude, Hanya Yanagihara’nın Türkçe’ye Değersiz bir Hayat olarak çevrilmiş, 2015 yılında yayınlandığında çok satanlar listesine ve Man Booker Ödülü adayları arasına girmiş 800 küsur sayfalık A Little Life adlı romanının protagonisti. Roman çok uzun bir zaman dilimine yayılmış olarak Jude ve arkadaşlarının 30’lu yaşların başında ve çoğunlukla New York’ta geçen hikayesini şimdiki zamanda anlatıyor. Roman bir süre sonra Jude’a odaklanıyor ve Jude’un geçmişi, şimdiki zamanın içine yedirilerek okuyucuya aktarılıyor. Değersiz bir Hayat'ı günümüzün en üretken ve saygın tiyatro yönetmenlerinden Ivo van Hove 20 yıldır başında olduğu International Theater Amsterdam (ITA) topluluğuyla 2018 yılında, bir çok gösteride birlikte çalıştığı yazar-dramaturg Koen Tachelet’nin uyarlamasıyla sahneye taşımış. Ara dahil dört saatten uzun süren Een klein leven 2021-22 sezonunda tekrar repertuvara alınıp, Ekim’in ilk günlerinde Amsterdam’ın tarihi gösteri sanatları binalarından biri olan Carré Tiyatrosu’nda sahnelendi. Gösterimlerinden biri, ITA’nın geçtiğimiz sezon pandemi nedeniyle başlattığı sahneden naklen yayın programı ITALive’a devam etme kararı sayesinde, dünyanın her yerindeki tiyatro meraklılarının evlerine kadar ulaştı.

Benim açımdan, Ivo van Hove’nin gösterilerinin karşı konulmaz bir cazibesi var; onun anlatısı beni hikayenin içine ilk 5-10 dakikada sokuveriyor. Belki mimarlık eğitimi almış olmamdan kaynaklanıyordur bilemiyorum; van Hove’nin gösterilerini biraz ünlü modernist mimar Mies van der Rohe’nin mimarlığına benzetiyorum. En ikonik ve bildik yapılarından biri olan Barselona Pavyonu’nu düşünün. Mekanlar birbirinin içine akar; bir mekandayken attığınız bir-iki adımla, fark etmeden bir bakmışsınız diğer bir mekana geçmişsinizdir. Bu akış her zaman devinduyumsal (kinestetik) da olmak zorunda değildir, her daim görsel olarak mevcuttur zaten. Gerek fiziksel gerekse de çevrimiçi seyrettiğim neredeyse bütün van Hove gösterilerinde de benzer bir deneyim yaşıyorum; hikaye çok mekanlı ve çok karakterli olsa da, anlatı kompartımanlardan oluşmuyor, aksine, olaylar, durumlar ve karakterler müthiş bir kayganlıkla birbirlerinin içine girerek akıp ilerliyorlar.



Ivo van Hove’nin anlatılarının biçemini destekleyen en önemli öğelerden biri mekan tasarımı. Van Hove’nin hem iş hem hayat partneri olan Jan Versweyveld, bu gösteride örneğin, bir çok mekanı (ve zamanı) aralarında hiçbir sınır olmadan, sanki hepsi tek bir büyük mekanı, örneğin bir New York loft’unu, oluşturuyormuş gibi bir arada, bütünsel ele almış. Böylelikle mizansendeki akıcılığı desteklemiş. Een klein leven'in sahne tasarımının en kritik öğelerinden biri de sahnenin karşılıklı iki yanına konumlanmış sinemaskop boyutlu perdeler. Bunların üzerine gösteri boyunca kesintisiz olarak, yavaş bir hızda ilerleyen ve göz hizasından çekilmiş, New York’tan sokak, park, meydan görüntüleri yansıtılıyor. Bu görüntülerin her an karakterlerin arkasında akması, anlatının atmosferine girmemde önemli rol oynayan etkenlerden bir diğeriydi. Sahne üzerinde ve hareket halindeki kameramanların çektiği canlı yayını, gösterinin dramaturjisinin, estetiğinin ve anlamının bir parçasına dönüştürmekte usta isimlerden biri olan van Hove bu gösteride sahneden kaydedilen canlı yayınları iki yandaki sinemaskop perdelere değil, sahnenin çeşitli noktalarına yerleştirilmiş küçük monitörlerden vermeyi tercih etmiş. Gösteriyi çevrimiçi izlediğim için bu monitörlerin konumlarını tam olarak fark etmedim, ancak Van Hove’nin bu sayede sahnenin karşılıklı iki tarafına konumlanan seyirciyi Jude’un yaşadığı ve sahnede -kelime anlamıyla da- bütün çıplaklığıyla aktarılan acılara belli bir mesafede tutmayı başardığını söyleyebilirim.

800’ü aşan sayfa boyunca 30 yıllık bir zaman dilimine, üç farklı şehre ve bir çok mekana yayılan olaylar barındıran ve başlangıcında dört karaktere eşit ağırlık verirken giderek tek bir protagonistin, Jude’un psikolojisine odaklanan bir romanı, bütününe sadık kalarak sahneye taşımak imkansız. Ve sadece Jude’un işkence ve istismarla geçen çocukluğundan, kendinden nefret ve güvensizliğe uzanan hikayesini anlatmak bile öylesine ince bir denge gerektiriyor ki, mizansen ancak van Hove’nin yönetmenlik ustalığını konuşturmasıyla ajitasyondan, röntgencilikten veya melodramdan sıyrılıyor. Van Hove’nin mizanseni öyle de incelikler içeriyor ki, örneğin Jude’u baştaki tek bir kıyafet değişiminin ardından bütün oyun boyunca aynı beyaz gömlekle bıraktırıyor. Ancak Jude’un kollarını tekrar tekrar jiletlemesiyle beyaz gömleğin üzerindeki kırmızı lekeler giderek artması Jude’un yaralarının her şeye rağmen hep orada, o bedende ve o ruhta kalmaya devam ettiğini imleyen basit ama çok etkili bir görüntüye dönüşmesini sağlıyor.

© Jan Versweyveld

Van Hove’nin başarısında, yıllardır birlikte çalıştığı ITA’nın, istisnasız bütün oyuncularından çıkardığı doğal ve zorlamasız oyunculukların payı büyük. Jude rolüyle Hollanda’nın tiyatro ödülleri Louis d’Or’da En iyi erkek oyuncu ödülü alan Ramsey Nasr başta olmak üzere, Jude’un sevgilisi Willem’i canlandıran Maarten Heijmans, üç tecavüzcüsünü adeta bir ölüm meleği gibi canlandıran Hans Kesting, sosyal görevliyi canlandıran Marieke Heebink ve diğer oyuncuların hepsi oyunculuk dersi veriyorlar. Gösterinin atmosferinin kurulmasında, bir yaylı çalgılar dörtlüsü tarafından canlı icra edilen, Mahler’den Schubert’e tekinsiz melodilerin ve Eric Sleichim’in bu gösteri için yazdığı bestelerin etkisi de yadsınamaz. Dolayısıyla bütün öğeleriyle Een klein leven Ivo van Hove’nin ustalığını konuşturduğu yapıtlarından biri, her anlamda tatmin edici bir tiyatro şöleni.

© Jan Versweyveld

© Jan Versweyveld

ITA’nın 2021-2022 sezonunun ilk yarısında sahneden naklen yayınlayacağı diğer gösterileri kaçırmamanızı öneririm. Bunlardan bazıları; 27 Kasım’da Ivo van Hove’nin yönettiği ve başrolünde benzersiz Isabelle Huppert’in oynadığı Théâtre de l'Odéon yapımı Tennessee Williams’ın ünlü yapıtı Sırça Köşk ve 5 Aralık’ta Avrupa’nın sıradışı koreograflarından Alain Platel ve Frank van Laecke’nin yönettikleri NT Gent ile Les Ballets C. de la B. ortak yapımı Gardenia.

[bu yazının bir versiyonu 09.11.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

30 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 53 : gökçe gürçay (CheChe)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Bizler de Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Fringe serimizin sondan bir önceki konuğu Kendimi Çalıyorum ile festivalde yer alan KeKeÇa’dan CheChe - Gökçe Gürçay. Müziği “görünür”, dansı “işitilir” kılan beden perküsyonunun önde gelen topluluklarından KeKeÇa ekibinden CheChe - Gökçe Gürçay, pandemi sürecinde de, ekranların karşısından da olsa çocukları yalnız bırakmamış ve de onlarla çevrimiçi atölyeler gerçekleştirmeye devam etmişti. Yakın zamanda Nilüfer Kent tiyatrosu için Bedirhan Dehmen ile birlikte hazırladıkları interaktif çocuk oyunu Aridu – Galaktik DJ’in de prömiyerini yaptığı CheChe - Gökçe Gürçay, İstanbul Fringe Festival’inde ise tek kişilik komedi oyunu Kendimi Çalıyorum! ile yer almıştı.




Performansın özü sizce nedir?
Performansın özünü, beden/zaman tasarımı olarak görüyorum. İlk çağlardan günümüze kadar öyle olmuşa benziyor. Performans sanatlarındaki zaman elementi, esnetilebilir ve sıkıştırılabilir arasında gider gelirken, anlatının bedenlenmesini tam anlamıyla hizaya sokuyor. ”Lineer ‘ilgi’ transferi” de denebilir belki.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Tabii ki inanıyorum. Öncelikle kendi dönüşümümden başlıyor. Sanata dönük bir hayat sayesinde, fikren ve hayalen hiç tahmin edemeyeceğim ihtimallerle karşılaştım, farklı kişilerle üretme şansı buldum. Fakat başkasının hayatını dönüştürme gücüne sahip olduğunu düşünmek çok tuzaklı bir yol. Bu gücün farkında olup, hayat boyu samimiyetten uzaklaşmadan bunu sürdürmek gerektiğini düşünüyorum.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Evlerde geçirdiğimiz zamanın uzunluğu sahne sanatlarını ekranlı - kayıtlı bir hâle büründürdü. Halihazırda kayıt ve sunum teknolojileri gelişmekteyken bunun içinde alışılmışın dışında denemeler bana heyecan verdi. Asla art arda izleyemeyeceğim dünyanın farklı yerlerinden sahne performansları evime kadar geldi. Canlı seyretmenin keyfi gibi olmasa da kaliteli işleri görmenin paralel evreni açılmış oldu.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Hayatta hiç çevrimiçi ders/atölye vereceğimi düşünmezdim. Pandemi başlar başlamaz kendimi çevrimiçi dünyaya adadım. Özellikle de çocuklara. 44 binin üzerinde çocuğa ulaştım. Bu, normal şartlarda olanaksızdı. Aynı anda hepsi farklı şehirlerden küçük arkadaşlarımla güzel vakitler geçirdik. Karşılıklı olarak birbirimize iyi geldik. Sanırım karalar bağlamadan pandemiyi geçiriyor olmamın yegane unsuru çocuklar oldu.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Bunun tam bir formülü olmasa da, birkaç yöntem sıralayabilirim. Biri, kendi merak ettiğim alanları araştıracak ve geliştirecek unsurların peşinde olmak. Örneğin son yazdığım ve oynadığım çocuk oyunu ARİDU’da uzay konusunu ele alıp, bolca okuma ve izleme yaptım. Voyager 2 altın plağının, uzayın derinliklerine nasıl yollandığını detaylarıyla öğrenme fırsatı buldum. Yeni bilgiler benim için çok iştah açıcı. Rüyalarımın işlerime doğrudan yansıdığını pek hatırlamıyorum, genelde rüyalarım çabalamalarla geçiyor.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

23 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 52 : nazlı inan & dilan parlak (KAT)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Bizler de Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Yüzyirmi Metrekare ile festivalde yer alan KAT’tan Nazlı İnan ve Dilan Parlak.



Performansın özü sizce nedir?
Bizim için performansın özü başkaldırı.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyoruz. Oyun mekânına giren kişinin, çıktığında farklı bir kişiye dönüşebileceğine inancı hep var. Kullandığımız metinler, reji ve oyunculuk biçimiyle bu etkiyi arttırmayı hedefliyoruz. Çünkü bir derdiniz varsa bunu insanlara anlatıp onların anlamasını sağlayabilir, etkileyebilirsiniz.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Hibrit ve dijital işlerin arttığı bir döneme geçtik. Bu tarz işlerle gün geçtikçe daha fazla karşılaşacağız gibi görünüyor. Bu da farklı diller doğurarak anlatım çeşitliliğini zenginleştiriyor. Biz zaten dijital disiplinleri işlerine dahil etmeye çalışan bir ekibiz.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Açıkçası çıkabildiğimizi düşünmüyoruz. Çok zor bir süreçti ve hala devam ediyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Uluslararası yönetmenleri ve işleri izliyoruz. Kitaplar, sinema, müzik, plastik sanatlar hepsinden beslenmeye çalışıyoruz. Yani yedi sanatın yedisi de yanımızda bulunsun istiyoruz. Üretme sürecinde beyin çok fazla bunun üzerine çalıştığı için ilginç rüyalar görüp oyunun çıkış sürecine etkide bulunduğu oldu. Rüyalar güçlü bir ilham kaynağı, özellikle gündüz rüyaları.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

16 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 51 : semih ali aksoy & uygar erkuş (boş sahne)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Çalgıcı Gülali Masalı ile festivalde yer alan Boş Sahne’den Semih Ali Aksoy ve Uygar Erkuş.
Performansın özü sizce nedir?
Uygar Erkuş: Performansın özü bana kalırsa konsantrasyon. Konsantrasyon beraberinde iletişimi ve hassasiyeti barındırıyorsa, sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızda ve bizi izleyenlerde bir etki yaratabilir diye düşünüyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Semih Ali Aksoy: Bilebildiğimiz ve şimdilik düşünebildiğimiz kadarıyla sanatın insanı ya da insanın bir yanını, belli bir süre için gündeliğinden ve gündelik hayatta geliştirdiği savunma mekanizmalarından uzaklaştırma, başka bir dünyanın hayaline davet etme ve sonra oradan geri döndürme gibi bir gücü var. Bu mesafeyi gidip gelme, farklı duygularla, farklı düşüncelerle, farklı deneyimleme biçimleriyle karşılaşma gibi ihtimaller yaratabiliyor. Tabii bu sanatı alımlayana da bir o kadar bağlı. Bu içten içe yanan, çok büyük ihtimalle küçücük olan kor, belki bir iz bırakır. Belki bu iz, bir gün bir karar verirken, birine veya bir şeye bakarken, bir duyguyu yaşarken küçük bir fark yaratır ve belki bu da sanata özgü bir dönüştürme gücü.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Semih Ali Aksoy: Açıkçası bu konu hakkında çok bir fikrim yok. Belli prova süreçlerinin hibritleşeceği, yaygınlaşan yeni teknolojilerin performanslarda kullanılacağı ve çevrimiçi oyun ya da oyun kaydı izlemenin de bir parça normalleşeceği kesin gibi. Ayrıca tiyatro mekânları konusunda da bir genişleme oluyor, hepimiz sokak, park, bahçe gibi açık hava alanlarında yapılacak gösterimlerle alâkalı daha çok düşünmeye başladık. Yine de pandemi öncesinden radikal bir şekilde farklı olacağını düşünmüyorum.

Uygar Erkuş: Bir diğer taraftan da sanatçıların kendi disiplinlerini ve sahip oldukları olanakları düşünebiliriz. Birçok grup bu süre zarfında prova alamadı, oyunlarını oynayamadı haliyle sahnedeki insanlar için bir soğumadan, bir unutmadan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Ben yine de bu konuda iyimserim sanırım. Sıcaklığını korumaya başarabilenler ile uzak kalıp büyük bir özlemle sahneye dönenler her ikisi de kendilerine has güzel işler yapacak ve bu seyirci tarafından da ilgi uyandıracaktır. En azından bunu diliyorum.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Semih Ali Aksoy: Bu süreçte yaşadıklarımız ileride nelere ilham olacak bilmiyoruz ama en başta boşa geçen zaman diye bir şeyin olmadığına inanmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince bu süreci okuyarak, izleyerek, dinleyerek kendimizi beslemekle ve bir şeyler yazıp düşünmekle geçirmeyi deniyoruz. Ekibimizin büyük kısmının başka işleri olması ekonomik olarak işimizi kolaylaştırdı ve başka işi olmayanlar da aile evine dönmek gibi masrafları en aza indirecek önlemler almaya çalıştı. Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

Semih Ali Aksoy: Gülali özelinde konuşursak, masallar en büyük kaynağımız. Bu konulara ilgili seyircilerimiz oyunda birçok masaldan ve mitten esin bulacaktır. Ayrıca çizgi filmlerden özellikle sahne dilini oluşturmakta çokça esinlendik. Daha genel konuşacak olursak da, fiziksel bir yerden araştırmalar yapan, oynayan oyuncu bedeni ana motorumuz. Tabii bunu düşünsel bir yerden çerçevelenmiş, belli bir dramaturji ekseninde yapmaya çalışıyoruz. Belli bir yoğunlaşma yakaladıktan sonra da karşılaştığımız birçok şey potansiyel olarak ilham verici olmaya başlıyor.

Uygar Erkuş: Bir ilhamı bir rüyadan aldığımı hiç hatırlamıyorum açıkçası. Fakat gece uykumda çok çok güzel müzikler dinlediğimi, “ah keşke bunu bir kaydetsem de öyle uyusam” dediğimi, fakat ‘neyse ya zaten kafamın içinde değil mi elbet yine gelir” diye kendimi teskin edip uykuya döndüğümü çok bilirim. Ha o uykular sırasında kendiliğinden çıkan müzikler benim midir, kimindir, ya da hakikaten herhangi birini çalmış mıyımdır sonrasında, bilmiyorum.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

14 Ekim 2021 Perşembe

19. yüzyıldan bir kadın besteci: louise farrenc


adıyla ilk defa bu sabah eski newsletter'ları karıştırırken, 8 ekim tarihli new york times'ta karşılaştım. henüz makalenin sadece başlığını okumuşken, spotify'da yapıtları var mı diye baktım, olmaması imkansızdı zaten. 
sabahtan beri üç senfonisini dinliyorum döndüre döndüre. evet, dönemine göre biraz eski usul, ama dinlemesi çok keyifli, enerjik, melodik ve çalgıların aralarında oynaştığı senfoniler bunlar. mendelssohn'un tadı var, bana en çok onu anımsattılar..

louise farrenc 1804-1875 arasında yaşamış fransız bir piyanist, hoca, besteci; özellikle heykeltraşların olduğu bir aileden gelmiş, bir flütçü ve aralarında beethoven'ın da olduğu bestecilerin yayıncısı ile evlenmiş, 1859'da kızını kaybettikten sonra besteciliği bırakmış.

philadelphia orkestrası'nın 2012'den beridir, new york metropolitan operası'nın ise taptaze şefi genç ve dinamik yannick nézet-séguin farrenc'in yapıtlarını programlarına alan müzisyenlerden biri.

new york times'taki yazının tamamını okumak isteyenler tıklayabilirler.
spotify'i olanlar ise herhangi bir kayıttan başlayabilirler louise farrenc'in bestelerini dinlemeye.
vakti olanlar ise bu güzel güz başlangıcında brontë kardeşlerin bir romanıyla eşlik edebilirler dinledikleri farrenc bestelerine...