elif temuçin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elif temuçin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2024 Pazartesi

11 KASIM


1974 maria callas japonya'nın sapporo kentinde son kez sahneye çıktı

1988 gencay gürün çevirisini yaptığı ve şarkı sözlerini yazdığı, terry davies'in müziklerini bestelediği ve haldun dormen'in yönettiği, aristofanes’in kuşlar isimli oyunundan uyarlanan müzikali harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim; oyunda hümeyra, ayla algan, kerem yılmazer, zihni göktay, ismet ay, funda postacı, turgut arseven, can başak, engin alkan, birsen kaplangı, aslı içözü, bennu yıldırımlar ve yıldıray şahinler oynuyorlardı

1994 anne rice'ın kitabından uyarlanan, neil jordan'ın yönettiği, tom cruise, brad pitt ve christian slater'ın oynadıkları gotik korku filmi interview with a vampire gösterime girdi

2003 ünlü yunan bariton spyros sakkas'ın orchestra of colors eşliğinde italyan kültür merkezi konser salonu'nda verdiği konsere gittim

2018 ilk defa bir yoann bourgeois yapıtı seyrettim; zorlu performans sanatları merkezi büyük salon'da celui qui tombe

2022 moliere'in cimri oyununun uyarlamasını elif temuçin rejisiyle bereze gösteri evi'nde seyrettim

 

16 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 51 : semih ali aksoy & uygar erkuş (boş sahne)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Çalgıcı Gülali Masalı ile festivalde yer alan Boş Sahne’den Semih Ali Aksoy ve Uygar Erkuş.
Performansın özü sizce nedir?
Uygar Erkuş: Performansın özü bana kalırsa konsantrasyon. Konsantrasyon beraberinde iletişimi ve hassasiyeti barındırıyorsa, sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızda ve bizi izleyenlerde bir etki yaratabilir diye düşünüyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Semih Ali Aksoy: Bilebildiğimiz ve şimdilik düşünebildiğimiz kadarıyla sanatın insanı ya da insanın bir yanını, belli bir süre için gündeliğinden ve gündelik hayatta geliştirdiği savunma mekanizmalarından uzaklaştırma, başka bir dünyanın hayaline davet etme ve sonra oradan geri döndürme gibi bir gücü var. Bu mesafeyi gidip gelme, farklı duygularla, farklı düşüncelerle, farklı deneyimleme biçimleriyle karşılaşma gibi ihtimaller yaratabiliyor. Tabii bu sanatı alımlayana da bir o kadar bağlı. Bu içten içe yanan, çok büyük ihtimalle küçücük olan kor, belki bir iz bırakır. Belki bu iz, bir gün bir karar verirken, birine veya bir şeye bakarken, bir duyguyu yaşarken küçük bir fark yaratır ve belki bu da sanata özgü bir dönüştürme gücü.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Semih Ali Aksoy: Açıkçası bu konu hakkında çok bir fikrim yok. Belli prova süreçlerinin hibritleşeceği, yaygınlaşan yeni teknolojilerin performanslarda kullanılacağı ve çevrimiçi oyun ya da oyun kaydı izlemenin de bir parça normalleşeceği kesin gibi. Ayrıca tiyatro mekânları konusunda da bir genişleme oluyor, hepimiz sokak, park, bahçe gibi açık hava alanlarında yapılacak gösterimlerle alâkalı daha çok düşünmeye başladık. Yine de pandemi öncesinden radikal bir şekilde farklı olacağını düşünmüyorum.

Uygar Erkuş: Bir diğer taraftan da sanatçıların kendi disiplinlerini ve sahip oldukları olanakları düşünebiliriz. Birçok grup bu süre zarfında prova alamadı, oyunlarını oynayamadı haliyle sahnedeki insanlar için bir soğumadan, bir unutmadan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Ben yine de bu konuda iyimserim sanırım. Sıcaklığını korumaya başarabilenler ile uzak kalıp büyük bir özlemle sahneye dönenler her ikisi de kendilerine has güzel işler yapacak ve bu seyirci tarafından da ilgi uyandıracaktır. En azından bunu diliyorum.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Semih Ali Aksoy: Bu süreçte yaşadıklarımız ileride nelere ilham olacak bilmiyoruz ama en başta boşa geçen zaman diye bir şeyin olmadığına inanmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince bu süreci okuyarak, izleyerek, dinleyerek kendimizi beslemekle ve bir şeyler yazıp düşünmekle geçirmeyi deniyoruz. Ekibimizin büyük kısmının başka işleri olması ekonomik olarak işimizi kolaylaştırdı ve başka işi olmayanlar da aile evine dönmek gibi masrafları en aza indirecek önlemler almaya çalıştı. Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

Semih Ali Aksoy: Gülali özelinde konuşursak, masallar en büyük kaynağımız. Bu konulara ilgili seyircilerimiz oyunda birçok masaldan ve mitten esin bulacaktır. Ayrıca çizgi filmlerden özellikle sahne dilini oluşturmakta çokça esinlendik. Daha genel konuşacak olursak da, fiziksel bir yerden araştırmalar yapan, oynayan oyuncu bedeni ana motorumuz. Tabii bunu düşünsel bir yerden çerçevelenmiş, belli bir dramaturji ekseninde yapmaya çalışıyoruz. Belli bir yoğunlaşma yakaladıktan sonra da karşılaştığımız birçok şey potansiyel olarak ilham verici olmaya başlıyor.

Uygar Erkuş: Bir ilhamı bir rüyadan aldığımı hiç hatırlamıyorum açıkçası. Fakat gece uykumda çok çok güzel müzikler dinlediğimi, “ah keşke bunu bir kaydetsem de öyle uyusam” dediğimi, fakat ‘neyse ya zaten kafamın içinde değil mi elbet yine gelir” diye kendimi teskin edip uykuya döndüğümü çok bilirim. Ha o uykular sırasında kendiliğinden çıkan müzikler benim midir, kimindir, ya da hakikaten herhangi birini çalmış mıyımdır sonrasında, bilmiyorum.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

30 Eylül 2021 Perşembe

on soruluk sohbetler 49 : elif temuçin (tiyatro bereze)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyor. Üç yabancı ve altı yerli ekibin dahil olduğu Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On soruluk sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. İlk konuğumuz, ülkemizin hem yetişkinlere hem de çocuklara ve gençlere yönelik nitelikli gösteriler üreten ender topluluklarından Tiyatro Bereze. Topluluğun kurucularından Elif Temuçin’in yazdığı ve oynadığı, Erkan Uyanıksoy’un yönettiği An-Sızı-N bir ergenlikten yetişkinliğe geçiş hikayesi anlatıyor. Ülkemizde sık rastlamadığımız, gençlere yönelik tiyatro örneklerinden biri olan A-Sızı-N Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü desteği ile üretilmiş. Şimdi söz, hem belgesel niteliği olan hem de kurmaca bir hikaye anlatan A-Sızı-N’ın yaratıcılarından Elif Temuçin’de.




Performansın özü sizce nedir?
Of, çok zor bir soru bu. Herhalde öncelikle bir icra edene, bir de icra edileni izleyene/algılayana ihtiyacımız var. İcra eden izlendiğinin farkında ve de icra ettiğini izleyene "sunuyor". İzleyen de bunun bir icra, bir sunum olduğunun bilincinde. Yani ortada bir akit var. Bir de bu akdin gerçekleştiği belirli bir zaman ve mekan var. Özü sanki bu gibi. Kapsamlı bir soru, üzerine tez yazılır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kendimizdeki etkisine bakarak bu güce inanıyoruz evet. İnsan dönüşmeye hazırsa aslında her şey; bir söz, bir diyalog, bir karşılaşma onu dönüştürebilir, neden olmasın, sanatta da bunlardan bol bol yok mu? Buradaki kritik kelime belki de "karşılaşma". Doğru zamanda doğru yerde doğru karşılaşma bir dönüşüm yaratabilir, onun kıvılcımını çakabilir, onu tamamlayabilir. Ama dönüşüm bir süreçtir ve dönüşecek olanın ne kadar dönüşmek istediğine bağlıdır; tek başına bir sanat eserinden bir gecede bir dönüşüm yaratmasını beklemek de sanata haksızlık olur.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Henüz çok net gözlemlediğimiz bir dönüşüm yok. Yani evet pandemi süreci nedeniyle bir ekrana bakarak izlediğimiz işlerin sayısı arttı, ama bu deneyim pandemi sonrasında yapılan işleri ne kadar etkileyecek, bu teknolojik deneyim işlerimize sirayet edecek mi, yoksa laptopları kenara koyup tiyatro yapma pratiğimize kaldığımız yerden devam mı edeceğiz, bunu şimdiden söylemek zor sanki. Kuşkusuz en azından şunları çok iyi gördük: Bir; hepimizin işlerinin birinci sınıf video kayıtları olmalı; iki; bir B planı, bir başka kapanma durumunda hala üretken olabilmenin bir yolunu bulmalıyız.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? 
B planıyla :) Kendimize başka meşgaleler bulmaya çalıştık. Kimimiz çeviriye yöneldi, kimimiz yazmaya koyuldu, biri daha çok müzik dinledi, beriki daha çok okudu vs. Bu hemen olmadı, çok bocaladık. Ezberlediğin bir yaşam pratiği gidince çok afallıyorsun tabi. En zoru da "açılmışsın gibi ama tam da açılmamışsın hali". Ama bu süreçte BeReZe’cek en net anladığımız şu oldu: yan yana durmak çok önemli. Hepimiz pandemi sürecinde düştü, ama hiç aynı anda düşmedik, biri düşerken öbürü tutmak için mecbur ayaktaydı :) Düşersen birinin tutacağını bilmek de, düşeni yakalamak için uyanık kalma zorunluluğu da bizim için bu süreci görece kolaylaştırdı.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Üretim kaynaklarımız gerçekten oldukça çeşitli. Bazen okuduğumuz, izlediğimiz herhangi bir şeyden etkilenip oyun ürettiğimiz gibi, bir fotoğraftan ya da tek başına bir sözcükten bile yola çıkabiliyoruz. Bazen biçim tetikleyici oluyor, bazen içerik. Oyun çalışma sürecinde algıda seçicilik işlediğinden gündelik hayatın rutininde bile oyuna malzeme olacak şeyler çıkıveriyor karşınıza. Mesela Macbeth / İki kişilik kabus isimli oyunumuz kendimizi "kabus" ve "vicdan" kelimeleri üzerine fazlaca düşünürken bulduğumuzda şekillenmeye başladı. Hem biçimi hem içeriği etkiledi. "Kabus" dramaturjisi rüyaların özgür kapısını açtı. Ve evet, biraz grotesk’i seven bir ekip olarak rüyaların dünyası, etkileyici bir alan sunabiliyor, onlardan faydalanıyoruz.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

13 Mart 2016 Pazar

kabusun böylesi görülür!

iki akşamdır üstüste kabuslar görüyorum; biri "sezonun kâbusu", diğeri "iki kişilik kâbus"; ilki tiyatrotem'in ikincisi tiyatro bereze'nin; ilki 2014'te, ikincisi bu yıl, şubat aylarında prömiyer yapmış; ilki strindberg'in "matzamel julie"sinden hareketle, ikincisi shakespeare'in "macbeth"inden uyarlama.  benim onları tesadüfen arka arkaya gelen iki akşamda izlememin ötesinde, ikisi arasındaki bir benzerlik de, künyelerinde birbirlerine teşekkür ediyor olmaları..


"sezonun kâbusu" oyunculuk sanatı üzerine; oyuncunun sahnede bir karakteri, bir durumu, bir nesneyi, bir atmosferi anlatması, canlandırması, aktararak seyirciye geçirmesi üzerine bir oyun.

tiyatrotem'in iki direği, biri okullu diğeri alaylı, biri ödüllü diğeri ödülsüz, biri içerden (izlenimci) diğeri dışardan (ifadeci) oynayan ayşe selen ve şehsuvar aktaş, semaver kumpanya'dan transfer ettikleri sezin bozacı'yı aralarına almışlar, bir oyuncu olarak onun prömiyerden önceki gecede gördüğü kâbusunu canlandırıyorlar.

sahnede direkt "sezo" denerek hitap edilen oyuncu sezin bozacı, konusunu-olaylarını bildiği ama içindeki rolünü ezberlemediği "matmazel julie" oyununda matmazel julie'yi oynayacaktır. zeminde oyun alanı beyaz bir kare ile tanımlanmıştır. iki tiyatro meleği, biri bir tarafında diğeri diğer tarafında ona süfle verirler; çocukların kağıttan bebeklere kağıttan elbise giydirmeleri gibi ona iki boyutlu kostümünü giydirirler; içerden oynayan melek julie'nin kadınsı duyarlılığının ağır bastığı sahnelerde, dışardan oynayan melek ise julie'nin erkin diliyle konuştuğu-davrandığı sahnelerde onun ellerini, kollarını, bacaklarını kukla gibi oynatarak, rolünü canlandırmasını sağlarlar.

"sezonun kâbusu" tipik bir tiyatrotem yapımı; abartılı ve grotesk söz, dil, jest ve mimik oyunları, zeki ve hınzır fikirler, incelikle tasarlanmış zevkli kostümler, minimal ama yine incelikle düşünülmüş sahne düzeni; her anı seyirciyi, en azından beni -ve izlenimim o ki, seyrettiğim akşamki salonu dolduran neredeyse bütün seyircileri-, dipdiri tutan, dikkati bir an bile sahneden koparmayan süratli bir mizansen.

tiyatrotem'i "alem buysa kral übü"den beri severek takip etmeye çalışsam da, iki senedir sahneledikleri "sezonun kâbusu"nu seyretmekte biraz gecikmişim; ama iyi ki kaçırmamışım.



bu sezon, yeni prömiyer yapan oyunların oturmasını bekleyip, onları bir-iki ay geçtikten sonra seyretmeye gayret ediyorum. ama bir oyun var ki, prömiyer yaptığı şubat ayının hemen akâbinde koştum seyretmeye. hem o topluluğu, eski işlerinden çok sevdiğim ve yeni ne yapmışlar çok merak ettiğim için, hem de topluluğun kurucularından erkan uyanıksoy'a, dört yıl önce abdullah cabaluz'un rejisinde iş oyuncuları'yla birlikte oynadığı "onikinci gece"deki feste rolünde hayran kaldığım için.

uyanıksoy ve elif temuçin'in uyarlayıp oynadıkları ve doğu akal'ın yönettiği "macbeth / iki kişilik kâbus"; william shakespeare'in "macbeth"ini iki kişiye ve 90 dakikaya indiren; hem oyunun bütününün, hem de sahne sahne her sahnenin özüne inip, çözümleyerek oradan yüzeye çıkan; her sahnenin gerektirdiği birbirinden farklı tiyatral anlatım tekniklerini bir arada kullanan; matrix, braveheart, breaking bad, çin dövüş sanatları, japon animasyonları ve manganın estetiklerinden esinlenmiş hissi/izlenimi edindiğim; tarihi ve güncel, yabancı ve yerel politik figürlere selam eden; sahnedeki her bir objeye ve eşyaya özel değer ve anlam yükleyen; hiç bir mimiğin, jestin, objenin, kostümün, ışığın, karanlığın, ve hatta hiç bir saniyenin fazladan olmadığı; rahatlıkla yamalı bohça olabilecekken her öğenin, esinin ve fikrin dozunda bütüne katıldığı eğlenceli, zeki ve hınzır mizanseniyle müthiş bir yapım.

uyanıksoy'un her bir bakışı, bedenini kullanışı, sesinin her bir tonu ve vurgusu o kadar nüanslı o kadar nüanslı ki; onu seyrederken zevkten dört köşe olmamak imkansız.
temuçin'in de ondan aşağı kalır yanı yok; sadece gözlerini kullanışıyla bile bütün mimiğini, bedenini, duruşunu belirliyor.

doğu akal'ın yönetmenlikte gösterdiği başarıyı, her ne kadar masa lambalarından yarattığı fikri çok sevmiş olsam da, sahneüstü spotlarının dahil olduğu ışık tasarımında aynı yetkinlikte tekrarlayamadığına üzüldüm.
lucile larour ve patricia ulbricht'in sahne ve kostüm tasarımları ise mies van der rohe'nin mimari tasarım için sarf ettiği "az çoktur" sözünün ne kadar isabetli olduğunu doğrular kalitedeydi; ikilinin sahne düzenlemesinde mekân boşluğunu kullanışları, kostümlerde ise renkleri ve dokuları kullanışları özellikle kayda değerdi.

tiyatro bereze'nin "macbeth / iki kişilik kâbus"u klasik bir oyunun derdinin/dertlerinin nasıl lime lime çözümlenip ortaya çıkarılabileceğine ve bu dertlerin günümüz dünyası ve çağdaş estetikle nasıl buluşturulabileceğine dair benzersiz ve usta işi bir örnek.
nasıl tiyatro sahnelerinde bazılarımız 20-30, bazılarımız ise yaşımıza göre 40-50 yıl önce seyrettiğimiz belli yapımları unutamıyoruz, hep hatırlıyoruz; bence tiyatro bereze'nin "macbeth / iki kişilik kâbus"unu da uzun yıllar sonra bile halâ konuşuyor, anıyor olacağız..