7 Mayıs 2010 Cuma

kukla festivali'nde sıradışı "macbeth" uyarlaması


dün akşam kukla istanbul'un beyoğlu'ndaki mekanına ilk defa gittim. saat 19.00'du.
biletimi aldım. rustik ve biraz klostrofobik fuayede, orada karşılaştığım arkadaşımla sohbet ederek gösteri saatini, 19.30'u, beklemeye başladık. bir ara, elinde uzatma kablosu olan genç bir çocuk aşağıya, alt kattaki salona indi.
benden önce gelmiş arkadaşımın dediğine göre 15-20 dakika önce de aşağıya bir elektrikçi inmişmiş. alt kattan bağrış, çığrışların da geldiğini söyledi; galiba kuklacı biraz sinirliymiş, teknik bir-iki de sorun varmış.
saat 19.35 gibi bir açıklama yapıldı; teknik nedenlerden dolayı oyun 10-15 dakika geç başlayacak diye.
fuayede sıkışmış beynelmilel seyirci topluluğu (çoğu, festivalde oyunu olan sanatçılardı) sabırla beklemeye devam etti.
yarım saat geçti, alt kattan traşsız, saçı başı dağınık, gözlüğü parmak izi içinde, yüzü kıpkırmızı allak bullak bir adam çıktı, fuayedeki bir iki kişiye selam verdi ve doğruca tuvalete girdi. bu akşamki gösterinin asabi kuklacısı oymuş.
15 dakika daha geçti; buyrun salona dediler, alt kata indik. sandalyesiz, belli belirsiz basamaklı seyirci kısmında yerlere oturduk.

biz yerleştikten biraz sonra, sahneyi bütünüyle kaplayan panoda küçük bir kapak açıldı ve içinden, fuayede gördüğümüz sanatçı aynı dağınık haliyle çıktı.
yarım yamalak bir ingilizceyle, dura dura, izlemeye geldiğimiz gösteriyi sunamayacağını, bazı teknik sorunların yanısıra kuklaların bazılarını da yetiştiremediğini, bazılarının kafalarını ahşaptan oyduğunu ancak boyamaya zamanının kalmadığını söyleyerek özür diledi.
panoya iliştirilmiş gerçek büyüklükteki bir kılıcı aldı, etrafa savurdu, bu arada daha sonra işine yarayacak bire iki teli kopardı, iyi seyirler dileyip, o cüsseyle nasıl çıktığına hayret ettiğimiz delikten tekrar içeri girip kayboldu.
panonun üst tarafında sahne olarak kullanılacak yüzeyin kapaklarını içerden açmaya çalışınca başarılı olamadı; biraz önce kopardığı teller bu işe yarayacaktı.
aynı delikten bir kere daha çıktı, sahnenin yanındaki siyah kamuflaj perdesini açıp hışımla merdiveni aldı, etrafa çarparak açtı, üstüne çıktı, teli düzeltti, gürültü ile merdiveni kapadı, sahnenin yanına yerleştirmeye çalıştı, beceremeyince sert bir hareketle bıraktı. çıktığı delikten tekrar arkaya girip, oyunu başlattı.

oyun bittip alkışa çıktığında tek kolu yoktu! beyaz gömleğinde kırmızı (kan) ve siyah (pislik) lekeleri vardı. kolunu oyun sırasında kuklalara kaptırmıştı.
panonun arkasında bir savaş gerçekleştiği belliydi. biz de bu savaşın sahne önüne yansıyan tarafına tanık olmuştuk.

oyunun sonunda salonda seyirci olarak arkadaşım ve ben dışında sadece festivalin sanatçıları kalmıştı; bu "deli saçması" macbeth uyarlamasına ancak diğer kuklacılar ve biz dayanabilmiştik.

kuklacımız gigo brunello'nun bir derdi vardı hiç kuşkusuz. "macbeth"i commedia della arte tekniği ile anlatmaya çalışmanın yanısıra, sanki "macbeth"teki vahşet, iktidar kavgası, delilik ve kehanet kavramları üzerinden kuklaların kendilerini oynatan kuklacıya, yani iktidara başkaldırılarını ve savaşı anlatıyor gibiydi.

yine de bilemeyeceğim; fazla şey yüklüyor olabilirim, belki de sadece egzantrik bir kuklacının hezeyanlarıydı bu gösteri.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

kukla festivali'nde sıradışı "kral lear" uyarlaması






(fotoğraflar: meike lindek)

cengiz özek'e candan teşekkürler; o ve inadı olmasa, kukla festivali vesilesiyle yıllardır bu kadar etkileyici gösterileri istanbul'da seyredemezdik. bu akşam da böyle sıradışı gösterilerden biri gerçekleşti cevahir'deki devlet tiyatrosu sahnesi'nde: wilde & vogel figurentheater'dan "lear". ama ne lear!

oyuna genel olarak kral lear'in delirdiği fırtına sahnesinin sarsıcı ruhu hakimdi. bir de, macbeth'in apokaliptik cadılarının eli değmiş gibiydi; vahşi, ilkel bir "kral lear" uyarlamasıydı.

kral lear'i canlandıran bir oyuncu (frank schneider), diğer bütün rolleri bedeni ve çeşitli büyüklükte ve teknikte kuklalarla canlandıran, şarkı söyleyen, hoplayan zıplayan, olağanüstü bir kuklacı (michael vogel) ve her türlü aletten ses çıkaran iki müzisyen sahnedeydiler.
sahne en gerisine kadar çırılçıplaktı; bütün malzemeler, kuklalar, aletler baştan itibaren gözüküyordu. sahnede gizli hiç bir şey yoktu, ancak müthiş bir büyü vardı.
hendrik mannes'in yönettiği "lear" benzersizdi, etkileyiciydi.

...

topluluğun enfes bir internet sitesi var; birbirinden güzel oyun fotoğraflarıyla dolu ve hepsi indirilebiliyor.

...


başta cengiz özek olmak üzere kukla festivalini düzenleyenler bu kadar sıradışı, bu kadar ana akım dışında kalan, haliyle meraklısı az olacak bir gösterinin yolunu istanbul'a düşürmek konusunda övgüyü ve minnettarlığımı haketseler de, programda ingilizce belirtilen oyunun dilinin, -daha az bilinen- almanca olduğunun açıklamasını oyun hemen başlamadan önce yapmalarını ve daha da önemlisi, görsellik ve hareket dışında oldukça söze de dayalı bu oyuna üstyazı hazırlamamış olmalarını üzüntüyle karşılıyorum.

bu konuda şahsen şanslıyım, anlama sorunum olmadı; zira almancam var. hoş, olmasa da sorun etmezdim; tek kelime bilmeden italyanca, ispanyolca, rusça oyun seyretmişliğim çoktur.

ancak; eğer kukla sanatını daha fazla insana tanıtmak, sevdirmek ve bu sanata ilgi çekmek istiyorlarsa -ki festivalin varoluş nedenlerinden biri de bu sanırım- hasbelkader oraya yolu düşmüş seyirciler için -hele de bunlar öğretmenleri ile gelmiş lise öğrencileriyseler- kolaylaştırıcı önemler almak, çözümler bulmak zorundalar. yoksa ne olur: oyun sürdükçe sıkıntısı artan bu genç kalabalık önce kendi arasında konuşmaya başlar, sonra da oyun sürerken büyük bir gürültü ile salonu terk eder: hem sahnedeki sanatçılara, hem oyunu pürdikkat seyretmeye çalışan seyircilere saygısızlık ederek!

her kapı açılışında salonun içine dolan alışveriş merkezi gürültüsü de cabası!
alışveriş merkezi içinde bir tiyatro fikrini ne kadar sevmesek de, istanbul'un salonsuzluğunda bu oyunun sahnelenebileceği en elverişli yer burası olabilir, kabul. ama o zaman da kapıya festivalden bir görevli konur ki, açılıp kapandığında kontrol edilebilsin. neticede; o görevli, gün boyu yapılan provalarda oyunu zaten seyretmiş olmalıdır, aklı kalmayacaktır.

avrupa üniversiteleri tiyatro şenliği, izlenim 1


avrupa üniversiteleri tiyatro şenliği’nde “beckett ve solo” adlı bir atölye çalışması düzenleyen gare st. lazare players ireland oyuncusu conor lovett ertesi akşam da (pazartesi, 3.5.10) garajistanbul’da atölye çalışması konusunun canlı bir örneğini istanbullularla paylaştı: “molloy”.
atölye çalışmasına katılma imkanım olmadı, oyunu seyrettim.

bomboş bir sahnede, mavi ışıkla tanımlanmış bir dikdörtgen ve bir koridor yüzeyde, sadece üzerine düşen beyaz spot ışığıyla aydınlanan tek bir oyuncu, 60 dakika boyunca samuel beckett’in “molloy” adlı romanından uyarlanmış bir monolog sundu.
oyun tek kelime ile nefeskesiciydi, oyuncu conor lovett tek kelime ile muhteşemdi; o kadar doğal, öylesine, kendiliğindenmiş gibi; sanki bize bir kentin meydanında rastladı da başından geçenleri anlatıyormuş gibi; bir ortaoyunu, veya bir ortaçağ sokak tiyatrosu basitliğinde, samimiliğinde, sıcaklığında; birinci tekil şahısta anlattığı hikayede karşısına çıkan karakterleri, bedensel ve şive özellikleriyle taklit ederek ete kemiğe büründüren bir ustalıkta.
"molloy"un yönetmeni judy hegarty lovett'ti.


dün akşam (4.5.10) ise beyoğlu küçük sahne’de sahne yine fakirdi. bu sefer tek değildi oyuncu sayısı, altıydı. yine ne ışık ne müzik kullanımı özellikliydi; sade ve basitti, hatta yoktu. yine “insan” olarak oyuncu ön plandaydı; bütün marifetleriyle; sesini, bedenini kullanışıyla. ancak bu sefer bambaşka bir tiyatro tarzıyla: belli bir hikaye anlatmak yerine, bir ana fikrin duygusunu sesler, kelimeler, tekrarlar üzerinden kurgulayarak seyirciye geçiren bir oyundu.
bahsettiğim; japon kaki-kuu-kyaku tiyatro topluluğunun “the heavy user” (ağır müptela) adlı oyunu.

istanbul avrupa kültür başkenti 2010 ajansı’nın [o dönemde sahne sanatları bölümünün direktörü prof. dikmen gürün hoca sayesinde] imza attığı bir avuç ciddi ve kapsamlı (2007’den beri her yıl devam eden projenin üçüncü ve en geniş ayağındayız) projeden biri olan avrupa üniversiteleri tiyatro şenliği’nin ikinci gününde, şenliğe avrupa dışından katılan tek topluluk olan kaki-kuu-kyaku bu fişek gibi performanslarıyla küçük sahne’yi tıklım tıklım dolduran -çoğunluğu genç- seyircileri “avuçlarının içine alarak” [“we got you”] eğlenceli bir 50 dakika yaşattılar.

gösteri sonrasındaki soru-cevaplarda; oyunun sadece iki günde çıktığını öğrenince, az önce tanık olduğumuz her anlamda (oyuncuların birbirine uyumu, oyuncuların ses kalitesi, oyunun kurgusu, vb…) mükemmeliyetin sırrını sorduk; birbirlerini çok iyi tanıdıklarını ve altı yıldır birlikte çalıştıklarını söylediler.
ses ve beden kullanımı mükemmel ve had safhada enerjik altı genç japon oyuncu bizleri o kadar büyüledi ki, soru-cevap seansı 45 dakika kadar sürdü.
sorular birbirini kovaladıkça anladık ki, bu olağanüstü yaratımın arkasında tek bir isim var: yönetmen norihito nakayashiki. müzik, dans, tiyatro, sinema, geleneksel japon tiyatrosu disiplinlerinde eğitim almış bu gencecik adam altı yıl önce topluluğu kurarken oyuncuları teker teker kendisi seçmiş, oyunları o yazıyor [oyuncuların katkısı yokmuş, sadece onun dediklerini yaptıklarını söylediler], doğaçlama kadar serbest duran oyunu o kurgulamış; hepsi onun fikri! [ve oyuncuları ona tapma derecesinde saygılılar!]

...

avrupa üniversiteleri tiyatro şenliği tıklım tıklım salonlara perdelerini açıyor.
dün akşam, bir önceki akşam da olduğu üzere bir sürü insanın kapıdan geri çevrildiğine tanık oldum. “taa karşıdan geldim” diyen orta yaşlı hanım bile üzülerek gerisin geriye evinin yolunu tuttu.
ücretsiz sahnelenen oyunları izlemek isteyenlerin erken davranmaları tavsiye olunur.

4 Mayıs 2010 Salı

jane campion / bright star - parlak yıldız


şiirden anlamıyorum maalesef. bence şiirden anlayabilmek için şiiri okuyabilmek lazım; ritmini, vurgusunu bularak, sözcüklerin içindeki müziği bilerek, hissederek okuyabilmek. ancak o zaman şiiri anlamaya yaklaşır insan gibi geliyor bana.
genco erkal’dan nazım hikmet’i, müşfik kenter’den orhan veli’yi, [işsanat’taki pazartesi akşamlarında] tilbe saran’dan, cüneyt türel’den ahmet muhip dranas, cemal süreyya şiirleri dinleyince şiiri anlamamak, sevmemek mümkün değil.
tabii, bir de zihni çağrışımlara açık, özgür olmak lazım şiiri anlamak, sevmek için.

şiir roman ve hikayeye nazaran az kelimeyle çok ve öz şey anlatan bir ifade türü. serbest bir dili, anlatımı var.
ben romancıyım; uzun, kalın, “tuğla gibi” romanların çok kişili, çok olaylı girift dünyasına dalmayı tercih ediyorum. şiir okumaktan daha kolay roman okumak, kabul! romanda, dünyayı sizin yaratmanız veya tahayyül etmeniz beklenmiyor, yazar her şeyiyle kuruyor zaten ve size altın tepside sunuyor.

kendi dilimin şairlerine ve onların dünyalarına uzakken, bir de, bütün nüanslarına tam anlamıyla vakıf olamayacağım yabancı bir dilin şairi hakkında bir filmden ne kadar zevk alabileceğimi kestiremeden, daha çok, filmden gördüğüm bir fotoğrafın büyüsüyle -ve tabii ki yönetmeninin- hatırına yollandım sinemaya.
şair: john keats, yönetmen: jane campion, fotoğraf: lavanta rengi elbiseli bir kızın lavanta renginde çiçeklerle kaplı bir çimende oturduğu sahne. film: “bright star” (parlak yıldız).

keats’ın adını ilk defa, yıllar öncesindeki bir film festivalinde emek sinemasını dolduran seyircilerle birlikte gözyaşları içinde ayakta alkışladığım bir filmde, “dead poets society” (ölü ozanlar derneği)’nde duymuştum. filmde kullanılan dizeleri haliyle çok etkileyiciydi. keats’i orijinalinden okuyamayacağımdan ve herhangi bir çeviride de anlamları, sözcük oyunları, ruhu eksileceğine inandığımdan hiç keats okumaya yeltenmemiş, filmde duyduklarımla yetinmiştim…

“parlak yıldız”da nermin saatçioğlu’nun enfes çevirisiyle keats dizeleri çok etkileyici. bir de enfes kıyafetler.
film, keats’in sözcüklerden ördüğü şiirler ile keats’e hayran genç kızın ipliklerle diktiği kıyafetleri örtüştürüyor. film, bir şairin sözcükleri kullanması ile bir terzinin kumaşları kullanmasını, cümleler ile pileleri koşut götürüyor. keats o dönem için ne kadar aykırı, farklı, alışılmadık ise, terzi kızın kendisi için diktiği kıyafetler de o dönem için o kadar aykırı, farklı, alışılmadık.

“piano” (piyano) ile yıllar önce gönlümü fetheden, maalesef bir daha o kadar etkileyici bir filme imza atamamış olan jane campion’ı, “parlak yıldız”daki bu dahiyane “örgü” için kutlamak lazım; bu sayede çokça örneğine rastladığımız, 19. yüzyıl ingiliz edebiyatçıları hakkında çevrilen filmlerden bütünüyle ayrılan, farklılaşan bir filme imza atmış.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

michael haneke / das weisse band - beyaz bant



filmekimi'nde izleyemediğim "das weisse band" (beyaz bant) dün vizyona girdi, bugün ilk seansta sinemadaydım.

birinci dünya savaşı arifesinde almanya'da protestan inançlı bir köyde yaşananlar anlatılıyor filmde; sakin sakin... enfes siyah beyaz görüntüler eşliğinde... muhteşem köy ve kırsal peyzajlarıyla...

bu sakin güzellik ardında, köyün gündelik hayatında yaşanan bir kaç allak bullak edici olayın izlerini sürüyor film. bu olaylar üzerinden bir toplumun portresini çiziyor; dinsel eğitim ve terbiyenin baskın olduğu bir toplumun...
özellikle çocuklar üzerine, çocukların psikolojisine yoğunlaşıyor film; bu sayede, filmin zamanının ilerisinde gerçekleşeceklere, yani 20. yüzyıl avrupa tarihine ışık tutuyor. sakin sakin...

hiç büyük laflar etmeden, insanoğlu ve insankızının karanlık tarafını derinliğine sakin sakin deşerken, yüzeydeki "sanki hiç kötü bir şeyler olmuyormuşcasına, normal seyrinde devam ediyormuşcasına" yaşanan köy gündelik hayatını "sakin, idealize edilmiş kırsal peyzajlarla" gözümüze sokuyor.

herkes sessiz, herkes sakin, ama içerde, derinde bir toplum çürümekte! film, ikinci dünya savaşı'nda nazizimin yaptıklarına sessiz kalan, sessiz kalarak ortak olan ikiyüzlü bir toplumun temellerine iniyor... tabii sadece bununla kalmayıp, o dönemi hazırlayan ögeleri de ortaya seriyor.

ve tabii ki haneke'nin anlattıkları sadece belli bir coğrafyaya, belli bir topluma özgü değil; filmin rahatlıkla evrenselleştirilebilecek saptamaları var.
sadece son bir hafta içinde türkiye'deki gazetelerin, değil üçüncü sayfaları, birinci sayfalarına göz gezdirilirse haneke'nin tespitlerinde/yorumlarında ne kadar isabetli olduğu görülebilir.


michael haneke'nin bir filmini seyretmeyeli epey zaman olmuştu. amerika'da yeniden çektiği "funny games"i izlememeyi seçtiğimden, en son 2005'te "caché" (saklı)'sını görmüştüm. "beyaz bant" "saklı"nın devamı gibi, tabii tarihsel olarak öncülü.

haneke'nin sinemasını özlemişim.

29 Nisan 2010 Perşembe

sidi larbi cherkaoui istanbul'a hiç bu kadar yakın olmamıştı



(fotoğraflar: maarten vanden abeele)


sidi larbi cherkaoui'nin damien jalet ile birlikte sahneye koyduğu son yapıtı "babel" iki gün önce, 27 nisan'da brüksel'de ilk defa sahnelendi.

dans eleştirmenleri arasında saygın bir yere sahip jochen schmidt "babel"i bu yılın en güçlü yapıtlarından biri olarak nitelendirirken, hareket dili olarak da 70'lerdeki pina bausch ne kadar yeni idiyse bu yapıtın da o kadar yeni ve değişik olduğunu belirtiyor.


"babel"in şimdilik açıklanmış olan dünya turnesi:
prömiyer:
brüksel 27-30/04/2010 de munt/la monnaie

2010
zürich 04-05/05 theaterhaus gessnerallee
cenevre 08-09/05 bâtiment des forces motrices
neuchatel 11/05 théâtre du passage
londra 18-19/05 sadler's wells theatre
madrid 28-30/05 festival d'otono
ludwigsburg 05-06/06 ludwigsburger schlossfestspiele
lüksemburg 08-09/06 grand théâtre de luxembourg
paris 01-03, 05-07/07 parc de la villette
roma 16-17/07 villa adriana
's-hertogenbosch 07-08/08 theaterfestival boulevard
turnhout 11/09 de warande
groningen 17-18/09 stadsschouwburg groningen
gent 04-05/10 gent festival van vlaanderen
metz 08-09/10 l'arsenal
amsterdam 12-13/10 stadsschouwburg amsterdam
genk 16/10 cc genk
dijon 21-22/10 l'opéra de dijon
st. pölten 30/10 festspielhaus
lille 05-07/11 opéra de lille
rouen 16-17/11 festival automne en normandie
rotterdam 23/11 rotterdamse schouwburg
nice 03-04/12 théâtre national de nice
berlin 09-11/12 berliner festspiele
antwerp 16-19/12 bourla

2011
lyon 12-15/01 maison de la danse
bonn 10-11/03 theater bonn
sevilla 19-20/03 teatro central
lizbon 25-26/03 centro cultural de belém
mulhouse 30-31/03 la filature
chambéry 05/04 espace malraux
brugge 08/04 concertgebouw brugge
barcelona 14-17/04 mercat de les flors
bregenz 29/04 kulturamt bregenz


sidi larbi cherkaoui ile ilgili "rêves de babel" adlı belgesel 31 mayıs pazartesi akşamı arte'de yayınlanacak.
2009 yapımı 59 dakikalık film sidi larbi'ye çin, hindistan, antwerp ve korsika'da eşlik ederken onun dans, ruhaniyet, eşcinsellik, çocukluk, aile gibi konular hakkındaki görüşlerini belgeliyor.

benim için şimdilik "babel"i izlemek uzak gözükse de, "babil'in düşleri"ne girmek imkan dahilinde..

26 mayıs'ta mezzo'da "rheingold" naklen yayını, 31 mayıs'ta arte'de "rêves de babel", kendisi dans etmese de 2-3 haziran'da muhsin ertuğrul'da "sutra": cherkaoui istanbul'a bu kadar yakın olmamıştı...

28 Nisan 2010 Çarşamba

reha erdem / kosmos




reha erdem'in yeni filmini heyecanla bekliyordum, vizyona girer girmez de ilk fırsatta seyrettim. hakkında yazı yazmaya yeltenmem ise bayağı zaman aldı.

reha erdem, ilk filmi "a ay"dan beridir hayranlık ve merakla takip ettiğim bir yönetmen. hatta, "a ay"dan sonra yaklaşık 5-6 yıl film çekmeyince üzüldüğümü de hatırlıyorum, sinemayı bıraktı mı acaba diye. meğerse "a ay"ın borçlarını ödemek ve yeni filmi için para biriktirmek için reklam filmleri çekiyormuş.
"a ay" vizyona çıktığı yıllarda reha erdem devlet tiyatrosu'nda jean genet'nin "hizmetçiler"ini sahnelemişti; insana "keşke arada sırada tiyatro -ve hatta opera- sahnelese" diye diletecek kadar sağlamdı erdem'in "hizmetçiler" yorumu.

"kosmos" erdem'in son filminin adı.
şarlatan mı şaman mı, hırsız mı aziz mi, insan mı hayvan mı yoksa uzaylı mı olduğu belirsiz bırakılmış, ancak genelgeçer değerlere/kabullere aykırı kaldığı kesin bir kahramanın, adı sanı verilmeyen ancak toplumsal ve sosyal göndermelerden hangi coğrafya olduğu hayli belli bir diyarda başından geçenlere tanık oluyor film.

reha erdem'in, filmlerinin, "kaç para kaç" istisna olmak üzere, her birinde tanık olduğumuz özgür, serbest, zaman zaman soyut, bazen absürd, uçuk tarz "kosmos"da en yetkin seviyesine ulaşıyor.
diğer filmleri gibi "kosmos"da da erdem'in öyle birebir gerçekleri anlatmakla derdi yok; daha çok bir duyguyu, bir ruh halini, bir atmosferi yaratmaya uğraşıyor.
bu açıdan, filmin kuvvet aldığı en önemli öge ses bandı; aynı "hayat var"da, "beş vakit"de olduğu gibi "kosmos"da da ses bandı çok yüklü; filmin kişileri hiç konuşmasalar, sadece ses bandının sesleriyle film derdini rahatlıkla anlatabilir sanki. örneğin; şehrin sokaklarında geçen her sahnede arkadan gelen bomba sesleri, filmin geçtiği atmosferi açıklamaya yarayacak bir sürü repliğe bedel.
keza görüntüler de aynı güce sahipler. reha erdem'in kahramanlarını uzun uzun konuşturmasına gerek kalmıyor; bir heykelinin kadraja alınış şekli, uzun bir tiradın yerine rahatlıkla geçiyor.
bir de; herhalde ömer kavur'un filmlerinden beri ilk defa, bir şehir bir filmin dokusuna, ruhuna, atmosferine bu kadar ustaca sızmayı başardı, filmi oraya ait kıldı, filmle bütünleşti.

"kosmos" reha erdem'in en yaratıcı ancak gerek izlenmesi, gerek anlaşılması, gerekse dünyasına girilmesi en zor filmi. ancak bir de girildi mi, bitsin istenmiyor.
"kosmos"dan çıkarken reha erdem'in yaratıcılığının, hayalgücünün ve zanaatkarlığının (filmin kurgu ve ses tasarımı da ona ait) hakkını aklımla teslim etmeme rağmen, gönlümdeki en etkileyici filmi hala "beş vakit" olarak kaldı.

27 Nisan 2010 Salı

"seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?"; çıkarları uğruna dünyayı mahfedecek kadar ayık!

bu akşam üç alternatif arasından “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” oyununu seçtim. diğerleri süreyya’da istanbul devlet balesi’nin dans haftası kutlamalarının ilk gecesi ile cemal reşit rey’de akordeon & yaylı çalgılar dörtlüsü konseri idi.

beyoğlu’nun ara, arka, ana sokaklarında bir sürü küçük ölçekli, bağımsız tiyatro toplulukları türedi son yıllarda. ve bu tiyatrolar, örneğin dot’tan daha radikaller, -marifet sayılır mı bilmem ama- daha “in-yer-face”ler. oldukça da “underground” olduklarından dolayı daha rahatlar, daha özgürler; daha kolay sınırları zorlayabiliyorlar.
iki ay kadar önce istiklal’den girilen bir apartmanın üst katlarından birinde, dot’la tanışık olduğumuz mark ravenhill’in “birkaç açık saçık polaroid” oyununu izlemiştim. hakkında o zaman blogumda yazmaya zamanım olmamıştı, ama beğenmiştim.

bu akşamki oyun, caddeden içlere doğru sızıp, ara sokakların birindeki gaf sahnesindeydi.

balık pazarı’nın arkasındaki sokakların birinde bir zile basıyorsunuz, kapı açılıyor. üst kata çıkıyorsunuz, bilet alıp, sergi salonu-fuaye gibi bir mekanda beklemeye başlıyorsunuz. bu arada sangria ikramı yapılıyor.
akşamın seyircileri geldikçe mekan kalabalıklaşıyor, oyunun başlama saatini biri iki dakika geçe üst kattan iki genç adam iniyorlar mekana, ellerinde içki, hafif sarhoş… önce uzun uzun bakışıyorlar, kesişiyorlar demek belki daha doğru.
seyircilerden bu mizanseni fark edenler kenara çekilip genç adamlara yer açıyor. sonra biri diğerine “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş” diyor ve oyun başlıyor.
kısa süren bu girişten sonra seyirciler iki genç adamın arkasından üst kata çıkıyorlar ve küçük bir oturma odası boyutlarındaki mekana alınıyorlar; üç yanda duvar kenarlarına sandalyeler dizilmiş, ortada birer büyük, yaldız işlemeli, kadife kaplı koltuk ve bir ayaklı lamba.

45-50 dakikalık oyun bu küçük odada ve odanın kapısından görülen merdiven sahanlığında geçiyor. yönetmen jale karabekir sadece iki kişinin birbiriyle konuşmasına dayalı oyunu olabildiğince hareketli, dinamik hale getirmeye uğramış; hem o küçük oturma salonu hem de merdiven sahanlığı çok iyi kullanılmış. bu başarılı düzenlemede ışık tasarımının da büyük payı var.

[eve gelip, internette küçük bir araştırma yapınca oyunun west end ve broadway’deki yapımlarının eleştirilerine denk geldim; doğrusu, yurtdışındaki rejinin daha sade ama çok daha etkileyici olduğunu düşünüyorum: bütün oyunun geçtiği iki kişilik koltuk oyun süresince gitttikçe yerden koparak yükselmiş.]

ingilizlerin önemli yazarlarından carly churchill’in oyununun konusundan çok, konuyu ortaya koyuş şekli ilginç: iki adam var, sevgililer. birinin amerikalı olduğu tahmin edilebiliyor diğeri nereli çok anlaşılmıyor. [yurtdışı eleştirilerinden öğrendim; biri amerikalı (sam) diğeri ingilizmiş (jack), hatta bush ile blair olarak bile düşünülebilirmiş]
bir yandan bu adamların eşcinsel ilişkilerinin seyrini izliyoruz, bir yandan da amerika’nın dünya üzerinde gerçekleştirdiği müdaheleleri (vietnam, ırak, şili, kolombiya… suikast, virüs, bomba, uyuşturucu, silah ticareti, ihtilal…) hakkında kendilerini haklı çıkaran, daha etkili nasıl yapabileceklerine, stratejilerinin ne olması gerektiğine dair kesik kesik, tam cümleleşmeyen, spotlar ve sloganlar halinde kalan konuşmalarını dinliyoruz.
amerikalı olan ingiliz’i baştan çıkarıyor; iki adam kirli çamaşırları hakkında konuşarak tahrik oluyorlar, öpüşüyorlar, sevişiyorlar.

etkili olmasına etkili bir buluş; amerika ve ingiltere’yi birer eşcinsel figür olarak tanımlayıp, dünya üzerinde kendi faydaları uğruna gerçekleştirdikleri icraatlar üzerinden ilişkilerinin seyrini ortaya koymak.
ancak tam da anlamış değilim, neden illa eşcinsel olmaları gerektiğini?

oyunun türkçe metni maalesef, bütün bu tarz oyunlarda olduğu (ve dot’un da bir türlü üstesinden gelmeyi başaramadığı) üzere çeviri kokuyor, oyuncuların ağzında yapay duruyor.
yine de, iki genç oyuncuyu, fatih gençkal ve murat mahmutyazıcıoğlu’nu kutlamam lazım; hem cesaretleri, hem de gayretleri için, yani cesaretlerinin arkasını doldurdukları için; hem türkiye sahnelerinde kolay kolay tanık olunamayacak bir rahatlıkla oynuyorlar hem de çok zor bir işin altından kalkıyorlar: birer figür olarak çizilmiş rollerine can katıyorlar.

“seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” çarşamba ve perşembe akşamları da saat 20.00'de tiyatro gaf’ta.

23 Nisan 2010 Cuma

yine de, "gnosis" hakkında:




.ilk bölümde akram khan solo dans etti: ancak sanki bir sürü karakter vardı sahne üzerinde, kalabalıktı. ikinci bölümde akram khan yine solo dans etti: bu sefer sadece o vardı sahnede, tekti. üçüncü bölümde müzisyenlerle alışveriş etti, düet yaptı, atıştı. akşama adını veren "gnosis" isimli dördüncü bölümde ise akram khan ile kodo davulcusu yoshie sunahata birlikte dans ettiler.

.ilk üç bölüm daha soyuttu, dördüncü bölüm bir hikaye anlatıyordu.

.ilk üç bölüm geleneksel danstı: akram khan'ın ustası olduğu kathak. çok da zarifti dansı. geleneksel kuzey hindistan dansını tanımayan seyirciye, kendini hayran hayran seyrettirmek kolay iş olmasa gerek.

.dördüncü bölüm kodo ve kathak hareketlerinden esinlenilerek tasarlanmış bir çağdaş dans örneği idi. koreografinin br kısmı ve özellikle de yoshie sunahata'nın japonca şarkıyı söylemeye başlamasından itibaren sona kadar olan bölüm had safhada akram khan ile sidi larbi cherkaoui'nin 2005 yılında birlikte sahneye koydukları "zero degrees"i andırıyordu.

.gösterinin bütün bölümlerinde ışık tasarımı çok ustacaydı; ışık özellikle "gnosis"te neredeyse başrollerden biriydi, dansçılardan rol çaldı.

.dekor olarak sahnenin en gerisine asılmış iki perdenin arasında bir yarık vardı. bütün enerjiyi o yarık biriktirdi ve sonunda serbest bıraktı. belki de "gnosis"in en özgün tarafı o yarıktı.