murat mahmutyazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
murat mahmutyazıcıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2025 Pazar

Müzede Sahne 2025’in sunduğu “Karşılaşmalar” ve bana çağrıştırdığı “Ötesi”


 
Müzede Sahne'yi beklerken 
(Sakıp Sabancı Müzesi, 4-7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

2017 yılından beridir ağustos aylarının bir uzun hafta sonunda, gösteri sanatları alanında kah geride kalan sezonun son, kah gelmekte olanın ilk etkinliği olarak öne çıkan Müzede Sahne bu sefer de sıradan seyirciden, eleştirmenlere, tiyatro profesyonellerinden öğrencilerine bu alanla ilgilenen geniş bir kesimi mest etti. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nin, Sabancı Vakfı desteğiyle 4-7 Eylül 2025 tarihleri arasında düzenlediği bu yılki Müzede Sahne’nin sanat yönetmeni, son iki yıldır olduğu gibi yine tiyatro yönetmeni, eleştirmeni ve oyuncusu Ayşe Draz idi.

Farklı kotlardaki bahçesi, Atlı Köşk’ün önü, Fıstıklı Teras’ı, The Seed’in balkonu, kafesinin terasıyla Emirgan sahilindeki Sabancı Müzesi dört gün boyunca, çocuklar için olanlar hariç, hepsi açık havada gerçekleşen etkinliklerle adeta kamusal bir vahaya dönüştü. Kamusal diyorum çünkü, Ayşe Draz’ın bu yılki edisyonuna “Karşılaşmalar ve Ötesi” başlığını verdiği ve adeta bir mini festival, şenlik, panayır gibi ele aldığı Müzede Bahçe birçok ücretsiz etkinlik de barındırıyordu. Draz, perşembe-cuma günleri 17:00-19:00 arasında genç tiyatro-performans ekiplerini davet ederek onlara alan açtığı Bahçede Karşılaşmalar’da seyircileri ücretsiz ağırladı. Her akşam 21:15’teki suare gösterimleri öncesinde The Seed’in balkonunda gerçekleşen Fuayede Karşılaşmalar da ücretsizdi. Dönüşümlü olarak sohbetleri yürüten, donanım ve birikim açısından alanlarının en iyilerinden olan dramaturglar Özlem Hemiş ve Aylin Alıveren meraklı seyircilerin zihinlerini açtılar; kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlattıkları hikayeler ve verdikleri bilgilerle gösterimlere kalacakları oyunlara hazırladılar. Ayşe Draz da her suare gösterimi biter bitmez sahneye çıkıp oyuncularla samimi sohbetler gerçekleştirdi.

4 Eylül akşamı Özlem Hemiş'i, 7 Eylül akşamı Aylin Alıveren'i dinlerken 
(The Seed'in balkonu - Sakıp Sabancı Müzesi) © Mehmet Kerem Özel

Ayşe Draz'ın, Aslı İçözü ve Şerif Erol ile "Yarın Belki de" sonrasında ettiği sohbeti dinlerken 
(Fıstıklı Teras - Sakıp Sabancı Müzesi, 4 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

“Karşılaşmalar ve Ötesi” başlığı bunlarla sınırlı değildi. Meraklıları; Oğuz Öner “yönlendirilmiş ses emprovizasyonu” yoluyla Atlı Köşk’ün ses manzarasıyla, Aslı San Bilgin ile Cansın Gelişli ise “homemade aromaterapi” yoluyla kokularla karşılaştırdılar. Ayşe Draz üç yıldır olduğu gibi çocukları da unutmamıştı. Cumartesi-Pazar günleri 14:00 seanslarında Kadro pa ekibi çocuklara Shakespeare’in üç oyununu mutfak malzemeleri kullanarak özetledi. Atta Festival yapımı Pezzettino ise, küçük bir çocuğun parçadan bütüne yaptığı yolculuğu konu ediniyordu. 
Müzede Sahne’yi, ilk ve son günlerindeki etkinlikleriyle takip etme imkanım oldu. Fıstıklı Teras’ın ikinci akşam programında olan Oyun Atölyesi yapımı, Dennis Kelly’nin yazdığı, Muharrem Özcan’ın yönettiği ve Özlem Zeynep Dinsel oynadığı “Kızlar ve Oğlanlar” oyununu seyredemedim. İşte izlenimlerim:

"Yarın Belki de"yi beklerken 
(Fıstıklı Teras, Sakıp Sabancı Müzesi, 4 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

Geçtiğimiz yıl 40. yaşını kutlayan ünlü İngiliz deneysel tiyatro topluluğu Forced Entertainment’ın ve topluluğun en önde olan figürü yazar-yönetmen Tim Etchells’ın “Tomorrow’s Parties” adlı oyunundan uyarlanan “Yarın Belki de” Ayşe Draz’ın titiz, yalın ama her detayı önemseyen mizanseni, Özlem Hemiş’in bağlam kurucu ve derinlikli dramaturjisi ve Aslı İçözü ile Şerif Erol’un katmanlı oyunculuklarıyla Şubat ayından beridir gösterimde. Beykoz Kundura, Lita House of Production ve Forced Entertainment ortak yapımcılığında hayata geçen ve Türkiye seyircisi ile sanat camiasının Forced Entertainment gibi tiyatro alanında önemli bir damar teşkil eden bir toplulukla ilk karşılaşması olması açısından çok önemli bulduğum bu gösteri geride bıraktığımız sezonda İstanbul sahnelerinde çok fazla turneye çıkamadığı için hak ettiği seyirci ilgisine erişememişti.

Görünürlüğünün artması açısından “Yarın Belki de”nin bu yılki Müzede Sahne’nin ve festivalin ana sahnesi Fıstıklı Teras’ın açılış oyunu olması çok olumlu bir seçimdi. Ancak, bunun da “ötesi”nde “Yarın Belki de”nin küçük, renkli ampullerin sarktığı bir ipin sahnenin iki yanındaki birer direğe tutturulduğu, panayır ortamını çağrıştıran senografisi açık havaya ve özellikle de arkasına aldığı ışıltılı ve her anlamda hareketli Boğaziçi manzarasına çok yakıştı. Yarına doğru yapılan fikir projeksiyonlarının; bazıları bilim-kurgu roman veya filmlerinden tanıdık, bazıları günümüzden tanıdık, bazıları ise hala bizleri şaşırtan, hayal gücümüzü tetikleyen nitelikteydi ama sanki istinasız hepsi bize aslında şimdiyi anlatıyor, fark ettiriyordu. Yaklaşık 70 dakika boyunca bizi tahayyül bombardımanına tutan metnin her bir katmanını, inceliklerini ve satır aralarını arada kısa ve anlamlı eslerle, bazen hızlanarak bazen sakinleyerek, ama hiç durmaksınız, yaklaşık bire-bir metrelik bir platformda sıkışıp kalmış iki usta oyuncunun sadece seslerini, mimiklerini ve jestlerini kullanarak bizlere geçirdiği bu “tour-de-force”a, Şubat’taki prömiyerinden sonra seyrettiğim bu ikinci defa, yine hayran kaldım.

Fıstıklı Teras’taki üçüncü ve son akşamları ise, Müzede Sahne’ye ilk defa yurtdışından davet edilen bir oyun şenlendirdi: Ayşe Draz’ın, ilk defa sahnelendiği 2023 yılındaki 77. Avignon Festivali’nde seyredip peşine düştüğü “L’addition” (Adisyon). Festival d’Avignon yapımı olan oyunun metni, tasarımı ve yönetimi Tim Etchells’a ait. Yaratıcı ortaklar da olan oyuncuları ise Bert and Nasi ikilisi, yani Bertrand Lesca ile Nasi Voutsas.

"Adisyon"u beklerken 
(Fıstıklı Teras, Sakıp Sabancı Müzesi, 7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

“Adisyon” çok basit bir durum ve iki rol kişisinden oluşan bir oyun. “Beyaz örtülü masa”ların olduğu bir lokantada bir müşteri garsondan şarap ister, garson önce şarabı müşteriye tattırır, müşterinin olumlu işaretiyle bardağa şarabı doldurmaya başlar. O kadar doldurur ki, şarap taşar, bütün masayı ıslatır. Müşterinin uyarısıyla garson yaptığını fark edince ikisi birden bez peçetelerle masayı kurularlar. 
Oyuncular önce, bize bu durumu temsil edeceklerini anlatırlar, bu sırada bu durumu tekrar edeceklerini ama müşteri ile garson rollerini değişeceklerini de söylerler. Bunları bize anlatırken, anlatma durumunun kendisini karmaşıklaştırdıklarını düşünüp, rol değişimi yapmayacaklarını belirterek, doğrudan durumu temsil etmeye girişirler.
Oyun boyunca aynı durum defalarca tekrar edilir; önce hızlanır, sonra giderek çığrından çıkar. Tekrarla birlikte çeşitleme gelir; her seferinde iki rol kişisi arasındaki dinamikler, dengeler ve güçler değişir, bunlara bağlı olarak durum da farklı haller alır. Oyuncuların bakışları, ses tonlamaları, kelime vurguları her bir tekrarda çeşitlenir.
Durum son çeyrekte artık absürdleşir. Bir sahnede rol kişilerinden biri masa örtüsüyle, birkaç sahne sonra diğeri çatal ve bıçakla anlamsız, absürd hareketler yaparlar. İki kişi arasındaki ilişkide zamanla bedenler de, aldıkları pozisyonlarla devreye girerler; birinin diğeri üzerinde kurmaya çalıştığı ve giderek de kurduğu tahakküme tanık oluruz. Ve durum iyice grosteskleşir; iki kişi arasındaki ilişki cinselleşir. Ancak bu groteskleşme figüratif değil, soyut şekilde ifade edilir.

En baştan bize sahnede temsil edecekleri durumu anlatarak bizi de oyuna dahil etmişlerdir zaten. Bu tercih oyun boyunca ve sonuna kadar devam eder. Neredeyse her an bize bakarlar, sorular sorarlar; sorularına cevap beklemezler ama göz kontağı kurarlar. Oyunu bizlerin “karşısında” değil, bizlerle “birlikte” oynarlar; “cinayetlerine” bizi de ortak ederler. Oyunun sonuna doğru, bir lokantadaki müşteri-garson ilişkisinin kaçınılmaz son perdesi olan hesap ödeme durumu da konuya dahil edilir. Zaten baştan müşteri-garson olarak kurulmuş olan durum hizmet sektörüne, tüketim ekonomisine gönderme yapmaktadır; ödeme kısmıyla da tamamına ermiş olur.

  

 
"Adisyon"u alkışlarken 
(Fıstıklı Teras, Sakıp Sabancı Müzesi, 7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

“Adisyon” müthiş bir sistem eleştirisi sunduğu gibi, farklı konumlardaki iki kişi arasındaki güç dengelerini ve Aylin Alıveren’in Fuayede Karşılaşmalar’da yorumladığı üzere gündelik davranışlarda yapılan, çok da kasıtlı olmayan, anlık iletişimsizleri deşip, insan psikolojisinin derinliklerinden çıkarıp ortaya seriyor.
On yıldır birlikte çalışan, yaratan, üreten Bertrand Lesca ile Nasi Voutsas oyun boyunca iki beden ama tek bir varlık gibiler; birbirlerini her açıdan müthiş bir zamanlamayla tamamlıyorlar. Yine Aylin Alıveren’in, oyun sonrasında vurguladığı gibi tiyatroda çok zor bir şeyi de başarıyorlar; aynı anda konuştukları halde kendilerini duyurmak.

Ayşe Draz’a nasıl bizleri; bu yıl “Yarın Belki de” vasıtasıyla Forced Entertainment’la tanıştırdığı için müteşekkirsek, bu yılki Müzede Sahne’de Bert and Nasi ile hemhal ettiği için de minnettarız. Ama Draz’ın Müzede Sahne’deki bu üçüncü yılı; yurtiçi ve yurtdışından gözüne kestirdiği, gönlünün yattığı kalburüstü yapımları davet etmekle sınırlı değildi. Draz, günümüzde Türkiye’de gösteri sanatları alanında önde gelen yazar-yönetmenlerden Murat Mahmutyazıcıoğlu ile koreograf-hareket tasarımcısı Gizem Bilgen’e, ortak bir proje olarak bütünüyle müzenin yerleşkesinden esinlenecek, orayla bütünleşecek, yere-özgü (site-specific) bir iş de sipariş etmiş ve yapımcılığını üstlenmişti: “Bir gün buradan Boğaz’ı izledim.” 

 
"Bir gün buradan Boğaz’ı izledim"i beklerken 
(Giriş, Sakıp Sabancı Müzesi, 7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

Yağmur muhalefeti olmasaydı, cumartesi-pazar akşamüstülerinde ikişer seans olarak sahnelenmesi planlanan bu yere-özgü gösteri sadece pazar günü 17:30, 18:30 ve 19:30’ta olmak üzere üç seansta kapalı gişe olarak seyirciyle buluştu. Mahmutyazıcıoğlu ile Bilgen “Bir gün buradan Boğaz’ı izledim” ile; birlikte ortak proje tasarımcıları ve yönetmenler, ayrı ayrı metin yazarı ve koreograf olarak müze yerleşkesinin doğal ve yapılı çevresini, tarihini, koleksiyonunu ve hafızasını harmanladıkları adeta “haute couture” bir iş ortaya çıkarmışlar.
Müze koleksiyonundan kadınları betimleyen üç tablo seçilmiş: Fausto Zonaro’nun Kabak Taşıyan Genç Kız’ı (1889) ve Halil Paşa’nın Şakayıklar ve Kadın’ı (1898) ve Pembeli Kadın’ı (1904). Bu projeyle, resmedildikleri tablolarda sıkışıp kalmış, donmuş kadınlar tekrar hayata dönüyorlar, dilleniyorlar, resmedildikleri zaman ve ortamdan yola çıkarak hikayeler anlatıyorlar bize. Ama sadece bununla da kalmıyorlar; resmedildikleri tablolarda yalnız olan bu kadınlar yan yana geliyorlar; Şakayıklı ve Pembeli önce ayrı ayrı icra ettikleri monologları yan yana söyleyince bir tür diyaloga girmiş oluyorlar, tablolarındaki yalnızlıklarından kurtuluyorlar. Mahmutyazıcıoğlu’nun kadınlar için kaleme aldığı metinlerde benzer kısımlar, kelimeler var; bunların birlikte, üst üste sözlenmesi icrayı performatifleştiriyor; “Bir gün buradan Boğaz’ı izledim” bu haliyle “Adisyon”a sürtünüyor. Mahmutyazıcıoğlu, ilk ve son olarak söz verdiği Kabak Taşıyan Genç Kız’ın metninde ise anlatının zamanını yüzyıl başından günümüze ve şimdiye kadar getiriyor. Oyun metni, zamanda ileriye ve tam da şimdiye yaptığı bu yolculukla “Yarın Belki de” ile de akrabalık kuruyor. Mahmutyazıcıoğlu’nun bu örtüşmeleri bilinçli kurup kurmadığını bilmiyorum, zannetmiyorum; ama seyirci olarak Müzede Sahne’yi deneyimlediğim dört günlük yoğunlaştırılmış zaman ve bir yerleşkeyle sınırlandırılmış alanda böyle bağlantılar bulmak, kurmak hoşuma gitti; Ayşe Draz’ın bizim için seçtiklerinin birbirleriyle de söyleştiklerini hayal ettim.

"Bir gün buradan Boğaz’ı izledim"i seyrederken
(Atlı Köşk'ün merdiveni, Sakıp Sabancı Müzesi, 7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

Anlatının müze koleksiyonundan seçilen tablolar üzerine kurulma tercihinin yanı sıra yukarıda kullandığım “haute couture” tabirinin bir diğer gerekçesi, bana göre Mahmutyazıcıoğlu ile Bilgen’nin (sahne ve kostüm tasarımına imza atan Milen Nae’yi de onlara ekleyebilirim) yerin mekânsal özelliklerini anlatıya dahil etmekte gösterdikleri hassasiyet ve ustalıktı. Neydi bunlar? Müze bahçesinin girişindeki çeşme, bahçenin deniz tarafında ağaçlarla yaratılmış dairesel kült alanı, kurbağalı küçük şelaleli çeşme ve yanından çıkan merdivenler, Orta Bahçe, Atlı Köşk kotuna çıkan araba yolunun formu, yolun tam dirseğindeki yuvarlak trafik aynası, köşkün giriş basamakları, ve en çarpıcı olanı sonda, bizleri köşkün içine sokmadan, Kabak Taşıyan Genç Kız tablosu yoluyla köşkü dışarı projekte eden perspektif/bakış açısı.

"Bir gün buradan Boğaz’ı izledim"i alkışlarken
(Atlı Köşk'ün merdiveni, Sakıp Sabancı Müzesi, 7 Eylül 2025) © Mehmet Kerem Özel

Müzede Sahne’nin 2025 edisyonu, başlığı olan “Karşılaşmalar ve Ötesi”ni sonuna kadar hayata geçirdi. Seyircileriyle, onların duyularıyla bir sürü ve farklı karşılaşma ortamı yarattı ve bu karşılaşmalarının yankılarının onlarda başka şeylere, duygulara, düşüncelere tercüme olmasını, dönüşmesini sağladı.
Mini festival-şenliğin bütün son gününü orada geçirmiş bir kadın seyirci geceyarısına yakın Fıstıklı Teras’tan girişe inen merdivenlerde teklifsizce sohbete başlayıp, o gün ne var diye merak edip geldiği Sabancı Müzesi’nde gün boyunca seyrettiği gösterilere duyduğu hayranlığı, duygularını paylaşıyordu heyecanla. Kanımca Ayşe Draz en önemli şeyi başarmıştı; sıradan -ama meraklı- seyirciye ulaşmak. Müzede Sahne’nin 2025 edisyonu çıtayı yükseğe taşıdı; 2025-2026 gösteri sanatları sezonunun başlangıcında müthiş bir heyecan ve enerji yarattı. Arkasına Boğaz’dan eseni de ekleyen bu rüzgar bizi bir süre mutlu-mesut götürür.

[Bu yazının etkinliklerden yayın haklı görselleri de içeren bir versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]

18 Kasım 2024 Pazartesi

18 KASIM


1908 fransız-alman günlük gazetesi osmanischer lloyd'un ilk sayısı konstantinopolis'te yayımlanmış

1926 george bernard shaw nobel edebiyat ödülü'nü kabul etmiş ancak “alfred nobel'i dinamiti icat ettiği için affedebilirim ama nobel ödülü'nü ancak insan kılığına girmiş bir şeytan icat edebilirdi” diyerek para ödülünü red etmiş

1928 walt disney'in mickey mouse'u, ilk sesli animasyon filmlerinden biri olan steamboat willie'de ilk defa görünmüş

1932 ödön von horváth'ın oyunu kasimir ve karoline'in dünya prömiyeri leipzig tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1943 hermann hesse'nin boncuk oyunu adlı romanı yayımlanmış

1959 william wyler'ın yönettiği ben hur filmi gösterime girmiş

1995 bu sezon iki kere daha seyredeceğim richard strauss'un salome operasının istanbul devlet operası yapımını ilk defa seyrettim; gian-carlo del monaco'nun yönettiği yapımda soprano zehra yıldız başrolde oynuyordu

2008 şehsuvar aktaş'ın yönettiği tiyatrotem yapımı alfred jarry'nin kral übü uyarlaması enfes alem buysa kral übü oyununu seyrettim

2016 murat mahmutyazıcıoğlu'nun yazıp yönettiği sen istanbul'dan daha güzelsin adlı oyununu theatron'da seyrettim

2017 ilk defa bir angelin preljocaj yapıtını canlı seyrettim; zorlu performans sanatları merkezinde ballet preljocaj yapımı la fresque

2021 ilk defa bir simon stone yapıtını canlı seyrettim; zorlu performans sanatları merkezinde İTA yapımı euripides uyarlaması medea

2022 ibrahim arıcı'nın yazıp yönetip oynadığı barazek'in kumbaracı 50'de seyrettim

 

20 Şubat 2011 Pazar

korku tüneli / philip ridley / sami berat marçalı


bütün bir 20. yüzyıl batı uygarlığının kabusunuza dönüştüğünü düşünün!
bütün bir 20. yüzyıl batı uygarlığının sizi öksüz bıraktığını; hadım ettiğini; büyümenizi, gelişmenizi, olgunlaşmanızı engellediğini düşünün… sizi gerçek hayattan, hayatın gerçeklerinden koparıp; yapay, “kurgu” hayallere, “hayali” korkulara, kabuslara hapsettiğini… masumiyetinizi elinizden aldığını…
tek avuntunuzun, tek kaçış noktanızın, size şefkati hatırlatan, sizi rahatlatan yegane şeyin ya çikolata ya da uyku hapları olduğunu düşünün bir de!
sakın "korkmayın", sizi yalnız da bırakmayacaklar; kırmızı pullu ceketleriyle şov dünyasının aranan ikilisi “güzel” cosmo disney ile “çirkin” pitchfork cavalier size bu kabusta eşlik edecekler...

...

günümüzün sorunlu insanını deşen dehşetengiz oyunların yazarı philip ridley’in, aynı zamanda çok satan çocuk kitapları yazarı olması hiç garip değil!
yetişkinliğimizi çerçeveleyen, hapseden her şeyin kökeni çocukluğumuzda, çocukluk anılarımızda; korkularımızda, mutluluklarımızda, anne-babamızla ilişkimizde…

“kainatın en hızlı saati”nin courgan’ı 30’una geldiği halde nasıl hala 19. yaşgününü kutluyorsa, “korku tüneli”nin stray ikizleri de en son 10 yıl önce 18. yaşgünlerini kutlamışlar.
büyümemeyi seçen onlar mı, yoksa etraflarını [“etrafımızı”] kuşatan ve her saniye korku pompalayan 20. yüzyıl batı uygarlığının enstrümanları mı engelliyor olgunlaşmalarını; kendi ayaklarının üzerinde, akıl sağlıkları yerinde, bilinçli ve sorgulayan bireyler olarak var olmalarını…

...

ikinci kat'ta bu sefer "ara mekan"a alınmadan, direkt bir labirente sokulup, oradan geçerek varıyoruz oyun mekanına. ilk anda, en basit çağrışımla oyunun adına gönderme yapıyor bu fiziki “korku tüneli”.
oyun bittiğinde ise; baştaki o korku tünelinden geçme sekansımızın sırf atmosfer yaratma veya hoşluk olsun niyetiyle yapılmamış olduğunu fark ediyoruz. çünkü aynı yoldan geçerek ayrılmıyoruz mekandan; diğer taraftan, normal bir kapıdan çıkıyoruz.

belki başta o labirentten geçerken, stray kardeşlerin -belki presley’in, belki de oyunun başında ve oyun sürecinde uzun bir süre uyuyan haley’in- beyin kıvrımlarında dolaştırıldık.
belki “oyun diye” seyrettiğimiz her şey, stray kardeşlerin hayallerindeki bir mekanda “canlandı”; bir rüyaydı.

öncesi şüpheli de olsa, oyunda cosmo disney’in ortaya çıkmasından sonraki bölümün rüya/kabus olduğu kesin gibi.
presley’in cosmo'ya anlattığı “en içerdeki/derindeki” rüyada geçen "pichtfork disney" isminin, -adı oyunda “rüya” olarak konmadan, seyircinin “gerçekmiş gibi” seyrettiği- “üst rüya”nın içinde gösteri dünyasından çıkıp gelmiş iki karakterin, biri kusursuz ve güzel cosmo disney ile diğeri kusurlu ve çirkin pitchfork cavalier’in isimlerinden türemiş olması herhalde en bariz ipucu.
mizansen olarak oyuncuların mekanı ve mekandaki eşyaları kullanımı da oyunun rüyamsı atmosferini kuvvetlendiriyor; özellikle masanın, sandalyelerin ve koltuğun kullanımı (presley ve cosmo'nun kolçaklara tünemeleri, ikizlerin masanın üzerinde birbirlerine kenetlenmeleri,...), mekanda ve eşyaların üzerindeki hareket düzeni (sandalyeleri hızla çevirip üzerine oturmalar, cosmo’nun sandalyeden her defasında zıplayarak yere atlaması,…)

…

0.2’nin 13 mart 2010’dan beri sahnelediği “korku tüneli” aralık sonunda programdan kalkmıştı. seyredemediğime üzülmüştüm. hele de bir dostumun oyunla ilgili anısı iyice hayıflandırmıştı beni. çünkü her ne kadar dostum için sancılı bir anı olsa da, benim açımdan oyun adına vaatkar sonuçlar çıkarmama neden olmuştu.

dostum şöyle aktarmıştı yaşadıklarını:
korku tünelinden geçtikten sonra salondaki sıkışık sandalyelere herkes yerleşmiş, hızla gelip kapıdaki bütün kilitleri sert hareketlerle kapatan oyuncunun seyircilerle birlikte herkesi odaya kitlemesiyle, arkadaşımın uzun zamandır uyuyan -ve belli ki pusuda bekleyen- kapalı kalma korkusu tetiklenmiş, oyun başlamış olmasına rağmen arkadaşım çıkmak için ayağa kalkmış, acil çıkış gibi bir kapı aramış, bulamamış, öylece ayakta kalakalınca, kapıyı kitleyen oyuncu yerinden kalkıp kilitleri açarak arkadaşımı serbest bırakmış.
“istiklal'e çıktığımda derin bir nefes aldım” diyerek bitirmişti arkadaşım, başından geçenleri anlatmayı.

üzülmüştüm üzülmesine ancak seyircileri oyun mekanına kilitleyerek daha ilk saniyeden “atmosfer” yaratmada onikiden vuran bu rejiyi kaçırdığıma daha fazla üzülmüştüm.
0.2 ekibi 17 şubat'ta sürpriz bir ek gösterim yaptı; tesadüfen haberim oldu. iyi ki de olmuş; çünkü "korku tüneli" 0.2'nin şimdiye kadar seyrettiğim en etkileyici yapımıydı.

oyun öncesi bekleme mekanını ("ara mekanı") korku tüneline dönüştürmelerinin yanısıra; 0.2 ekibi o küçük, dar ve çok da elverişli olmayan salonu -nasıl her yeni oyunlarında tekrar tanımlıyorlarsa- bu sefer de yine; giriş-çıkışlarını tekrar düzenleyerek ve hatta zemini bile bu oyun için özel olarak tekrar döşeyerek daha ilk dakikadan, tünelden geçip de sandalyelerimize oturduğumuzda bizleri etkilemeyi ve ortamın "gerçekliğine" sokmayı başarıyorlar. (dekor tasarım: meltem tolan)

"korku tüneli" (pitchfork disney) philip ridley'in ilk oyunu.
bazı ilk filmlerin mükemmel olması gibi, bu oyun da içerik, dramatik yapı, diyaloglar açısından mükemmele yakın.
ridley’in metni az az bir sürü çağrışım, esinlenme, eleştiri barındıryor; haley’in kilisede yedi köpekle ve daha sonra papazla mücadelesi, presley'in yılanı din’e, çikolatadan adam hayali ve emziği cinsellik’e, cosmo ve pitchfork cavalier’in marifetlerini sunuş şekilleri eğlence dünyası’na göndermelerle yüklü. atom bombası, uzay programı, nükleer savaş ve sonrası, king-kong, disney filmleri daha direkt yerleştirilmişler metne.
philip ridley yaklaşık 100 dakikalık bir oyunla, 20. yüzyılda kültür ve siyaset ile dünyanın nasıl bir korku imparatorluğuna dönüştürüldüğünün resmini çiziyor.

çeviri ve dramaturji için özlem karadağ'ı -bir kere daha- kutlamak lazım.
iyi metin ve iyi çeviri yetmiyor. ve sadece iyi reji de bir oyunu kurtarmıyor. iyi oyunculara da ihtiyacınız var.



her seferinde seyirciyle dipdibe, seyircinin dibinde olarak oyunculuk anlamında tam bir meydan okuma gerçekleştiren 0.2'nin bu seferki oyuncu ekibi de mükemmele yakın performanslar çıkarıyorlar: murat mahmutyazıcıoğlu (presley), banu çiçek barutçugil (haley), ushan çakır (cosmo) ve 0.2’nin yaratıcılarından eyüp emre uçaray (pitchfork).
herkes çok iyi, murat mahmutyazıcıoğlu bir adım önde; oyunu taşıyan kahramanı hiç düşürmeden canladırması bir yana, yaklaşık 10 dakika kadar süren bir rüya anlatma monologu var ki, övmek için kelimeler yetersiz kalıyor!

0.2 ekip olarak çalışan bir tiyatro topluluğu, beyinleri de sami berat marçalı ve eyüp emre uçaray. "korku tüneli"ne dair bütün yukarıda yazdıklarımı olanaklı kılmakta eminim ekip olarak herkesin rolü var, ancak bu sefer reji koltuğuna oturan kişiyi ayrıca öne çıkartarak, sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam: sami berat marçalı.

...

"korku tüneli", nasıl daha ilk dakikasından dayanamayıp çıkan dostumun seyretmediği halde kişisel tarihinin "unutulmazlarına" yazıldıysa, benim de "unutulmazlarıma" kazındı...

9 Aralık 2010 Perşembe

bazı -olağan- sesler


dot’un açtığı yoldan, boynuz kulağı geçer misali, sağlam adımlarla ilerleyen bir topluluk sıfırnoktaiki.
bir kere, çevirileri (özlem karadağ) daha iyi, daha doğal; daha türkçe; ağızda yabancı durmuyor, çeviri kokmuyor.
ikincisi; oyuncuları daha doğal; vurguları, tavırları, bakışları yapmacıksız, içten ve talimli; özenti kokmuyor.
üçüncüsü; belki şartlar öyle elverdiğindendir bilemem, yarattıkları mekanlarda ve “ortamlar”da mevcut fiziki durumun dezavantajını avantaja çevirmesini biliyorlar; doğallığını kullanıyorlar; tasarım kokmuyor.
ve bütün bu “amatörmüş gibi duran doğallıkların” içerisinde gittikçe profesyonelleşen yapımlar üretiyorlar.

...

sıfırnoktaiki’den bu sezon ilk olarak joe penhall’in “bazı sesler”ini izledim. yönetmeni, aynı zamanda sıfırnoktaiki’nin kurucularından sami berat marçalı.
“bazı sesler” gerek oyunculuk, gerek mekan kullanımı, gerek reji anlayışı olarak geçen sene izlediğim “açık saçık birkaç polaroid”in devamı niteliğinde, ancak ondan çok daha başarılı ve etkili bir sonuca ulaşılmış bu sefer. belki bunda “bazı sesler”in içerik olarak derdinin “polaroid”den daha evrensel olmasının da payı vardır.

sıfırnoktaiki, yeni mekanları ikinci kat’ta sahneledikleri “bazı sesler”de salonu uzunlamasına bölmüşler; dar uzun sahne mekanı sayesinde sahne-seyirci mesafesi minimuma inmiş. gerçi “polaroid”de de oyuncular burnumuzun dibindeydiler ama “bazı sesler”de neredeyse yan yanayız.

giriş-çıkış trafiği uzun dikdörtgenin iki ucundan gerçekleştiriliyor ve birbirini takip eden sahneler için bu girişler dönüşümlü olarak kullandırılarak daha dinamik, hızlı ve zaman zaman sürprizli bir kurgu sağlanmış.
uzunlamasına mekana aralıklarla yerleştirilen üç siyah yükseltinin sabit olması da, dekor değişimini sıfıra indirdiğinden, yine sahne aralarının/değişimlerinin kısalmasını sağlayarak kurgunun dinamikleşmesine yardımcı oluyor. bir anlamda, sinema kurgusu sağlanmış bu sayede. (sahne tasarımı: murat mahmutyazıcıoğlu)
örneğin, yine benzer mantıkla oluşturulmuş ancak parçaların hareketli olduğu “polaroid”de her sahne için parçalarının farklı şekilde bir araya getirilmeleri zaman ve ritim kaybı yaratıyordu.
masa, bank, yatak, tezgah gibi çok amaçlı kullanılan, birbirinin tıpatıp aynı üç yükseltinin siyah, minimal tasarımı ve önlerindeki mavi buzlu ışık yüzeyleri başta yadırgatsa da; ray’in abisinin dahil olmaya çalıştığı toplumsal sınıfın ve kapitalizmin göstergeleri olarak okununca anlam kazanıyorlar.
ve belki de en önemlisi; mevcut mekanın yüzeylerini oluşturan sıvası kazınmış kırmızı tuğla duvarın tekstürü, “bazı sesler”in ruhları deşilen karakterlerinin arızalı, yıkıntı dünyasına çok isabetli bir fon oluşturuyor. bu “eski, yıpranmış” fon ile “hip” tasarım örneği ultramodern yükseltilerin oluşturduğu karşıtlık, oyunun içeriğine dair, örneğin iki kardeş arasındaki gerilimleri yansıtması açısından da anlam taşıyor.

batı edebiyatı iki erkek kardeşin/erkek kardeşlerin hikayesini sayısız kere anlatmıştır.
farklı karakterdeki ağabey-kardeşin ebeveynlerini kaybettikten sonra başa çıkmaya çalıştıkları geçmişleri, anıları, şimdileri üzerine sayısız hikaye dinlemişsizdir. habil-kabil mitine dayanıyor olsa gerek bu gelenek/takıntı/hesaplaşma.
joe penhall’in “bazı sesler”i de benzer bir izlekten ilerliyor; ağabey pete mantığı, aklı, düzeni, “gerekliliği”; kardeş ray ise ruhu, duyguyu, kaosu, “geldiği gibi yaşamayı” temsil ediyor.
ray, akıl hastanesinden şartlı olarak çıkmasının ardından tutulduğu hamile laura’da, belki erken kaybettikleri annelerinin şefkatini, laura’nın karnındaki bebekteyse kendi saflığını arıyor. laura’nın belalı eski sevgilisinin varlığı, ray’in hem ümitsizliğe düşmesine hem de kendi çocukluk anılarından dolayı çocuklara duyduğu nefreti laura’nın karnındaki bebeğe yöneltmesine neden oluyor.

diğer karakterlerin ruhsal olarak kabaca düz bir çizgide ilerleyen serüvenlerine karşılık, oyunun tek inişli çıkışlı, çetrefil karakteri şizofren ray. bu açıdan bakıldığında; çok temiz bir iş çıkaran diğer oyuncuların hakkını yemeden, ray’i canlandıran ushan çakır’ın başarısını ayrı bir yere koymak lazım, çünkü çok zor bir işin altından kalkıyor; ray’in oyun boyunca farklı evrelerden geçen ruhsal sklasını nüanslara dikkat eden, mükemmel bir oyunculukla gözler önüne seriyor.
ray’in ağabeyi pete’i canlandıran tarkan çeper özellikle ikinci yarıda; genellikle oyuncuların sinirlenerek yüksek sesle bağırırken ağızlarından çıkan sözlerin anlaşılmazlaştığı zor sahnelerde hem karakterinin bütün öfkesini, çaresizliğini, şiddetini sesinde yansıtıyor hem de ağzından çıkan bütün sözcüklerin anlaşılırlıklarını kaybetmemelerini sağlıyor.

...


sweet mambo (fotoğraf: bo lahola)

sweet mambo (fotoğraf: jong-duk woo)

“bazı sesler”in ilk bakışta her biri bir şekilde arızalıymış gibi görünen karakterlerinin, biraz düşününce ve etrafımıza dikkatlice bakınca, aslında hiç de olağanüstü/dışı olmadıklarını fark etmek mümkün. oyunun metninde varolan ve rejiyle de altı çizilen çok basit ve temel tespitler insan doğasının çeşitli yüzlerini ortaya seriyor.

bu anlamda “bazı sesler”in iki sahnesi, 10 gün önce seyrettiğim bambaşka bir sahne yapıtıyla, pina bausch’un “sweet mambo”suyla o kadar paralel ki; bağlamlar ve teknikler değişse de, sanatçının derdi “insan” olunca yolların aynı kapıya çıktığını görmek şaşırtmıyor insanı.

düş ile kabus arasında salınırken kullandığı müzik parçalarında “küçük kuşların” sözü edilen, tül bir perdenin içinde tek başına dans eden kadın dansçının sırça bir kafesteki kuşa benzediği, erkeklerin tül perdelerin ardındaki çıplak kadınlara sarılmaya, kucaklarına başlarını koymaya çalıştıkları “sweet mambo” ile “bazı sesler”de ray ile laura’nın ilk yakınlaşmayı yaşadıkları o intim sahne o kadar aynı duyguyu anlatıyorlar ki.
ray'in kuşlarla konuştuğu rüyalarını kabus olarak nitelendirmesine laura şaşırıyor; kuşlarla konuşmanın güzel bir şey olduğunu söylemeye çalışıyor. hemen bu diyalogun ardından ray laura’nın karnındaki çocuğa dokunmak istiyor ve başını laura’nın karnına dayıyor; sarılıyorlar.
ikinci sahne: kadınlar için dört ayak üstünde yaylanarak yerde sürünen pina bausch’un koyu renk takım elbiseli erkek dansçıları gibi, takım elbiseli belalı eski sevgilinin de laura’ya sevgisini kanıtlamanın en direkt yolu yerlerde sürünmek!

…

“bazı sesler” beyoğlu’nun arka sokaklarından birinin içinde, ikinci katta; pencerelerinden başka pencerelerin, başka hayatların sürdüğü mekanların gözüktüğü; komşusu olduğu dar ve karanlık sokaktan müzik ve gürültü seslerinin geldiği; yani, tam da hayatın tüm doğallığının içerisinde konumlanmış bir salonda oynuyor.

aralık ayı boyunca salı-çarşamba akşamları izlenebilir. kaçırmamalı!
ancak "hayati" bir uyarı: önceden yer ayırtmadığınız takdirde kapıdan geri dönmeniz yüksek ihtimal.
benim başıma geldi, başkalarının gelmesin…

27 Nisan 2010 Salı

"seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?"; çıkarları uğruna dünyayı mahfedecek kadar ayık!

bu akşam üç alternatif arasından “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” oyununu seçtim. diğerleri süreyya’da istanbul devlet balesi’nin dans haftası kutlamalarının ilk gecesi ile cemal reşit rey’de akordeon & yaylı çalgılar dörtlüsü konseri idi.

beyoğlu’nun ara, arka, ana sokaklarında bir sürü küçük ölçekli, bağımsız tiyatro toplulukları türedi son yıllarda. ve bu tiyatrolar, örneğin dot’tan daha radikaller, -marifet sayılır mı bilmem ama- daha “in-yer-face”ler. oldukça da “underground” olduklarından dolayı daha rahatlar, daha özgürler; daha kolay sınırları zorlayabiliyorlar.
iki ay kadar önce istiklal’den girilen bir apartmanın üst katlarından birinde, dot’la tanışık olduğumuz mark ravenhill’in “birkaç açık saçık polaroid” oyununu izlemiştim. hakkında o zaman blogumda yazmaya zamanım olmamıştı, ama beğenmiştim.

bu akşamki oyun, caddeden içlere doğru sızıp, ara sokakların birindeki gaf sahnesindeydi.

balık pazarı’nın arkasındaki sokakların birinde bir zile basıyorsunuz, kapı açılıyor. üst kata çıkıyorsunuz, bilet alıp, sergi salonu-fuaye gibi bir mekanda beklemeye başlıyorsunuz. bu arada sangria ikramı yapılıyor.
akşamın seyircileri geldikçe mekan kalabalıklaşıyor, oyunun başlama saatini biri iki dakika geçe üst kattan iki genç adam iniyorlar mekana, ellerinde içki, hafif sarhoş… önce uzun uzun bakışıyorlar, kesişiyorlar demek belki daha doğru.
seyircilerden bu mizanseni fark edenler kenara çekilip genç adamlara yer açıyor. sonra biri diğerine “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş” diyor ve oyun başlıyor.
kısa süren bu girişten sonra seyirciler iki genç adamın arkasından üst kata çıkıyorlar ve küçük bir oturma odası boyutlarındaki mekana alınıyorlar; üç yanda duvar kenarlarına sandalyeler dizilmiş, ortada birer büyük, yaldız işlemeli, kadife kaplı koltuk ve bir ayaklı lamba.

45-50 dakikalık oyun bu küçük odada ve odanın kapısından görülen merdiven sahanlığında geçiyor. yönetmen jale karabekir sadece iki kişinin birbiriyle konuşmasına dayalı oyunu olabildiğince hareketli, dinamik hale getirmeye uğramış; hem o küçük oturma salonu hem de merdiven sahanlığı çok iyi kullanılmış. bu başarılı düzenlemede ışık tasarımının da büyük payı var.

[eve gelip, internette küçük bir araştırma yapınca oyunun west end ve broadway’deki yapımlarının eleştirilerine denk geldim; doğrusu, yurtdışındaki rejinin daha sade ama çok daha etkileyici olduğunu düşünüyorum: bütün oyunun geçtiği iki kişilik koltuk oyun süresince gitttikçe yerden koparak yükselmiş.]

ingilizlerin önemli yazarlarından carly churchill’in oyununun konusundan çok, konuyu ortaya koyuş şekli ilginç: iki adam var, sevgililer. birinin amerikalı olduğu tahmin edilebiliyor diğeri nereli çok anlaşılmıyor. [yurtdışı eleştirilerinden öğrendim; biri amerikalı (sam) diğeri ingilizmiş (jack), hatta bush ile blair olarak bile düşünülebilirmiş]
bir yandan bu adamların eşcinsel ilişkilerinin seyrini izliyoruz, bir yandan da amerika’nın dünya üzerinde gerçekleştirdiği müdaheleleri (vietnam, ırak, şili, kolombiya… suikast, virüs, bomba, uyuşturucu, silah ticareti, ihtilal…) hakkında kendilerini haklı çıkaran, daha etkili nasıl yapabileceklerine, stratejilerinin ne olması gerektiğine dair kesik kesik, tam cümleleşmeyen, spotlar ve sloganlar halinde kalan konuşmalarını dinliyoruz.
amerikalı olan ingiliz’i baştan çıkarıyor; iki adam kirli çamaşırları hakkında konuşarak tahrik oluyorlar, öpüşüyorlar, sevişiyorlar.

etkili olmasına etkili bir buluş; amerika ve ingiltere’yi birer eşcinsel figür olarak tanımlayıp, dünya üzerinde kendi faydaları uğruna gerçekleştirdikleri icraatlar üzerinden ilişkilerinin seyrini ortaya koymak.
ancak tam da anlamış değilim, neden illa eşcinsel olmaları gerektiğini?

oyunun türkçe metni maalesef, bütün bu tarz oyunlarda olduğu (ve dot’un da bir türlü üstesinden gelmeyi başaramadığı) üzere çeviri kokuyor, oyuncuların ağzında yapay duruyor.
yine de, iki genç oyuncuyu, fatih gençkal ve murat mahmutyazıcıoğlu’nu kutlamam lazım; hem cesaretleri, hem de gayretleri için, yani cesaretlerinin arkasını doldurdukları için; hem türkiye sahnelerinde kolay kolay tanık olunamayacak bir rahatlıkla oynuyorlar hem de çok zor bir işin altından kalkıyorlar: birer figür olarak çizilmiş rollerine can katıyorlar.

“seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” çarşamba ve perşembe akşamları da saat 20.00'de tiyatro gaf’ta.