14 Eylül 2025 Pazar
Müzede Sahne 2025’in sunduğu “Karşılaşmalar” ve bana çağrıştırdığı “Ötesi”
18 Kasım 2024 Pazartesi
18 KASIM
20 Şubat 2011 Pazar
korku tüneli / philip ridley / sami berat marçalı

bütün bir 20. yüzyıl batı uygarlığının kabusunuza dönüştüğünü düşünün!
bütün bir 20. yüzyıl batı uygarlığının sizi öksüz bıraktığını; hadım ettiğini; büyümenizi, gelişmenizi, olgunlaşmanızı engellediğini düşünün… sizi gerçek hayattan, hayatın gerçeklerinden koparıp; yapay, “kurgu” hayallere, “hayali” korkulara, kabuslara hapsettiğini… masumiyetinizi elinizden aldığını…
tek avuntunuzun, tek kaçış noktanızın, size şefkati hatırlatan, sizi rahatlatan yegane şeyin ya çikolata ya da uyku hapları olduğunu düşünün bir de!
sakın "korkmayın", sizi yalnız da bırakmayacaklar; kırmızı pullu ceketleriyle şov dünyasının aranan ikilisi “güzel” cosmo disney ile “çirkin” pitchfork cavalier size bu kabusta eşlik edecekler...
...
günümüzün sorunlu insanını deşen dehşetengiz oyunların yazarı philip ridley’in, aynı zamanda çok satan çocuk kitapları yazarı olması hiç garip değil!
yetişkinliğimizi çerçeveleyen, hapseden her şeyin kökeni çocukluğumuzda, çocukluk anılarımızda; korkularımızda, mutluluklarımızda, anne-babamızla ilişkimizde…
“kainatın en hızlı saati”nin courgan’ı 30’una geldiği halde nasıl hala 19. yaşgününü kutluyorsa, “korku tüneli”nin stray ikizleri de en son 10 yıl önce 18. yaşgünlerini kutlamışlar.
büyümemeyi seçen onlar mı, yoksa etraflarını [“etrafımızı”] kuşatan ve her saniye korku pompalayan 20. yüzyıl batı uygarlığının enstrümanları mı engelliyor olgunlaşmalarını; kendi ayaklarının üzerinde, akıl sağlıkları yerinde, bilinçli ve sorgulayan bireyler olarak var olmalarını…
...
ikinci kat'ta bu sefer "ara mekan"a alınmadan, direkt bir labirente sokulup, oradan geçerek varıyoruz oyun mekanına. ilk anda, en basit çağrışımla oyunun adına gönderme yapıyor bu fiziki “korku tüneli”.
oyun bittiğinde ise; baştaki o korku tünelinden geçme sekansımızın sırf atmosfer yaratma veya hoşluk olsun niyetiyle yapılmamış olduğunu fark ediyoruz. çünkü aynı yoldan geçerek ayrılmıyoruz mekandan; diğer taraftan, normal bir kapıdan çıkıyoruz.
belki başta o labirentten geçerken, stray kardeşlerin -belki presley’in, belki de oyunun başında ve oyun sürecinde uzun bir süre uyuyan haley’in- beyin kıvrımlarında dolaştırıldık.
belki “oyun diye” seyrettiğimiz her şey, stray kardeşlerin hayallerindeki bir mekanda “canlandı”; bir rüyaydı.
öncesi şüpheli de olsa, oyunda cosmo disney’in ortaya çıkmasından sonraki bölümün rüya/kabus olduğu kesin gibi.
presley’in cosmo'ya anlattığı “en içerdeki/derindeki” rüyada geçen "pichtfork disney" isminin, -adı oyunda “rüya” olarak konmadan, seyircinin “gerçekmiş gibi” seyrettiği- “üst rüya”nın içinde gösteri dünyasından çıkıp gelmiş iki karakterin, biri kusursuz ve güzel cosmo disney ile diğeri kusurlu ve çirkin pitchfork cavalier’in isimlerinden türemiş olması herhalde en bariz ipucu.
mizansen olarak oyuncuların mekanı ve mekandaki eşyaları kullanımı da oyunun rüyamsı atmosferini kuvvetlendiriyor; özellikle masanın, sandalyelerin ve koltuğun kullanımı (presley ve cosmo'nun kolçaklara tünemeleri, ikizlerin masanın üzerinde birbirlerine kenetlenmeleri,...), mekanda ve eşyaların üzerindeki hareket düzeni (sandalyeleri hızla çevirip üzerine oturmalar, cosmo’nun sandalyeden her defasında zıplayarak yere atlaması,…)
…
0.2’nin 13 mart 2010’dan beri sahnelediği “korku tüneli” aralık sonunda programdan kalkmıştı. seyredemediğime üzülmüştüm. hele de bir dostumun oyunla ilgili anısı iyice hayıflandırmıştı beni. çünkü her ne kadar dostum için sancılı bir anı olsa da, benim açımdan oyun adına vaatkar sonuçlar çıkarmama neden olmuştu.
dostum şöyle aktarmıştı yaşadıklarını:
korku tünelinden geçtikten sonra salondaki sıkışık sandalyelere herkes yerleşmiş, hızla gelip kapıdaki bütün kilitleri sert hareketlerle kapatan oyuncunun seyircilerle birlikte herkesi odaya kitlemesiyle, arkadaşımın uzun zamandır uyuyan -ve belli ki pusuda bekleyen- kapalı kalma korkusu tetiklenmiş, oyun başlamış olmasına rağmen arkadaşım çıkmak için ayağa kalkmış, acil çıkış gibi bir kapı aramış, bulamamış, öylece ayakta kalakalınca, kapıyı kitleyen oyuncu yerinden kalkıp kilitleri açarak arkadaşımı serbest bırakmış.
“istiklal'e çıktığımda derin bir nefes aldım” diyerek bitirmişti arkadaşım, başından geçenleri anlatmayı.
üzülmüştüm üzülmesine ancak seyircileri oyun mekanına kilitleyerek daha ilk saniyeden “atmosfer” yaratmada onikiden vuran bu rejiyi kaçırdığıma daha fazla üzülmüştüm.
0.2 ekibi 17 şubat'ta sürpriz bir ek gösterim yaptı; tesadüfen haberim oldu. iyi ki de olmuş; çünkü "korku tüneli" 0.2'nin şimdiye kadar seyrettiğim en etkileyici yapımıydı.
oyun öncesi bekleme mekanını ("ara mekanı") korku tüneline dönüştürmelerinin yanısıra; 0.2 ekibi o küçük, dar ve çok da elverişli olmayan salonu -nasıl her yeni oyunlarında tekrar tanımlıyorlarsa- bu sefer de yine; giriş-çıkışlarını tekrar düzenleyerek ve hatta zemini bile bu oyun için özel olarak tekrar döşeyerek daha ilk dakikadan, tünelden geçip de sandalyelerimize oturduğumuzda bizleri etkilemeyi ve ortamın "gerçekliğine" sokmayı başarıyorlar. (dekor tasarım: meltem tolan)
"korku tüneli" (pitchfork disney) philip ridley'in ilk oyunu.
bazı ilk filmlerin mükemmel olması gibi, bu oyun da içerik, dramatik yapı, diyaloglar açısından mükemmele yakın.
ridley’in metni az az bir sürü çağrışım, esinlenme, eleştiri barındıryor; haley’in kilisede yedi köpekle ve daha sonra papazla mücadelesi, presley'in yılanı din’e, çikolatadan adam hayali ve emziği cinsellik’e, cosmo ve pitchfork cavalier’in marifetlerini sunuş şekilleri eğlence dünyası’na göndermelerle yüklü. atom bombası, uzay programı, nükleer savaş ve sonrası, king-kong, disney filmleri daha direkt yerleştirilmişler metne.
philip ridley yaklaşık 100 dakikalık bir oyunla, 20. yüzyılda kültür ve siyaset ile dünyanın nasıl bir korku imparatorluğuna dönüştürüldüğünün resmini çiziyor.
çeviri ve dramaturji için özlem karadağ'ı -bir kere daha- kutlamak lazım.
iyi metin ve iyi çeviri yetmiyor. ve sadece iyi reji de bir oyunu kurtarmıyor. iyi oyunculara da ihtiyacınız var.

her seferinde seyirciyle dipdibe, seyircinin dibinde olarak oyunculuk anlamında tam bir meydan okuma gerçekleştiren 0.2'nin bu seferki oyuncu ekibi de mükemmele yakın performanslar çıkarıyorlar: murat mahmutyazıcıoğlu (presley), banu çiçek barutçugil (haley), ushan çakır (cosmo) ve 0.2’nin yaratıcılarından eyüp emre uçaray (pitchfork).
herkes çok iyi, murat mahmutyazıcıoğlu bir adım önde; oyunu taşıyan kahramanı hiç düşürmeden canladırması bir yana, yaklaşık 10 dakika kadar süren bir rüya anlatma monologu var ki, övmek için kelimeler yetersiz kalıyor!
0.2 ekip olarak çalışan bir tiyatro topluluğu, beyinleri de sami berat marçalı ve eyüp emre uçaray. "korku tüneli"ne dair bütün yukarıda yazdıklarımı olanaklı kılmakta eminim ekip olarak herkesin rolü var, ancak bu sefer reji koltuğuna oturan kişiyi ayrıca öne çıkartarak, sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam: sami berat marçalı.
...
"korku tüneli", nasıl daha ilk dakikasından dayanamayıp çıkan dostumun seyretmediği halde kişisel tarihinin "unutulmazlarına" yazıldıysa, benim de "unutulmazlarıma" kazındı...
9 Aralık 2010 Perşembe
bazı -olağan- sesler

dot’un açtığı yoldan, boynuz kulağı geçer misali, sağlam adımlarla ilerleyen bir topluluk sıfırnoktaiki.
bir kere, çevirileri (özlem karadağ) daha iyi, daha doğal; daha türkçe; ağızda yabancı durmuyor, çeviri kokmuyor.
ikincisi; oyuncuları daha doğal; vurguları, tavırları, bakışları yapmacıksız, içten ve talimli; özenti kokmuyor.
üçüncüsü; belki şartlar öyle elverdiğindendir bilemem, yarattıkları mekanlarda ve “ortamlar”da mevcut fiziki durumun dezavantajını avantaja çevirmesini biliyorlar; doğallığını kullanıyorlar; tasarım kokmuyor.
ve bütün bu “amatörmüş gibi duran doğallıkların” içerisinde gittikçe profesyonelleşen yapımlar üretiyorlar.
...
sıfırnoktaiki’den bu sezon ilk olarak joe penhall’in “bazı sesler”ini izledim. yönetmeni, aynı zamanda sıfırnoktaiki’nin kurucularından sami berat marçalı.
“bazı sesler” gerek oyunculuk, gerek mekan kullanımı, gerek reji anlayışı olarak geçen sene izlediğim “açık saçık birkaç polaroid”in devamı niteliğinde, ancak ondan çok daha başarılı ve etkili bir sonuca ulaşılmış bu sefer. belki bunda “bazı sesler”in içerik olarak derdinin “polaroid”den daha evrensel olmasının da payı vardır.
sıfırnoktaiki, yeni mekanları ikinci kat’ta sahneledikleri “bazı sesler”de salonu uzunlamasına bölmüşler; dar uzun sahne mekanı sayesinde sahne-seyirci mesafesi minimuma inmiş. gerçi “polaroid”de de oyuncular burnumuzun dibindeydiler ama “bazı sesler”de neredeyse yan yanayız.
giriş-çıkış trafiği uzun dikdörtgenin iki ucundan gerçekleştiriliyor ve birbirini takip eden sahneler için bu girişler dönüşümlü olarak kullandırılarak daha dinamik, hızlı ve zaman zaman sürprizli bir kurgu sağlanmış.
uzunlamasına mekana aralıklarla yerleştirilen üç siyah yükseltinin sabit olması da, dekor değişimini sıfıra indirdiğinden, yine sahne aralarının/değişimlerinin kısalmasını sağlayarak kurgunun dinamikleşmesine yardımcı oluyor. bir anlamda, sinema kurgusu sağlanmış bu sayede. (sahne tasarımı: murat mahmutyazıcıoğlu)
örneğin, yine benzer mantıkla oluşturulmuş ancak parçaların hareketli olduğu “polaroid”de her sahne için parçalarının farklı şekilde bir araya getirilmeleri zaman ve ritim kaybı yaratıyordu.
masa, bank, yatak, tezgah gibi çok amaçlı kullanılan, birbirinin tıpatıp aynı üç yükseltinin siyah, minimal tasarımı ve önlerindeki mavi buzlu ışık yüzeyleri başta yadırgatsa da; ray’in abisinin dahil olmaya çalıştığı toplumsal sınıfın ve kapitalizmin göstergeleri olarak okununca anlam kazanıyorlar.
ve belki de en önemlisi; mevcut mekanın yüzeylerini oluşturan sıvası kazınmış kırmızı tuğla duvarın tekstürü, “bazı sesler”in ruhları deşilen karakterlerinin arızalı, yıkıntı dünyasına çok isabetli bir fon oluşturuyor. bu “eski, yıpranmış” fon ile “hip” tasarım örneği ultramodern yükseltilerin oluşturduğu karşıtlık, oyunun içeriğine dair, örneğin iki kardeş arasındaki gerilimleri yansıtması açısından da anlam taşıyor.
batı edebiyatı iki erkek kardeşin/erkek kardeşlerin hikayesini sayısız kere anlatmıştır.
farklı karakterdeki ağabey-kardeşin ebeveynlerini kaybettikten sonra başa çıkmaya çalıştıkları geçmişleri, anıları, şimdileri üzerine sayısız hikaye dinlemişsizdir. habil-kabil mitine dayanıyor olsa gerek bu gelenek/takıntı/hesaplaşma.
joe penhall’in “bazı sesler”i de benzer bir izlekten ilerliyor; ağabey pete mantığı, aklı, düzeni, “gerekliliği”; kardeş ray ise ruhu, duyguyu, kaosu, “geldiği gibi yaşamayı” temsil ediyor.
ray, akıl hastanesinden şartlı olarak çıkmasının ardından tutulduğu hamile laura’da, belki erken kaybettikleri annelerinin şefkatini, laura’nın karnındaki bebekteyse kendi saflığını arıyor. laura’nın belalı eski sevgilisinin varlığı, ray’in hem ümitsizliğe düşmesine hem de kendi çocukluk anılarından dolayı çocuklara duyduğu nefreti laura’nın karnındaki bebeğe yöneltmesine neden oluyor.
diğer karakterlerin ruhsal olarak kabaca düz bir çizgide ilerleyen serüvenlerine karşılık, oyunun tek inişli çıkışlı, çetrefil karakteri şizofren ray. bu açıdan bakıldığında; çok temiz bir iş çıkaran diğer oyuncuların hakkını yemeden, ray’i canlandıran ushan çakır’ın başarısını ayrı bir yere koymak lazım, çünkü çok zor bir işin altından kalkıyor; ray’in oyun boyunca farklı evrelerden geçen ruhsal sklasını nüanslara dikkat eden, mükemmel bir oyunculukla gözler önüne seriyor.
ray’in ağabeyi pete’i canlandıran tarkan çeper özellikle ikinci yarıda; genellikle oyuncuların sinirlenerek yüksek sesle bağırırken ağızlarından çıkan sözlerin anlaşılmazlaştığı zor sahnelerde hem karakterinin bütün öfkesini, çaresizliğini, şiddetini sesinde yansıtıyor hem de ağzından çıkan bütün sözcüklerin anlaşılırlıklarını kaybetmemelerini sağlıyor.
...
sweet mambo (fotoğraf: bo lahola)
sweet mambo (fotoğraf: jong-duk woo)“bazı sesler”in ilk bakışta her biri bir şekilde arızalıymış gibi görünen karakterlerinin, biraz düşününce ve etrafımıza dikkatlice bakınca, aslında hiç de olağanüstü/dışı olmadıklarını fark etmek mümkün. oyunun metninde varolan ve rejiyle de altı çizilen çok basit ve temel tespitler insan doğasının çeşitli yüzlerini ortaya seriyor.
bu anlamda “bazı sesler”in iki sahnesi, 10 gün önce seyrettiğim bambaşka bir sahne yapıtıyla, pina bausch’un “sweet mambo”suyla o kadar paralel ki; bağlamlar ve teknikler değişse de, sanatçının derdi “insan” olunca yolların aynı kapıya çıktığını görmek şaşırtmıyor insanı.
düş ile kabus arasında salınırken kullandığı müzik parçalarında “küçük kuşların” sözü edilen, tül bir perdenin içinde tek başına dans eden kadın dansçının sırça bir kafesteki kuşa benzediği, erkeklerin tül perdelerin ardındaki çıplak kadınlara sarılmaya, kucaklarına başlarını koymaya çalıştıkları “sweet mambo” ile “bazı sesler”de ray ile laura’nın ilk yakınlaşmayı yaşadıkları o intim sahne o kadar aynı duyguyu anlatıyorlar ki.
ray'in kuşlarla konuştuğu rüyalarını kabus olarak nitelendirmesine laura şaşırıyor; kuşlarla konuşmanın güzel bir şey olduğunu söylemeye çalışıyor. hemen bu diyalogun ardından ray laura’nın karnındaki çocuğa dokunmak istiyor ve başını laura’nın karnına dayıyor; sarılıyorlar.
ikinci sahne: kadınlar için dört ayak üstünde yaylanarak yerde sürünen pina bausch’un koyu renk takım elbiseli erkek dansçıları gibi, takım elbiseli belalı eski sevgilinin de laura’ya sevgisini kanıtlamanın en direkt yolu yerlerde sürünmek!
…
“bazı sesler” beyoğlu’nun arka sokaklarından birinin içinde, ikinci katta; pencerelerinden başka pencerelerin, başka hayatların sürdüğü mekanların gözüktüğü; komşusu olduğu dar ve karanlık sokaktan müzik ve gürültü seslerinin geldiği; yani, tam da hayatın tüm doğallığının içerisinde konumlanmış bir salonda oynuyor.
aralık ayı boyunca salı-çarşamba akşamları izlenebilir. kaçırmamalı!
ancak "hayati" bir uyarı: önceden yer ayırtmadığınız takdirde kapıdan geri dönmeniz yüksek ihtimal.
benim başıma geldi, başkalarının gelmesin…
27 Nisan 2010 Salı
"seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?"; çıkarları uğruna dünyayı mahfedecek kadar ayık!
bu akşam üç alternatif arasından “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” oyununu seçtim. diğerleri süreyya’da istanbul devlet balesi’nin dans haftası kutlamalarının ilk gecesi ile cemal reşit rey’de akordeon & yaylı çalgılar dörtlüsü konseri idi.beyoğlu’nun ara, arka, ana sokaklarında bir sürü küçük ölçekli, bağımsız tiyatro toplulukları türedi son yıllarda. ve bu tiyatrolar, örneğin dot’tan daha radikaller, -marifet sayılır mı bilmem ama- daha “in-yer-face”ler. oldukça da “underground” olduklarından dolayı daha rahatlar, daha özgürler; daha kolay sınırları zorlayabiliyorlar.
iki ay kadar önce istiklal’den girilen bir apartmanın üst katlarından birinde, dot’la tanışık olduğumuz mark ravenhill’in “birkaç açık saçık polaroid” oyununu izlemiştim. hakkında o zaman blogumda yazmaya zamanım olmamıştı, ama beğenmiştim.
bu akşamki oyun, caddeden içlere doğru sızıp, ara sokakların birindeki gaf sahnesindeydi.
balık pazarı’nın arkasındaki sokakların birinde bir zile basıyorsunuz, kapı açılıyor. üst kata çıkıyorsunuz, bilet alıp, sergi salonu-fuaye gibi bir mekanda beklemeye başlıyorsunuz. bu arada sangria ikramı yapılıyor.
akşamın seyircileri geldikçe mekan kalabalıklaşıyor, oyunun başlama saatini biri iki dakika geçe üst kattan iki genç adam iniyorlar mekana, ellerinde içki, hafif sarhoş… önce uzun uzun bakışıyorlar, kesişiyorlar demek belki daha doğru.
seyircilerden bu mizanseni fark edenler kenara çekilip genç adamlara yer açıyor. sonra biri diğerine “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş” diyor ve oyun başlıyor.
kısa süren bu girişten sonra seyirciler iki genç adamın arkasından üst kata çıkıyorlar ve küçük bir oturma odası boyutlarındaki mekana alınıyorlar; üç yanda duvar kenarlarına sandalyeler dizilmiş, ortada birer büyük, yaldız işlemeli, kadife kaplı koltuk ve bir ayaklı lamba.
45-50 dakikalık oyun bu küçük odada ve odanın kapısından görülen merdiven sahanlığında geçiyor. yönetmen jale karabekir sadece iki kişinin birbiriyle konuşmasına dayalı oyunu olabildiğince hareketli, dinamik hale getirmeye uğramış; hem o küçük oturma salonu hem de merdiven sahanlığı çok iyi kullanılmış. bu başarılı düzenlemede ışık tasarımının da büyük payı var.
[eve gelip, internette küçük bir araştırma yapınca oyunun west end ve broadway’deki yapımlarının eleştirilerine denk geldim; doğrusu, yurtdışındaki rejinin daha sade ama çok daha etkileyici olduğunu düşünüyorum: bütün oyunun geçtiği iki kişilik koltuk oyun süresince gitttikçe yerden koparak yükselmiş.]
ingilizlerin önemli yazarlarından carly churchill’in oyununun konusundan çok, konuyu ortaya koyuş şekli ilginç: iki adam var, sevgililer. birinin amerikalı olduğu tahmin edilebiliyor diğeri nereli çok anlaşılmıyor. [yurtdışı eleştirilerinden öğrendim; biri amerikalı (sam) diğeri ingilizmiş (jack), hatta bush ile blair olarak bile düşünülebilirmiş]
bir yandan bu adamların eşcinsel ilişkilerinin seyrini izliyoruz, bir yandan da amerika’nın dünya üzerinde gerçekleştirdiği müdaheleleri (vietnam, ırak, şili, kolombiya… suikast, virüs, bomba, uyuşturucu, silah ticareti, ihtilal…) hakkında kendilerini haklı çıkaran, daha etkili nasıl yapabileceklerine, stratejilerinin ne olması gerektiğine dair kesik kesik, tam cümleleşmeyen, spotlar ve sloganlar halinde kalan konuşmalarını dinliyoruz.
amerikalı olan ingiliz’i baştan çıkarıyor; iki adam kirli çamaşırları hakkında konuşarak tahrik oluyorlar, öpüşüyorlar, sevişiyorlar.
etkili olmasına etkili bir buluş; amerika ve ingiltere’yi birer eşcinsel figür olarak tanımlayıp, dünya üzerinde kendi faydaları uğruna gerçekleştirdikleri icraatlar üzerinden ilişkilerinin seyrini ortaya koymak.
ancak tam da anlamış değilim, neden illa eşcinsel olmaları gerektiğini?
oyunun türkçe metni maalesef, bütün bu tarz oyunlarda olduğu (ve dot’un da bir türlü üstesinden gelmeyi başaramadığı) üzere çeviri kokuyor, oyuncuların ağzında yapay duruyor.
yine de, iki genç oyuncuyu, fatih gençkal ve murat mahmutyazıcıoğlu’nu kutlamam lazım; hem cesaretleri, hem de gayretleri için, yani cesaretlerinin arkasını doldurdukları için; hem türkiye sahnelerinde kolay kolay tanık olunamayacak bir rahatlıkla oynuyorlar hem de çok zor bir işin altından kalkıyorlar: birer figür olarak çizilmiş rollerine can katıyorlar.
“seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” çarşamba ve perşembe akşamları da saat 20.00'de tiyatro gaf’ta.
















