jale karabekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jale karabekir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2018 Perşembe

TEB Oyun 39 / Güz 2018



İmparatorluktan Cumhuriyet'e Ermeni Tiyatrosu ve Yersiz Yurtsuz Kalmış "Unutulan" Kadın Oyuncular NİHAL KUYUMCU
Nesrin Kazankaya'nın Oyunlarındaki Trajik Özellikler AZİME AYDOĞMUŞ
İKİ İzleyiciyle Düşünsel Bir İletişim Kurmaya Çalışıyorum SEMİH FIRINCIOĞLU
İKİ Oyuncuları Deneyimlerini Anlatıyor
İKİ ya da Daha Fazla ÖZLEM HEMİŞ
Seyirci İzlenimleri
Mek'ân Sahne'nin Kadınları ENGİN BAYSAL - ZEYNEP KIZILGÖL
Türkiye'de Feminist Tiyatro Feminist Tiyatroculara Sorduk TİJEN SAVAŞKAN
Türkiye'de Feminist Tiyatro Yapılabilir: Tiyatro Boyalı Kuş JALE KARABEKİR
"yeraltı" Tiyatro Kolektifinde Feminist Dramaturjinin Serüveni HAKAN ALTUN
Üniversitede Feminist Tiyatro FEMİNİST ÇABA
Tanıdık ve Saklı Kadın Hikâyeleri HANDAN SALTA
Allahaısmarladık Cumhuriyet Yeniden TİJEN SAVAŞKAN
Yetti Artık (Enough is Enough) PINAR ÖĞÜN - MELTEM ARIKAN
Feminist Dramaturjiyle Direnme: Flight of the Escales'den No Way Out MERAL HARMANCI
Nederlands Dans Tiyatrosu 2 İzmir'deydi NALÂN ÖZÜBEK
Nilüfer Belediyesi Sahne Eseri Yazma Yarışması Sonuçlandı M. FATİH ÖLEKLİ
2018 Yazında Ege'de Tiyatro Festivalleri NALÂN ÖZÜBEK
Oyunlarda Kadınlardan Oyunlarda Kadınlar'a Feminist Eleştirel Bir Okuma Modeli ELİF CANDAN

20 Mayıs 2010 Perşembe

tiyatro festivali 17, izlenim 5: biraz cesaret!


tiyatro boyalı kuş'un jale karabekir rejisiyle sahnelediği ibsen uyarlaması "nora/nurê" kaçırılmış bir fırsattı; seyirciler için değil, yönetmen için!

iki sıkı ipucu/paralellik/çıkış noktası, artık nasıl adlandırırsanız, bulunmuş; 1-ibsen'in kuzey'li nora'sı ile dengbejlerin seslendirdiği kürt nurê'nin hikayelerinin benzerliği, 2-nora ile nurê'nin kelime kökenlerinin, biri latince diğeri arapça, "ışık" anlamına gelmesi; sonra -nedense- bu güzelim bağlantılar bir kenara bırakılmış ve sadece, oyunun bildiğimiz klasik metninin kürtçe oynanması için bahane olarak kullanılmış.

bu çıkış noktalarından nerelere gidilirdi, nasıl bir uyarlama yapılırdı; tüyleri diken diken eden enfes bir nora yorumu daha çıkabilirdi [hatırlayınız: schaubühne - thomas ostermeier - 2004 - 14. istanbul tiyatro festivali].
uyarlamanın illa "folklorik" olması da gerekmezdi, ama küçük-büyük bir şeyler, o veya bu coğrafyaya bağlansaymış, ışık tasarımı bir şekilde özgünleştirilseymiş [yukardaki fotoğraf ne beklentiler yaratmıştı bende!].

cesaret eksikliği mi; neden sonuna kadar gidilmemiş!

tamam, klasik metni oynuyorsanız da;
.neden 70 dakikaya sıkıştırılmış olarak!
.neden iskandinavya'yla hiç alakası olmayan ama o dönemi betimliyormuş gibi yapan, hem renk hem tasarım olarak yanlış ve abartılı kostümlerle!
.nerden çıktı o venedik maskeleri; ne stil ne içerik olarak anlamı var! nora neden maskeli olsun ki, tam tersine; "kadın" olmasının ötesinde, kendi olduğu, dürüst olduğu, içten olduğu için değil mi yaşadıkları; nora içten pazarlıklı biri mi ki maske taksın; nora korkak mı ki, saklanmak zorunda kalsın!
.nedir o synthesizer'dan çıkmış soap opera arkafon müziği! siz değil misiniz dengbejlerle bağlantı kuran!



cesaret dedim de herhalde son 20 yılda cesaret konusunda mahir günşıray ile yarışacak tiyatrocu pek fazla yoktur; yıllar yıllar önce bomonti'nin ücra bir sokağında bir tiyatro salonu açmak, cüretkarca "hizmetçiler"i, "döne döne"yi sahnelemek, sahneye taşınması imkansız gibi duran "tol"u, "yalnızlıklar"ı sahnelemek, cervantes enstitüsü yardıma tenezzül etmezken kocaman bir lorca gecesi düzenlemek...

mahir günşıray'ın son cesareti "son bir kez" adlı oyun festivaldeydi iki gündür; cesur çünkü proje ilginç, ama çetrefilli:
sadece genel bir başlık ("son bir kez") verilen altı yazar birer monolog yazıyorlar, biri günşıray olmak üzere -çoğu ilk rejisini yapacak olan- altı yönetmen bunları alıyor, her yönetmen bir oyuncu ile çalışıyor.

altı yazar, altı yönetmen, altı oyuncu: "son bir kez" adlı bir bütün.

metinler teker teker çok güçlü. oyunculuklar iyi.
bütünün parçalı gözükmemesi, sahnelemenin statik kalmaması için monologlar arasına ilmikler de atılmış; elden gelen yapılmış anlayacağınız. [radikal'de ceyda aşar'ın enfes bir yazısı var oyunu okuyan.]
"son bir kez"in en kuvvetli ve bütünleyici ögesi ise, claude leon'a ait sahne tasarımı; kırmızı çiçeklerle kaplı zemin bütün acı hikayelerini birleştiriyor; hepsine bir altlık, bir halı oluyor.

27 Nisan 2010 Salı

"seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?"; çıkarları uğruna dünyayı mahfedecek kadar ayık!

bu akşam üç alternatif arasından “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” oyununu seçtim. diğerleri süreyya’da istanbul devlet balesi’nin dans haftası kutlamalarının ilk gecesi ile cemal reşit rey’de akordeon & yaylı çalgılar dörtlüsü konseri idi.

beyoğlu’nun ara, arka, ana sokaklarında bir sürü küçük ölçekli, bağımsız tiyatro toplulukları türedi son yıllarda. ve bu tiyatrolar, örneğin dot’tan daha radikaller, -marifet sayılır mı bilmem ama- daha “in-yer-face”ler. oldukça da “underground” olduklarından dolayı daha rahatlar, daha özgürler; daha kolay sınırları zorlayabiliyorlar.
iki ay kadar önce istiklal’den girilen bir apartmanın üst katlarından birinde, dot’la tanışık olduğumuz mark ravenhill’in “birkaç açık saçık polaroid” oyununu izlemiştim. hakkında o zaman blogumda yazmaya zamanım olmamıştı, ama beğenmiştim.

bu akşamki oyun, caddeden içlere doğru sızıp, ara sokakların birindeki gaf sahnesindeydi.

balık pazarı’nın arkasındaki sokakların birinde bir zile basıyorsunuz, kapı açılıyor. üst kata çıkıyorsunuz, bilet alıp, sergi salonu-fuaye gibi bir mekanda beklemeye başlıyorsunuz. bu arada sangria ikramı yapılıyor.
akşamın seyircileri geldikçe mekan kalabalıklaşıyor, oyunun başlama saatini biri iki dakika geçe üst kattan iki genç adam iniyorlar mekana, ellerinde içki, hafif sarhoş… önce uzun uzun bakışıyorlar, kesişiyorlar demek belki daha doğru.
seyircilerden bu mizanseni fark edenler kenara çekilip genç adamlara yer açıyor. sonra biri diğerine “seni seviyorum diyecek kadar sarhoş” diyor ve oyun başlıyor.
kısa süren bu girişten sonra seyirciler iki genç adamın arkasından üst kata çıkıyorlar ve küçük bir oturma odası boyutlarındaki mekana alınıyorlar; üç yanda duvar kenarlarına sandalyeler dizilmiş, ortada birer büyük, yaldız işlemeli, kadife kaplı koltuk ve bir ayaklı lamba.

45-50 dakikalık oyun bu küçük odada ve odanın kapısından görülen merdiven sahanlığında geçiyor. yönetmen jale karabekir sadece iki kişinin birbiriyle konuşmasına dayalı oyunu olabildiğince hareketli, dinamik hale getirmeye uğramış; hem o küçük oturma salonu hem de merdiven sahanlığı çok iyi kullanılmış. bu başarılı düzenlemede ışık tasarımının da büyük payı var.

[eve gelip, internette küçük bir araştırma yapınca oyunun west end ve broadway’deki yapımlarının eleştirilerine denk geldim; doğrusu, yurtdışındaki rejinin daha sade ama çok daha etkileyici olduğunu düşünüyorum: bütün oyunun geçtiği iki kişilik koltuk oyun süresince gitttikçe yerden koparak yükselmiş.]

ingilizlerin önemli yazarlarından carly churchill’in oyununun konusundan çok, konuyu ortaya koyuş şekli ilginç: iki adam var, sevgililer. birinin amerikalı olduğu tahmin edilebiliyor diğeri nereli çok anlaşılmıyor. [yurtdışı eleştirilerinden öğrendim; biri amerikalı (sam) diğeri ingilizmiş (jack), hatta bush ile blair olarak bile düşünülebilirmiş]
bir yandan bu adamların eşcinsel ilişkilerinin seyrini izliyoruz, bir yandan da amerika’nın dünya üzerinde gerçekleştirdiği müdaheleleri (vietnam, ırak, şili, kolombiya… suikast, virüs, bomba, uyuşturucu, silah ticareti, ihtilal…) hakkında kendilerini haklı çıkaran, daha etkili nasıl yapabileceklerine, stratejilerinin ne olması gerektiğine dair kesik kesik, tam cümleleşmeyen, spotlar ve sloganlar halinde kalan konuşmalarını dinliyoruz.
amerikalı olan ingiliz’i baştan çıkarıyor; iki adam kirli çamaşırları hakkında konuşarak tahrik oluyorlar, öpüşüyorlar, sevişiyorlar.

etkili olmasına etkili bir buluş; amerika ve ingiltere’yi birer eşcinsel figür olarak tanımlayıp, dünya üzerinde kendi faydaları uğruna gerçekleştirdikleri icraatlar üzerinden ilişkilerinin seyrini ortaya koymak.
ancak tam da anlamış değilim, neden illa eşcinsel olmaları gerektiğini?

oyunun türkçe metni maalesef, bütün bu tarz oyunlarda olduğu (ve dot’un da bir türlü üstesinden gelmeyi başaramadığı) üzere çeviri kokuyor, oyuncuların ağzında yapay duruyor.
yine de, iki genç oyuncuyu, fatih gençkal ve murat mahmutyazıcıoğlu’nu kutlamam lazım; hem cesaretleri, hem de gayretleri için, yani cesaretlerinin arkasını doldurdukları için; hem türkiye sahnelerinde kolay kolay tanık olunamayacak bir rahatlıkla oynuyorlar hem de çok zor bir işin altından kalkıyorlar: birer figür olarak çizilmiş rollerine can katıyorlar.

“seni seviyorum diyecek kadar sarhoş?” çarşamba ve perşembe akşamları da saat 20.00'de tiyatro gaf’ta.