4 Haziran 2010 Cuma

tiyatro festivali 17, izlenim 10: titus andronicus, amacından sapmış sapkınlık



1.
ışıl kasapoğlu

fransa'dan ülkeye dönüp de, 1988'de "arlechino, iki efendinin uşağı" ile kalbimizi fethettikten sonra, arka arkaya shakespeare oyunları sahneye koymuştu.
şehir tiyatrolarındaki "kral lear"i hala unutamam; eskitilmiş geniş tahtalarla döşenmiş, seyirciye doğru hafif eğimli platform üzerinde, müziği, ışığı, kostümleriyle karanlık, ilkel bir "kral lear" izlemiştik. lear'de erol keskin, cordelia/soytarı çifte-rolde tilbe saran harikalar yaratmışlardı. sanırım 3-4 defa izlemişimdir o sezon "kral lear"i.
sonra birer birer ışıl kasapoğlu'nun anadolu'daki devlet tiyatrolarında sahnelediği birbirinden başarılı, etkileyici shakespeare'ler geldi istanbul'a: "onikinci gece", "macbeth", "venedik taciri"...
"onikinci gece"nin taksim sahnesi'nin fuayesinden başlayan, seyircilerin oyuncuların ardısıra salona girdikleri, ortaçağ sokak tiyatrosu vari eğlenceli, şenlikli yorumunu unutamıyorum...
"macbeth"de ise, "kral lear"deki eğimli yüzey fikri devam ettirilmiş ancak bu sefer cilalı ahşaptan tasarlanmıştı; oyun boyunca, ahşap yüzeye gizlenmiş deliklerden sızan kanı da unutamıyorum...


2.
semaver kumpanya

ışıl kasapoğlu'nun 2002 yılındaki davetine cevap veren gençlerle kocamustafapaşa'da kurulmuş bir komün. merkezden uzakta, çeperde kalarak bağımsızlaşan, enerjik çılgın bir tiyatronun üretildiği bir fabrika.
ilk yıllardaki oyunlarını takip edemedim; itiraf ediyorum: merkezden ayrılanı kurt kapar korkusuyla!
dört yıl önce yaşgünümde bir değişiklik yapıp uzaklaşıyım isteyince bildik tiyatro sahnemizden, yolum çevre tiyatrosuna düştü, tesadüf o akşam "süleyman ve öbürsüler" oynuyordu; çarpıldım, hayran kaldım!
o zaman bu zaman ne zaman semaver kumpanya yeni bir oyun sahneye koysa mutlaka izliyorum; hem de öyle taksim'e, akatlar'a, ortaköy'e "turneye" geldiklerinde değil, her seferinde paşa paşa kocamustafapaşa'ya giderek.


3.
william shakespeare

iki yıl önceydi sanırım, ışıl kasapoğlu & semaver kumpanya ortaklığı festivalde "fırtına"yla sonuçlanmıştı; enka açıkhava'daki "fırtına" tam bir fırtına etkisi yaratmıştı üstümde! alınmasınlar, hala semaver kumpanya'dan ve ışıl kasapoğlu'ndan seyrettiğim en kötü oyundur. sanırım, kendileri de farkıdalardı; sezon içinde oynamaya devam etmediler, "fırtına" festivalle sınırlı kaldı.

bu yüzden, ışıl kasapoğlu ile semaver kumpanya'nın tekrar bir shakespeare sahneleyeceklerini duyduğumda biraz tereddütle yaklaştığım. yine de bir gözümü kapatıp, onlardan seyrettiğim birbirinden etkileyici onca oyunun hatırına "titus"a gitmeye niyetlendim, ancak festival kapsamındaki gösterilere vakitsizlikten fırsat yaratamadım.
neyse ki festival dışında da oynamaya devam ettiler, nihayet dün akşamki sezonun son gösterisinde "titus andronicus"u izleyebildim.

oyunun tam adı: "william shakespeare'in titus andronicus'u: beş perdelik manzum maganda faciası olarak yeniden anlatan: sinan fişek"

"kısaca titus"un orjinalini bilmiyorum ancak sinan fişek'in yaptığının hakkıyla bir uyarlama olduğu kesin; öyle yorum falan değil.
aslında aynı, ayşe nil şamlıoğlu'nun max frish'in "aymazoğlu ile kundakçılar"ından dönüştürdüğü ve bütünüyle kendinin ve semaver kumpanya'nın kıldığı "süleyman ve öbürsüler" gibi, "titus andronicus" da, özellikle sinan fişek'in müthiş serbest ancak kesinlikle yabancı kaçmayan, bilakis türkçeye cuk oturan çevirisinin etkisiyle, tam anlamıyla günümüze ve bu topraklara ("bizans") has kılınmış.
sinan fişek'in çevirisi can yücel'inkiler (örneğin "bahar noktası") kadar şiirsel değil, ama en az onunki kadar yaramaz, pervasız ve özgür.

oyunun çok başarılı görsel (sahne & ışık: cem yılmazer, kostüm & aksesuar: tomris kuzu) ve işitsel (müzik: alper maral) tasarımları ise tipik bir distopya atmosferi yaratıyor.
benzerlerini, özellikle amerikan sinemasının örneklerinden, çok yakından bildiğimiz, örneğin "mad max" serisi, "water world", "escape from new york" gibi kült filmlerden aşina olduğumuz post-apokaliptik bir dünya bu.

ancak, işin garip ve ilginç tarafı, görsel ve işitsel tasarımın aksine, oyunun genel atmosferinin bu tarz distopik, post-apokaliptik filmlerin barındırdığı ciddi, karanlık tondan bayağı uzak olması. bunun başlıca nedeni ise sanırım yine çeviri ve özellikle de bazı oyuncuların (örneğin nadir sarıbacak'ın) repliklerini söyleyiş tarzı.

aslında sinan fişek'in program broşüründeki "Asıl adı «Titus Andronicus’un İçler Acısı Tragedyası» olan Shakespeare’in bu ilk – ve en ilkel – ağlatısındaki şiddetin aşırı dozu (sayısız cinayet, sakatlama, tecavüz, evlat katli, yamyamlık, işkence, vb.), namus, iktidar, intikam hırslarının ve genelde tüm duyguların çiğliği, yapıtın Türkçe’ye çevrilmekten çok, grotesk bir fars olarak yeniden anlatılmasını adeta çağırıyordu." açıklaması bu ikilemi açıklıyor. "grotesk bir fars".

doğrusu, sahnede sapır sapır insanlar (ışıl kasapğolu saymış: 22 kişi) öldürülürken, kan gövdeyi götürmüşken, hatta kan üzerimize (evet, bizlerin, yani ilk üç sırada oturan seyircilerin üzerine) bile sıçramışken (!) gülüyor/gülecek olmak benim içime sinmedi; ne salonda çoğunluğu oluşturan yeniyetme gençler ne de her küfüre neşeli tepkiler veren orta yaşlılar gibi gülebildim!

tamam, yine sinemadan örnek verirsem, gore adı verilen bol kanlı bol şiddetli bir tarz var ve bu filmlerin takipçileri kanıksamış bir şekilde, korkmak-ürkmek için değil gülmek için seyrediyorlar bu filmleri.
tamam, quentin tarantino gibi, yanyana gelemeyecek türleri/tarzları "ortaya karışık yaparak" prim toplayan, yine şiddet ve kan meraklısı (ama maalesef aynı zamanda yetenekli) bir sinemacı da var.

dolayısıyla; bol kanlı, bol şiddetli distopik atmosfer ile, bununla hiç bağdaşmasa da neden olmasın da dedirtecek komedinin/farsın birarada kullanılmasına karşı değilim, ancak sahnede seyrettiğimiz bu "şenlikli" yorum, broşürde ne ışıl kasapoğlu'nun ne de burcu tekin'in söyledikleriyle, dertleriyle bağdaşıyor!!!
"william shakespeare'in titus andronicus'u: beş perdelik manzum maganda faciası"nı izlerken ne "siyasal şiddetin doğurduğu sürekli şiddet" aklımıza geliyor ne de ""Hrantlar'ımız"!...

kıyıda kalanlar...



evet haziran'da, reklamları bol bol yapılan lang lang'a, viyana filarmoni'ye, paert'e gideceğim. ama bunların yanısıra, kıyıda köşede gözlerden uzak kalmış iki konser de beni cezbediyor:
05 haziran cumartesi yerebatan sarnıcı'nda mugam ustası baba-kız alim & fargana kasimov konseri
30 haziran çarşamba aksanat'ın samimi salonunda kontrbas ustası iskandinav cazcı lars danielsson konseri

3 Haziran 2010 Perşembe

tiyatro festivali 17, izlenim 9: sutra'daki sürpriz!

(fotoğraf: christophe raynaud de lage/festival d’avignon)

evet, aylar önceki "cherkaoui istanbul'da!" yazıma dino'nun yorumu ve festival kitapçığında "sutra"nın dansçılar listesinde adının olmaması, sidi larbi'nin "sutra"da bizzat dans etmeyeceği hatta istanbul'a dahi gelemeyeceği kanısını kesinleştirmişti. ancak dün akşam, tanıyanlar/bilenler/anlayanlar için bir sürpriz gerçekleşti ve sidi larbi bu ilk istanbul performansında bizzat dans etti.
dünki radikal söyleşisinde istanbul'u "bu gezegene bağlı çok sayıda elementi birleştiren şehir" olarak tanımlamasından belliydi sidi larbi'nin istanbul'a verdiği önem ve bu beklenmedik sürprizin gerçekleşeceği.

dün akşam muhsin ertuğrul sahnesi tıka basa doluydu; merdivenlere, koridorlara kadar. heyecanlı ama aynı zamanda sabırsız, gösteri sırasında saatine bakan, broşürü karıştıran yani kolay sıkılan bir seyirciydi; "sutra"nın arası olsaydı acaba çıkıp giderler miydi!

çıkışta kulak misafiri olduğum bir seyircimizin küçümseyerek söylediği en son şeydi "sutra": akrobasi gösterisi!
1500 yıllık bir manastırın ve yüzyıllardan günümüze damıtılarak gelmiş bir düşünce/inanç geleneğinin ve felsefenin meditasyona dönüşmüş şekliydi "sutra"da rahiplerin yaptıkları hareketler; tabii "sutra"da sadece bu hareketleri gördüyseniz!

geçen akşam izlediğim belgeselde söylediği üzere sidi larbi'nin amacı rahiplerden birer modern dansçı yaratmak değil, onların dilini anlayarak, haraketlerinin mantığını kullanarak ve bütünüyle onların dilinde bir gösteri sahneye koymakmış.
çocukluğundan beri bruce lee hayranı olan sidi larbi, lee'nin savaş sanatları dövüşçüsü olarak yetkinliği yanında filmlerinde ettiği derinlikli laflardan da çok etkilenmiş ve esas bu kontrastın onu büyülediğini belirtiyor.
ayrıca; avrupa'da şaolin rahiplerinin gösterileri hakkında belli bir fikrin ve imajın olmasının onu rahatsız ettiğini, onların başka özelliklerinin unutuluyor olmasına üzüldüğünü belirtiyor sidi larbi. ve "sutra" ile ortaya çıkarmaya çalıştığının özünde de bu diğer özellikler yatıyor.
17 yaşından beri vejetaryan ve budist olan sidi larbi, müthiş bir alçakgönüllükle, koreograf olarak yaptığının giriş-çıkışları ayarlamak ve örneğin -kanon veya kaleydoskop etkisi yaratmak için- rahiplere belli bir hareketi erteleyerek yapmalarını söylemek olduğunu belirtiyor.

"onların diliyle, onları anlayarak bir yapıt ortaya koyma" sözüne dönersem;
ne kadar zor bir şey aslında değil mi, karşındakini anlamaya çalışmak, onun diliyle ona hitap edebilmek. çok az insanın yapabildiği bir şey bu; çünkü alçakgönüllük, cesaret ve güven gerektiriyor.
bizim seyircimiz de maalesef kolay tüketilen, anlamak/kavramak için zorlanılmayan gösterilere meyilli. örneğin iki sene önceki festivalde hotel pro forma'nın "operation: orfeo" gösterisinde sıkıntımızı gereksiz yerlerde gülecek ve sıkıntı uğultusunu salonu dolduracak kadar ileriye götürmüştük. düpedüz sanatçılara saygısızlıktı.

ne yazık ki sidi larbi cherkaoui'nin ilk istanbul ziyareti, şimdiye kadar ürettiği en popüler işi ile oldu.
umarım sidi larbi ileriki yıllarda başka gösterilerle ve özellikle de ortak çalışmalarla istanbul'a konuk olur. biz habersiz olsak da, sidi larbi bu topraklara çoktan olta attı zaten; "babel"in müzik danışmanlarından biri fahrettin yarkın.

ajans-2010'un pina bausch macerası


eğer akm'nin yenilenmesi vaktinde başlayıp bitmiş olsaydı, haziran sonunda "nefes"e ek olarak üç akşam da "vollmond"u izleyecektik pina bausch'un dansçılarından.
"nefes" bile muhsin ertuğrul sahnesi'ne zor sığacakmış deniyor... [yeniden yapılmış/tasarlanmış bir salon neden uluslararası standartların altında diye sorarak oyunbozanlık etmiyim!]

pina bausch'un iki farklı yapıtını izlemek istanbullular için büyük bir şans olacaktı. dans tiyatrosunun kraliçesi pina bausch altı senedir kentimize gel(e)medi;
.bu yedi senenin üçünde topluluğun idari yöneticisi bir türk, koza tamdoğan, olduğu halde!
.ilk defa 1998'de istanbul'a gelmesini sağlayan tiyatro festivali genel sanat yönetmeni dikmen gürün her an onu getirmek için hazır olmasına rağmen!
.pina bausch'un kendisi de çok istekli ve istanbul'a özlem dolu olmasına karşın!
şimdi, artık pina bausch hayatta değilken, sanki daha da zor olacak topluluğun bir daha istanbul'a uğraması...

2007 yılında wuppertal'de "vollmond"un prömiyeri sırasında fuayede koza hanım ile dikmen hanımı yanyana görünce, dayananamış, daha kendimi tanıtmadan "neden pina bausch'u istanbul'a getirmiyorsunuz?" diye "hesap sormuştum"!
cevap hep ekonomik nedenler oldu. hele de, istanbul üzerine hazırladığı bir gösteri için bile sponsor bulunamamışken! [benim güzel ülkem!]

geçen haftasonu gazetelerde çıkan tam sayfa "istanbul 2010 ajansı haziran ayı etkinlikleri" ilanında en üstte pina bausch'un "nefes"i yazılmıştı.
altındaki kısa metinde ise [belli ki eskiden kalmış (ne kadar eski olabilir, nasıl eski olabilir, anlamadım; sormıyım daha hayırlı belki de) ve kontrol edilmemiş olsa gerek] pina bausch'un istanbul'a iki yapıtıyla birlikte geldiği, diğerinin "dolunay" (vollmond) olduğu yazılı! [gülmek bile az gelecek ağlanacak halimize!]

geçen gün "nefes"in biletleri satışa çıktı, bilet fiyatları 23 tl. ve 12 tl.; şaka gibi!
yani; yedi yıl önce bilet başına lale indirimiyle birlikte 63.500.000 tl. [ekonomiden çok anlamasam da, herhalde bugünün en az 63.5 tl'sidir] ödeyen bizler kazıklandık mı!
bıraktım yedi yılı, iki ay önce bile kazıklanmış olabiliriz! akram khan gösterilerinin ne kadrosu ne teknik donanımı ne sahne tasarımı, koskoca tanztheater wuppertal pina bausch topluluğunun "nefes" prodüksiyonu ile yarışabilir; neden onun biletleri 34 tl. idiydi de bununkisi 23 tl.
anlamak imkansız, sormak abes!

yanlış anlaşılmasın bu fiyata karşı değilim, değilim de, acaba dünya üzerinde bir pina bausch yapıtını bu kadar "da" ucuza [şehir tiyatrolarının 1 tl.'ye tiyatro kampanyası aklıma gelmedi değil!] seyretmek ne kadar doğru; var mıdır dünya üzerinde başka bir örneği, yoksa; ajans-2010'nun akm'yi bitiremedi diye istanbul halkına yaptığı bir kıyak mıdır bu durum!!!

doğru - yanlış bilemeyeceğim ancak, yıllardır ekonomik nedenlerle istanbul'a gelemediği söylenen bir topluluğun bilet fiyatı için garip olduğu kesin!

işin başka güzel bir tarafı ise; pina bausch'u iksv getirmiş olsa, salonun yarısının baştan davetliye-sponsora ayrılacağı düşünüldüğünde, ajans-2010'un sadece 1.-2. sıranın tamamı ile 6.-7. sıraların yarısını kapatmış olması rüya gibi!
zaten, salı günü çıkar çıkmaz aldığım biletlerin gerçek olduğundan hala şüpheliyim; nasıl ki ajans-2010 bu haftasonu haydarpaşa garı'nda gerçekleşecek etkinlikler için "haydarpaşa garı'nda bahar" sloganını kullanıyorsa, pina bausch'un "nefes"iyle de rahatlıkla bir 1 nisan şakası yapıyor olabilir!!! hiç şaşmam; paşa paşa gider biletlerimi geri veririm, koyun gibi bir millet olmuşsuz zaten, buna mı baş kaldıracağım!

2 Haziran 2010 Çarşamba

botero sergisine hacimsel katkı






bazen hayalkırıklığı yaşarsınız; resimlerini sadece basılı olarak dergi veya gazetelerde gördüğünüz bir ressamın tablolarıyla yüzyüze geldiğinizde örneğin.

pera müzesi'ndeki botero sergisi maalesef bende hayal kırıklığı yarattı; boyut olarak oldukça geniş yüzeyler üzerine kabaca ve rengarenk resmedilmiş geniş yüzeyli insanlar, aynı tabloların küçük ölçekli baskılarındaki yoğunluğu, sevimliliği, ironiyi yakalatamadı bana.

üç kata yayılan serginin, 4 ya 5'i dışında 2000'li yıllara ait olan yapıtlarından en çok, en alt kattaki latin amerika yaşamından ve halkından sahneleri konu alanlarını beğendim; diğer serilere nazaran hikayeleri daha etli-butlu/kanlı-canlı olan, karakterleri "yüzeyde" kalmayıp canlanan, boyutlanan işlerdi.

hacim deyince aklıma 2007'de berlin'de tesadüf ettiğim botero'nun açıkhava heykelleri geldi; altes museum ve barok dom ile çevrili kasvetli meydana, renksiz ama bol kıvrımlı hacimleriyle ne kadar yakıştıklarını hatırladım botero'nun kahramanlarının; ailecek neşeyle dakikalarca aralarında dolaştığımızı, bol bol "yaramazca" fotoğraf çektirdiğimizi... ne kadar keyif aldığımızı hatırladım boyut olarak devasa ancak ruh olarak müthiş insani -ve nedense alçakgönüllü- olan heykellerle berlin havasını paylaşmaktan...

öyle, "keşke taksim veya sultanahmet meydanında benzer bir açıkhava sergisi olsaydı" kendini/kentini/halkını bilmezliğinde bulunmayacağım, ama en azından pera müzesi'nin içine bir-iki tane botero insanı kondurulamaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum...

"sodom ve gomorra"dan:

"Uykunun atları, güneşinkiler gibi, hiçbir engelin kendilerini durdurmayacağı bir ortamda, öyle düzenli adımlarla yol alırlar ki, (aksi takdirde durması için hiçbir sebep olmayan, asırlar boyu aynı hareket içinde sürebilecek) muntazam uykuyu bölmek, ani bir dönüşle onu gerçeğe yöneltmek, ona merhaleleri hızla aşırtmak, -uyuyan kişinin, henüz belirsiz, ama şekil değiştirmiş olmakla birlikte şimdiden algılanabilir seslerini duyacağı- hayata yakın bölgeleri geçirtmek ve birden uyanışa varmak için, (kimbilir hangi Meçhul'ün gökyüzünden fırlattığı), bize yabancı, küçük bir gök çakılı gereklidir. O zaman, bu derin uykulardan bir safağa uyanırız; kim olduğumuzu bilmeyiz, hiç kimseyizdir; taptaze, her şeye hazırızdır, beynimizin içi, o ana kadarki hayat olan geçmişten arınmıştır. Uyanıklığa inişin sertçe gerçekleşmesi, bir unutuş kılıfıyla gizlenen uykudaki düşüncelerimizin, uyku sona ermeden, tedricen geri dönecek vakti bulamamaları, belki daha da güzeldir. O zaman, adeta içinden geçtiğimiz (kaldı ki biz diye düşünmeyiz bile) karanlık fırtınadan, kıpırtısız, düşünceden yoksun, içi boş bir "biz" olarak çıkarız. Bu durumdaki insan veya nesne, nasıl bir darbe yemiştir ki, koşup gelen hafızanın, kendisine bilincini veya kişiliğini geri verdiği ana kadar, her şeyden habersiz ve şaşkın, donup kalmıştır? Ancak, bu iki tür uyanışın gerçekleşmesi için, derin bir uyku da olsa, alışkanlığın boyunduruğunda uyumamak gerekir. Çünkü alışkanlık, ağına aldığı her şeyi denetler; alışkanlıktan kaçmak, bambaşka bir şey yaptığımızı zannettiğimiz bir anda uykuya geçmek, kısacası, gizli de olsa düşüncenin eşliğindeki ileri görüşlülüğün himayesi altında bulunmayan bir uykuyu yakalamak gerekir."

marcel proust
(yapı kredi yayınları, çeviri: roza hakmen)

1 Haziran 2010 Salı

yarın akşam istanbul'da "sutra" var


yıllardır bir yandan yurtdışındaki gösterilerini kovalamaya çalışıp bir yandan da istanbul'a bir eseri gelsin diye dört gözle beklediğim sidi larbi cherkaoui, kendisi gelmese de ve aslında bizzat dans ettiği halde kendisinin değil asistanının dans ettiği bir eseri ile, "sutra" ile istanbul'da.
iki yıl önce berlin'de iki akşam üstüste sidi larbi'li "sutra"yı seyretmiş, daha sonra da dvd kaydından eseri hatmetmiş biri olarak, yarın akşam tekrar "sutra"da olacağım; hem istanbul'daki bu ilk sidi larbi gösterisine tanık olmak için hem de bakalım asistanı nasıl dans edecek diye...

tesadüf bu ya [aslında tesadüften ziyade ayarlı: haziran ve temmuz'da paris-la vilette'te sidi larbi'nin inanç üçlemesi ("foi", "myth" ve nisan'da prömiyer yapan "babel") sahnelenecek] dün akşam arte'de sidi larbi hakkında 2009 yapımı bir saatlik bir belgesel yayınlandı: "babel's traeume" (babil düşleri).

yarınki "sutra" öncesinde sidi larbi'yi daha yakından tanımak için bir fırsattı; kendisi hakkında şimdiye kadar bilmediğim bir sürü şey öğrendim.
yapıtlarından büyülendiğim, -pina bausch'tan sonra- dünyasına, dertlerine kendimi çok yakın hissettiğim bir sanatçının düşünceleri, sözleri de oldukça etkiledi beni; başka türlüsü imkansızdı zaten...

"bir erkek, bir oğul, bir koreografım, belçikalıyım, eşcinselim, bir dövmem var, kahverengi gözlerim, bir gastarbeiter (misafir işçi) çocuğuyum, sidi larbi cherkaoui'yim."
diye başlıyor film, sidi larbi bir kumsalda, zemini bütünüyle kaplamış bitkilerin arasından açılmış daracık bir patikada denize doğru yürürken...

film sidi larbi'yi korsika'dan hindistan'a, şaolin tapınağından yaşadığı şehir antwerp'e takip ediyor. kısa kısa görüntülerle durmadan mekan değiştiriyoruz, yolculuk ediyoruz. belgeselin ana teması da bu zaten, sidi larbi'nin bir gezgin olması.
belçikalı anne ile faslı babanın ikinci erkek çoçuğu sidi larbi; çoçukken antwerp'te dört ev değiştirmişler, yerleşik olmamışlar, zaten anne-babası herşeyin geçici olduğunu söylerlermiş. "cherkaoui"nin kelime anlamı "doğudan gelen/kaynaklanan"mış; bu yüzden doğu'da, asya'da kendini daha özgür hissettiğini söylüyor sidi larbi.

"anlaşılmak isterim, illa da sevilmek değil derdim, benimle aynı fikirde olmasalar, farklı fikirde olsalar da insanlar beni anlasınlar isterim."

birbirlerini anlamadıklarını söylediği anne-babası o 14 yaşındayken boşanmışlar, dansa başlaması tam da o döneme rastlamış.

babası için her zaman beceriksiz, geri planda kalan bir oğul olmuş. ondan dört yaş büyük ağabeyiymiş babasının gözdesi. küçük ve zayıf olan sidi larbi'ye anne kol kanat germiş, bütün sevgisini vermiş. ne ilginçtir ki, belgeselde gösterilen çocukluk fotoğraflarında çok bariz: sidi larbi fiziksel olarak annesinin kopyası.
belli ki babasından ve belki de abisinden görmediği şefkati, ilgiyi "onlar benim büyük abilerim gibi" dediği korsikalı a capella topluluk "a filetta"nın hepsi erkek şarkıcılardan görüyor. sidi larbi a filetta ile sıkı işbirliği içinde; örneğin "in memoriam" ve "apocrifu"da a filetta da rol alıyor, sahnede canlı müzik yapıyorlar. filmde korsika'daki bir manastırın odasında hep beraber müzik yapıyorlar; o sahnede sidi larbi o kadar mutylu, rahat, huzurlu gözüküyor ki...

sidi larbi dilin dans kadar önemli olduğunu söylüyor; bazı şeyler sözle, bazı şeyler dans ederek, bazı şeyler ise sadece şarkı ile ifade edilebilir diyor.
çocukken her yaz ailecek fas'a gidilirmiş; fransa, ispanya, cebelitarık üzerinden üç günlük bir yol; arabada ispanyol, arap, endülüs müzikleri çalarmış hep, sidi larbinin hayali müzisyen olmakmış...
"her yeni yapıtın yaratım aşamasında çok fazla düşünürüm, özellikle de kendim hakkında.
her yeni yapıt kendimi yeni baştan sorgulamam için bir vesiledir."

çok iç acıtıcı yorumlarda da bulunuyor sidi larbi:
"eşcinsel olmak kişiliğinin sadece bir parçasıdır, ama diğer bütün özelliklerini sorgulatır. arap olmak da böyle bir şeydir; çok iyi bir öğrencisindir ama yine de bir arap olarak hırsız olabilirsin. ya da; terbiyeli ve düzgün olarak görülüyorsundur ama eşcinsel olduğun bilinirse bir anda güvensizlik yaratabilirsin.
her zaman bir öğe vardır, bütün diğerlerini sorgulatan; o öğelerle hiç alakası olmamasına rağmen, sadece başkalarının kafasındaki tahayyüllerden dolayı birdenbire bir soru işaretine dönüşürsün..."

sidi larbi'nin klasik bale eğitimi almadığını, dansa televizyonda michael jackson taklidi yaparak başladığını biliyordum da, her türlü dans kursunu -bale, step, afrika, flamenko- denediğini, kurslarda pek de yetenekli bulunmadığını bilmiyordum.
kurslarda ona gösterilen hareketleri kendine göre yaparmış, "tamam, herşey güzel ama bu böyle olmaz, sana gösterdiğim bu değil" diyen hocalara şaşkınlıkla bakarmış çünkü o kendine söylenenleri yaptığını zannedermiş. tabii artık farkında; bedeninin ona verilen bilgiyi dönüştürdüğünün, farklılaştırdığının...

pina bausch'un çok ünlü bir sözü vardır "tasarlamaya ayaklarımla değil kafamda başlarım" diye; sidi larbi de belgeselde ellerinden bahsediyor:
"kendimi ellerimle ifade ederim, eller sembollerle yüklüdür, sihirli bir alet gibidirler, her şeyi yapabilirsiniz onlarla. ellerimle hatırlarım, herhangi bir hareket sırasında kaybolduğumda, kaynağa geri dönmemi, kendimi yeniden bulmamı sağlayan ellerimdir..."

belgesel boyunca sidi larbi'yi korsika'da bir manastırın şapelinde, hindistan'da bir çardağın altında, şaolin tapınağının merdivenlerinde doğaçlama olarak dans ederken izliyoruz.
sonda ise; filmin başında geçtiği patikadan ulaştığı kumsalda, uçsuz bucaksız denize karşı kıyıda oturur sidi larbi. sonra suya girer ve dalgalarla hemhal olur...

30 Mayıs 2010 Pazar

AKM'DE RANDEVU : 30 mayıs 2010, pazar, saat: 17.00


Kapanışının Tam İkinci Yılında
Avrupa Kültür Başkenti’nde
Güzel Bir Bahar Gününde
Sabırları Tükenen
Kültür-Sanat ve Müzik Dostları
AKM’lerine DÖNÜYOR
Özlemlerini Üzüntülerini Kırgınlıklarını
Çiçeklerle Sergiliyor
Özel Duygularını Kartlara Yazarak Paylaşıyor
Sanatçı Dostlarımız Sesleriyle, Enstrümanlarıyla
Bizlere Eşlik Ederlerse Mutluluk Duyarız
Kuruluşlar Çelenklerle Katılırlarsa Seviniriz
Kültür Sanat ve Müziğe Gönül Verenleri
Bütün Sanatçı ve Sanatseverleri
AKM’den Sonra Kabuğuna Çekilen Teyzelerimizi Amcalarımızı
AKM’leri Yaşatacak Gençlerimizi ve Yarının Sanatçıları–Çocuklarımızı
Kültür ve Sanata Destek Veren Tanınmış Ailelerin Fertlerini
Kültür ve Sanata Sponsor Olan Güçlü Şirketlerimizin Temsilcilerini
Kültür ve Sanata Destek Veren Köşeyazarlarımızı
Bütün Kültür-Sanat Kuruluşlarının Temsilcilerini
Orada Görmek İstiyoruz
Görüşmek Üzere

Prof. Dr. Taylan Ula


(Toplantı ile ilgili yasal izinler İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden alınmıştır.)

29 Mayıs 2010 Cumartesi

tiyatro festivali 17, izlenim 8: malafa, in-yer-face alla turca



dot'un emekleri boşa gitmedi; kurulduğundan beri oyuncusu-yönetmeni-çevirmeni ile ne kadar uğraşsalar da maalesef çeviri ve biraz da özenti kokmaktan kurtaramadıkları yabancı in-yer-face oyunlarından sonra, dot kendini bütünüyle "evinde" hissettiği bir yerli oyunla tiaytro festivali'nde karşımıza çıktı.

hem de nasıl bir in-yer-face! şimdiye kadar olmadığı kadar seyircinin burnunda, dibinde, sarmaş dolaş!
buna bir de; hiç bir çeviri oyunda olmadığı kadar "fantastik" dil argosu, hakan günday'ın dili kullanma üslubu eklenince tam bir keyife dönüşüyor seyirlik. oyuncuların ağzından çıkan her bir cümle yabancılık çekmeden dinleniyor, hiç bir kelime oyuncuların ağzında yapıştırma durmuyor! "sirk" fikri sahnelemenin çıkış noktası olmuş ya; kelimeler de sirkin havada uçuşan canbazlarına dönüşüyorlar!

dile hakim olmak, oyuna da karakterlere de olaya da hakim olmayı getiriyor; buna bir de beş yıllık in-yer-face deneyimi/stajı eklenince, hem yönetmen murat daltaban hem de oyuncu ekip resmen döktürüyorlar. seyirci de alışık ve hazır zaten; tam tavında!
anlaşılan; "malafa" tam zamanında geldi. hakan günday sağolsun...

28 Mayıs 2010 Cuma

tiyatro festivali 17, izlenim 7: japonvari bir elektra




festival'den bir usta daha geçti: tadashi suzuki. daha önce iki defa istanbul'a konuk olan ustaya bu yıl onur ödülü de verildi.
tadashi suzuki dünya tiyatro sahnesinde bu sanatı yenileyen, bir adım ileri götüren, özgün tekniğini yaratmış bir avuç sahne adamından biri.

önceki oyunları "diyonisos" ve "ivanov"a nazaran, dün akşam izlediğim "elektra"yı daha çok beğendim; belki de ustanın tarzına alıştığımdandır.

suzuki'nin elektra yorumu çok kendine has ve oldukça "japonais"ti. özellikle klytaimnestra karakteri tam bir japon figürüydü; bedeninin pozisyonları, konuşurken ağzının aldığı şekiller ve mimikleriyle tam japon kuklalarında veya japon baskılarındaki kötü/şeytan karakterlerin ifadelerini yansıtıyordu. klytaimnestra'yı canlandıran chieko naito adlı oyuncuyu seyretmek tek kelime görsel bir şölendi.

tekerlekli sandalyelerdeki beş aktör de gerek ön-oyun niteliğindeki başlangıçta gerekse de oyun boyuncaki performanslarıyla, "dava"nın akrobasi alanında talimli oyuncularından sonra bir kez daha, tiyatro oyunculuğunda bedeni bütünüyle kullanmanın nefeskesici bir örneğini sergilediler.

oyunun canlı müziğini üstlenen midori takada ise, sahnenin bir yanında ama kenar-köşesinde değil tam da oyunun içindeki konumuyla hem vurmalıçalgılar konusunda olağanüstü bir yetkinlik ve konsantrasyon sergiledi hem de müzik ögesini oyunun vazgeçilmez bir kahramanına dönüştürdü.

cumhuriyet'teki söyleşide; sadece sahnedeki dünyanın değil, yaşadığımız gerçek dünyada hepimizin, bütün insanlığın hasta olduğuna inandığını söyleyen usta suzuki, "elektra"nın sonunda çok basit bir ışık oyunu yaratarak, sadece sahne mekanını değil seyircilerin bulunduğu kısmı da kaplayan ışıktan bir örüntü ile biz seyircilerin de sahnedeki sanatçılar gibi bir akıl hastanesinde tutuklu, hapis ve hasta olduğumuzun altını mükemmel bir şekilde çizdi.

70 dakikalık gösteri bir nefeste başlayıp bitti, usta suzuki ikinci akşam olmasına rağmen alçakgönüllü haliyle alkışa çıkıp bizleri selamladı.
tiyatroya inancımı bir kez daha tazelemiş ve kendimi yenilenmiş hissederek ayrıldım muhsin ertuğrul'dan...