24 Mart 2018 Cumartesi

Almanya’da Çağdaş Dans Platformu 2018: Hayvansı, Tribal ve Politik!



İlk defa 1994 yılında düzenlenen ve şimdiye kadarki edisyonlarının başlığı Tanzplattform Deutschland (Dans Platformu Almanya) olan, bu seneden itibarense siyaseten doğru haliyle Tanzplattform in Deutschland (Almanya’da Dans Platformu) olarak ismi değiştirilen 4-5 günlük bu festival iki yılda bir Almanya’nın farklı bir şehrinde düzenleniyor ve gerek Almanyalı koreograflara ait, gerekse de Almanya’daki dans kurumlarının sipariş ettiği, ortak yapımcısı veya sponsoru olduğu yapıtları bir araya getiriyor. Önceki iki yılın yapıtlarından bir jürinin yaptığı seçkide henüz bir ay önce prömiyer yapmış bir iş de bulunabiliyor, iki yıldır dolaşımda olanlar da. Örneğin bu yılki 13 yapıtlık seçkide; Richard Siegal 2018 şubat’ında, Sasha Waltz 2017 ağustos’unda, Boris Charmatz aynı yılın eylül’ünde prömiyer yapmış işleriyle, Xavier Le Roy ve Claudia Bosse ise 2015’ten beri farklı şehirlerde sahnelenen işleriyle yer aldılar. Dolayısıyla Tanzplattform hem Almanya’da geçmiş iki yılın özeti gibi, hem de Almanya çağdaş dansının ileriye dönük showcase’i niteliğine sahip bir festival.
Tanzplattform’un 2018 edisyonu 14-18 mart tarihlerinde Essen’de gerçekleşti. Gösteriler Almanya’nın önemli çağdaş dans ve tiyatro merkezlerinden biri olan Pact Zollverein’in evsahipliğinde sadece Aalto-theater ve Musiktheater im Revier gibi dünya tiyatro mimarisi literatürünün kilometretaşlarını oluşturan binalarda değil, Sanaa gibi günümüzün önemli çağdaş mimarlık ofislerinin tasarladığı ikonik yapılarda ve Unesco Dünya Mirası kapsamındaki Zollverein Maden Ocağı’nın kömür fabrikalarından kültür-sanat etkinlikleri düzenlenmek üzere dönüştürülmüş mevcut mekanlarında sahnelendi. Dolayısıyla seçkide; tam donanımlı kutu sahne gerektiren geniş kadrolu “büyük” prodüksiyonlardan, stüdyo tipi mekanlara giren deneysel işlere, mekanı sergi mantığında kullananlardan, mekanı “ortak yazar” olarak gören konuma-özgü (site-specific) işlere geniş bir yelpazede Almanya’da üretilen çağdaş dans işleri sergilendi.

İlk iki günün öne çıkan yapıtları Sasha Waltz’in (Sasha Waltz & Guests) “Kreatur”u, Bruno Beltrao’nun (Grupo de Rua) “Inoah”ı ve Rafaële Giovanola’nın (CocoonDance Company) “Momentum”u idi. İlki aydınlık, diğer ikisi loş hatta karanlık atmosferlere sahip olsalar da üçünün ortak noktası; insan bedeninin, hareketlerinin, ve gerek bireysel gerekse sosyal davranış mantığının hayvansı tarafını öne çıkararak sahnede müphem varlıklar ve tekinsiz ortamlar yaratmalarıydı. Beltrao ve Giovanola işlerini sokak danslarının (özellikle hip-hop ve breakdance’in) dilini dönüştürerek ve -gerek dansçıların kendi aralarında, gerekse de seyirciyle kurdukları ilişkide saldırgan bir noktadan yaklaşarak tasarlamışken, son yıllarda “estet” olma hali gittikçe artan Waltz bütünüyle yapay, aşkın ve mesafeli bir yapıt ortaya çıkarmıştı.
Waltz’in “Kreatur”unun bahsettiğim baskın niteliklerinin nedeni ve şimdiye kadarki işleri arasında, diğerlerinden özellikle ayrılan belirgin özelliği moda tasarımcısı Iris van Herpen ile işbirliği yapmış olmasıydı. Yapıtın özellikle iki bölümünde; açılış ve sona yaklaşırkenki sekanslarda kullanılan iki heykelsi giysi tasarımı adeta hareketlerin ve koreografinin belirleyicisiydi. Çığır açıcı Bauhaus okulunun kurucularından Oskar Schlemmer’den beridir koreograflar dans pratiği yoluyla bedenin mekanla ilişkisi, bedenin mekanlaşması ve beden hareketlerinin mekanda kapladığı hacimler üzerine düşünüyorlar. Waltz’in “Kreatur”u da, van Herpen’in tasarımları sayesinde bu zincire şimdilik takılan son halka niteliğinde. Waltz her zaman beden ve mekanla uğraştı, ama sanırım bu sefer ilk defa bu kadar vurgulu bir şekilde sarıldığı, örtündüğü veya kuşandığı giysi üzerinden bedene ve etrafında tanımladığı mekana kafa yoruyor ve bu sayede insanlığın -son yıllarda Avrupa’yı da iyice etkileyen ve dramatikleşen- durumunun saklanmak, korunmak ve incitmek gibi farklı hallerini gözler önüne seriyor. Van Herpen’in heykelsi giysi tasarımlarının katkısına ve kalabalık dansçı grubuyla yaratılmış bir kaç etkileyici sekansa rağmen Waltz’in işi biraz dağınık, biraz demode ve fazla gösterişli haliyle son tahlilde eski güçlü yapıtlarının seviyesini tutturamıyordu kanımca.
Beltrao ve Giovanola’nın işleri ise; ilki 10, ikincisi üç erkek dansçıdan kurulu kastlarıyla sokak danslarının olduğu kadar rekabet, güç ve dayanışma gibi temaların ve karanlık tekinsiz atmosferlerin de alttan alta sadece erkekler dünyasının tekelinde olduğunu imler gibiydiler. Stüdyo sahnede seyircinin yere oturarak veya ayakta izlediği, dansçıların seyirciyle hemzemin mekanda başta sürüngenler gibi yerde ilerledikleri, zamanla ayaklarının üzerine kalkarak ve birkaç sekansta seyirciyle göz göze direkt ilişki kurdukları, Dj Franko Mento’nun canlı club müziğiyle sadece dansçıların değil seyircilerin de ritimlendiği  “Momentum”; kutu sahnede sokak hayatını komplike ışık tasarımı, tribal club müziği, şık video görüntüleri ve üstü çıplak dansçı bedenleriyle adeta “paketleyen” “Inoah”a nazaran, karanlık atmosferi ve tekinsizlik etkisi bana daha çok geçen bir işti.

Festivalin ortasına rastlayan günlerin öne çıkan iki işi ise sahne mekanını değil, mevcut mekanları kullanan; canlı (veya koreografik) enstalasyon olarak adlandırılan iki yapıttı. İkisi de 2015’ten beridir dolaşımda olan bu işler Claudia Bosse’nin theatercombinat topluluğu ile çalıştığı “IDEAL PARADISE” (IDEAL CENNET) dizisinin sonuncusu “the last IDEAL PARADISE” (son IDEAL CENNET)’i ve İdans festivalleri sayesinde işlerini iki kere İstanbul’da da izleme şansına erdiğim Xavier Le Roy’un “Temporary Title 2015” (Geçici Başlık 2015)’i idi.
“the last IDEAL PARADISE” 150 dakikalık süresine, 20 kişilik kadrosuna, farklı odalarda hazırlanmış mekansal düzenlemelere ve Zolleverein Maden Ocağı yapılarından etkileyici Salzlager’i kullanmasına rağmen biteviyelik ve yavanlıktan kurtulamayan bir işti. Çağımız dünyasının gidişatını; şiddeti, empatiyi, sınırlar üzerinden inşa edilen iktidar ilişkilerini ve katliamları enstalasyonlar, hareketli oyuncu/koro kullanımı ve seyircinin interaktifleştirilmesi yoluyla anlatmaya çalışan “the last IDEAL PARADISE”, benzer temaları daha vurucu düzenlemelerle işleyen Tino Seghal, Dries Verhoeven gibi sanatçıların işleri yanında oldukça bildik ve sönük kaldı.
Xavier Le Roy ise “Temporary Title 2015”te, Bosse gibi seyirciyi işin içine katıyordu ancak çok daha güçlü kavramsal bir temel üzerine inşa ettiği dramaturjiyle. Beş saatlik performansa seyirci istediği saatte girip çıkabiliyordu; bütünüyle çırılçıplak 13 performansçı (toplamda 18 kişiydiler ancak münavebeyle performansa dahil oluyorlardı) elleri yumruk şeklinde, dört ayak üzerinde ve bedenlerini kıvırışlarından kaplanlara benzettiğim şekilde mekanda serbestçe geziyor, arada sürü gibi ortada toplanıp birbirlerine tosluyor, dayanıyor, sırt üstü yuvarlanıyor, uyuyor, sonra tekrar mekana dağılıp göz kontağı kurdukları kişilere önce kendi adlarını söyleyip “sana bir soru sorabilir miyim?” diye devam ederek iletişim kurup, eğer kişi kabul ederse onunla ve etrafındakilerle sohbet ediyorlardı. Xavier Le Roy’un “Temporary Title 2015”i; insanın ve bedeninin hayvanlar alemiyle ilişkisini, doğallığını, masumiyetini, kırılganlığını ama aynı zamanda düşünen, soru soran, sorgulayan bir varlık olduğunu ortaya koyan oldukça etkileyici bir işti.

Festivalin son iki gününün öne çıkan işleri ise, diğerleriyle zıt kutuba yerleşen; insanı hayvansı taraflarıyla değil birebir insan nitelikleriyle, özellikle de tiyatralliğiyle ele alan yapıtlardı: Eszter Salamon’un “Monument 0.5: The Valeska Gert Monument” (Anıt 0.5: Valeska Gert Anıtı) ve Boris Charmatz’ın (Musee de la danse) “10000 Gesten” (10000 Jest).
İdans’ın 2007’deki 1. ve 2010’daki 4. festivallerine olmak üzere iki kere İstanbul’a konuk olan Salamon’un işi Nazi zamanını da yaşamış olan Yahudi dansçı Valeska Gert’e odaklanarak cinsellik, ırkçılık ve tiyatrallik temalarını acı bir mizah, çapaklı bir dramaturji ve bilinçli olarak kaba hatta kitsch olmasının tercih edildiğini düşündüğüm bir estetikle ele alıyordu. İlginç sekansları olmasına rağmen 100 dakikalık süresi sarkmaları beraberinde getirdi ve son tahlilde işin etkisi azaldı.
Boris Charmatz ise 24 dansçıya hiç birini tekrarlatmadığı 10.000 jestten kurguladığı, geniş ve büyük sahne alanını en arka duvarına kadarki derinliğiyle kullandığı, kah ironik kah gülünç kah cesaretli kah ürkütücü ama her daim enerjik ve eğlenceli işiyle festivalin en başarılı sahne yapıtlarından birine imza attı kanımca. Bazısı sadece mayo, bazısı sadece kafasını açıkta bırakan siyah tulum, bazısı ise fırfırlı kıyafetler giymiş 24 dansçı, festivaldeki işler arasında en konvansiyonel müzik seçimiyle Mozart’ın Requiem’i eşliğinde göz açıp kapayınca geçmiş gibi hissettiren 60 dakika boyunca tekli, ikili, üçlü, küçük gruplar ve tüm topluluk olarak sahnede ve bir sekansta seyircilerin arasında onları da dahil ederek 10.000 jesti icra ettiler. Charmatz’ın dahiyane kurgusunu büyülenmiş olarak ve hayranlıkla seyrettim.


Tanzplattform in Deutschland 2018’e dair genel izlenimim koreografların insanın zamanımızdaki durumunu; kendi bedeninin hareketlerinden ziyade hayvansılığıyla, derin vurgulu ve atmosferik ritimli tribal club müzikleri eşliğinde ve yaşam politikalarını ortaya koyarak sorguladıklarıydı. Hareket kompozisyonunda ve müzik seçiminde çemberin dışına cesaret ve başarıyla çıkan çok az iş vardı. Bakalım 2020’deki edisyonu Münih’te yapılacak Tanzplattform nasıl bir tablo çıkaracak karşımıza..

Beni derinden etkileyen işler hakkında zaman buldukça daha detaylı yazmayı umuyorum..

20 Mart 2018 Salı

cemal reşit rey konser salonu nisan 2018 programı



cemal reşit rey konser salonu için bir kaç sezon önce, "programını keşke sadece world music kategorisindeki konserlerden oluştursa, o konuda uzmanlaşsa, sahnesinde o alandaki dünya ve türkiyeli sanatçıları ağırlasa" gibisinden bir temennide bulunan bir yazı yazmıştım bu bloga.
zaman geçti, moda deyimiyle konjoktür öyle gerektirdi ve evet crr konser salonunun programı 1-2 klasik müzik içerikli hariç tümüyle world music konserlerinden oluşur oldu. hatta şubat'ta artık gelenekselleştirdikleri caz festivalinde bile folklorik/yerel caz konserleri ağırlıkta.

salonun nisan programı bugün açıklandı ve biletler satışa çıktı. nisan'ın ilk üç günü bütünüyle ücretsiz etkinlik olarak etno müzik festivali var programda.
nisan'daki şu üç konser ise oldukça dikkat çekici:

13 nisan, eleni karandriu; angelopoulos filmlerine besteliği hüzünlü müziklerle kalbimizi yıllardır fethetmiş olan karandriu'nun istanbul'daki ilk konseri değil bu, ama her geldiğinde kaçırmamak lazım; yeter ki seyircimiz de onun sakin, içli, içkin müziğini canlı dinlemeyi bilsin!

28 nisan, world string octet; katalan kontrabasçı renaud garcia fons'un en yeni projesinin dünya prömiyeri! bu muhteşem müzisyen de istanbul'a her geldiğinde gidilesilerden..

30 nisan, eski kökler yeni yapraklar; norveç'ten skruk korosu ve tord gustavsen, iran'dan mahsa vahdat ve türkiye'den çoşkun karademir. çok ilginç, tüyleri zevkten diken diken edecek bir konser olacağını seziyorum.

benden söylemesi..

15 Mart 2018 Perşembe

EIF 2018 programına kişisel bakış



bugün dünyanın tiyatro, klasik müzik ve dans alanında önemli ve eski festivallerinden edinburgh festivali'nin 2018 resmi programı açıklandı.

festival programında iki nokta dikkatimi çekti:
1- türkiye’den bir tenor, ilker arcayürek'in lied konseri. herhalde ileriki günlerde sanatı önemseyen az sayıdaki yayın organlarına konu olacaktır bu konser, çünkü gerçekten çok önemli bir başarı edinburgh festivali'nin resmi programına seçilmiş olmak.

2- festivale dair ikinci gözlemim ise, özellikle tiyatro-dans alanında çok ingiliz kalmış olması.
paris'ten konuk olan topluluk bile, yıllardır bu şehri  mesken edinmiş olan peter brook'un tiyatrosu bouffes du nord. topluluk; biri katie mitchell (margarite duras uyarlaması la maladie de la mort), biri robert carsen (the beggar's opera) biri de brook (the prisoner) rejisi olmak üzere üç prodüksiyonla festivale çağrılmış. bu arada theatre bouffes du nord'un bu sezon ilginç bir atılım yaptığını söylemek lazım, çünkü şu aralar da yedi prodüksiyonla amsterdam stadschouwbourg'a konuklar. bunlardan biri yine katie mitchell'e (la maladie de la mort) üçü brook'a (bu sefer battlefield, the prisoner ve les murs parlent) ait.
tiyatro alanında bir-iki de amerikalı topluluk var; yani edinburgh resmi sahnesinde sadece ingilizce duyulacak!
dans da ise wayne mcgreagor ve akram khan (iki ayrı işiyle) programa alınmış. yabancı koreograflar olarak michel anne de mey ve sharon eyal var programda.

bu yıl sanki edinburgh festival'in "uluslararası" niteliği brexit'e çarpmış gibi! iyi ki, körlemesine program yapıp da festival zamanı edinburgh seyahati planlamamışım. kısmet ileriki yıllara..

12 Mart 2018 Pazartesi

sahne simyacısı phia ménard'dan rameau operası: "et in arcadia ego"


opéra comique, paris'te repertuvarı ağırlıklı olarak fransız barok operalarından oluşan ulusal bir opera kurumu. üç yıl önce, kapsamlı bir restorasyondan sonra açıldığından beri programını; sadece fransız repertuvarıyla sınırlı tutmuyor, gerek çağdaş operalarla, gerekse de çağdaş mizansenlerle çeşitlendiriyor. örneğin 2017 sezonunda sahnesinde nicolas stemann rejisiyle philippe manoury'nin "kein licht" operasının dünya prömiyeri gibi cesaretli denemelere tanık olduk. 2018 sezonu programında ise phia ménard ve aurelien bory gibi daha önce opera sahnelememiş ama sadece fransa'nın değil dünyanın en ilginç gösteri sanatları yönetmenlerinin isimlerine rastlayınca çok heyecanlandım. opera comique 2018’de ayrıca, karl heinz stockhausen gibi "damardan" çağdaş bestecilere de kapılarını açacak. 2018 sezonu açılışı ise, genç kuşaktan fransız bir sahne yönetmenine,  yukarıda adını andığım phia ménard'a teslim edildi; fransızların en önemli barok opera bestecisi jean-philippe rameau'nun farklı yapıtlarından müziklerle oluşturacağı bir derlemeye mizansen yapması için.


phia ménard ve christophe rousset aftertalk'da 
(fotoğraf: mehmet kerem özel, şubat 2018 paris opera comique)

ménard ne robert carsen, pierre audi, peter sellars veya christof loy gibi sadece opera sahnelemekte uzmanlaşmış, ne de krzysztof warlikowski, katie mitchell veya william kentridge gibi sıklıkla opera sahnelemiş bir yönetmen. avrupa'nın beyaz saçlı, tutucu opera seyircisi, çağdaş yorumlara imza atsalar da sadece operada ürün verdikleri (dolayısıyla "müziği" çok iyi bildikleri ve mizansenlerini müziğin hizmetine sundukları) için ilk saydığım gruptakilere hayran, ikinci gruptakilere ise müsamalıdır.
bir de menard gibi opera sahnelerinde ender iş yapan, dans/tiyatro alanında ünlenmiş yönetmenler vardır ki, onlar seyircinin az çok ama mutlaka bir kesimi tarafından yuhalanmaktan kurtulamazlar. yıllar önce arte’den naklen yayında italya tiyatrosunun asi kızı emma dante’nin, la scala sezon açılışındaki carmen operası alkışında yuhalanmasını, ve yanındaki orkestra şefi daniel barenboim’un sarılarak, elini tutarak ona destek olmaya çalışışını unutamıyorum.
phia ménard da bu alana ilk defa girdi; hele de fransız barok operasının "kabe"sine, fransız operasının babası sayılan bestecinin müzikleriyle!
ve beklediğim gerçekleşti. seyirci müzisyenlere hakkını verdi; fransız barok müziği konusunda uzman şef christophe rousset’yi, onun kurduğu orkestra les talents lyriques’i ve yapımın tek şancısı, “opera comique'in yükselen yıldızı” mezzo-soprano lea desandre'yı bravolarla taçlandırdı, faturayı ménard’a kesti, onu feci şekilde yuhaladı; 11 şubat’ta izlediğim son temsil sonrasında yüksek ve pes perdeden buuuuuu’lar salonda yankılandı.
her ne kadar phia ménard'a hayran olsam da, maalesef ben de hayal kırıklığına uğradım; yetkin ve olgun bir ürün ortaya koyamadığını düşünüyorum, ancak yuhalanmayı hak edecek kadar da niteliksiz değildi.

projenin fikir babası şef christophe rousset idi ve büyük ihtimalle müziklerin seçimi ona aitti; ancak yine de ménard’ın ve dramaturg éric reinhardt’ın işi bence epey zordu: rameau’nun çeşitli operalarından bir araya getirilen müzikleri, yoktan var edecekleri bir konsept ve dramaturji çerçevesinde birleştirip yeni bir bütün yaratmak.
eğer bir filmi veya gösteriyi merakla bekliyorsam hakkında önceden hiç bilgi edinmem; kitapçığa hiç bakmam, hiç hazırlık videosu veya fragman izlemem; gösteriyle, herhangi bir şekilde önceden bilgilenmeden, biriktirmeden, dolmadan, bakir bir karşılaşma isterim. bu sefer de öyle yaptım. ménard'ın işine dair tek bildiğim, gösteriyle aynı adda nicolas poussin’in, yeryüzündeki cennetimsi yer arcadia’da bile ölümün var olduğunu imleyen o ünlü tablosuydu: “et in arcadia ego”.


(fotoğraflar: pierre grosbois)

gösteri 80 dakika sürdü; üvertür dahil dört bölümden oluşuyordu, her bölüm arasında yaklaşık 10’ar dakika rameau’nun orkestral eserleri çalınırken sahnenin önüne inen demir perde üzerine projeksiyonla büyük puntolu metinler yansıtıldı.
sahne her seferinde açıldığında bir öncekiyle alakası olmayan bir sahne tasarımı vardı. ménard her bir sahneyi, eski işlerinden aşina olduğum malzemeler ve fikirler kullanarak oluşturmuştu; kendi kendine eridikçe dönüşen buzlanmış kumaşlardan heykeller, görünmeyen iplerle dönüşüm geçiren kostüm, içi hava doldurulan siyah devasa balon.
belli ki her biri birbirinden bütünüyle farklı ekipman gerektiren bu sahne tasarımlarının değişimi ve hazırlığı için her seferinde uzun aralara ihtiyaç vardı ve bu sorun karartılmış oditoryumda oturmak zorunda olan seyircilere metin okutularak zaman kazanma yoluyla çözülmüştü. sanırım işin en büyük handikapı da buydu.

kelimenin anlamıyla tam bir gösteri sanatları simyacısı olan phia ménard'ın kendi topluluğu compagnie non nova ile sahneye koyduğu yapıtlardaki en güçlü iki yönü bana göre, sahnede daha önce kullanılmamış malzemeleri keşfetmesi, bunları beklenmedik şekilde dönüştürmesi ve, genel tasarım tavrı olarak az ve öz davranması.
ondan seyrettiğim ilk işi; rüzgarı, evet yapay rüzgarı ve plastik torbaları kullanarak sahnelediği "l'apres midi d'un foehn" idi. güya çocuk oyunuydu, ama nice yetişkin oyununa gerek fikir, gerek dramaturji, gerek fikrin mükemmel bir şekilde uygulanması anlamında fark atan üstün nitelikte bir işti. ménard'dan bir de, bizzat kendisinin dans ettiği "vortex" adlı işini seyretme şansım oldu; diğeriyle aynı ekipmanı ve fikri kullanıyordu ancak bu sefer tam da yetişkinler için "karanlık" bir iş çıkarmıştı ortaya.
ménard bu sefer maalesef az ve öz davranamamış, kanımca "israfa kaçmış";  anlı şanlı bir opera kurumu, büyük ve görkemli bir prodüksiyon olarak sezon açılış gösterisi ve rameau müziğiyle karşılaşmanın altında ezilmiyim derken, kendini de tekrarlayan bir manyerizm tuzağına düşmüş.
güçlü bir fikre dayanan sakin ve yalın bir prodüksiyon yerine, tasarım anlamında her telden çalan bir işe imza atmış. halbuki, sonradan program kitapçığına baktığımda gördüğüm üzere çok da basit bir fikirden yola çıkmış meğer: bir kadının hayatında üç evreyi; doğum, gençlik ve ölümü anlatmak. keşke sadelik sadece konsept/anafikir ile sınırlı kalmasaymış.

şimdi merakla ekim 2018'i bekliyorum: aurelien bory'nin gluck'un "orpheus et eurydice" operası yorumunu.

hamiş:
yapımın tamamının video kaydı 9 ağustos 2018'e kadar culturbox'dan ücretsiz izlenebilir.

7 Mart 2018 Çarşamba

bizim neden haberimiz yok!



daha önce iki kere istanbul tiyatro festivali'ne konuk olmuş efsanevi berliner ensemble tiyatro topluluğu istanbul'a tekrar konuk olacakmış.
nereden mi öğrendim; tiyatro camiasından bir arkadaşım kulağıma fısıldadı. inanamadım tabii, berliner ensemble'ın internet sitesine girdim, ve ne göreyim; gerçekten de geliyorlar, hem de mart'ta, hem de bir michael thalheimer rejisiyle.

hatta o kadar ki, topluluğun çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni oliver reese internet sitesinde şöyle bir açıklama yapmış: "bizim için türkiye, rusya ve macaristan'a yapacağımız turneler toplumsal bir sorumlulukla bu ülkelerdeki demokrasi ve düşünce özgürlüğünü savunmak anlamına geliyor. istanbul'daki turnemiz halihazırda o kadar büyük bir ilgiyle karşılandı ki ek bir gösteri yapmayı bile planlıyoruz."

iyi de bundan biz istanbul seyircisinin niye haberi yok!

berliner ensemble'ın sitesindeki açıklamaya göre: thalheimer rejisiyle sahnelenen brecht'in "kafkas tebeşir dairesi" mart ayında dasdas'da olacak.

michael thalheimer günümüz almanca konuşulan ülke tiyatrolarının önemli rejisörlerinden biri.
oyunun başrolündeki stefanie reinsperger ise muhteşem bir oyuncudur. onu beş yıl önce düsseldorf schauspielhaus'da üç ayrı dusan david parizek rejisinde başrolde izlemiş ve kendisine hayran kalmıştım.

bir aksilik olmaz da gerçekten gelirlerse ne güzel bir sezon ortası sürprizi olur!

1 Mart 2018 Perşembe

duygusu güçlü, garip ve gerçeküstü bir şiir: theatre dromesko'dan "le dur desir de durer"


paris’in ulusal tiyatro kurumlarından monfort tiyatrosu’nun programı ağırlıklı olarak çağdaş sirk türünde ürünler veren tiyatro topluluklarının gösterilerinden oluşur. hatta, orada bir gösteriye bilet aldıysanız bilirsiniz ki sadece bu türde değil, genel olarak gösteri sanatlarında farklı, deneysel ve çoğunlukla kalburüstü bir iş sizi bekliyordur.
eğer paris’e gidiyorsam ve boş akşamım varsa oyun bakmak için ilk girdiğim sitelerden biridir monfort'unki. ve paris tiyatrolarında o akşam ilgimi çeken bir şey bulamadıysam, monfort’ta ne olursa olsun bilet alırım mutlaka.
yıllar önce, monfort'a arkadaşlarımı da beraberimde sürüklediğim l’apres midi d’un foehn'den büyülenerek çıkmış, ve daha önce tanımadığımız phia menard’ın sıkı hayranı olmuştuk. stereoptik'in avignon'a da davet edilmiş, çağdaş gölge tiyatrosu işi dark circus'ını da orada seyretmiş ve hayran kalmıştım. geçtiğimiz şubat ayında bir akşam theatre dromesko’yla da orada tanıştım; ve kural bozulmadı: yine büyülenmiş olarak çıktım gösteriden.


hakkında sonradan araştırma yapınca, 1990’da kurulduğunu öğrendim, yani neredeyse 20 yıllık bir topluluk theatre dromesko. daha önce adlarına rastlamamış olduğuma hayıflandım, ama eninde sonunda onlarla yolumun kesişmesine ve onları keşfetmiş olmama sevindim.
yazdığım son paragrafı tekrar okuyunca, otomatikman çoğul kullanmış olduğumu fark ettim; aslında bir tiyatro topluluğu, ve ondan tekil olarak bahsedebilirim. sanırım, gösterinin bende uyandırdığı kolektiflik ve aileymiş gibi olma hissiyatı, theatre dromesko’dan tekil bahsetmemi engelliyor. belki bir de, yönetmen hanesinde iki ismin yazması ve isimlerin soyadlarının olmayışı: lily ve igor.



(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 09.02.2018, le monfort-paris)

le dur desir de durer topluluğun 10. yapımıymış. “(hayatı) sürdürmek [veya (yaşamaya) devam etmek] için haşin bir arzu” anlamına geldiğini söyledi gösteriye birlikte gittiğim arkadaşım. fransızca bilmeseniz de, kelimeleri arka arkaya okuduğunuzda, sadece anlamlarının değil, okunduğundaki ritmik etkinin de gözetildiğini anlıyorsunuz.
le dur desir de durer ölüm fikriyle ölmeye karşı durma üzerinden hesaplaşmaya çalışan bir iş. birbirleriyle gevşek bağlarla ilişkilendirilmiş parçalardan oluşuyor. metin az ve sadece monologlar olarak var. canlı ve kayıttan müzik (enstrümental ve sözlü olarak) çokça -ve ilginç bir şekilde üstüste bindirilerek- kullanışlmış. dans, hareket ve sözsüz durumlar ağırlıkta. müzikler ise françoise hardy'nin tous les garçons et les filles'inden viyolonsel sololara, paskalya töreni marşlarından ispanyol şarkılarına, özgün bestelere geniş bir yelpazede kullanılıyor.
gösterinin özelliklerini böyle ardarda sıralayınca hemen akla pina bausch geliyor. en büyük fark, görkemli bir sahne tasarımının olmayışı. monfort tiyatrosu’nun bahçesinde espace chapiteau isimli ahşaptan, barakamsı bir yapıda sahneleniyor gösteri. seyirciler alçak tabure ve banklarda karşılıklı konumlanıyorlar; ortada bir koridor sahne, yükseltisi yok, icracılar sahnenin iki dar ucundan girip çıkıyorlar (dolaşım genellikle tek yönde gerçekleşiyor).



le dur desir de durer (ölüme) direnmek üzerine müthiş etkili anların/hallerin/durumların arka arkaya getirilmesiyle oluşturulmuş bir kolaj.
paskalya’da ispanya sokaklarında podyum üzerinde gezdirilirken rastlayacağınız bir meryem heykeliyle başlıyor oyun. yalnız, bu meryem'in ağzı hareket ediyor, onu taşıyanlarsa insanın yarı boyunda dört ayaklı yaratıklar; birden meryem'i taşıdıkları podyumun altından çıkıp etrafa kaçışıyorlar, meryem devriliyor, sonra tekrar onu sırtlayıp geldikleri gibi gidiyorlar.
tütülü domuz, demir karyolayla geriye doğru giden (ileri gitmeye direnen) genç adam, üç peri kızın dansı, makyaj masalı ve tekerlekli sandalyelerde oturarak bir yandan pudralanıp bir yandan gezinen ve makyajları bitince ayağa kalkarak sahneden dışarı (yani kulislerden birine) doğru bakıp müzik icra ederken üzerlerindeki sahne kıyafetlerinin arka kısımlarının bütünüyle olmadığını (yani çıplak olduklarını) gördüğümüz kadın şancı ve erkek gitarist, beyaz boynuzlu siyah buldog, balerin, arabalı viyolonselci, boğa güreşçisi kılıklı oraklı boynuzlu ve kuyruklu adamın (belki de şeytanın) kendi gölgesi ile dansı, bir kulisten çıkıp hızla yürüyerek diğer kuliste kaybolan sayısız insana rağmen denediği her defasında kulisin duvarına çarpan ve geri savrulan adam bir geçit töreni misali önümüzden geçtiler 90 dakika boyunca.


bu sahnelerin her biri birbirinden etkiliydi, ancak le dur desir de durer'in seyretmeye doyamadığım ve tüylerimi huşudan diken diken eden üç doruk noktası vardı:
ilki kulisten rüzgar makinasıyla yaratılan şiddetli rüzgarla dakikalarca savrulan insan figürleri.
ikincisi, şimdi sıkı durun, murabutkuşu (türünü ben de bilmiyordum, internette araştırdım ve öğrendim, bir leylek türüymüş, ingilizce marabou stork olarak geçiyor) ile ispanyolca şarkı söyleyen kadının düetinde kuşun, ona kadın tarafından hiç bir direktif verilmeden, sanki bir oyuncu gibi yürüyüşü, kadının sırtına çıkışı, şarkının en can alıcı anında kanatlarını açışı, öyle kalışı ve sonra kadının sırtından yere inip, diğer kulis kapısından çıkışını hayatım boyunca unutmayacağım.
ve gösterinin son sekansı: ölüm yatağındaki adamın midesinin bulunduğu yere elini daldıran diğerlerinin çıkarttıkları şarap şişeleri, bardaklar, renkli süslemeler ve şemsiye, yatağın üzerinin geniş tahtalarla örtülerek yatağın önce tabuta sonra mezara dönüşmesi ve ardından tahtaların uzatılarak ortaya şölen masasının çıkması; şarap şişeleri, bardaklar ve tavana ters yerleştirilen şemsiyeyle dört bir uca bağlanan renkli süslemelerle hazırlanan cenaze sonrası törenine biz seyircilerin davet edilmesi.


(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 09.02.2018, le monfort-paris)

olur da bir gün yurtdışında theatre dromesko'nun bir gösterisine denk gelirseniz; bir bilet alın, girin, pişman olmayacaksınız. o zamana kadar le dur desir de durer'in fragmanıyla idare edin!

28 Şubat 2018 Çarşamba

TEB Oyun 36 / Kış 2018



Ölümünün 15. Yılında Melih Cevdet Anday'la Buluşma - AYŞEGÜL YÜKSEL
Monodram Tiyatrosu - EYLEM EJDER
Robert Wilson'ın Faust'u 'Şeytan'ın Müziği' - OZAN ÖMER AKGÜL
Berlin'de Yaz Monbijou Theater ve Faust - TUBA AKSU ŞENER
Görünür Olmayı Seçen Görünmez Kadınlar - ZEHRA İPŞİROĞLU
Şatonun Altında Her Temsil İzleyenler İçin Farklı Bir Deneyim - PINAR AKKUZU
Macbeth Yine Öldü - BERNA ATAOĞLU
Şiirsel Görsellik Gergedan - BENGİ BUGAY
Yuva'da Bir Hayalet - ZEYNEP KIZILGÖL
Akşam Yemeği'nden Geriye Kalan - AYFER ÇİÇEK
Prospero'nun Adası ya da Gözün İktidarı Fırtına - ELİF YAKUT
Gölge Kadın Ophelia - GÜLDEN ATEŞ
Yerden Yukarı Bulutların Altında - İREM AYDIN, FERDİ ÇETİN
Thomas Ostermeier ile Shakespeare Söyleşisi - CRISTINA MODREANU / Çev. EYLEM EJDER
Nilüfer Belediyesi Mitos-Boyut Yarışması'nın Ödüllü Oyunları - ALİ CÜNEYD KILCIOĞLU
22. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali / İz Bırakan Oyunlar - TÜLAY YILDIZ AKGÜL
"Bir Arada" Olmak, "Bir Arada" Düşünmek: Chimidyue - NİLGÜN FİRİDİNLİOĞLU
Yetişkinlerin Çocuk Tiyatrosu ile Sınavı - ÖZLEM GÖKBULUT
Eleştiri Atölyesinden Kalanlar - NAZIM SARIKAYA
Tiyatro Festivaline Eleştiri Atölyesi Yakışır - RAGIP ERTUĞRUL
Tiyatro Luceafarul'un Genç İzleyiciler İçin Tiyatro Festivali - ZEYNEP ERDAL
Kitap Tanıtım Ayşegül Yüksel'in Büyülü Kaleminden Shakespeare Tiyatrosu - CANDAN KIZILGÖL
Ayşe Selen İçin - AYŞEGÜL YÜKSEL
Hasan Anamur'a Sonsuz Teşekkürlerimle - BEKİ HALEVA
Kültür Birikimini Ustalıklı Bir Dille Aktardı - AYŞEGÜL YÜKSEL
O İyi Bir Yönetmendi - DEMET TANER
Bilgimizi Ona Borçluyuz PINAR GÜZELYÜREK ÇELİK - LALE ARSLAN ÖZCAN
Gençlerle Otoriter Olmayan Dostça İletişim Kuruyordu - ZEHRA İPŞİROĞLU
Emek Yoldaşım 'Oyun' Arkadaşım - TİJEN SAVAŞKAN
Umarım Onun Vasıflarından Birazcık Yararlanmışımdır - MEHMET SÜMER
Hasan'lı Anılar - DERİN ORHON
Kültürümüze Büyük Katkıları Oldu - HALE SONTAŞ
Ruhumuza Dokunup Geçenlerden... Hasan Anamur - ESİN ÜNER ÖZGÜR
Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil - SEVGİ ANAMUR
Yeri Doldurulamaz Bir Entelektüel - CAN ANAMUR
Babamın Kızıyım - ZEYNEP ANAMUR PEREK
Her Zaman Yolumu Aydınlattı - EMRE ANAMUR
İdeale Ulaşmaya Çalışan İflah Olmaz Bir Entelektüeldi - KAMİL SE

27 Şubat 2018 Salı

17. !f istanbul bağımsız filmler festivali, bilanço


.milla valerie massadian fra ***** (18şbt)
.november (kasım) rainer sarnet est ****.5 (17şbt)
.the work (terapi) jairus mcleary & gethin aldaous abd **** (23şbt)
.tom of finland dome karukoski fin ***.5 (25şbt)
.inxeba (yara) john trangove g.afr ***.5 (24şbt)
.junkhead (çöp kafa) takahide hori jap *** (24şbt)

21 Şubat 2018 Çarşamba

ud'un caz halleri


rabih abou khalil'i en son ne zaman canlı dinledim hatırlamıyordum, notlarıma baktım 1996 temmuz'unda atatürk kültür merkezi konser salonu'nda izlemişim; büyük ihtimalle caz festivali kapsamında olmalı. sanırım istanbul'a ilk defa gelişiydi ve sonra bir kaç defa daha gelmiş olmalı..
rabih abou khalil bu akşam tekrar istanbul'daydı; bu sefer, cemal reşit rey konser salonu'nun "caz şubatı" festivali kapsamında.

doğrusu, rabih abou khalil'in udu çalış şeklini çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. onun tarzı bana, udun doğasına aykırı olarak sert, kaba ve ekspresif geliyor; çok "dışardan" çalıyor sanki, uddan elektro gitar tınısı çıkarıyor adeta.
bense udu daha çok; ince, zarif ve içli bir çalgı olarak benimserim nedense; ud "içerden" çalınması gereken ve impresif bir etki bırakır bende. ve bu bakışımla en çok özdeşleştirdiğim udi enver ibrahim'dir (anouar brahem). o da zaten iki akşam sonra aynı festival kapsamında bir konser verecek.

her ne kadar rabih abou khalil'in tarzına çok ısınamasam da, bu akşamki konserinden keyif aldım. yanındaki müzisyenler; akordionda luciano biondini ve perküsyonda jarrod cagwin, en az rabih abou khalil kadar çalgılarına hakim ve ustaydılar.
konserin müzik dışındaki en keyifli anları ise rabih abou khalil'in arada yaptığı konuşmalardı. 96'daki konserden, onun bu kadar ince bir espri anlayışı olduğunu hatırlamıyorum. müzisyenleri tanıştırırken cagwin için "amerikalı bir davulcunun bu doğu perküsyonlarıyla ne işi var diye merak edebilirsiniz, o aslında bir casus, afganistan'dayken komünist bir japon tarafından orta doğu'ya kaçırıldı ve yıllarca istanbul'da saklandı" gibisinden, biondini'yi takdim ederkense "aslında bu çalgı çok basit bir çalgı, küçük kız çocukları için icat edilmiş, renkli tuşları var ve hangilerine ne zaman basacağınızı ezberlediniz mi, bir tek çalgıyı kavramak ve kitap gibi açıp kapamak kalıyor, ben kuliste denedim, çok kolay.." gibisinden açıklamalarla salonu kırdı geçirdi.

salon derken, çok üzücü bir şekilde maalesef crr'nin üçte biri bile dolu değildi. organizatörlere çok iş düşüyor; usta müzisyenleri istanbul'a getirmek ne kadar önemliyse, onları dolu salonlara çaldırmak o kadar önemli.

rabih abou khalil'in takdim ettiği şarkıların isimleri ve hikayeleri de çok matraktı; örneğin bir sevgiliye yazdığını söylediği "if you leave me i have to find another one", "ki bu da çok zor iş" diyerek devam etti, "zor iş"i de önce ingilizce sonra türkçe söyledi. "iyi akşamlar" ve "teşekkürler" dışında en çok bildiği türkçe kelime ise, büyük babasının ona çocukken sıkça sarf ettiği "edebsiz"miş.
geleneksel finlandiya yemeği parmak balığın etrafındaki sostan ismini alan "crispy crumb", yağmurlu bir günde kuzey kutbuna doğru yola çıkıp şemsiyesinin altında yolunu şaşırıp sahra çölüne varan ve orada ölen norveçli kaşif için "l'histoire d'un parapluie", romanya'daki konserleri sırasında kont dracula'ya yem olmamak için yanında sarmısaklarla uyumadan geçirdiği gecede yazdığı "vlad" hızlı ve eğlenceli parçalardı. yıllar önce savaşın ortasındaki beyrut'tan ayrılırken uçakta yazdığı "dreams of a dying city" ise hüzünlüydü, ama acıtıcıydı da..

caz şubatı devam ediyor; yarın (perşembe) akşam(ı) yine lübnan'dan, bu sefer üçlü bir udi grup, trio jourban konser verecek. onlar da daha önce istanbul'a gelmişlerdi, çok iyilerdir, tavsiye ederim. cuma akşamı ise benzersiz enver ibrahim sahnede olacak. benden söylemesi..

bu akşam müthiş bir şarkıcı tanıdım!



daha önce dinlemediğim bir müzisyenin konserine meraktan gidip, müzisyen olağanüstü çıkınca keyiften dört köşe oluyorum, yaşadığıma şükrediyorum; hele de bütün konseri büyülenerek tüylerim diken diken izlemişsem. 
bu konseri günlüğüme bir-iki cümleyle de olsa yazmalı, kişisel tarihimde kayda geçirmeliydim. işte, kısaca izlenimlerim:

silvia perez cruz. müzisyenin adı bu. şarkıcı. küçük bir yaylı çalgılar orkestrasıyla çevrili. ispanya'dan geliyorlar. ispanyolca dışında katalanca, portekizce ve ingilizce şarkılar seslendiriyorlar; aralarından bazıları tanınmış parçalar (mesela leonard cohen'den "halleluja", amalia rodriguez'de "estranha forma de vida" gibi), bazıları ise cruz'un kendisinin yazdığı şarkılar. ha bir de sözlerini annesinin bestesini babasının yaptığı var, yanında bir kız kardeş gibi gezdirdiğini söylediği.

silvia perez cruz'un sesinin tonu ve sesini kullanışı çok özel; tüyler ürpertici güzellikte. daha ilk sahneye geldi, yalnız ve çıplak ayak; eşliksiz bir şarkı söyledi ve hepimizi mest etti. sonra iki keman, bir viyola, bir kontrabas ve bir viyolonselden oluşan arkadaşları geldiler yanına ve olağanüstü düzenlenmelerle şarkıları beraber icra ettiler. ikisi birleşince ortaya müthiş bir müzik çıktı. öyle olmasa, seslendirilen şarkıların sözlerini anlamayan biz bir salon dolusu seyirci başka nasıl delilere dönerdik ki!

gül kurusu elbisesinin içinde silvia perez cruz sadece sesiyle değil, davranış ve konuşmalarıyla da çok sıcak ve samimiydi. mesela şarkı söylerken arkadaşlarının dizlerine dokunuyor, okşuyor; ya da duo yaptığı müzisyenin karşısında yerde dizleri üzerinde oturuyordu. şarkılarını yürekten söylüyordu; derinden ve hisli..

bu akşam bir müzisyen ve arkadaşlarını tanıdım; onlara hayran kaldım. bu akşam mutlu oldum ve çoğaldığımı hissettim.