19 Haziran 2018 Salı

ivo van hove'den shakespeare'in "roma trajedileri"



geçtiğimiz hafta sonu holland festival'de iki şahane tiyatro gösterisi izledim; ikisi de beni nefessiz bıraktı. bunlar; ivo van hove'nin yönettiği toneelgroep amsterdam yapımı shakespeare uyarlaması "romeinse tragedies" (roma trajedileri) ile bir kolektif olan fc bergman topluluğunun sahnelediği, william gaddis'in 1975 tarihli tuğla-romanından uyarlanan "JR" idi.
gerçi ilki 2007'de prömiyer yapmış, diğeri ise daha üç ay önce ilk defa seyirci karşına çıkmış olsa da, bir çok açıdan, özellikle tiyatro ile sinema arasındaki ayrımı belirsizleştiren yönleriyle birbirlerine çok benzeyen iki yapımdı bunlar.
sadece teknik açıdan değil, sadece biçimsel niteliğiyle değil; içerikle biçimi örtüştüren ve bunu anafikire hizmet için kullanan; oyunculuk ve artistik kalemler (yani sahne, ışık, ses, müzik, kostüm ve video tasarımları) anlamında da neredeyse hiç bir kusurlarının, (benim için: "keşke"lerinin olmaması) bir yana, her açıdan üst düzey kaliteye sahip iki yapımdı bunlar.
vaktim olunca kesin "JR"ı da yazacağım ama önce "romeinse tragedies":

ivo van hove'nin "roma trajedileri"; shakespeare'in, roma'da geçtiği için aynı üst başlıkla anılan üç oyunundan; "coriolanus", "jül sezar" ve "antonius ve kleopatra"dan oluşan ve arasız tam altı saat süren bir uyarlama. uyarlama diyorum çünkü sadece, son 50-60 yılda avrupa'da klasik metinlere çokça yapıldığı gibi hikaye sadece günümüze taşınmamış, aynı zamanda metin üzerinde değişiklikler, kısaltmalar ve karakter cinsiyetleri değişiklikleri de yapılmış.

kapıda biletinize bakan görevli biletlerin numarasız olduğunu, parter veya balkonda istediğim yere oturabileceğimi ama oditoryuma mont veya çanta alınmadığını, vestiyere bırakmam gerektiğini söylüyor. eğer benim gibi merakla seyretmeyi beklediğiniz bir şey (film veya gösteri) hakkında, varsa sürprizi bozmamak için önceden herhangi bir bilgi edinmeme yolunu seçiyorsanız, sadece bu uyarı bile yetiyor heyecanlanmaya. evet, biletini yaklaşık bir yıl önce aldığım yapım hakkında sadece altı saat sürdüğünü biliyordum ve tabii ki yönetmeninin, daha önce 4-5 oyununu canlı seyrettiğim ve hayran olduğum ivo van hove olduğunu.

oditoryuma girdiğimde herhangi bir tiyatro salonundan farklılaşacak hiç bir olağandışılık görmedim. seyirciler parterde veya balkon-localarda kendilerine yer seçiyorlardı. sahne tarafında ise; perde açıktı, sahne yükseklik olarak portal ağzının yarısı yani yaklaşık 4-5 metreyle sınırlandırılmıştı, alan olaraksa; yan sahnelere kadar uzayan, gri rengin hakim olduğu, üçlü koltuklardan, platformlardan, bir kaç masadan ve podyumdan, farklı büyüklükteki bir çok ekrandan oluşan bir peyzaj hazırlanmıştı. sahnenin yan iç kısımlarından birine konumlandırılmış makyaj masası gözüküyor ve oyuncular son rötuşlarını yapıyorlardı, oyunculardan biri ise öndeki koltuklardan birine uzanmış seyircilere bakıyordu. sahnenin üst kısmı ise bütünüyle sağır bir duvarla kaplıydı. alt ile üst kısım arasında kırmızı led yazı geçen ince bir bantta (hani borsalarda veya ünlü times square görüntülerinde haber başlıklarının geçtiği bir bant vardır, onun gibi); oyun başlamadan önce oyunun hashtag'leri, oyun sırasında içki ve yemeğin serbest olduğu gibi bilgiler geçiyordu. aynı bantta bir kaç dakika sonra ise; coriolanus'tan başlayıp kleopatra'ya kadar oyundaki protagonistlerin ölmesine kaç dakika kaldığı bilgisi geçti..
sahne ile oditoryum arasındaki, müzikal gösterilerde orkestranın yerleştiği alçak yere ise altı saatlik oyunun şahane müzik peyzajını (eric sleichim) canlı olarak icra edecek olan iki müzisyen yerleşmişti, mekan tasarımı ise ivo van hove'nin her zaman birlikte çalıştığı usta sahne tasarımcısı jan versweyveld'e aitti.

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 16.06.2018, koninklijk theatre carre, amsterdam)

oyun başlayınca anladım ki, sahnenin üzerinde büyük sağır alan meğer canlı olarak sahne üzerinde kaydedilen görüntülerin yansıtıldığı ekran görevi üstlenmiş.
sahneye daha alıcı gözle bakınca da; bir tv stüdyosu, otel veya bir iş merkezinin giriş lobisi gibi durduğunu fark ettim.
oyun başlayalı yarım saat olmuşken, sahne ışıkları söndü, salonun ve sahnenin bütün ışıkları yandı, o sırada kırmızı yazılı bantta "sahne değişimi" bilgisi geçiyordu. sahneye görevliler girip eşyaların yerlerini yeni sahneye göre değiştirmeye başlarken, ekranlarda 5 dakikadan geriye doğru sayan saat görüntüsü, ve bir spikerin seyircileri sahnedeki koltuklara davet bilgisiyle bir anda bir çok seyirci yerinden kalktı ve yan basamaklardan sahneye çıkarak koltuklara oturmaya başladı.

altı saat boyunca bir kere 10, üç-dört kere de 5'er dakikalık olmak üzere, sahne değişimi nedeniyle verilen aralarda seyirciler istedikleri gibi bu peyzajda konumlarını değiştirdiler, daha önce oditoryumda oturan birileri sahneye çıkıp yer aradı, orada oturmaktan vazgeçenler oditoryuma geri indiler. ben de oyunun sonuna doğru verilen bir arada sahneye çıkıp, arkalarda kendime bir yer buldum ve oyunu oradan seyrettim.
o zaman fark ettim ki; peyzajın yan sınırlarında; sahnenin bir tarafında video montaj masası, makyaj masaları ve seyircilerin oyun sırasında ve aralarda içki ve yemek satın alabildiği bar, diğer yanında ise topluluk hakkında bilgi alabildiğiniz bir stand ve yine bir bar varmış. hatta bu alanların üzerine konan tabelalarla da işlevlerinin baştan seyircilere gösterildiğini fark ettim.
yani başta sahne alanını tarif etmek için kullandığım "peyzaj" tabiri yanlış değil, hatta "peyzaj" kelimesi durumu çok iyi tarif ediyor. o peyzajda "yaşama alanı"/"gerçek alan" ile "oyun alanı"/"kurgu alan"ın sınırları müphemleşiyor; o peyzaj ikisi arasındaki ayrımın ortadan kaldırıldığı bir mekansal düzenleme yaratıyor.
oyuncular oyun sırasında rolleri olmadığında da seyircilerle aynı peyzajın içinde bulunuyor, oturuyor, bir sonraki sahnedeki konumlarını almak üzere hareket ediyorlardı. beş dakikalık aralar dışındaki sahne değişimleri için sahne görevlileri oyun sırasında sessizce sizi oturduğunuz yerden kaldırabiliyor, siz de oyun sırasında canınız istediği gibi kalkıp, bara gidip, bira alıp yerinize dönebiliyor, ya da başka bir açıdan oyunu seyretmeye devam edebiliyorsunuz; eğer bulunduğunuz konumdan oyuncular gözükmüyorsa, mutlaka size dönük bir ekran bulabiliyorsunuz oyunu takip edecek.

ivo van hove'nin "roma trajedileri"; roma döneminde geçen; aşk, entrika ve savaşın yanısıra; hükümranlık, iktidar, politika, yönetici-toplum gerilimi ve toplumun katmanları arasındaki ilişkiler gibi konuları deşen shakespeare'in bu üç oyununun; günümüze taşınmakla kalınmayıp, tam da seyircilerin ortasında/arasında oynanarak, sadece oynanmakla da kalınmayıp oynananların canlı yayınla ekranlardan verilmesiyle ve görüntü kadrajlarının içine sadece oyuncuların değil, etrafta oturmakta olan seyircilerin de girmesiyle; yukarıda saydığım temaların "şimdi ve burada", "günümüzde ve çağımız toplumunda" da sürmekte olduğunu tartışmaya açan, sorgulayan bir uyarlamasıydı. "roma trajedileri" diğer yandan da, erk ve aşk oyunlarının; günümüz konutunun demirbaşı televizyondaki "haberler"den ve "soap-operalardan" izlendiği, "ekranlara bağımlı" günümüz toplumuna tutulmuş bir aynaydı. örneğin; "coriolanus"ta menenius, brutus ve sicinius'un roma'daki bir meydanda marcius/coriolanus hakkında yaptıkları konuşma televizyonlardaki tartışma programları formatında sahnelendi, "jül sezar"da brutus ile marcus antonius'un jül sezar'ın ölümü ardından halka yaptıkları konuşmalar seçim zamanı kürsü arkasından açıklama yapan politikacıların televizyondan naklen yayınlanan programlardaki görüntülerinin formatında sunuldu.

"roma trajedileri" 2007 yılında prömiyer yapmış. o zamandan beri (belki daha eskiden beridir) sahne üzerinde canlı kayıt yapılıp bu kaydın aynı anda sahnedeki ekranlardan izlenebildiği bir çok tiyatro yapımı sahnelenmiş olmalı.
ünlü tiyatro adamı frank castorf video görüntülerinin sahnede canlı kullanılması konusunda başı çeken yönetmenlerden biri. castorf'un volksbühne'den "atılmadan" önceki son işi "faust" da biçimsel olarak bu fikir üzerine kuruluydu. ama doğrusu, bu fikrin/uygulamanın içerik ile bu kadar iyi örtüştüğü ve ustaca yapıldığı çok az örnek olsa gerek tiyatro tarihinde.

2009 ve 2017 yıllarında iki kere olmak üzere shakespeare'ın vatanı londra-barbican'a turne yapmış ve müşkülpesent ingiliz eleştirmenlerden beşer yıldız almış olan ivo van hove'nin "romeinse tragedies"i sahnelere veda etmeden önce, son kez önümüzdeki temmuz ayında paris-theatre national de chaillot'da beş gösterim yapacak; yolu o tarihlerde paris'ten geçecek olanlar kaçırmasınlar!

13 Haziran 2018 Çarşamba

bilanço: 46. istanbul müzik festivali, 23mayıs-12haziran


son on yılın müzik festivalleri arasında teması en zorlama olanıydı bu yılki. ve keşke sadece icarcılar arasındaki "aile bağları" değil, besteciler arasındaki aile bağları üzerine de biraz eğilinseymiş, belki bu sayede zorlama tema biraz daha kabul edilebilir olurdu.
tema zorlama da olsa, konserlerin müzikal kalitesi oldukça yüksekti. ayrıca; bu yıl neredeyse her konser öncesinde yapılan "konser doğru" etkinliği de takip etmeye değer kalitedeydi.

.skidre quartet ***** albert long s. 30mys
.sascha maisky – maxim rysanov – mischa maisky – lily maisky ***** süreyya o. 04hzr
.renaud capuçon – gerard causse – clemens hagen ****.5 neve şalom s. 31mys
.diana damrau – nicolas teste – pavel baleff – borusan istanbul filarmoni orkestrası ****.5 lütfi kırdar km 07hzr
.misha maisky – franz liszt oda orkestrası ****.5 aya irini 02hzr
.daniil trifonov – daniel harding – filarmonica della scala **** lütfi kırdar km 27mys
.güher & süher pekinel – gerard schwarz – ingiliz oda orkestrası ***.5 lütfi kırdar km 12hzr
.müzik rotası: sevil ulucan – hillel zori – koehne quartet – aima festival orkestrası – orhun orhon – katrin targo – tuuri dede – bester quartet ***.5 italyan sinagogu - st.georg kilisesi - st.piyer kilisesi - aşkenazi sinagogu 10hzr, 12:30-17:15
.hakan güngör – kudsi ergüner – çağ erçağ – yurdal tokcan – ferran savall *** kapalıçarşı 03hzr
.meral azizoğlu – gypsy fire ensemble *** sirkeci garı 06hzr

6 Haziran 2018 Çarşamba

pina'nın vefatından bu yana: dimitris papaioannou'dan "seit sie"


(gösteriden olan bütün fotoğraflar: julien mommert)

bir kez daha wuppertal'de, barmen operası'ndayım. müthiş heyecanlıyım; benim için sadece gösteri sanatları alanında değil, genel olarak sanat söz konusu olduğunda ilah mertebesinde bir sanatçı pina bausch'un tanztheater wuppertal topluluğuyla, bausch'tan sonra ikinci sıramda yer alan dimitris papaioannou'nun sahnelediği bir yapıtı seyredeceğim birazdan.
yapıtın adı konmuş bile: "seit sie". "seit sie" türkçeye "ondan beri" olarak çevrilebilir. "o" almancada dişil üçüncü tekil şahsı imleyen haliyle kullanılmış. yani büyük ihtimalle "o"dan kasıt pina; dolayısıyla başlık rahatlıkla "pina'nın yokluğundan bu yana / pina vefat ettiğinden beri" gibi formüle edilebilir.

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 19.05.2017)

ilk akşam yerim balkonun birinci sırasının ortasında. oditoryum kapıları açılır açılmaz koltuğuma oturmaya gidiyorum.
antrasit rengi bir sahne; en arkada yığın yığın kalın plakalar üst üste, plakaların süngerden olduklarını sonradan anlayacağım, aralarında beyaz büyük bir masa. sanırım ilk defa papaioannou sahne tasarımını kendisi yapmamış, bir önceki yapıtı "the great tamer"da ona yardımcı olan tina tzoka'ya emanet etmiş bütünüyle. 
gösteri sırasında görüntü ve ses kaydı alınamayacağına dair uyarıyla birlikte seyirci sessizleşiyor. çok zaman geçmeden, oditoryumun ışıkları açık bırakılmışken, sahnenin sol yan kapısından sandalye üzerinde bir adam beliriyor; topluluğun pina döneminin dansçılarından, ama onu seyrettiğim 20 yıllık süre boyunca ilk defa sakallı gördüğüm, michael strecker bu adam. 
onun öncülüğünde bütün kadro önlerine sandalyeler dize dize ve dizdiklerinin üzerine basa basa sahnenin sağ yan kapısına doğru ilerliyor. hah işte diye geçiriyorum içimden; ilk sahne, ilk imge: pina'nın sandalyeleri! pina'nın "café müller" başta olmak üzere, "bandaneon"dan "wiesenland"a bir çok işinde kullandığı sandalyeler. kadınlar gece kıyafetleri ve topuklu pabuçlar, erkekler takım elbiseler içindeler. bu imge de pina'nın yapıtlarından çok tanıdık geliyor bana; tek fark marion cito'nun pina için tasarladığı kostümler, özellikle de kadınlar için olanları, çok daha renkli, çiçekliydi, papaioannou'nun kostüm tasarımcısı thanos papastergiou ise, aynı sahneye hakim antrasit gibi koyu karanlık renkler kullanmış kostümlerde. kadınlı erkekli grubun üzerlerine basarak ilerlemesi için yol taşları olan sandalyeler en arkadan öne doğru elden ele ulaştırılıyor, gelişigüzel bir şekilde zemine yerleştiriliyor, dolayısıyla bazen sandalyelerin arkalıkları birinden öbürüne geçerken zorluk yaratıyor, bu yüzden grup sandalyeler üzerinde aritmik ve asimetrik olarak ilerlemeye çalışıyor, bazen bir sandalyede üç kişi birlikte duruken, o sırada dizinin boş kalan sandalyeleri olabiliyor.

hemen bundan sonraki sekansta aynı sakallı adam geniş bir masanın başında çalışıyor; kesiyor biçiyor, eliyle düzeltiyor, biçim veriyor, yaratıyor: önce siyah bir sandalye, sonra kendi gibi giyinmiş, koyu renk takım elbiseli, beyaz gömlekli, kravatlı genç bir adam. geriye çekilip yarattığına/tasarımına uzaktan bakıyor, onu inceliyor, ara sıra koltuğuna oturup nefesleniyor. aklıma hemen pina geliyor; onu bütün belgesellerde ve prova fotoğraflarında büyük bir masanın arkasında oturmuş not alırken görürüz; dansçılarının hareketlerini defterlere yazar, aylar sonra döner o notları kullanarak yapıtlarını ortaya çıkarır. acaba o masanın arkasıdaki sakallı adam pina'yı mı simgeliyor diye düşünüyorum ilkin. yapıtı ertesi akşam ikinci kere seyredip ve biraz daha üzerine düşünüp seyrettiklerimi sindirince aslında o sakallı adamın pina'yı değil, papaioannou'nun kendisini temsil ettiğini düşünmeye başlıyorum. sandalye nasıl pina'nın göstergesiyse, masa da aslında; 2000 yılındaki istanbul tiyatro festivali'nde atatürk kültür merkezi büyük salon'da sahnelediği "medea"dan, iki yıl önce seyrettiğim 2012 tarihli "primal matter"ına kadar, papaioannou'nun vazgeçmediği bir sahne objesi. bence, strecker'in neden sakal bıraktığı da anlam kazanıyor böylece; hele de ilerleyen sahnelerde başka bir eski pina dansçısının, franko schmidt'in de daha önce yıllarca bıyıksız olmasına rağmen, papaioannou'nunkini andıran ince bir bıyık bırakmış olduğunu görünce; topluluğun şu anki en kıdemli ve pina'yla çalışmış erkek dansçılarının papaioannou'nun alter-egolarına dönüştürüldükleri sonucuna varıyorum. ama çok ileri gittim, şimdi kaldığım yere geri döneyim:
sakallı adamın masada yarattığı genç adam, topluluğun post-bausch dönemi dansçıları arasında en sevdiklerimden, giacometti'nin figürlerinin zarifliğine sahip scott jennings, sahnenin en önüne gelip, ters çevirdiği siyah sandalyeyi arkalığından zemine yerleştirip üzerine çıkıyor, kollarını açıyor ve; bıçaksırtı bir dengede, her an düşme olasılığında, ağırlığını ve dengesini iyi ayarlayarak öylece kalıyor. michael strecker papaioannou'nun alter-egosu ise, takım elbisesiyle ona tıpatıp benzeyen scott jennings kim o zaman. o da sahnedeki alter-egonun yarattığı alter-ego olmalı. papaioannou, canlı seyrettğim son üç yapıtında ("primal matter", "still life" ve "the great tamer") sahneyi hep kendisine benzeyen erkek figürleriyle doldurmuştu zaten. bizzat kendisinin rol aldığı "primal matter" ise bütünüyle yaratıcı-yaratan, koreograf-dansçı arasındaki gerilim üzerine bir duo işiydi. papaioannou, tanrının (yaratıcının) insanı (yarattığını) kendi suretinde yaratması (ortaya çıkarması) gibi, sahnelediği yapıtlardaki figürleri kendisinin bir kopyası olarak yaratıyor, sadece tek bir figür de yaratmıyor, aynı figürü çoğaltıyor. bunu hatırlayınca ilk şaşkınlığım geçiyor, hatta yapıt ilerleyip de gözlemimde yanılmadığımı görünce keyfim katmerleniyor.



bu müthiş gerilimli süre boyunca genç adamın arkasından, sahnenin bir yanından diğer yanına doğru ağır ağır figürler geçiyor; köküyle birlikte bir ağacı çeken kadın (o ağaç bausch’un ölmeden dokuz gün önce prömiyerini yaptığı son yapıtı “como el mosguito en la piedra, ay si, si, si…”den alınmış tıpatıp bir imge, o yapıtı seyretmemiş olanlar "pina" filminden hatırlayabilirler o köküyle taşınan fidan-ağacı), bir masayı iten çırılçıplak adam (bu imge de sanırım papaioannou’nun 2012 tarihli “primal matter”ından), sandalye yığınını sürükleyen adam, bir elinde şarap bardağı tutarken diğer eliyle sandalyeyi beraberinde götüren dimdik vakur kadın (pina'nın benzersiz dansçılarından julie ann-stanzak) ve diğerleri; çok derinden de bir yunan müziği geliyor, sadece buzukiyle çalınan bir melodi, sanki sessiz bir yaz gecesinde uzaklardan belli belirsiz duyulan. nedense bilmiyorum, ağlamaya başlıyorum, bu sekans dokunuyor bana, belki aynı sekansta hem papaioannou'yu hem pina'yı hem yunanistan'ı hem wuppertal'i gördüğüm içindir. sonradan fark ediyorum ki, aslında bu sekans bir geçit töreni; papaioannou, yapıt boyunca göreceğimiz imgeleri bu ilk sekansta topluca önümüzden geçiriyor. bıçak sırtı dengedeki genç adamın gerilimi sanki hem doğum sancısı, sanki bir sanatçının yaratma, yoktan var etme sürecindeki gerilimi, hem de "o -gittiğin-den bu yana / ondan beri" papaioannou'nun hayatından -ve belki de bizlerin de hayatından- akıp geçenler/gidenler.

bu noktadan hemen sona atlıyorum:
sondan iki önceki sekansta; ters çevrilmiş ve içine bütün dansçıların doluştuğu masayı rulolar üzerinde iten tek bir kişidir: sakallı adam.
sondan bir önceki sekansta ise yine o sakallı adam bu sefer sahneye serpiştirilmiş gibi duran sandalyelerin (belki 15 tane varlar) üzerinde ilerlerken, onları teker teker sırtına atarak üst üste koyup taşımaya çalışır, tam hepsini sırtına yüklemeyi başarmış, bir tek sandalye kalmışken tökezler ve sandalyelerle birlikte yere yuvarlanır.
o sırada hemen arkasında, kalın uzun rulolarla kaplı zeminde bir kadın, yine pina'nın döneminden, topluluğun en kıdemli dansçılarından ve aynı zamanda benim en sevdiklerimden ruth amarante; hani şu anne linsel'in pina bausch belgeselinde "pina ile dansçıları arasındaki ilişki bir tür aşk ve nefret ilişkisidir" diyen o derin ve hüzünlü bakışlı dansçı, bir o yana bir öbür yana yavaş ve sakin hareketlerle gidip gelmektedir; gözleri kapalı, uzun saçları açık, ayakları çıplak, üzerinde beyaz bir gecelik. işte bence "seit sie"de bu da pina'yı simgeleyen imge; ne kadar da "café müller"deki uyurgezer kadın; pina'nın, ölümüne denk bizzat dans ettiği -"danzon"daki 10 dakikayı saymazsak- tek yapıt olmasının yanısıra, onun en ünlü ve ikonik yapıtı "café müller", ve üzerinde ince bir gecelik, gözleri kapalı, saçları açık, uyurgezer ya da uykudaymış gibi haliyle pina'nın en bilindik sahne imgesi. sonradan düşününce papaioannou'nun bu imgeyi "seit sie" içinde başka sahnelerde ve hatta diğer bir pina'yla çalışmış dansçı ditta miranda jasjfi'yi de bu imgeyle kullandığını fark ediyorum. daha da önemlisi, bir kaç sahnede bu iki kadının omuzlarında kalın birer palto var, aynı "café müller"in son sahnesinde pina'nın omuzunda olduğu gibi. 
"seit sie"nin son sekansında ise; papaioannou'yu imleyen sakallı adam sahnenin arkasındaki dağın/yığının en tepesine çıkıp bir gölge gibi orada ayakta dururken, pina'yı imleyen kadın yığının yamaçları arasındaki bir yarıktan yavaş yavaş kaybolur.

bu uzun uzun betimlediğim sekanslar genel olarak insanlığa, insan olmaya, yaratmaya, yoktan var etmeye, tasarlamaya dair çok şey anlattığı gibi, bu yapıt özelinde papaioannou’nun kendisinin, hayranı olduğu ve vefat etmiş olan bir sanatçının topluluğuyla çalışırken yolunu bulmasının, iz sürmesinin, ilerlemesinin ne kadar çetrefil bir durum olduğunu, hatta belki bazen tökezlediğini; yani bütünüyle bu süreci imliyor sanki. kanımca papaioannou “seit sie”de pina’ya hayranlığını, ondan aldığı ilhamları, onun topluluğuna hazırladığı iş sırasındaki hissiyatını konu ediyor, bunları duyguya çevirmeye çalışıyor ve bence olağanüstü bir şekilde başarılı da oluyor.







"seit sie"de bütün papaioannou yapıtlarında olduğu gibi sahne üzerinde söz kullanılmıyor; yapıta kesif bir kara mizah ve ironi hakim; bedenler parçalara/uzuvlarına ayrılıyor, parçaları/uzuvları başka bedenler tamamlıyor; ve objeler imge olarak kullanılarak kendileri dışındaki başka şeylerin simgeleri haline getiriliyorlar.
buna en güzel örnek; papaioannou'nun alter-egolarından franko schmidt'in davul zillerinden birini pina'nın alter-egolarından julie ann-stanzak'ın başının arkasına yerleştirip, davul zilini görsel bir imge olarak, hristiyanlıkta aziz sayılanların resimlerinde başları çevresinde çizilen daireye, yani haleye dönüştürmesi. ann-stanzak sahneden çıktıktan sonra, schmidt zili bu sefer kendi başının arkasına koyarak seyirciye muzipçe gülümsüyor; sanki, bakın ben de sahnenin azizlerinden biriyim der gibi.
anlatmadan geçmek istemediğim uzunca bir sekansta ise ince çubuklar kullanılıyor. bunlar önce ok gibi bedenlere, saçlara saplanıyor, saçlara saplananlar dört-beş çift el tarafından aynı anda arkadan öne doğru itildiğinde sanki yine geleneksel hıristiyan aziz/azize betimlemelerinde olduğu gibi başından ışık hüzmeleri fışkıran figür imgesi yaratılıyor, dolayısıyla çubuklar bir anda ışık hüzmelerine dönüşüyorlar. hemen ardından da bütün bu ince çubuklar erkek ile kadının arasındaki mesafeyi belirlercesine gergin yaylar olarak iki beden arasına yerleştiriliyor; kadın ile erkek birbirine yaklaştıkça doğal olarak çubuklar gerilime dayanamayıp teker teker kırılıyorlar. cinsler arası ilişki/gerilim/etkileşim bu kadar mı şahane bir soyutlukta anlatılabilir.

papaioannou aslen ressam; dolayısıyla her yapıtında olduğu gibi bunda da yoğun bir şekilde resim sanatından besleniyor, ama estetik anlamdaki başat kaynağı bence ortodoks ikona geleneği, ayrıca içerik olarak yunan mitolojisinden ve hıristiyan anlatısından da esinleniyor. onun yapıtlarını hem kendi içinde tablolardan oluşan bir bütün olarak görmek/seyretmek mümkün hem de bu bütünün içinde resim sanatı tarihine yapılan göndermeleri yakalamak. dolayısıyla “seit sie”, papaioannou’nun diğer yapıtları gibi bir çok görsel göndermeyle dolu. bunlardan benim yakalayabildiklerim; başının çevresi ışık ışınlarıyla kaplı madonna, altın post, adem ile havva, bedeni oklarla kaplı aziz sebastian, bakhalar tarafından parçalanan orfeus, ikarus’un düşüşü, vaftizci yahya’nın kesilmiş kafası, ölüler nehri styx'in kayıkçısı kharon.


ve ne kadar doğrudur bilemem, sadece benim hissiyatım olabilir: "seit sie"de pina'nın istanbul yapıtı "nefes"ten bir çok alıntı/esinlenme, "nefes"e bir çok gönderme gördüm. "nefes"te nazareth panadero'nun yastığı hamur gibi yoğurduğu bir mutfak sahnesi vardır, "seit sie"de de upuzun bir yemek yapma sahnesi var. "nefes"in sonlarına doğru bütün dansçılar sanki bir partide toplu fotoğraf çektiriyormuş gibi bir araya gelirler, "seit sie"de de benzer bir sahne var. "nefes"te kadınlar bütün endamlarıyla yürürken, eteklerinin erkekler tarafından uçlarından tutularak havalandırıldığı bir sahne vardır, "seit sie"de de erkekler ellerindeki küçük karton levhaları sallayarak bir kadın dansçının kıyafetinin eteklerini havalandırılıyorlar. ve bir de, iki yapıt da bir tom waits şarkısıyla bitiyor:"nefes" tom waits'in sesinden "all the world is green", "seit sie" ise cibelle'in sesinden "green grass". beni ağlatarak başlayan akşam, yine gözyaşlarımla uğurluyor beni salondan..
bu eşleşmeleri fark edince, aklıma geçen yıl amsterdam’da oyun sonrasında yanına gittiğimizde papaioannou'nun, istanbul'un onun gönlünde ayrı bir yeri olduğunu söylediği geldi, nedeni de pina'yla şahsen istanbul'da tanışmış olmasıymış; 2000 yılındaki istanbul tiyatro festivali’ni papaionanou’nun "medea"sı açmış, bir hafta sonra da bausch’un "masurca fogo"su sahnelenmişti (ne yıllarmış! dikmen gürün hoca'ya bir kere daha kocaman bir teşekkür!). ayrıca; papaioannou’nun pina için dans ettiği (sirtaki yaptığı) da söylenir. dolayısıyla sanki papaioannou pina'yla ilk tanıştığı şehire de selam çakmış gibi geldi bana. 

“seit sie”nin sunuş yazısında şöyle diyor papaioannou: “bu, pina’ya bir aşk mektubu. varolduğu ve insanlık tarihine kalıcı bir iz bıraktığı için ona bir teşekkür notu.”
“seit sie” bauschyen tarafları olan, ama aynı zamanda tipik bir papaioannou yapıtı. papaioannou kendi bakışından ödün vermeden pina’ya yaklaşmış, ve adeta ona bir hommage hazırlamış.

yıllardır merak ederdim, atina’ya çok sık turneye gitmesine, uzun yıllardır topluluğunda yunan bir dansçı olmasına ve bu dansçı son yıllardaki yapıtlarının üretim sürecinde çoğunlukla onun asistanlığını yapmış olmasına rağmen pina neden bir atina yapıtı çıkarmadı diye. işte “seit sie” ile papaioannou; bauschyen nitelikleriyle, ara sıra duyulan yunan müziğiyle, topluluğa yaptırdığı soyutlanmış sirtaki hareketleriyle ve sahnenin en gerisinde kalın sünger plakaların üst üste yığılmasıyla oluşturulmuş akropol’üyle pina'nın "bütün yapıtları" arasındaki “eksik atina yapıtı”nı ortaya çıkarmış sanki..

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 20.05.2017)

1 Haziran 2018 Cuma

2017-2018 sinema sezonu

vizyon filmleri 01 haziran 2017 - 31 mayıs 2018
.sevgisiz (nelyubov) andrey zvyagintsev  ***** 27ock
.üç billboard ebbing çıkışı, missouri (three billboards outside ebbing, missouri) martin mcdonagh ***** 04şbt
.beni adınla çağır (call me by your name) luca guadagnino  ***** 30ekm
.phantom tread paul thomas anderson  ***** 11mrt
.coco lee unkrich & adrian molina  ***** 18mrt
.mr. gay syria ayşe toprak  ***** 17mys
.blade runner: 2049 dennis villeneuve  ****.5 08ekm
.kare (the square) ruebn östlund  ****.5 07ksm
.ben tonya (i, tonya) craig gillespie ****.5 04mrt
.paramparça (aus dem nichts) fatih akın ****.5 02şbt
.velayet (jusqu’a la garde) xavier legrand ****.5 07nsn
.köpek adası (isle of dogs) wes anderson  ****.5 01mys
.yeni ahit (the brand new testament) jaco van dormael  **** 23ara
.işe yarar bir şey pelin esmer ****02ksm
.kelebekler tolga karaçelik **** 18nsn
.suyun sesi (the shape of water) guillermo del toro  **** 03mrt
.en karanlık saat (darkest hour) joe wright  **** 04şbt
.daha onur saylak  ***.5 15ock
.suborbicon george clooney  ***.5 21ara
.tutku oyunu (l’amant double) françois ozon  ***.5 22eyl
.mutlu son (happy end) michael haneke  ***.5 19ekm
.the post steven spielberg  ***.5 12ock
.star wars: son jedi (star wars: the last jedi) rian johnson  ***.5 31ara
.hakaret (l’insulte) ziad doueiri *** 26ock
.kutsal geyiğin ölümü (the killing of sacred deer) yorgos lanthimos  **.5 30ksm
.yıldızlar asla ölmez (filmstars don’t die in liverpool) paul mcguigan **.5 03mys
.soygun (goodtime) benny & josh safdie **.5 02ksm
.loving vincent d.kobiela & h.welchman  **.5 01ock
.avril et le monde truque c.desmares & f.ekinci  **.5 23ara
.içimdeki güneş (un beau soleil interieur) claire denis  **.5 19ara
.foxtrot samuel maoz  **.5 08şbt
.muhteşem bir kadın (una mujer fantastica) sebastian lelio  **.5 18nsn
.thelma joachim trier  **.5 26nsn
.uğur böceği (lady bird) greta gerwig **.5 04mrt

!f İstanbul 15-25 şubat
.milla valerie massadian ***** 18şbt
.november (kasım) rainer sarnet  ****.5 17şbt
.the work (terapi) jairus mcleary & gethin aldaous **** 23şbt
.tom of finland dome karukoski  ***.5 25şbt
.inxeba (yara) john trangove ***.5 24şbt
.junkhead (çöp kafa) takahide hori  *** 24şbt

37. istanbul film festivali 06-17 nisan
.wajib (düğün davetiyesi) annemarie jacir, filistin  ****.5 11nsn
.in blue (mavili) jaap van heusden, hollanda  ****.5 07nsn
.marvin anne fontaine, fransa ****.5 17nsn
.the reports on sarah and salem (sara ve selim hakkında) muayad alayan, filistin  **** 07nsn
.armomurhaaja (öldürücü) teemu nikki, finlandiya ***.5 07nsn
.der kuchenmacher (pastacı) ofir raul grazier, israil  ***.5 08nsn
.abu (baba) arshad khan, kanada *** 07nsn
.namme zaza khalvashi, gürcistan  **.5 10nsn
.ni luo he nu er (nil’in kızı) hou hsiao-hsien, çin  **.5 17nsn
.touch me not (dokunma bana) adina pintilie, romanya  **.5 19nsn
.holiday (tatil) isabella eklöf, danimarka ** 08nsn
.obscuro barroco evangelia kranioti, yunanistan ** 11nsn
.l’amour des hommes (erkeklere bakmak) mehdi ben attia, tunus *.5 10nsn
.9 doigts (9 parmak) f.j. ossang, portekiz * 08nsn

kısalar
.death of a shadow tom van avermaet  ***** 23mys
.waves 98 ely dagher **** 3 23mys
.french roast fabrice joubert **** 23mys
.alles wird gut patrick vollrath *** 23mys

31 Mayıs 2018 Perşembe

mutlu bir haftasonundan kalanlar..



kapıya dayandığımızı, zile bir kaç kere bastığımızı görünce ortayaşlı, dövmeli, uzun saçlı bir adam yaklaştı yanımıza ve, “çok büyük insandı, onun mekanına, onun için geldiniz değil mi, 80’lerde biz onun adını bilmezdik, tanımazdık, bir gün tam burada, kapının önünde holiganım diye polis beni tutuklamak istedi, o geldi, benim için “öyle adam değildir, bir şey yapmadı” dedi ve polis beni bıraktı, sonradan adını öğrendim, o buranın en ünlü, en önemli insanıdır” diye soluksuz bir nefeste anlattı, elimizi sıktı ve o sırada durağa gelmiş olan otobüse doğru hızlıca ilerledi. lichtburg’un; 70’lerin sonlarından itibaren pina’nın (ve onun ölümünden sonra tanztheater wuppertal’in) prova mekanı ve ofis olarak kullandığı eski sinema salonunun önündeydik.

taksiye bindik, türkiyeli çıktı. sivas katliam'ından sonra ailesini de almış türkiye'den wuppertal'e göç etmiş alevi bir amca. "neden geldiniz buraya, eczacı mısınız?" diye sordu, malum wuppertal'de bayer'in devasa bir fabrikası var. "hayır" dedik, "pina bausch diye bir koreografın topluluğunun gösterilerine geldik." "aaa, o mu, o çok ünlüdür burada, japonya'dan her yıl bir hanım gelir onun gösterilerini izlemeye, bir hafta kalır, taksici arkadaştan biliyorum" diye devam etti taksici amca. ona diyemedim ki, ben de 2004'ten beridir 20 küsür defa wuppertal'e geldim, sırf pina için. hatta; annemi defalarca, babamı bile iki defa, teyzemi, bir seferinde sevgilimi getirdim yanımda, bir seferinde tesadüfen o sırada wuppertal yakınında olan bir arkadaşımla, başka bir seferinde önceden randevulaşarak (o hamburg’dan geldi ben istanbul’dan) sonradan sevgilim olacak kişiyle buluştum burada.

bu sefer ise; uzun zamandır benimle wuppertal’e gitmek isteyen ama bir türlü takvimimizi ayarlayamadığımız istanbul’dan iki can dostum ve paris’ten daha bir yıldır tanıdığım ama uzun zamandır tanıyormuşum gibi kendimi yakın hissettiğim bir arkadaşımla oradaydım.
her wuppertal seyahati benim için unutulmazdır, bu seferki de öyle oldu, ama sanki diğerlerinden birazcık daha fazla mutluydum.

annemi, babamı, arkadaşımı götürdüğüm pina'nın mezarına bu sefer en kalabalık ziyaretimi yaptım. dansçı dostum pina için bir sigara yaktı, içti, bir tane de sardı ona bıraktı, kırmızı bir bileklikle birlikte.
mezarlıktaki huzurlu atmosferi, çeşit çeşit kuş sesini, rüzgarın hafif esintisiyle hışırdayan ağaçları soluduk arkadaşlarımla. mezara bakan banka oturduk, kısık sesle sohbet ettik; paris'ten gelen arkadaşımın müstakbel istanbul seyahatini planladık, avrupa'daki gösteri sanatları etkinliklerinden konuştuk. pina'nın dizinin dibinde vakit geçirdik biraz..

sanırım çoğul konuşabilirim: gündelik hayatlarımızdan çaldığımız bir haftasonuydu...

22 Mayıs 2018 Salı

günümüze distopik bir bakış: gizem bilgen’den “dislokasyon”



gizem bilgen 2014 tarihli “hiatus” adlı yapıtında hareket eden duvarları dansçılarla etkileşime geçen, onların hareketlerini bazen çoğaltan bazen söndüren, bazen saklanma imkanı veren bazen tehdit unsuruna dönüşen dikey yüzeyler olarak kullanmıştı. bilgen, 2017-18 sezonunda sahnelemeye başladığı yeni yapıtı “dislokasyon”da ise bu sefer; yapıtın içinde sahnelendiği mekanın duvarlarını koreografisine gerek fiziksel gerek anlamsal katkı sağlayan yüzeyler olarak kullandığı gibi, zaman zaman bizzat performansçıları da duvara dönüştürüyor, duvar gibi kullanıyor.
etten duvar misali, performansçı bedenlerinden oluşan yüzey ("beden duvarı" denebilir) bazen geçirgenleşiyor bazen ayırıyor, yön değiştiriyor, cevap veriyor, organik bir canlı gibi formdan forma giriyor. oyun alanındaki beden duvarının hareketi x- ve y- eksenlerinin -başka bir deyişle: koordinatların- değişmesini beraberinde getirdiği için hareketsiz ve baktığı yönle sınırlı seyircinin; bir yandan ona oturduğu yerden kıpırdamadan yani statik kalarak ama görsel olarak hareket imkanı yaratarak algısını ve uzamdaki konumunu genişletiyor, diğer yandan seyrettiği düzenin her an yıkılıp yeniden kurulmasından dolayı sahnedeki her yeni duruma intibakını zorlaştırarak tedirginliğini arttırıyor.

çıplak sahne, endüstriyel çağrışımlı ses peyzajı (mehmet irdel & lot.te), küçük detaylarla farklılaştırılmış olsa da birörnek hissi veren, mor-kahverengi minimalist kıyafetler (milen nae), seyircinin gözünün içine giren, rahatsız edici, oyun alanını çevreleyen duvarlardaki gölgeleri büyülten ve çoğaltan ışık (murat ersan); sert keskin robotumsu hareketlerden, saplantı halinde tekrarlanan jest ve tiklerden, huzursuzluk yaratan yüz ifadelerinden, ender de olsa garipliğiyle güldüren ama tam da bu nedenle rahatlatmak yerine tekinsizlik hissini daha da çoğaltan durumlardan, dengesizliklerden, yalnızlığa karşı topluluk ikileminden, ve her türlü karşılıklı olma halinden beslenen tepkilerden oluşan koreografi. bütün bu saydığım özellikler sahnede distopik bir atmosfer yaratıyor. ama; çatışma, rekabet, ayrıştırma, hükmetme gibi durumları çağrıştıran hareket tasarımından dolayı tam da bugünden feyz almış hissi uyandıran bir distopya bu; dünyanın şimdi ve burada’sını, günümüzün zeitgeist’ını ortaya seren bir distopya.

“dislokasyon” david fincher’in “alien 3"ünden, alfonso cuaron’un “children of men”ine tekinsizliği mekana yayan atmosferiyle; corten (yani paslandırılmış) çelikle kaplanmış bir yüzey kadar, terkedilmiş bir fabrika enkazının verdiği hisle; 20. yüzyıl başı alman ekspresyonizmi ve ausdruckstanz’ını çağrıştıran estetiğiyle; buram buram -yine- david fincher’in “fight club”ının sertliği kadar, herhangi bir siyah-beyaz orson welles filminin nihilizmi kokan bir yapıt.
“dislokasyon” seyirciye rahat koltuğunda sakin ve dingin bir seyir sunan, kolayca tüketeceği, bittikten hemen sonra unutacağı bir iş değil; etkisi bir süre devam ediyor, seyirciyi kolay kolay bırakmıyor. salondan çıktığınızda, hayata kaldığınız yerden devam edemiyorsunuz bir süre.

dördü dansçı ve -hareket korosu olarak adlandırılan- sekizi tiyatrocu, toplamda 12 kişilik kadrosuyla “diskolasyon” bağımsız bir yapım olarak istanbul çağdaş dans sahnesinin bu sezonun iddialı ve iddiasının hakkını veren işlerinden biriydi. hareket korosunu oluşturan tiyatro kökenli performansçılar; ikili ve üçlü koreografik parçalarla öne çıkmalarına rağmen çoğunlukla topluluğun içinde yer alan dört dansçının altında ezilmeyen, hatta neredeyse dansçılardan ayırt edilemeyen bir kaliteye sahiptiler.

“dislokasyon”; kasım 2017’de beyaz rengin hakim olduğu ve seyircinin oyun alanını üç yönden sardığı akbank sanat dans stüdyosu’nda prömiyer yaptı, mayıs 2018’de seyircinin tek yönde konumlandığı her tarafı simsiyah moda sahnesi’nde sezonu tamamladı. gizem bilgen'in bu sert, yoğun ve atmosferik işi moda sahnesi’nin kara kutusuna ve mesafeli seyirci konumuna çok yakıştı. umarım önümüzdeki sezon daha çok, "karanlık" mekanlarda sahnelenmeye devam eder.

17 Mayıs 2018 Perşembe

"dünya düz?"; neden olmasın, sanat öyle yorumluyorsa...



evrende her boşluk bir şekilde doluyor. istanbul tiyatro festivali mayıs'tan çekildi kasım'a gitti, yerine ekim'deki dünyada bir köşe / a corner in the world festivali yerleşti, iyi de oldu.
bu sene üçüncüsü düzenlenen festival 02-13 mayıs tarihlerinde bomontiada ve msgsü bomonti yerleşkesi'nde gerçekleşti. bu sefer kültür-sanat yazarları ve gösteri sanatları camiamız daha bir ilgi gösterdi festivale; önceki iki senede görmediğim simalara, dostlara rastladım gösteri öncelerinde. sanırım bunda, festival ekibinin (yani burcu yılmaz, claire zerhouni ve fatih gençkal'in) sezon boyu bomontiada alt'ta yarattığı sinerji kadar bu seneki programın önceki ikisine nazaran daha olgun olmasının da rolü var.

festivali tam anlamıyla takip edemedim; (mekan sıkıntısından olsa gerek) bazı gösterimler haftaiçi çalışma saatlerine konduğundan veya birbirleriyle çakıştığından, festivalin son iki gününü de bergama'daki festivale ayırınca, "dünya düz?" temalı bu seneki festivalde ancak beş köşe tutabildim, yani beş iş seyredebildim. seyrettiklerimin çoğu hakkında burada yazdım. gösteri sonrası söyleşiler dışında maalesef hiç bir sanatçı söyleşisine, konsere veya başka bir yan etkinliğe katılamadım. yine de festivalin insanı rahatlatan ve özgürleştiren havasını yeterince içime çekebildiğimi düşünüyorum.

ilk yılından itibaren bu festivali çok önemsiyorum. çünkü odağını ülkemizin etrafındaki coğrafyaya çeviriyor; programını komşularımızdaki, yakınlarımızdaki üretimlerden oluşturuyor, gösteri sanatları alanında akdeniz ve ortadoğu coğrafyasında neler olup bittiğinden haberdar ediyor, oraların kalburüstü işleriyle buluşturuyor bizleri. herhangi bir avrupa başkentinde çok rahatlıkla karşılaşabileceğiniz ama istanbul'a kolay kolay çağrılmayan bu sanatçılarla tanışmak, onların dünyalarına girmek çok önemli; çünkü benzer dertlerden muzdaribiz ve onların bunları nasıl/ne şekilde sanatsal üretimlere çevirdiklerine tanık olmak bakışımızı genişletiyor.
şehrimizde arap ve balkan ülkelerinden sadece turist değil, sanatçı ağırlamak, onların atölyelerine, söyleşilerine katılmak müthiş bir imkan ve dünyada bir köşe festivali üç yıldır bu imkanı sağlıyor bize. kıymetinin bilinmeye başlanmış olmasını görmek de ayrıca sevindiriyor beni.

her yıla döndüğü için programı daralan iksv istanbul tiyatro festivali sadece bir yabancı dans topluluğu ağırlayabilmişken, dünyada bir köşe'nin tam dört uluslararası dans yapımını programına dahil etmiş olması ve bunların her birinin nitelikli işler çıkması; bir danssever olarak beni ayrıca mutlu etti, belirtmeden geçmek istemem..

önümüzdeki dünyada bir köşe festivali’ni iple çekiyorum..

16 Mayıs 2018 Çarşamba

bergama tiyatro festivali'nden izlenimler...



türkiye'nin ilk opera rejisörü ve iksv istanbul müzik festivali'nin başlangıcından itibaren uzun yıllar direktörü olan aydın gün bir gazete röportajında söylemişti, bir rüyası vardı: batı anadolu'nun antik tiyatrolarında düzenlemecek büyük bir festival.
eren arıkan ve kabak&lin ekibi bu yıl aydın gün'ün rüyasını bir nebze olsa da hayata geçirdi: asklepion antik tiyatrosu'nu da kullanan bergama uluslararası tiyatro festivali 10-13 mayıs 2018 tarihlerinde gerçekleşti.
festivali son iki gününde takip ettim. sadece antik tiyatroyu ve çevresini kullanan işlerle değil, bergama'nın tamamını içine alan, kendisine dahil eden yaklaşımıyla festival bana büyük keyif verdi, gönlümde büyük bir yer edindi.

arasta'da püfür püfür esen rüzgarla yaprakları dalganan çınarın altında, kuş cıvıltıları ve tavla sesleri arasında kahvemi, çayımı içerken oyunlar (sen istanbul'dan daha güzelsin / bam & yaşamak mı zor çince mi? / mekan artı) seyretmek... oyundan önce yine arasta'da kumru yerken yan masaya efsanevi yunan rejisör theodoros terzopoulos'un gelip oturması, onunla merhaba'laşmak... 50 kişilik kapasitesi yüzünden kapısının önünde, içerideki kapalıgişe işi ayakta seyretmek pahasına heyecanlı, meraklı, güleryüzlü insanların uzun kuyruklar oluşturduğu kızıl avlu'dan kös kös geri dönmek... antik bir yunan tiyatrosunda antik bir yunan kahramandan esinlenen çağdaş bir yapımı (ajax, the maddness / attis tiyatrosu) seyrederken, oyunun sadece kırmızı ışığın kullanıldığı loş bir anında başımı kaldırıp yukarı bakınca tepemde yıldızlarla kaplı sonsuz gökyüzünü görmek... sokakta yürürken, istanbul sahnelerinden tanıdığım bir tiyatrocuyla karşılaşmak, selamlaşmak, ayaküstü konuşmak... rüzgarın deli gibi estiği antik bir kentin sokaklarında, delhizlerinde, sütunlarının arasında, çeşmesinin etrafında, tapınağının duvarında, agorasının merdivenlerinde güneşin batmasına yakın alacakaranlık bir vakitte sahnelenen bir yere-özgü işle (whispers / gastkollektiv) binyıllar öncesinden günümüze uzunan fısıltılara kulak vermek... yoldan, elini tuttuğu çocuğuyla birlikte geçenin kafasını çevirip dikkatini çekince, gelip yanıma oturduğu kasabanın meydanında dört palyaçonun sevimli hikayesine (catastrophe / copenhagen commedia school) dahil olmak... istanbul'un tiyatro hayatına büyük emekleri geçmiş bir hocayla oyunlarda ve akropolde karşılaşmak... çağdaş mimariye ve imkanlara sahip bir tiyatro salonunda; kah türkçe sözlerle sezen aksu şarkıları söyleyen bir alman tiyatrocu/şarkıcının doğu berlin'den bergama'ya uzanan hikayesini dinlemek (der kleine spatz vom bosporus / tuğsal moğul), kah almanya'da yabancı düşmanlığı nedeniyle katledilen türkiye asıllı insanların hikayelerine ortak olmak (NSU monologları / bühne für menschenrechte), kah iranlı bir koreografın kaligrafi estetiğinde günümüz orta doğu kadınının ve erkeğinin çıkmazlarını, dertlerini anlattığı dans gösterisine çarpılmak (bodytext / modjgan hashemian & maxim gorki theater studio R)...

bunlar benim iki günde yaşadıklarım, seyrettiklerim, yetişebildiklerim. bir de bu iki günde, ve diğer iki günde seyredemediklerim, yetişemediklerim var. başkalarının yaşamış, seyretmiş oldukları; atölyelere katılanların, söyleşilere panellere gidenlerin, 50 kişilik kapasiteli kızıl avlu'daki işlere girebilenlerin, sezen aksu şarkılarını alman aksanla söyleyen kız yerine faust'un hikayesini dinlemeyi seçenlerin, akropole gitmek yerine meddaha kulak verenlerin...


bergama tiyatro festivali geçtiğimiz haftasonumu şenlendirdi; en son 23 yıl önce ziyaret ettiğim bu etkileyici rum kasabasının sokaklarında, çarşısında, antik akropolün kalıntıları arasında tekrar dolaşmamı sağladı, kamusal alanda etrafımdaki insanlarla paylaşarak keyifle oyunlar seyretmeme vesile oldu, bir yerleşmenin tiyatroyla nasıl canlanacağına tanık etti beni. dahası, umudumu yeşertti.
umarım festival tek defalık kalmaz; devamı gelirse, ben her mayıs bir haftasonumu bergama'ya ayırırım, kesin bilgi!

11 Mayıs 2018 Cuma

bedenin immateryalleşmesi: nacera belaza’dan “sur le fil”


nacera belaza’nın “sur le fil” adlı işinde dansçı bedenleri ışık ve ses gibi immateryalleşti, mekanın içinde sesin ve ışığın serbestçe ve fütursuzca her an hareket halinde olmaları gibi, ses ve ışıkla birlikte dolandılar. belaza bir simyacı gibi üç öğeyi kararınca karıştırdı. üçü; ses, ışık ve bedenler kah birbirinin içinde eridi, bütün oldu kah çarpıştı patlama oldu kah birbirine teğet geçti, birbirinin içinden geçti kendisi kaldı. ışık kadar karanlık, ses kadar sessizlik, bedenin materyal hali kadar immateryalliği görüldü, hissedildi, algılandı sahne mekanında.

“sur le fil” (ip üstünde) dünyada bir köşe’nin dünya düz? başlıklı üçüncü edisyonunun nefes kesici işlerinden biriydi. hiç bitmeseydi dedirten bir 40 dakikaydı. bu işi üçüncü kere seyreden fatih gençkal’e imrenmemek elde değil! bütün festival ekibine kocaman bir teşekkür!

5 Mayıs 2018 Cumartesi

hanane hajj ali'den "jogging"


bir kaç sezondur hikaye anlatıcılığının ve tek kişilik oyunculuğun revaçta olduğu, bu başlıklarda dergi dosyalarının yayınlandığı, konuşmaların düzenlendiği istanbul tiyatro sahnesine dünya'da bir köşe festivali kapsamında lübnan'lı bir hikaye anlatıcısı konuk oldu bu akşam; aynı zamanda aktivist olan ve tiyatro üretiminde kolektifliğe inanan hanane hajj ali kendi yazdığı ve konseptini tasarladığı "jogging" adlı oyunuyla.
oyun sonrasında, festivalin düzenleyicilerinden fatih gençkal'in "bu iş nasıl çıktı?" sorusuna, sanki bir klasik müzik konseri sonrasında alkışlara bis parçasıyla cevap veren müzisyenler gibi, en az oyunun kendisi kadar etkileyici ve kesintisiz neredeyse 20 dakika süren bir cevap verdi. cevabın sonundaki anekdottan dolayı ağlıyordum, ama oyun ne ajitasyon ne yapay etkileyicilik içeriyordu.
hanane hajj ali; kendi deyişiyle peter brook'un boş sahnesine referans veren, teknolojik imkanlardan yararlanmayan, sırt çantasına girecek kadar sahne eşyasının olduğu, herhangi boş bir alanda sahnelenebilecek bir oyun ortaya çıkarmış. 
üç hikaye var oyunda; üç kadın. çocuğunun kötü hastalıktan erken ölümüyle yüzleşen, kendiyle birlikte üç çocuğunu öldüren, üç çocuğunu savaşlara kurban veren üç anne. üçü de gerçek; ilki hanane hajj ali'nin kendisi, ikincisi lübnan dağı'ndaki bir köyde yaşayan ve saygıdan oyunda adı yvonne olarak değiştirilen kadın ve üçüncüsü hala hayatta olan zahra.
oyun sonundaki söyleşide hanane hajj ali açıklamamış olsa da, üç kadının hikayelerinin gerçek hayatlardan kaynaklanmış olduğu hissediliyordu. çünkü üç gerçek hayatı birbirine ilmikleyen kurgusal bir mit/oyun karakteri vardı oyunda: medea.
hanane hajj ali'nin tek kişilik gösterisinin bence en etkileyici yanı, bizim sahnelerimizdeki neredeyse hiç bir tek kişilik hikaye anlatıcılı oyunda olmayan, seyircinin oyuna dahil edilmesiydi; bizzat sahneye çağırıp dayanak görevi yükleyerek, oturduğu yerin önüne gidip onu oyundaki bir karaktere büründürerek, yvonne'un çocuklarına yedirdiği zehirli meyva salatalarını ikram ederek, oyundaki kilit karakterleri tanıtan kısa metinleri okutarak.. hanane hajj ali böylece sahnenin şimdi ve burada olma durumunu her an hatırlattı bize; hiç bir anında oyundaki hikayelerin trajedilerinde kaybolmadık; mesafemizi, eleştirel bakışımızı koruduk. anlatılan hikayeler o kadar can alıcıydı ki, böylesi daha uygundu, yoksa oyundan helak olmuş olarak çıkabilirdik; çok da yakındık o noktaya; bıçak sırtındaydık. nitekim, oyun ağlatmadı ama -başta da dediğim gibi- oyundan sonraki söyleşide hanane hajj ali'nin bütün gerçekliğiyle aktardığı anekdot bardağı taşıran damla oldu.

hanane hajj ali gibi usta bir hikaye anlatıcısıyla bizleri tanıştırdıkları için dünyada bir köşe festivali'nin düzenleyicilerine yürekten teşekkür ederim.