18 Şubat 2012 Cumartesi

sürücü (drive) / nicolas winding refn


işte size esrarengiz bir kahraman: sürücü.
sürücü, "sürücü" (drive) filminin, adı bile zikredilmeyen, geçmişine dair hiç bir şey anlatılmayan, karakter özellikleri olarak da az konuşan, asosyal, çekingen [?] protagonisti.

film ilerledikçe işler sarpa sarar ve biz seyirciler olarak sürücü'nün "kabiliyetleri" konusunda daha fazla bilgi sahibi oluruz. ama sadece "kabiliyetleri" konusunda. sürücü'nün geçmişi, karakteri veya geleceği hep karanlıkta kalır.
içinde fırtınalar koparken yüzeyde hiç bir hareketin hissedilmediği sürücü, kontrolden çıktığında ise, akrep gibi kendini sokar.

nicolas winding refn'in yönetmenliğini yaptığı "drive" jenerik yazıları ve müziğiyle 80'lere öykünüyor. hatta, 80'lerin popüler aktörleri albert brooks ile ron perlman filmde rol alıyorlar ve çok iyiler; sanki bu film onlara da bir saygı duruşu. tarantino yapardı böyle kıvraklıklar; eski, unutulmuş oyuncuları bulur, yeniden parlamalarını sağlardı.

gözlerinin içi ışıl ışıl, gamzelerini çıkartan gülüşüyle her rolün altından kalkabileceğini zanneden carey mulligan "utanç"taki performansıyla beni heveslendirmişti, "drive"da tekrar aynı vitese geri dönmüş. şirin kız olmanın ötesine geçebilecek mi, yoksa hep öyle mi kalacak, zamanla göreceğiz...

"lars and the real girl"de herkesi kendisine hayran bırakan ryan gosling ise, fassbender ve oldman ile birlikte derinden akan erkek oyuncular kervanına katıldı. hollywood'da çok az oyuncunun cesaret edebileceği denli kendini geri çekerek oynuyor; içten içe. takdiri fazlasıyla hak ediyor.

"drive" ya tapılacak ya da nefret edilecek bir film; arası pek mümkün değil sanki.
tavsiye ederim.

17 Şubat 2012 Cuma

if 2012, 01


andrew haigh'in yönettiği "haftasonu" (weekend) sakin bir gay filmi; iki kişinin bir cuma akşamı barda tanışıp, o geceyi birlikte geçirip, sabahındaki sohbette yakınlaşıp, birbirlerinden hoşlanmalarını; o haftasonunda çeşitli vesileler yaratıp buluşmalarını, aile-eşcinsellik-sanat-cinsellik-önyargılar üzerine sakin sakin ettikleri sohbetleri; ve pazartesi sabahındaki -zorunlu- ayrılıklarını anlatıyor.

bağırıp çağırmadan, dikenleri göstermeden, sertleşmeden pozisyon/tavır alabilen; iniş-çıkışsız yumuşak bir üslupta, dramalaştırmadan derdini anlatan; sanki hiç bir şey söylemiyormuş gibi bir doğallıkla ciddi meselelerden bahsebilen bir film "haftasonu".

nottingham'ın kasvetli toplukonutlarının birinin 14. katındaki mütevazi bir daireye konuk olmak için son fırsatlar yarın 22.00 ve pazar 13.00 seanslarında fitaş 4'te.

13 Şubat 2012 Pazartesi

köstebek (tinker tailor soldier spy) / tomas alfredson



stieg larsson'un ejderha dövmeli kız ve david pearce'in red riding üçlemelerinden sonra; günümüzde artık, hiç bir toplumsal-sosyal eleştirisi veya arkaplanı olmadan, sadece gizli servisler arası veya içi entrikalardan oluşan bir hikaye yeterince doyurucu olmuyor. "köstebek" neyse ki günümüzde geçmiyor; 70'leri mesken ediniyor.
filmin tarzı da 70'lerde çekilmiş casusluk filmlerini andırıyor; teknik canbazlıklardan ziyade karakterlere odaklanan, vurdusu kırdısı az, entrikası güçlü. akla ilk, "akbabanın üç günü" geliyor.

"let the right one in" ile çoğumuzu kendisine hayran bırakan tomas alfredson, bir john le carré uyarlaması "köstebek" (tinker tailor soldier spy) ile geri döndü.
her şey dozunda, ancak biraz hayal kırıklığı.

gary oldman derinden derinden çok iyi; diğerlerinin oynamasına gerek bile yok, o tek başına götürüyor.

melankolik 70'ler atmosferi.. ağırlıklı olarak karaköy rıhtımını mesken edinmiş istanbul sahneleri.. hoyte van hoytema'nın dumanlı, grenli görüntüleri.. alberto iglesias'ın içli müziği..
ve bir hafta içinde ikinci defa beyazperdede gözyaşı döken bir erkek; "utanç"ın brandon'ından sonra bu sefer de "köstebek"in jim'i.

12 Şubat 2012 Pazar

1931 / pabst / die 3 groschen-oper


1728'de john gay'in yazdığı sahne yapıtı "the beggar's opera"yı 1928'de bertold brecht "die 3 groschen-oper" (üç kuruşluk opera) adıyla uyarlıyor, 1930'da aynı hikayenin marksist bakış açısıyla romanını yazıyor, 1931'de g. w. pabst brecht'in oyununu sinemaya uyarlıyor, 1933'te film naziler tarafından yasaklanıyor.

pabst müziklerin çoğunu çıkarmış; bazılarını sözsüz arkaplan müziğine dönüştürmüş, yerlerini değiştirmiş, başka karakterlere söyletmiş. oyunun kendisini de bayağı bir değişikliğe uğratmış; bazı karakterleri elemiş, hikayenin gidişatını ve sonunu değiştirmiş.
uyarlama senaryo béla balázs'a ait. senaryoya başta brecht başlamış, pabst'la anlaşamamışlar, ayrılmış.

pabst'ın uyarlamasında özellikle polly'nin öne çıkarılmasını çok beğendim; mackie messer'in polly'i çetenin lideri olarak ilan edip sırra kadem basmasından sonra, polly'nin sıkı bir işkadınına dönüşerek bir banka kurması, para ile suç arasındaki ilişkiyi ortaya sermesi açısından bu kadar isabetli olabilirdi [banka kurmak varken soymak niye!]. ayrıca, bir kadın karaktere yüklenen güç imgesi de, filmin çekildiği dönem düşünülürse, takdiri hak ediyor.

pabst'ın; suç dünyasının mekanları (müzikhol, genelev, peachum'un karargahı, mackie messer'in deposu) ile toplumsal düzeni temsil eden mekanlar (karakol, banka) arasında kurduğu karşıtlık (ilki bol detaylı, bol gölgeli, bol eşyalı, karmakarışık, kıvrımlı - ikincisi yalın, temiz, aydınlık, düz ve net hatlı), kraliçe ile yoksulları/dilencileri gözgöze getirdiği sokak sekansı ve peachum'un dilencileri isyana teşvik ettiği sahnedeki alttan ışık - gölge kullanımı çok başarılı.
pabst kameraya bayağı pan yaptırmış; aynadan ve camdan yansımaları anlatımın bir parçası olarak kullanmış; özellikle merdivenleri mizansenlerin önemli bir öğesine dönüştürmüş.



sesli sinemanın ilk yılları; bir film aynı anda bir kaç dilde birden çekilirmiş; aynı sahne önce bir kastla, sonra diğeriyle. "die 3 groschenoper"ın da pabst tarafından çekilmiş almanca ve fransızca versiyonları var.
pabst iki versiyonda farklı tarzlar denemiş. alman versiyonundaki anlatıcı daha bir kabaretist tarzındayken, fransız versiyonundaki tam bir clochard. alman kast oldukça sarkastik, fransızlarda ise belli bir charm var. mackie messer'de alman rudolf forster karizmatik, fransız albert préjean biraz şarlo tadında.
fransız versiyonu kukla görüntüleriyle başlıyor; hem paranın kuklası olma anlamında hem de filmin içinde peachum'un dilenci tiplerinin cansız mankenleriyle parallelik kuruyor.

son olarak; almancasında jenny rolünde lotte lenya'yı izlemek ne kadar keyifliyse, fransızcasında dilenci filch rolünde antonin artaud'ya rastlamak o kadar şaşırtıcı.

10 Şubat 2012 Cuma

ruslardan kar altında kış konseri



eski kafalıyım biliyorum. bir rus orkestrasının turneye geldiği şehirde hem de iki akşam konser vermişken bisler dahil çaldığı 10 yapıttan sadece birinin rus besteciye ait olmasını garipsiyorum; en iyi icra ettikleri yapıtın piazzolla tangosu olmasını da.
bir türlü şu küreselleşmeye alışamadım.

sıradan mozart yorumları, bakır üflemelilerin feci şekilde detone olduğu (acaba kulisteki buffetde fazla mı kaçırdılar) beethoven "7", düzgün ama romantik olamayan mendelssohn "iskoç" yerine, şöyle damardan çaykovski'ler, prokofiev'ler, moussorgsky'ler fena mı olurdu; hele de dışarısı kar kış kıyametken.

neyse ki solistler durumu azıcık kurtardılar; hem kalite hem rus damarı açısından.
ilk akşam andrei gavrilov her ne kadar saint-saens "2"yi yalapşap çaldıysa da, bis olarak verdiği chopin "nocturne" ve arkasından prokofiev "şeytani teklif"de formundaydı; ama neden bir pop yıldızı gibi kollarını iki yana açıp etrafa öpücükler yolladı anlamadım.
ertesi akşam misha maisky ise tam tersi bir havada, fazlaca ciddiydi; şu ruslar, hiç arasını bulamıyorlar. maisky'nin gerek programda gerekse de bis olarak orkestra eşliğinde çaldığı çaykovski "rokokolar" ve "nocturne" nihayet bir rus orkestrasından beklediğim hüzünlü damarı ortaya çıkardı.

hüzün deyince; meğer rus stepleri ile buenos aires'in arka sokakları sırdaşmış.
juri gilbo yönetimindeki russian chamber philharmonic st. petersburg orkestrası iki akşam da konserlerinde son bis parçası olarak, astor piazzolla'nın "oblivion" ve "adiós nonino" adlı yapıtlarından oluşan bir medley çaldılar. son timpani vuruşu hariç, sadece yaylılar için düzenlenmiş, müziği mekansal olarak da zenginleştiren yorumları oldukça etkileyiciydi.

8 Şubat 2012 Çarşamba

rutin ile normal / akyay ile marangoz


"rutin" ve "normal" zeynep tanbay dans projesi'nden iki dansçının ilki kısa, ikincisi orta metrajlı koreografileri. ilki evrim akyay'ın, ikincisi alper marangoz'un. "rutin" ile normal" ocak'ın son iki pazartesisi garajistanbul'da sahnelendiler.

...

evrim akyay'ın "rutin"i, altına philip glass'ın müziğinin döşendiği koreografik bir kuartet.
yapıt, strüktür olarak tıkır tıkır işliyor: ikili eşleşmeler, duolar (özellikle alper marangoz ile bengi sevim'in duosu çok iyiydi), unisonlar, ters eşleşmeler, kesintisiz bir akıcılıkla birbirine bağlanan hareketler.. ancak; ne kadar iyi çözümlenmiş olsa da, çokca rastlanan, pek bir özelliği olmayan, gittikçe de biteviyeleşen bir iş "rutin". taa ki!
evet, taa ki!
"rutin"in son 5 dakikasını ele vermek istemiyorum. ancak şu kadarını söyleyebilirim: basit bir fikir, belki "çılgınca" bir fikir, bir kıvılcım, bir "tık" herşeyi değiştirebiliyor. bir anda sizi kendinize getiriyor, rutinden koparıyor, uyandırıyor, diriltiyor.

...

alper marangoz'un "normal"i ise; kalabalık dansçı ekibi, 35 dakikaya varan süresi ve özel olarak hazırlanmış ses/müzik tasarımıyla (burçin vural), ışığıyla (arek nişanyan) iddialı bir iş. zaten 2010 avrupa kültür başkenti katkısıyla tasarlanmış, sahnelenmiş, 2011'de ljubljana'daki 6. balkan dans platformuna katılmış. cemal reşit rey'deki ilk sahnelenişini seyretmişim meğer, izlenimlerimi buraya yazmışım hatta, ama bu sefer izlerken hiç bir sahnesini hatırlamadım; sanki ilk defa izliyormuş gibiydim.

"normal"in bir hikayesi var gibi; bir ara gestuslar bile giriyor işin içine, sanki...
bir topluluk; uyanıyor... keşfediyorlar; bedenlerini, kapasitelerini... birbirlerine uymaya çalışıyorlar; aralarından ayrıksılar da çıkıyor... müdahele edenler, kaçıp gidenler, başına buyruk takılanlar...

"normal"in özellikle ilk 10 dakikasında ses tasarımı çok güçlü bir katkı sağlıyor atmosferin yaratılmasında. ikinci on dakikada bir dağınıklık var; yoğunluk kayboluyor.
yapıtın en zayıf tarafıysa sonu; sanki nasıl bitirileceği bilinememiş; de, bir noktada "keselim artık" denmiş gibi. çünkü tam "bu iş nereye evrilecek" diye merak etmeye başlamışken pat diye sonlanıyor.

...

"rutin" ile "normal"i garajistanbul'da kaçıranlar, 17 ve 24 şubat'ta aksanat'ta yakalayabilirler.

6 Şubat 2012 Pazartesi

bari, bir kaç delik açsaydınız!




sanat tarihi doktoralı yüksek mimar büyükşehir belediye başkanımız acaba hayatında hiç saraçhane'deki tünelimsi kısacık alt geçitte otobüs veya dolmuş beklemiş mi?
kısa mesafesine rağmen orası bile ne kadar sevimsiz, izbe ve havasızken; hangi akla hizmet (neye hizmet ettiği belli ya, neyse) bu köstebek yollarını hediye edecek bizlere?

önümüze sunulan proje sanki bir marifet ürünü, bir de animasyonu yapılmış, gerine gerine seyrettiriliyor. yahu, filmde bariz bir şekilde görünüyor meydanın altının ne kadar yaşanmaz, karanlık bir yer olacağı; fazla söze ne hacet!

belli ki, kafalara konmuş yapılacak. her köşe tutulduğu için, ne yazık ki öyle geri dönüşü olabilirmiş gibi gelmiyor bana. bari, delikler açılsaymış!

[ayrıca; yeraltına giren yolların oluşturacağı duvarlar, meydana çıkan sokakların yaya kullanımının sıfıra inmesi, şimdi bile tanımsız ve ölçeksiz olan meydanın devasa bir boşluğa dönüşmesi say say bitmeyecek olumsuzluklardan en başta olanları. dünyanın hiç bir "uygar" yerinde böyle bir uygulama olmaması da cabası. dünya "ulaşılabilir", "engelsiz", "ekolojik" tasarım derdine düşmüşken, tam bir zihni sinir projesi. kışla da "bonus"u!
literatüre böyle geçmek de varmış kaderde.]

5 Şubat 2012 Pazar

"biz kötü insanlar değiliz, sadece kötü bir yerden geldik"


"utanç" (shame) için yılın en iyi filmi demeye korkuyorum, çünkü daha "drive"ı ve "we need to talk about kevin"i izlemedim, ama şu kadarını söyleyebilirim; son yıllarda çok az film, sözcüklerden çok görüntülerle derdini, ruhunu, duygusunu seyirciye geçirmeyi başarabildi ve "utanç" bunların başında geliyor.
dahası; bir yönetmen/film sanki hiç bir şey anlatmıyormuş gibi olup da bu kadar derine nasıl inebilir, hayret doğrusu.

filmin senaryosunu da yazmış olan yönetmen steve mcquenn üç yıl önce ilk filmi "açlık" (hunger) ile çarpmıştı; "utanç" ile çıtayı daha da yukarı çekti.

michael fassbender tek kelime ile muhteşem. carey mulligan'a ise nihayet hayran olabildim.

dallanıp budaklanmadan, az ve öz protagonistlerle ve her türlü fazlalıktan, özelikle de sözcüklerden tasarruf ederek anlatmak istediği esas fikre odaklanma konusunda filmin senaryosu sinema okullarında okutulmalı.


kişisel not:
filmin ikinci yarısında brandon'un yanağındaki yara izi, bana bir kere daha "bir zamanlar anadolu'da"ki savcının ve doktorun lekelerini hatırlattı.

1 Şubat 2012 Çarşamba

"artist"in artistik değeri


"artist" ilk 5 dakikası, ortasına gelmeden önceki bir rüya sahnesi ve son 5 dakikası dışında hiç bir orjinalitesi olmayan bir film; tek sempatik yanı sessiz filmleri yad etmesi, o kadar. belki biraz da, başrol oyuncularından rol çalan köpek.

...

[uyarı: yazının devamı filmin sonunu değilse de başını ele vermektedir.]

"artist başladı, ilk dakikalar; tüylerim adeta diken diken oldu, bir başlangıç bu kadar sürprizli, bu kadar bilmeceli; bu kadar "virajlı" mı olur:

ilk önce: siyah beyaz, sessiz bir film seyretmeye başlarız.
ardından, aslında bu filmin büyük bir sinema salonunda, orkestranın bangır bangır çaldığı canlı müzik eşliğinde oynatıldığını görürüz; şaşırız.
görüntü hala siyah beyazdır; bir kere daha şaşırırız.
salondaki müziğin sesinden dolayı seyircilerin filmdeki sahnelere gülmeleri veya hayretleri bizim seyrettiğimiz filmin içinde duyulmaz.
arada, sinemada oynayan filmin ara yazılarını görürüz.
sonra kamera sinema perdesinin arkasını gösterir: filmin oyuncuları, yapımcısı, yönetmeni salondaki gala gösteriminin bitmesini bekliyorlardır. film, perdenin diğer tarafında oynadığından, salondaki seyircileri rahatsız etmemek için sessiz kaldıklarını ve bu yüzden kısa kısa birbirleriyle işaret diliyle anlaştıklarını düşünürüz.
kamera bir süre onlarla birlikte perdenin arkasında kalır. filmin bittiğini tersten/arkadan görünen "the end" yazısından anlırız. orkestranın müziği de biter; sessizlik olur.
kamera yapımcı ve oyuncu ekibine zum yapar: önce kısa bir süre beklenti içinde kalırlar ve sonra birden sevinip birbirlerini kutlamaya başlarlar.
bir kere daha şaşırır, ne olduğunu anlamayız; ta ki kamera sinema salonunu gösterene kadar: meğer sinemadaki bütün seyirciler filmi alkışlamaktadırlar. ama: biz onların seslerini duyamamaktayızdır! yine şaşırırız.
ve ancak o zaman farkına varırız ki, seyrettiğimiz film aslında bir "sessiz film"dir!

nasıl! "bu ne açılış sekansıdır!" dedirtecek kadar mükemmel, değil mi!

ya sonrası?
"nasıl devam edecek?" beklentisi artıyor.

maalesef, hemen sonraki sahne ve ardından gelen 10 dakikada anlaşılıyor ki, "artist" gittikçe biteviyeleşecek; ilk dakikaların zeki buluşu yenileriyle zenginleşmeyecek.
hatta; baştaki "film içinde film"in ara yazıları ile bizim seyrettiğimiz filmin (artist'in) ara yazıları için aynı formatın kullanılmasına; müziğin "film içinde filmler" ile esas film arasında fark gözetmeksizin tek elden çıkmasına kadar giden bir özensizliğe varacak.

...

mel brooks'un 1976 yapımı "silent movie"si fransız filmi olmadığı için mi oscar'a aday olacak kadar "ses" getirmemişti; herhalde!

tabii bir de, amerika'daki dağımtıcısının harvey weinstein olmamasının da epey etkisi vardır.
anakronizmaya düşmemem lazım: geçenlerde dağıtılan altın küre'de kendisine takınılan lakaplarla "the punisher", "the boss" ve hatta "god" harvey 1976'da daha bu işler için pek tıfıldı.
neyse...

...

toparlarsam:
bu sene sinemanın ilk yıllarına nur yağdı; scorsese'nin "hugo"sundan sonra hazanavicius'un "artist"i de sinemanın ilk yaratıcılarına hoş bir saygı duruşunda bulundu.
herhalde "akademi" de bu iki filmi ödülsüz bırakmayacaktır.

2012 oscarları, sinemanın sessiz yıllarını yad eden filmlerde oynayan "rakip" köpeklerle hatırda kalacak...

30 Ocak 2012 Pazartesi

ağaç irfan ıstıranca / oynayan insan tiyatrosu


"Yakın tarihimiz arşivler tarihidir. Zamanı gelince açılacak kozlar ve çekilecek kılıçlar gibi oynanır, saklanır gerçekler. Hep duyarız, yok genelkurmay arşivi yok istihbarat arşivi, yok meclis arşivi vs... Asıl arşiv edebiyat antolojilerindedir oysa aydınların hafızalarında ve ürettiklerindedir. Eğer bir yazar dosyalar dolusu arşivden fazlasını bir makalede, şiirde ya da hiciv dolu bir güldürüde apaçık ediyorsa bu imhasına gerekçedir. İmha edilir ve imha ediliş şekli de arşivlik bir dosya olarak indirilir bir mahzene. Arşiv dedikleri cüzzamlı sayfaların, belgelerin tıkıldığı bir karantina odasıdır adeta. Ben hikâyemi oluştururken hafızasıyla ve tanıklığıyla şairleri aratmayan dünya ağaçlarını kullandım ve içlerinden birini de konuk ettim modern zamanımıza. Bir anlatıcı olarak, bir tanık ağaç olarak, bir “ağaçinsan” olarak. İlk hikâyesini de kim bilir nerede saklanan bir imha arşivini açık ederek anlatır. Hiciv ve öykü ustası, şair Sabahattin Ali cinayetini ve onun son saatlerini anlatır bize Ağaç İrfan."
- serkan bilgi, www.tiyatrodergisi.com.tr'deki 16 ocak 2012 tarihli röportajdan

"‘Yüreklerin kulakları sağır, Hava kurşun gibi ağır’ken ve bağır bağır bağır’mak isterken’ aklımda Mehmet Eroğlu’nun sözleri ile bu birlikteliği düşünür buldum kendimi.
“Yanlızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama,
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır” (Metin Altıok)
Yalnızlık ormanda bir ağaçtır. Bir cinayete tanıklığın yalnızlığı bir kuklanın sesiyle kalabalıklaşır. Ağaç İrfan yalnızlıklarımıza ortak olmaya bizleri kalabalıklaştırmaya devam edecek. Aynı yöne bakan insanları üzecek üzmesine ama hatırlatacak unutulmaması gerekenleri ve bizleri düşündürmeye devam edecek. Oyunun yazarı Serkan Bilgi’nin iğne oyası gibi işlediği cümlelerle 1948 Nisan’ında Istranca ormanında Sabahattin Ali’ye sırt veren ağaçtan yarattığı Ağaç İrfan bir süre sonra Nazım’ı Salacak koyunda bekleyecek, Cemal’i Doğu Ekspresine bindirecek, bize öyküler ulaştıracak. Toplumsal hafızamız olacak.
"
- zeynep altıok, cumhuriyet kasım 2011

oyundan zeynep altıok'un cumhuriyet'teki yazısı sayesinde haberim oldu. oyun sabahattin ali hakkındaydı ve gölge tiyatrosu ağırlıklıydı. 30 aralık 2011'e oyun atölyesi'ndeki gösterime biletim vardı, ama fırtına-yağmur-soğuk üşendirdi karşıya geçmeye, istemeye istemeye yaktım biletimi.
bir ay sonra, bu sefer kenter tiyatrosu'nda oynayacağını öğrenince, karların erimesini ve yoğunluğuma bir es vermeyi bahane ederek, kaçırmadım oynayan insan tiyatrosu'nun "ağaç irfan - ıstıranca" oyununu.

türkiye tiyatrosunda gölge oyununun en çağdaş ve yenilikçi yorumu -yaşım gereği hatırlayabildiğim- mehmet ulusoy'un "sevdalı bulut"udur (60'lı 70'li yıllarda belki daha iyisi yapılmıştır). yurtdışında gölge unsurunu tiyatro sahnesinde kullanma konusunda müthiş örnekler var.
"ağaç irfan - ıstıranca"da ise gölge oyunu teknikleri yaratıcı bir şekilde, hatta bazı sahnelerde gölge tiyatrosuna farklı boyutlar katacak kadar yenilikçi bir şekilde kullanılıyor.
metnini serkan bilgi'nin yazdığı, yönetmenliğini halil ersan'ın, sahne tasarımını beril özkoçak'In, ışık tasarımını alev topal'ın yaptığı oyunun bu açıdan en önemli özelliği ışığın hareket ettiriliyor olması. bu sayede tek boyutlu perdede bambaşka bir ilüzyon yaratılmış; gölgelerin boyutlar deviniyor, ölçekleri değişiyor; tek boyutlu perdede müthiş bir derinlik sağlanıyor.
ikinci önemli özellik ise, görüntülerde sinemasal bir tadın yakalanmış olması; sanki kamera zoom yapıyor gibi, bazı sahnelerde de pan. hatta farklı boyutlardaki gölgelerin üstüste bindirildiği sahneler, sinema kurgusundan esinlenildiğini bile düşündürdü bana.

ıstıranca ormanlarının ilk betimlendiği sahne, tales ile meşenin gölgeleri, sonbahar yapraklarının düşüşü, ormanda yürüyüşteki ayaklar ve tabii ki sabahattin ali'nin katlediliş sahnesi çok etkileyici.
oyunun sonundaki selamlama sekansı da çok başarılı; yine gölge oyunu tekniği kullanılarak oyuna emeği geçenlerin isimleri şeffaf levhalarla perdeye yansıtılarak ve bu sırada ismi geçenlerin perdenin arkasından sadece gölgeleriyle selam vermesiyle sanki bir jenerik akıyormuş hissi uyandırılmış. ve tabii ki, gölge tiyatrosu ağırlıklı bir oyunda, oyuncu ve yaratıcı ekibin sadece gölgeleriyle selam vermesi ayrıca çok hoş bir fikir.

buna karşılık, oyunun bazı bölümleri yeterince "cevval" değil. perde önü ile perde arkası arasında sık sık yaşanan senkronizasyon bozukluğu tempoyu düşürüyor.
bir de; bazı sahneler gereksiz yere uzatılmış; iyi bir fikri lastik gibi uzattığınızda veya fazlaca tekrarladığınızda ister istemez etkisini azaltmış olursunuz ya, öyle. 60 dakikalık oyun 50 dakikaya inse çok daha çarpıcı olabilir.

bunun yanısıra; seyircinin hikayeye duygusal olarak bağlanmasını engelleyip, dışardan ve uzaktan bakmasını, düşünmesini sağlamak adına yapılmış anlatıcı-orkestra iletişimsizliği zamanla sevimsiz bir hal alıyor.
tamam, ağlamayalım, duygulanmayalım; anlatılan olayın dehşetinin farkında olalım, ki; bu topraklarda gelenek halini almış faili herkesçe bilindiği halde fail-i meçhulmuş gibi davranılan cinayetler/olaylar konusunda düşünelim, sorgulayalım, bilinçlenelim; bunları tekil cinayetler/olaylar olarak algılamak yerine, aralarındaki benzerlikler üzerinden geleceğe yönelik sonuçlara varabilelim, kabul. ancak bunun yolu seyirciyi olayın sıcaklığından/duygusundan bütünüyle uzaklaştırarak soğutmak olmamalı. sorun sanırım biraz "ağaç irfan"ı oynayan halil ersan'da; şahsen "sabahattin ali öldürülürken ona sırt veren ağaçtan yapılma kukla irfan"a pek bir sempati duyamadım; halini tavrını biraz ukalaca buldum.

yine de, ağaç irfan'ın anlatacağı diğer "fail-i meçhul" hikayeleri dinlemek için sabırsızlanıyorum; sırada sivas katliamı olacakmış...