28 Aralık 2019 Cumartesi
zehra yıldız'ı andık, 22. defa..
şehrimin duraklarında onun resmine; onun anısına düzenlenecek konserin büyük boy afişine rastlamak ne mutluluk vericiydi benim için. kaç kişi o afişleri gördü, ilgilendi, merak etti; 16 milyonluk şehrimde kaç kişi tanıyordu onu, tanıyanlardan kaçının o akşamı uygundu konsere gelmek için.
27 aralık akşamı zehra yıldız'ı bir kez daha andık; 22. defa. konser bu sefer cemal reşit rey konser salonu'ndaydı. salon tıklım tıklım dolu değildi, ama neyse ki salonda boş denecek kadar az seyirci yoktu.
bu yılki anma konserine katılan sanatçılar tuğba mankal dekak (soprano), maria tomassi (soprano), özge lalelioğlu (mezzo soprano), berk dalkılıç (tenor) ve levent bakırcı (bariton) idi. şancılara piyanoda can okan eşlik etti. hepsini ilk defa dinledim.
program genel olarak opera sanatının popüler arya ve düetlerinden seçilmişti. bir yandan zehra yıldız'ı anarken, bir yandan da yaklaşan yeni yılı karşılıyor gibiydik; hem hüzünlü hem şendik anlayacağınız.
müzikal nitelik olarak genel olarak ortalamanın üzerinde bir konserdi. ama sanki bütün sanatçılar 2000 kişilik bir salona seslerini duyurmak istiyorlarmış gibi bağırarak icra ettiler partilerini.
bu açıdan, dengeli yorumuyla benim için en öne çıkan sanatçı bariton levent bakırcı idi. beethoven'ın fidelio ve mozart'ın sihirli flüt operalarından söylediği aryalarda oyunculuk kabiliyetini de ustaca kullanarak beni mest etti.
konserin iki sopranosundan biri olan dekak'ı gerek liu'nun aryasında, gerek talihin gücü'nün ünlü pace pace mio dio'sunda dinlemek keyifliydi, ancak almancasında telafuz sorunu vardı kanımca.
tomassi'nin ne dvorak'ın rusalka ne de puccini'nin "vissi d'arte" yorumu bana hitap etti maalesef.
kalelioğlu ise santuzza'nın ve azucena'nın aryalarında ve hoffman'ın masalları'ndaki barcarolle'de belki hatasız bir icra sundu ama sanırım tutkusuzdu da.
tenor dalkılıç ses ve oyunculuk anlamında rahat ve kendine güvenli haliyle, tenor repertuarının en ünlü aryalarından "e lucevan de stelle"de ve bis olarak çalınan çok tanınmış "libiamo..." düetinde başarılıydı; ayrıca ilk yarıdaki macduff aryasında ve ikinci yarıda dekak'la yaptıkları mimi-rodolfo düetinde de beni memnun etti.
zehra yıldız'ı ilk sahneye çıktığı 1984'teki "venedik'te bir gece"den beri seyretmiş, 1989'dan itibaren de onun hayranı olmuş bir seyirci olarak; konseri düzenleyenlere (zehra yıldız kültür ve sanat vakfı - süha yıldız), konsere kapısını açanlara (cemal reşit rey konser salonu - cem amnsur ve ekibi) ve konserin gerçekleşmesinde emeği geçenlere (istanbul devlet operası - suat arıkan) çok teşekkür ederim.
önümüzdeki yıl zehra yıldız'ı daha kalabalık anmak dileğimle..
23 Aralık 2019 Pazartesi
"Thomas Bernhard'la Konuşmalar"dan...
"...
Kadınlar ve erkeklerle her türlü ilişkim oldu, aklınıza ne gelirse. Neyi anlatıyım ki size? Her insan başka türlü, bir insana yaklaştığınız yöntemle başkasına yaklaşamıyorsunuz. Bir başka yöntem bulmak zorundasınız. Aramaya kalkarsanız bulamayacaksınız. Ya elinizdedir bu ya da değildir, komut verip her şeyi içinden geçirebileceğiniz bir makine yoktur. İnsan belli bir şeye doğru çekildiğini duyuyor. Ya oraya doğru çekilirsiniz ya da çekilmezsiniz. Vesaire, vesaire. Sizi çeken bir kadınmış ya da erkekmiş fark etmez. Erkeklerle ilişkiler daha çok olsaydı daha hayırlı olurdu, herhalde nüfuz fazla çoğalmazdı.
Öyle sanıyorum ki, erkekler ve kadınlar her zaman yalnızca denemeler yapıyorlar. Benim düşüncem bu. Çünkü kadınla erkek arasındaki birliktelik ve ilişki aslında her zaman bir deney, erkek tarafından bakıldığında. Doğal yaşamın keyfini çıkartma değil. Çok daha kurgusal. Daha numaracı, çünkü kadın daha çok oyuncu ve dalavereci. Ben insanlarla çok ender birlikte olduğum için deneylerim hep yarıda kalıyor. Aylarca kesintiye uğradığı da oluyor. Sonra gene tutkuyla deneye giriyorum, belki birkaç gün için.
Yalnız kimi zaman yapay bir istek duygusuna kapılıyorsunuz, ne kadar çok düşünürseniz o kadar iğrenç buluyorsunuz hepsini, mantıklı olarak.
Sonra gene hoş olabiliyor. Sonra biraz başarma duygusu gelebiliyor, bu da uzun sürmüyor, çünkü insan başarma duygusunun aslında ufak şeylere, kimi zaman hiçbir şeye dayanmadığını görüyor. İşte böyle. Her zaman çevrilebiliyor ya da daha çok döndürülebiliyor. O zaman da döndürmek nedir, çevirmek nedir, diye saptamak gerekir yeniden, bunun da sonu hiç gelmez. İnsan gene bir yere varmaz.
Her insanın kendi yolu var ve her yol da doğru. Sanıyorum şimdi beş milyar insan var ve beş milyar doğru yol. İnsanların şanssızlığı, kendi yollarından gitmek istemeyip hep başka yol aramaları. Kendi olduklarından başka bir şeye hevesleniyorlar. Herkes aslında bir kişilik, ister resim yapsın, ister süpürsün, ister yazsın. İnsanlar hep başka şeyler istiyorlar. Dünyanın mutsuzluğu bu,..."
- Kurt Hofmann
Çeviri: Sezer Duru
Yapı Kredi Yayınları
20 Aralık 2019 Cuma
şeytan tüylü bir yapıt: euripides laskaridis'ten "elenit"
bildiğim sevdiğim sanatçıların seyretmediğim eski-yeni işlerini takip etmekten ne kadar keyif alıyorsam, hiç tanımadığım sanatçıları keşfetmeyi de o kadar çok seviyorum. ama tabii, bu umut ve beklentiyle gittiğim işlerin çok azı beni etkiliyor. bu yıl gittiğim festivallerde bir sürü, daha önce işini seyretmemiş olduğum sanatçının işini seyrettim, ama gönlüme hitap eden, takibe alma isteği uyandıran yeni bir isime rastlamamıştım, taa ki son atina seyahatime kadar.
kasım sonu-aralık başında dimitris papaioannou'nun "the great tamer" (büyük terbiyeci) adlı efsane işinin son gösterimlerini seyretmek için atina'ya gittiğimde, bir akşamım boştu ve papaioannou’nun eski performansçısı laskaridis'in yeni yapıtı "elenit"in dünya prömiyeri vardı. papaioannou'yla yaptığım söyleşide "the great tamer"ın son gösterimlerini "cenaze" olarak tanımlamasından güç alarak; bu seyahatimde bir yapıtın ölümüne diğerininkinin doğumuna tanık olduğumu söyleyebilirim. ikisini arka arkaya seyredince; “the great tamer”ın son nefesini verdiği gösterimde, yapıtın son sahnesinde performansçının yukarı doğru üfleyerek havada tutmaya çalıştığı sarı renkli ince metal kağıt ile; ilk nefesini almaya başlayan “elenit”in ilk sahnesinde karanlığı şimşek misali çakan ışıklarla ve sessizliği sert ve ani gürültülerle bölen beyaz renkli ince oluklu metal kağıt arasındaki paralelliği fark etmemek imkansızdı. "the great tamer" 18 yaşından beri üreten 55 yaşında bir ustanın damıtılmış olgunluk dönemi yapıtıyken, "elenit" genç bir sanatçının acemilik dönemine ait, çapakları olduğu halde tuhaf bir çekiciliğe sahip, dinamik ve deli dolu bir işi.
"elenit"te; kısıtlı imkanlar sahip yapılı çevrenin vazgeçilmez çatı örtüsü ve bazen de duvar malzemesi dalgalı/oluklu levha ondülinin kah parıltılı metalden küçük ve ince bir kağıt inceliğinde havada uçuştuğu, kah aynı metalden bu sefer büyük parçalarla mekan kurduğu, kah şeffaf sarı plastik malzeme haliyle yivli antik yunan kolonlarına dönüştüğü ve altı çöp dolu devasa rüzgar pervanesi ile samotrake nike’sinin imlediği bir yunan peyzajında las meninas'ın prensesi ile jurassic park'ın tyrannosaurus rex'i, kafka’nın memurları ile oz büyücüsü’nün dorothy’si, club culture ile burlesk, kafkaesk ile grotesk buluşuyor.
velazquez'in "las meninas" tablosundaki prenses, boticelli'nin venüs'ü, marie antoinette ve madonna kırması aristokrat kılıklı bir protagonisti bizzat laskaridis canlandırıyor. protez burnuyla, normal bir insandan daha uzun boyuyla ve hacimli bedeniyle oransız ve çirkin, adeta hilkat garibesi, grotesk bir yaratık bu. ama mimikleri, ifadeleri, bakışları, duruşu ve hareketleriyle müthiş komik ve sevimli bir figür bu. cibriş (anlamsız kelimelerden oluşan bir dil) konuşuyor, araya sıkışan ingilizce ve yunanca laflar anlaşılıyor.
ilk sahnede; zifiri karanlıkta çakan şimşeklerle anlık aydınlanan küçük metal ondülin'le uzayda bir gezegene, muhtemelen dünya'ya ışınlanmamızdan sonra, karşımıza ilk bu yaratık çıkıyor. sonra sahneye; bir örnek kafa maskeleri, kimliksiz, itaatkar ve karanlık halleriyle kafka'nın memurlarını andıran bir aile çıkıyor, bir dinazor çıkıyor, ilk yaratık ile dinazor ses yarışması yapıyorlar, bir anda sahne kesilip club müziği çalmaya başlıyor, arianne mnouchkine'nin kôken'lerine benzer, sahne değişimlerini veya ilüzyonlarını gerçekleştiren koyu renk kıyafetli performansçılar var sahnede ama bunlar uzun fare kuyruklular, arkada üst kotta canlı müzik yapan bir dj bir anda pat diye müziği kesip kaykayına atlayıp sahnedeki olaya dahil oluyor, oz büyücüsü’nün dorothy’si ile walt disney'in pamuk prenses'ini andıran bir kız her seferinde büyük plastik balya gördüğünde bir anda bedeninin üst kısmıyla balyanın üzerine düşerek bayılıyor, bir ara arkada kafkaesk aile ele ele tutuşup pagan veya halk dansına benzer bir koreografiyle çemberde dans ediyorlar, çoğu tasvirlerde meryem ana'nın başının etrafındaki yıldızlardan hare halka bu sefer ampüllerden iki farklı boyutta halkalarla protagonisti çevreliyor. sahnede gerçekleşenler böyle arka arkaya sıralandığında anlamsız, çıfıt çarşısı gibi ve kaotik bir toplam ortaya çıkıyor gibi duruyor, ama ilginç bir şekilde öyle değil; seyrederken kaybolmadım, sıkılmadım, ve yoğun efekt, ışık ve müzik kullanımına rağmen, nedense hiç biri fazla gelmedi. laskaridis tuhaf bir beceriyle, kazanına attığı bu her türlü malzemeden, bir simyacı gibi altın üretmeyi başarmış.
laskaridis tiyatro okumuş (atina'da oyunculuk, new york'ta yönetmenlik), papaioannou'nun eski işlerinden bazılarında performansçı olmuş ("2" ve "nowhere"de), robert wilson ile çalışmış, pina bausch vakfı tarafından 2016'da ilk defa verilmeye başlanan bursu alan üç kişiden biri, bu vesileyle yeni zelanda'nın gösteri sanatları dünyasına hediye ettiği usta lemi ponifasio ile üç ay geçirmiş, ve tam on yıl önce kendi topluluğunu kurarak kendi yapıtlarını sahnelemeye başlamış.
laskaridis'in, 28 kasım 2019 akşamı onassis stegi'de dünya prömiyeri gerçekleşen "elenit" adlı yapıtı bir üçlemenin son parçası. önceki parçalar; solo "relic" (2015) ve duo "titans"ı (2017) seyretmediğim için üçlemenin bütününe dair bir fikrim yok, ama laskaridis "elenit"i le birlikte üçlemeyi bitirdiği için 2020'den itibaren üç yapıtı birden turneye çıkaracakmış. umarım bir yerde yakalayabilirim, çünkü "elenit"ten pek keyif aldım.
18 Aralık 2019 Çarşamba
istanbul tiyatro festivali hakkında son yazım
“Bir şeye daha yoğun baktığınızda, daha ileriye uzaklaşıyorsunuz, mantıksal olarak. Daha çok görmek, daha uzaklara kaçmak demektir. Çünkü bu gittikçe daha tehlikeli oluyor. Bir şey açıklık kazandıkça iğrençleşiyor. Hemen tabanları yağlamak gerek, ne olursa olsun, ister yazın, ister insanlar, hatta doğa bile - bu böyledir. Mercek biraz buğulandı mı, daha kolay dayanılır oluyor her şey. Bir şeyi açıkça gördüğünüzde içgüdüsel olarak uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Yani yaklaşmayla her şey açıklık kazanıp daha dayanılır ve rahatlatıcı olmuyor, tam tersi gerçekleşiyor.”
-Thomas Bernhard
yıl biterken dosyaları kapatmak, etrafı düzenlemek iyidir, yeni yıla taze ve temiz girmek için. yeni yıla girmeye yakın; gelecek için planlar yapmak, kararlar almak da iyidir.
2019 biterken aldığım kararlardan biri: bundan sonra hiçbir şekilde istanbul tiyatro festivali hakkında yazmamak. bu kararımla birlikte eski-yeni bütün iksv ve tiyatro festivali çalışanları rahat bir nefes alsınlar :)) latife ediyorum tabii, o kadar önemli biri değilim, ama doğruları yazdığım için sanırım, tepki çekiyorum. bundan sonra iksv’ye, davetiyeyle satın aldıkları şakşakçılarıyla birlikte mutlu mesut, sadece alkışlı, hiç eleştirisiz, bol pohpohlu nice festivaller diliyorum.
ama önce, son festivalde bizzat yaşadığım bir sorunu facebook’ta paylaşmam üzerine gelişen olaylar konusunda bir açıklama yapacağım. bu açıklamayı yapmamım bir kaç nedeni var. öncelikle, benim paylaşımımı ve ardından bir mecrada iksv festival yetkilisinin açıklamasını takip etmiş olanlar için, eleştirime neden olan durumu kendi açımdan açıklığa kavuşturmak.
ikinci nedeni ise, haksız yere ve garip bir şekilde yazdıklarıma müdahele edilmeye çalışılmış olması. bu müdahele nasıl oldu derseniz: 23 kasım cumartesi sabahı yayınladığım post’a istinaden 24 kasım pazar sabahı 9:00’dan itibaren iksv’den bir kişi post’umun altına yorum yazan bazı kişileri teker teker arayıp post’umla ilgili olarak konuşmuş.
festivalde işi sahnelenen koreograf begüm erciyas post’umun altına yazdığı samimi yorumu sonradan sildi. erciyas yorumunda, ona festivaldeki gösterisinin “sold out” olduğu söylenmiş olmasına rağmen boş kaldığını yazmıştı. neden yorumunu sildiğine dair özel mesajla sorduğum soru üzerine, gösterimlerin bir gün önceden beri dolu olduğunu, gelmeyen olursa diye yeterince insanın gelip bekliyor olduğunu ve daha fazla insanın boş olduğunu duyup gelmemezlik etmesini istemediğini yazdı.
başlangıç
bütün bu absürd durumlara neden olan, 23 kasım cumartesi öğlene doğru facebook’ta yayınladığım paylaşım şöyleydi:
“dün akşam İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında dasdas'daki Théâtre de la Ville (page officielle) yapımı "ionesco suite" adlı gösteride bir çok boş koltuk vardı, ama dışarda öğrenci bileti satılmıyordu, hatta 2. kademe bileti bile satılmıyordu, gişeden sadece 1. kademe bileti satılıyordu.
hani sabah 1000 tane 15tl'lik öğrenci bileti satışa sunulmuştu.
tamam, bu "15tl'lik öğrenciı bileti" laflarının bir satış stratejisi olduğunun farkındayız, ama iksv bu kadar da nekes olmasın, biraz insaf!IKSV ( istanbul kultur sanat vakfi ) zahmet edip sitesindeki "kâr amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir kültür kurumu" cümlesini kaldırsın lütfen, çünkü kendini tanımladığı gibi bir kurum değil! [sadece ücretsiz çocuk kitabı dağıtma ve benzeri etkinliklerle kâr amacı gütmeyen, kamu yararına çalışan kurum olunmuyor.]”
zorunlu açıklama
deli değilim. gündüz veya akşam hayal dünyasında yaşamıyorum. kulaktan dolma bilgiyle değil bizzat yaşadığım durumlarla hareket ediyorum.
kimseye durup dururken saldırmam. hak ediyorsa da saldırmam, mizacım saldırma üzerine kurulu değildir; şiddetin her türlüsüne karşıyım.
bir kuruma (bu örnekte: istanbul kültür sanat vakfı'na) eleştiri getiriyor olmam ona saldırıyorum anlamına gelmez. savaşta mıyız ki saldırı olsun. ayrıca; herhangi bir eleştiriyi “saldırı” gibi savaş terminolojisiyle tanımlamak ve öyle algılamak bana garip geliyor.
kıssa
22 kasım akşamı “ionesco dosyası” için dasdas'ın büyük salonuna alındığımızda sahnenin üç tarafında seyirci tribünleri vardı. sahnenin iki yanındaki tribünlerin kapasitesi küçüktü. sahnenin karşısındaki ana/büyük tribünde ise bütün sıraların her iki ucundaki koltuklar yere katlanmıştı. mimar olduğum ve tiyatro mimarisi üzerine ders verdiğim, bildiri ve makaleler yazdığım için, oralardan sahneyi hakkıyla görmek mümkün olmadığı için iptal edilmiş olduklarını anlayabilmiştim. ama mimar olmaya da gerek yok bunu anlamak için :))
davetiyeliydim, davetiyem 2.kademedeydi. erken kuyruğa girdiğim için salona ilk girenlerdendim. bu sayede ana tribünde 2.kademeye ayrılmış ilk sıraya oturdum.
saat 20:30 olduğunda ne önümdeki 1.kademe koltukları ne de sahnenin iki yanındaki küçük tribünlerin arka sıralarındaki koltuklar dolmuştu. arkamda gözlerim olmadığı ve dönüp arkama bakmadığım için 2.kademe ne kadar doluydu bilmiyorum.
bir görevli 2. kademedekilere öndeki ve yan tribünlerdeki boş koltuklara geçebileceklerini söyledi. ben yerimi değiştirmedim. arkadan bir sürü kişi öne geçtiği halde ne önümdeki ne de yan tribünlerdeki bütün koltuklar doldu. hala boş yerler vardı.
22 kasım akşamı “ionesco dosyası”nda boş koltuk meselesi anlattığım şekilde gerçekleşti.
“boş koltuklar” derken ana/büyük tribünün iki yanında yere kapatılmış koltukları kast etmiyorum, oturulması için açık bırakılmış koltukları kast ediyorum. yere katlanarak baştan kullanım dışı bırakılmış koltuk ile boş koltuk farkını yapabilecek düzeyde deneyimim var.
salonda boş koltuklar kalmışken, dışarda öğrenci bileti veya 2.kademe bileti satılmadı. bunu da çok iyi biliyorum çünkü bir bey bilet arıyordu, gişe ona “sadece 1. kademe bileti var” demiş, yanımda fazla 1.kademe biletini satmaya çalışan genç kız, o bey “2. kademe arıyorum” deyince, biletini beye 2. kademe fiyatından sattı.
bunu da buraya bu kadar detaylı yazıyorum, çünkü iksv’ye “saldırmak” için fırsat kollayan, ekstra araştırma yapan, saplantılı biri değilim, hayatım iksv’yle “uğraşmak”tan daha önemli ve değerli meşgalelerle dolu. tesadüfen doğru yerde doğru zamanda olduğum için haberim olan durumlar hakkında yazıyorum.
öneri
oyunun yönetmeni emmanuel demarcy-mota sadece tiyatro yönetmeni değil, aynı zamanda yıllardır dünyanın en yoğun yabancı oyun misafir eden tiyatro kurumlarından biri, belki de birincisi olan paris-theatre de la ville’in genel sanat yönetmeni ve yine paris’in ünlü güz festivali’nin direktörü. yani yabancı yapım konuk etme konusunda sanırım dünyanın en deneyimli sanatçılarından biri.
o akşamki gösteri sonrasında kendisine verilen festival onur ödülü töreninde mikrofonu alınca konuşmasının yarısını, eli istanbul tiyatro festivali direktörü leman yılmaz’ın omuzunda yılmaz’ı ne kadar iyi tanıdığını, onunla işbirliklerini, yılmaz’ın bu ortamda bir kadın olarak bir festivali gerçekleştiriyor olma azmi ve başarısını övdü. bir ara, acaba demarcy-mota mı yılmaz’a ödül veriyor diye şüpheye düşmedim değil :))
demarcy-mota ile yılmaz’ın dostluğu karşılıklı bu kadar derin bir farkındalık üzerine kuruluysa, yılmaz demarcy-mota’ya çok rahatlıkla bu şehre kolay kolay yabancı yapım gelmediğini, hazır gelmişken ne kadar çok seyirci, ne kadar çok tiyatro öğrencisi izlerse o kadar faydalı olacağını, özellikle de schengen vizesi almak konusundaki zorluklardan ve avro’nun pahalılığından dolayı yurtdışına çıkması güç olan öğrenciler için bunun ne kadar önemli olduğunu anlatabilir, değil sadece o boş koltukları 15tl’lik öğrenci biletleriyle doldurmak, hatta demarcy-mota’yı ikna ederek, yere kapatılmış koltukları da açıp daha fazla seyircinin içeri alınmasını sağlayabilirdi.
yurtdışında kendi parasıyla oyun seyredenlerin çok iyi bildiğini tahmin ettiğim üzere, tiyatro koltukları sahneyi görüş açılarına göre fiyatlandırılır, hatta bazı koltuklar “kısıtlı görüş” ibaresiyle çok ucuza satılırlar. yani; görüş açısı sorunundan dolayı veya yönetmen samimi ortam istediği için kapatılmış olan o koltuklar rahatlıkla 15tl’ye öğrencilere ya da bilet fiyatından çok daha ucuza normal seyircilere satışa çıkarılabilirdi; istenseydi!
hisse
adı vakıf, işleyişi şirket olan bir kurumun bizim gibi henüz daha bir çok ekonomik, kültürel ve toplumsal sorununu çözememiş, gelişmekte olan bir ülkede sanat festivalleri düzenlerken amacı nedir: para veya itibar kazanmak mı, yoksa faydalı olmak mı? tekrar dikkat çekiyorum: adında "vakıf" olan bir kurum.
6 Aralık 2019 Cuma
pina bausch'un 10. ölüm yıl dönümü anısına
müsait olup gelebilecek herkesi bekliyoruz!
12 aralık 2019, perşembe
14:30
pina bausch'un yapıtlarında mekân
sunum: mehmet kerem özel
17:00
nelken-line* çalışması
yürütücü: tuğçe tuna
17:45
nelken-line performansı
çağdaş dans anasanat dalı
mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi bomonti yerleşkesi
*nelken-line (nelken-çizgisi)
"çizgi"ler pina bausch'un yapıtlarının karakteristik özelliklerinden biridir. bir "çizgi"de; arka arkaya olmak üzere doğrusal bir sıra oluşturan dansçılar, tekrar eden adımlar ve jestlerden oluşan bir hareket dizgesini aynı yöne ilerleyerek ve eşzamanlı olarak icra ederler. bu çizgilerin en tanınmışı, 1982 tarihli "nelken" (karanfiller) yapıtındakidir. nelken-çizgisi'nin hareket dizgesi birkaç belirgin jestle yapılan bahar, yaz, güz ve kış mevsimlerinin betimlemelerinden oluşur.
pina bausch vakfı, öğrenilebileceği videoları ve müziğini internet sitesine koyarak her yaştan, her meslekten gönüllülerin nelken-çizgisi'ni icra edebilmesini sağlamıştır. daha önce fransa, almanya, şili, ispanya, irlanda gibi ülkelerde icra edilmiş olan nelken-çizgisi bu sefer pina bausch'un 10. ölüm yıl dönümü anısına mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi çağdaş dans anasanat dalı bünyesinde bomonti yerleşkesi'nde gerçekleştirilecektir.
sunum, nelken-line çalışması ve performansı herkese açık ve ücretsizdir.
2 Aralık 2019 Pazartesi
23. istanbul tiyatro festivali hakkında bir değerlendirme
bu değerlendirme yazısı, festivaldeki uluslararası yapımlardan sadece seyretmiş olduklarımı içeriyor.
nitelik mi nicelik mi?
festival gerek iki yılda bir gerçekleşirken, gerekse yıllık hale dönüştüğünde yaptığım en temel eleştirilerden biri yurtdışından gelen yapım sayısıydı. nedeni de basitti: istanbul’a sezon içinde yabancı yapımların düzenli olarak konuk olmaması.
bundan 10 yıl öncesine kadar cemal reşit rey konser salonu’na dans işleri gelirdi, yabancı kültür merkezleri her sezon bir-iki tiyatro veya dans yapımı istanbul'a getirirlerdi, bu gösteriler için harbiye muhsin ertuğrul sahnesi kullanılırdı, arada sırada pazartesi günleri atatürk kültür merkezi’ne veya taksim sahnesi’ne özel etkinlik olarak yabancı dans veya tiyatro toplulukları konuk olurdu, garajistanbul vardı, çok kısa bir süre de olsa talimhane vardı; yani istanbul'un uluslararası gösteri sanatları sahnesi o yıllarda bugüne nazaran daha hareketliydi. philippe genty'i, mikhail baryshnikov'u, roberto ciulli'yi, zürih balesi'ni ve daha nicelerini böyle tanımıştım.
sanatsal (zorlu psm’nin getirdiği ticari müzikallerden ayırmak için bu tabiri kullanıyorum) sahne sanatları yapımlarının sezon içinde artık neredeyse hiç gelmediği bir şehirde iksv’nin tiyatro festivali bu yüzden çok önemli ve değerli. tiyatro seyircimiz, öğrencimiz, sanatçımız uluslararası topluluk olarak ne seyrederse bu festivalde seyrediyor. dolayısıyla uluslararası yapımlar miktar olarak ne kadar çok olursa o kadar iyi diye düşünmüş ve düşüncelerimi bu şekilde yazıya dökmüştüm.
sohbetlerde arkadaşlarımdan bazıları bu görüşüme karşı çıkarak nicelik değil nitelik önemlidir demişlerdi o zaman. meğer onlar ne kadar haklıymış. bu yıl festivalde şaşırtıcı şekilde uluslararası yapım bolluğu vardı, ama kaçı bizlere bildik, tanıdık şeylerden farklı bir perspektif sundu, kaçı görüşümüzü genişletti, dimağımızı besledi?
konuk edilen her yapım illa farklı bir şey söylemek zorunda mı? bir festival edisyonunda getirilen bütün yapımlar tiyatro sanatına farklı yaklaşan işler olabilir mi? olamaz tabii. ama keşke 1-2’si böyle olsa. eğer bu şehrin tiyatro seyircisine yurtdışı penceresini açan tek etkinlik bu festivalse, o zaman istese de istemese de çok ciddi ve önemli bir sorumluluk alıyor demektir, çünkü seyircinin o pencereden baktığında gördüklerine değmesi gerekir.
eski edisyonlarda böyleydi; meğer ne güzelmiş, azmış ama özmüş! sasha waltz’in körper’i, wim vandekeybus’un blush’ı, la fura dels baus’un faust sürüm 3.0’ı, wiesniewski'nin faust'u, nekrosius’un faust’u, papaioannou’nun medea’sı, pina bausch’un cam temizleyicisi, andreas kriegenburg’un dava’sı, heiner müller’in arturo ui’si, strehler'in arlechino'su, ostermeier'in nora'sı, guy cassier’in damıtılmış kırmızı’sı, milo rau'nun nefret radyo'su, christian rizzo’nun gerçek hayattan alınmıştır'ı; saymakla bitmez. bunların hepsi bende veya başka seyircilerde kıvılcımlar çaktırdı, bizleri farklı düşünmeye özendirdi, teşvik etti, cezbetti; ve her şeyden öte, bugün bu yazıyı yazmama imkan sağlayan beğenimi oluşturdu.
bu yılki festivalde yurtdışından 12 yapım vardı. müthiş bir rakam değil mi; eski festivallerin en az ikisine bedel bir sayı!
bu 12 yapımdan sekizini seyrettim. seyredemediklerimden üçünde aklım kaldı. seyrettiklerimden; sadece birinden, begüm erciyas'ın "seslenen parçaları"ndan -çok ama çok- etkilendim, emmanuel demarcy-mota’nın “ionesco dosyası”nı beğendim ve rimas tuminas'ın "yevgeni onegin"ini ortalamanın üzerinde buldum, diğer beşini ise hiç seyretmesem olurmuş, verdiğim zamana yazık oldu.
ruslar
önce, rusya'dan gelen yapımlar hakkındaki izlenim ve görüşlerimle başlıyım.
festivaldeki rus çıkartması beş yapımdan oluşuyordu, beşi de büyük boyutlu, gösterişli işlerdi. ancak maalesef nitelikleri iddialarıyla doğru orantılı değildi.
bunlardan ikisi güncel batı tiyatrosu'ndan oldukça etkilenmiş işlerdi: "iran konferansı" kötü bir milo rau kopyası, "sirk" ise robert wilson, robert lepage ve philippe genty kırmasıydı. adı geçen bu sanatçıların hepsinin işlerini eski yıllarda istanbul'da seyretme imkanım olmuştu; hem de wilson ile genty'i bir kaç farklı işleriyle. dolayısıyla onlardan öğreneceğimi öğrendim, onlar beni özgün yapıtlarıyla etkilediler, nefessiz bıraktılar. peki bu iki rus yapımı bana bilmediğim ne öğretti, hangi farklı ufka baktırdı beni?
sanatlarda başka sanatçılardan etkilenmek, esinlemek çok normal ama, herhalde etkiyi/esini sindirmiş olmak, kendinin kılmak, dönüştürmek, üzerine bir şey de kendinden eklemiş olmak gerekir, değil mi? maalesef bu iki yapımın böyle tarafları yoktu.
"iran konferansı" çok önemli konuları tartışıyor olabilir, ama ben metni alıp evimde kitap olarak okuyabileceksem, bir sahne gösterisi o metine okumanın ötesinde artı bir değer katmıyorsa, o zaman istediği kadar önemli konuları tartışsın, ne fayda!
"iran konferansı"nın bana kanıtladığı en önemli şey: en beğenmediğim, en sıradan milo rau işinin bile ne kadar değerli olduğu idi. ironik değil mi!
"sirk"ten ise maalesef bu kadarını bile öğrenemedim. bir müzikaldi ve bari bir müzikalden alınabilecek keyfi alabilseydim keşke, ancak bir propaganda gösterisinde bu da mümkün değil!
bale moskova’nın (ballet moscow) "her yol kuzeye çıkar" adlı yapımı ise rus erkek dansçıların çağdaş dansta ne kadar iyi olduklarını, hareket kabiliyetlerinin ve fizikselliklerinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlıyan bir gösteriydi, ama günümüzde uluslararası arenaya çıkmak isteyen bütün toplulukların dansçılarının olması gereken seviye budur zaten. esas önemli olan bunun üzerine ne konduğudur; fikirdir, koreografinin arayışı, farklılığıdır. maalesef karine ponties imzalı koreografi sıradanlıktan, bildik çağdaş dans hareketlerinin tekrarından ve biteviyelikten muzdaripti.
rusya'dan gelen gösteriler arasında bana göre tek özgün iş eugene vakhtangov tiyatrosu yapımı “yevgeni onegin” idi. aynı zamanda bu topluluğun 2007'den beridir artistik yönetmeni olan litvanyalı yönetmen rimas tuminas aleksander puşkin'in “yevgeni onegin" romanını birebir uyarlamamış, daha çok, hikayeden öne çıkardığı bir izleğin içerdiği duyguları teatralleştirmiş ve bu anlamda oldukça başarılı bir işe imza atmıştı.
ancak bu gösterinin de zayıf ve kolaya kaçılmış tarafları yok değildi. örneğin, hababam sınıfı'nın o ünlü melodisinin yavaş çalındığında hüzünlü, hızlı tempolu çalındığında neşeli atmosfer sağlaması gibi, 3.5 saatlik oyunun neredeyse tek melodisi duyguların yoğunlaştığı sahnelerde hızlandırılmakla kalmıyor bir de avaz avaz bağırtılıyor, romantik sahnelerde ise derinden ve yavaş tempolu şekilde veriliyordu, hatta aynı melodinin bir versiyonu biter bitmez diğeri başlatılıyordu. müziği bu kadar manipüle ederek duyguyu yoğunlaştırmak ve müzik yoluyla etki sağlamak maalesef takdir ettiğim bir yaklaşım değil.
batı avrupalılar
yakın zamanda yurtdışında seyrettiğim bir wim vandekeybus (ultima vez) işinin bende yarattığı hayalkırıklığına ve koreograf arkadaşımdan vandekeybus’un uzun zamandır eski formunda olmadığı bilgisini almış olmama rağmen, 15 yıl önce atatürk kültür merkezi büyük salon'da “blush”ın çarptığı insanlardan biri olarak “traptown”u merak ve heyecanla bekliyordum. dolayısıyla çevremdekilere bu yılki festivalden önerdiğim üç işten biri de buydu. ancak maalesef ne seyrettiğim o iş istisnaymış, ne de arkadaşımın yorumu mesnetsiz.
sahne üzerinde sinema ile dansı en usta şekilde harmanlayan koreograflardan biri, belki de birincisi olan vandekeybus'un elinden çıkma bir iş olarak “traptown” oldukça sıradandı. video görüntüsünün, sahnede dans etmekten çok konuşan dansçılarla en bütünsel ilişkisi, sahne arkasındaki duvarı "bütünüyle" kaplamasıydı!
vandekeybus ne o muhteşem dansçıların, ne sahne tasarımının, ne de anlattığı hikayenin potansiyellerini kullanmıştı. ayrıca, uzun zamandır bu kadar “dekor” kalan bir sahne tasarımına sahip bir çağdaş dans gösterisi seyretmemiştim.
paris şehir tiyatrosu (theatre de la ville paris) yapımı “ionesco dosyası” festivalde seyrettiğim ve "tiyatro tanımına uyan" en iyi yabancı gösteriydi. emmanuel demarcy-mota’nın yönettiği bu gösteri ionesco’nun absürd tiyatrosunun hakkını her anlamda sonuna kadar veren kalburüstü bir işti. belli bir konsepte göre seçilen ve arka arkaya getirilen beş kısa ionesco metni, fransızcaya hakim olmasam da sadece işiterek bile keyfine varabilmemi sağlayacak yetkinlikte icra edilen çılgın kelime oyunları, genel olarak üst düzey oyunculuklar ve ustaca kurulmuş oyuncu-seyirci-mekan-durum ilişkisi beni oldukça tatmin etti.
demarcy-mota’nın festivalimize yıllar önce konuk olan “gergedan” işinden pek haz etmemiştim, iyi ki ona ikinci bir şans vermişim.
"alışılmışın dışında sahneleme teknikleri"
bu seneki festival gerek medyadaki bazı yazılarda gerekse eş-dost-akademisyen tiyatrocu arasında tiyatroya yeterince ağırlık vermemek, dans işlerinin çokluğu (27 yapımın 5'i danstı; bence çok değil, tam tersine azdı bile!) ve özellikle de bir nevi bienalleşmekle eleştirildi. güney kore’den gelen çevrimiçi bilgisayar oyunu “being faust- enter mephisto” ve begüm erciyas’ın ses-mekan yerleştirmesi “seslenen parçalar” nedeniyle idi bu eleştiriler (yerli yapım olarak yere-özgü bir iş olan "kadar"ı da bu kategoriye katmak lazım).
şaşırdığımı söylemeliyim! günümüzde artık herhangi bir sanat söz konusu olduğunda saflıktan bahsedilebilir mi? sanatlar başka sanat ve disiplinlerle etkileşime geçtikçe zenginleşmez mi; aynı kültürler gibi, aynı insanlar gibi? sınırları korumak yerine yıkmak sanatı özgürleştirmez mi, hatta sanatın misyonu bu değil mi? günümüzdeki bir sahne sanatları festivali; dijital teknoloji, mekan, ses, koku yerleştirmeleri, yere-özgü işler ve performans sanatına göz kırpan yapıtlarla zenginleşmez, günceli yakalamaz mı? bunlar geçtiğimiz çağın son çeyreğinden bugüne insanlığın bilimsel ve sanatsal gelişiminin meyveleri değil mi?
orta avrupa’da her ödenekli tiyatro kurumu seyircilerine düzenli olarak bu tarz yapıtlar sunuyor, bu tarz deneyimler yaşatıyor. bu tarz disiplinler-arası, sanatlar-arası işler holland festival ve ruhrtriennale gibi avant-garde gösteri sanatları festivallerinin yanısıra artık neredeyse her festival programının vazgeçilmezi oldular.
istanbul tiyatro festivali direktörü leman yılmaz’ın sahne sanatlarında güncel olanı takip edip, festivalde bu tarz işlere alan açması bence çok olumlu.
bu yılki festivalde sunulan bu tarz işlerin niteliğine gelirsem ise; begüm erciyas’ın “seslenen parçaları”nda ne kadar etkileyici ve sıradışı bir deneyim yaşadıysam, “being faust-enter mephisto”yu da o kadar yüzeysel buldum. erciyas’ın işi hakkındaki görüşlerimi uzun bir yazıda kaleme aldım, burada tekrarlamıyorum.
“being faust - enter mephisto”ya gelirsem; bu projeyi yüzeysel bulma nedenim yapımın üzerine kurulu olduğu fikrin, goethe’nin “faust” klasiğini çok basite indirgeyerek yapılmış bir çıkarsama seviyesinde olmasıydı.
“being faust - enter mephisto” bir edebiyat klasiğini merak ettirmek amacıyla ergenler için kurgulanmış bir bilgisayar oyunu izlenimi veriyordu, ki ergen ya da değil, öncesinde “faust”u okumamış kaç kişinin sonrasında merak edip kitabı eline aldığını da ben merak ediyorum. moderatörün bizleri bir harala gürele içinde daha çok alıntı satın almaya ve bunun için gereken kapitali yakınlarımızı satarak sağlamaya teşvik eder hali, günümüz dünyasına dair irkiltici bir gerçeği fark etmemizi sağlıyordu belki, ama bunun goethe’nin faust eserinin edebi nitelikleriyle ve felsefi derinliğiyle alakası tartışılırdı.
bilmeyenler için oyunun kuralları ve gidişatı kısaca şöyleydi: oyun başlamadan size verilen 12 değerden önceliğiniz olan altısını belirleyip sıralıyordunuz. sonra, içinde anneniz, babanız, dedenizin de, marx’tan einstein’a, bülent eczacıbaşı’ndan türkan şoray’a her alandan uluslararası ve ulusal ünlülerin de bulunduğu yaklaşık 60 kişilik arkadaş listesi içinden altısını belirleyip onları da sıralıyordunuz. oyun başladığında mekandaki panolara yerleştirilmiş “faust” alıntılarından sıraladığınız altı değeri karşılayanları satın alarak puan kazanmak için paraya ihtiyacınız vardı ve parayı ancak arkadaşlarınızı satarak elde edebiliyordunuz. ilk satışa gittiğinizde hiç bir arkadaşınıza kıyamayıp "bari birini satıyım" diye düşünüyordunuz, ama geri dönüp bir alıntı satın almak istediğinizde bir arkadaşınızı sattığınızda elde ettiğiniz paranın yetmediğini görüyordunuz.
tam da bu noktadan itibaren bana göre olayın/oyunun ilginçliği kayboldu, çünkü 60 kişiden arkadaş belirlemek için seçim yapmak anlamsızlaştı, belirlediklerinizi hemen ardından satmak zorunda kaldığınız için; durum laçkalaştı, siz tereddüt etmeden, ne tereddütü, üzerine bir saniye bile düşünmeden, kayıtsızlaşarak değerli bulduğunuz bütün kişileri satar oldunuz. amacınız neydi peki; kendi belirlediğiniz değerleri karşılayan alıntıları satın alıp puan kazanmak.
ee ne öğrendik bundan; makyavelci tadda bir “hedefe giden her yol mübahtır” vecizesi mi? goethe’nin doktor faust karakteri bu kadar sığ mı, buna indirgenebilir mi!
bu yapımı bir edebiyat klasiğinden bağımsız olarak, toplulukla birlikte oynanan çevrimiçi bir bilgisayar oyunu olarak değerlendirdiğimde ise; bana kişisel olarak hiç bir şey katmayan, koşuşturmalı bir 80 dakika geçirdim, umarım birilerine bir şeyler katmıştır.
festival yıldız tablosu
.seslenen parçalar erciyas ***** (24kasım, 19:30)
.io tekand / tekand studio oyuncuları ****.5 (13kasım)
.ionesco dosyası ionesco / demarcy-mota paris şehir tiyatrosu ****.5 (22kasım)
.yevgeni onegin puşkin-tuminas / tuminas eugene vakhtangov tiyatrosu ***.5 (21kasım)
.traptown vandekeybus ultima vez ** (17kasım)
.bak sen! büyükkürkciyan **(24kasım)
.being faust - enter mephisto goethe-von blomberg / lee goethe institut & nolgong *.5 (21kasım, 18:30)
.her yol kuzeye çıkar ponties bale moskova *.5 (18kasım)
.sirk fyodorov-didenko / didenko uluslar tiyatrosu * (19ksm)
.iran konferansı vyrypaev / rzyhakov uluslar tiyatrosu * (23ksm)
27 Kasım 2019 Çarşamba
“Odun kesmek”ten..
“... Bolero, Joana’nın olabilecek tüm varoluş duraklarını yavaş yavaş ortaya çıkarıyordu, durmadan onu Sebastian Alanı’nda, Kilb’de, çok sık konuk olduğu Maria Zaal’da görüyordum sırasıyla. Çok severek giyiyordu o kendi yarattığı giysileri, diye düşündüm, eski Mısır bilezikleri, İran küpeleri, eski Afrika, eski Asya kültürlerine nasıl da güçlü ve kadınca bir bağı vardı, bu konudaki her türlü kitabı ve yazıyı okumuştu; kendini de hep Hint ipekli kumaşlara sarardı, boynundaki kolyeler Afgan, Çin, Türk kolyeleriydi. Hiç kimse onun kadar düşleri üzerine konuşmaz, onun gibi düşleri araştırmayı denemez, onların izini bulmak istemezdi, ben onunla onun bu düşlerinin araştırmasını yapardım geceler boyunca; başkalarının düşleri onu hep ilgilendirirdi ve deyim yerindeyse onları çözmeye çalışırdı, düş araştırmalarını ikinci sanatı haline getirmişti, diye düşündüm. Kendisinin düşte gezer biri olduğunu sık sık söylerdi, varoluşu düşte gezer bir varlıkmış. Çevresine her şeyden önce hep genç insanları topladı, diye düşündüm, kendisinin tanımladığı gibi, en çok düşte gezer çok genç insanları, kültür ve eğitim tarafından henüz bozulmamış ve yıkılmamış insanları. Doğal olarak da masallarla hoş bir ilişkisi vardı ve kendisi en severek masal okurdu, başkalarına da okurdu, her olanakta dinleyici önünde. Düşler ve masallar onun yaşamının gerçek içeriğiydi, diye düşündüm şimdi. Bu yüzden öldürdü kendini, diye düşündüm, çünkü yalnızca düşleri ve masalları kendi yaşam içeriği yapmış biri, bu dünyada hayatta kalamaz, kalmasına izin verilmez, diye düşündüm. Kendisi bir masal kahramanıydı, diye düşündüm ve yaşadığı sürece kendisi de bir masal figürü olduğuna inanıyordu, masalına Joana adını veren Elfriede Slukal, diye düşündüm. Bolero hep onun müzik parçasıydı, demeliyim ki, varoluşunun merkeziydi. Zaman zaman bir duygusallığın bize hükmetmesinden ürkmemeliyiz, diye düşündüm ve kendimi Bolero’nun etkisine soktum, kendimi ve Joana için beslediğim duyguları bu Bolero’ya tamamen bıraktım, ta Jeannie Billroth’un benim yanımda ama kendisinin karşısında oturan Burg oyuncusuna bir soru yönelttiği ana kadar; ...”
- Thomas Bernhard
(Çeviri: Sezer Duru)
Yapı Kredi Yayınları
26 Kasım 2019 Salı
on soruluk sohbetler 09: lisbeth gruwez
Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik. Son konuğumuz Lisbeth Gruwez.
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
Anne Teresa de Keersmaeker’in PARTS okulu mezunu ve Jan Fabre’ın tornasından çıkma Belçikalı koreograf ve dansçı Lisbeth Gruwez, müzisyen ve besteci Maarten van Cauwenberghe ile 2007’de kurduğu Voetwolk topluluğuyla İstanbul’a konuk oluyor. Olağanüstü bir beden diline sahip Gruwez’i; Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Jimmy Swaggart’ın yaptığı bir konuşmadan parçaları kullanarak yüzyıllar boyunca kitleleri büyüten, kimi zaman “daha iyisi” kimi zaman da “en beteri” için onları harekete geçiren hitabete odaklandığı Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım (It’s going to get worse and worse and worse, my friend) başlıklı solo yapıtı ile bizzat sahnede seyrederek büyülenmeden önce…
Çağdaş dans sizin için ne ifade ediyor? / Günümüzde dansı nasıl tanımlarsınız?
Kendi yapıtlarımı, ve belki de genel olarak dansı, fiziksel olduğu kadar duygusal olarak da seyirciyi etkilemek üzere ona ulaşan bir titreşim olarak düşünüyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanatı “kuvvet” veya “güç” ile ilgili olarak düşünmeyi sevmiyorum ancak onun, karanlıkta bir mum ışığı ya da hatta sahteliği ve rol yapmayı havaya uçuracak bir patlama olabileceğine eminim.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Her zaman işe, beni meşgul etmekte olan belirli bir soru veya sorunsaldan yola çıkarak başlarım. Sonra, bu özel meseleyle ilgili olarak, eskiz defterlerime çizimler yapmaya koyulurum. Koreografilerim bu eskiz defterlerinde şekillenir - onlar aklımın ve ruhumun izleridir. Bu solo için nutuk videolarından da çok şey öğrendim. Farklı nutukları izlerken bir sürü farklı jest tespit ettim, bazıları küçük ama bir o kadar da büyük hareketler, ve onları farklı aksan ve niteliklerden oluşan kişisel bir alfabeye dönüştürdüm. İki ay boyunca, tüm bu jestleri karıştırıp eşleştirmekten başka bir şey yapmadım, ve bu süreç yavaş yavaş koreografik bir skora doğru gelişti.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Tabii ki, gösteriye göre değişir bu. Önce bu soloya Bedenin Farfaralığı adını vermek istemiştim, ancak uzun zamandır ortağım olan besteci Maarten van Cauwenberghe bu başlığın çok fazla 80’ler koktuğunu söyledi. “Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım” ise, Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Evangelist Jimmy Swaggart’ın yapıt boyunca duyulan konuşmasından bir cümle. Maarten bu konuşmayı yapı-bozuma uğrattı ve ben de Swaggart’ın esrik nutuğunun trans halini dans ediyorum – bu gerçekten, dans ile ses arasında, bir tango.
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Yıllardan beridir yanımda taşıdığım bir kitap var: Doris Humphrey’in The Art of Making Dances (Dansları Yaratmanın Sanatı). Mükemmel fikirler ve bilgiler içeren bir altın madeni bu kitap.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
Anne Teresa de Keersmaeker’in PARTS okulu mezunu ve Jan Fabre’ın tornasından çıkma Belçikalı koreograf ve dansçı Lisbeth Gruwez, müzisyen ve besteci Maarten van Cauwenberghe ile 2007’de kurduğu Voetwolk topluluğuyla İstanbul’a konuk oluyor. Olağanüstü bir beden diline sahip Gruwez’i; Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Jimmy Swaggart’ın yaptığı bir konuşmadan parçaları kullanarak yüzyıllar boyunca kitleleri büyüten, kimi zaman “daha iyisi” kimi zaman da “en beteri” için onları harekete geçiren hitabete odaklandığı Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım (It’s going to get worse and worse and worse, my friend) başlıklı solo yapıtı ile bizzat sahnede seyrederek büyülenmeden önce…
Çağdaş dans sizin için ne ifade ediyor? / Günümüzde dansı nasıl tanımlarsınız?
Kendi yapıtlarımı, ve belki de genel olarak dansı, fiziksel olduğu kadar duygusal olarak da seyirciyi etkilemek üzere ona ulaşan bir titreşim olarak düşünüyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanatı “kuvvet” veya “güç” ile ilgili olarak düşünmeyi sevmiyorum ancak onun, karanlıkta bir mum ışığı ya da hatta sahteliği ve rol yapmayı havaya uçuracak bir patlama olabileceğine eminim.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi var mı?
Her zaman işe, beni meşgul etmekte olan belirli bir soru veya sorunsaldan yola çıkarak başlarım. Sonra, bu özel meseleyle ilgili olarak, eskiz defterlerime çizimler yapmaya koyulurum. Koreografilerim bu eskiz defterlerinde şekillenir - onlar aklımın ve ruhumun izleridir. Bu solo için nutuk videolarından da çok şey öğrendim. Farklı nutukları izlerken bir sürü farklı jest tespit ettim, bazıları küçük ama bir o kadar da büyük hareketler, ve onları farklı aksan ve niteliklerden oluşan kişisel bir alfabeye dönüştürdüm. İki ay boyunca, tüm bu jestleri karıştırıp eşleştirmekten başka bir şey yapmadım, ve bu süreç yavaş yavaş koreografik bir skora doğru gelişti.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Tabii ki, gösteriye göre değişir bu. Önce bu soloya Bedenin Farfaralığı adını vermek istemiştim, ancak uzun zamandır ortağım olan besteci Maarten van Cauwenberghe bu başlığın çok fazla 80’ler koktuğunu söyledi. “Daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım” ise, Amerikalı aşırı muhafazakâr televizyon yıldızı Evangelist Jimmy Swaggart’ın yapıt boyunca duyulan konuşmasından bir cümle. Maarten bu konuşmayı yapı-bozuma uğrattı ve ben de Swaggart’ın esrik nutuğunun trans halini dans ediyorum – bu gerçekten, dans ile ses arasında, bir tango.
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da fikirlerinden etkilendiğiniz kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Yıllardan beridir yanımda taşıdığım bir kitap var: Doris Humphrey’in The Art of Making Dances (Dansları Yaratmanın Sanatı). Mükemmel fikirler ve bilgiler içeren bir altın madeni bu kitap.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
Etiketler:
anne teresa de keersmaeker,
çağdaş dans,
Doris Humphrey,
gösteri sanatları,
jan fabre,
lisbeth gruwez,
Maarten van Cauwenberghe,
Martin Luther King,
on soruluk sohbetler
25 Kasım 2019 Pazartesi
on soruluk sohbetler 08: marco martins
Bu söyleşi dizisinde; evimize gelen çoktandır görmediğimiz bir misafir ile sohbet eder gibi, 23. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında şehrimize bir sahne yapıtıyla konuk olacak uluslararası yönetmen ve koreograflarla konuşarak, onları ve yapıtlarını yakından tanımak istedik. Sıradaki konuğumuz Marco Martins.
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
Cannes Film Festivali dahil birçok festivalden ödüllü, uzun metrajlı olduğu kadar kısa filmleriyle de Venedik Film Festivali’nden Avrupa Film Ödülleri’ne birçok adaylığı olan Marco Martins 1972 Lizbon doğumlu bir sinemacı. Martins, İstanbul Tiyatro Festivali’ne davet edilen Kayıp Kimlik'te başrollerden birini oynayan Beatriz Batarda ile 2007 yılında kurduğu Arena Ensemble adlı tiyatro topluluğuyla disiplinler arası işlere imza atıyor. Kayıp Kimlik'in üçüncü ortağı ise, Belçikalı ünlü koreograf Alain Platel’in dansçılarından Romeo Runa. Film, tiyatro ve dans disiplinlerini iç içe geçirerek; çocukluk anıları, ebeveyn ilişkileri ve aile hayatına dair biyografik verilerle şekillenen Kayıp Kimlik'i seyretmeyi heyecanla beklerken…
Sizce tiyatronun özü/ruhu nedir? Çağdaş tiyatroyu bugün nasıl tanımlarsınız?
Tiyatroya bakışım, topluluğum olan Arena ile çalıştığım son bir kaç yılda aslında oldukça değişti. Şimdilerde, bir süreçten veya bir gösterinin kendisinden elde etmek istediklerim, eski zamanlara göre radikal bir biçimde değişti. Ben tiyatroya repertuvar tiyatrosu yaparak başladım ki bu türü, bir yazar olarak bugün hiç ilginç bulmuyorum. Bu demek değil ki tek bir metinden yola çıkarak işler üreten bir çok yazara hayranlık duymuyorum; ancak benim çalışma süreçlerim önceden tanımlanmış bir metniler bütününe sahip olmayan, son derece açık araştırma süreçlerinden oluşuyor ve bu yüzden de yorumlayıcılardan (performansçılardan) başka bir anlayış talep ediyorlar; bu süreçler, metnin, üzerinde çalıştığımız şeylerin sadece bir parçasını oluşturduğu laboratuvar süreçleri. Sanırım bu, her bir performansçının içinde nelerin yankılandığını daha fazla bilme arzusuyla alakalı. Bunlar, (sanatta) canlı ilişkinin, olağandışı ve özgün bir ortamda kurduğu, izin verdiği ve işlettiği belli prosedürler ve araçlar.
Tiyatronun ruhu şimdiki zaman. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bütünsel sanat deyince akla daha ziyade sinema geliyor ancak ben tiyatroyu, epey ilgimi çeken bir biçimde, insanlara sunduklarımı onların belli bir kararlılık ve sezinlemeyle sentezledikleri bir sanata daha yakın buluyorum. Metnin taraflardan sadece biri olduğu, sahnelenenin bütün öğelerin birbirine eklemlenmesinden meydana geldiği, ve de o belirli yer ve zamanda gerçekleşenlere bağlı olan bir mekân ve zaman yaratma olasılığını seviyorum. Her sahnelemede yenilenen bir sanat meydana getirmek için mekândan, bedenden ve oyuncunun mevcudiyetinden yola çıkıyoruz. Dans, hareket, müzik, metin, mevcudiyet ve modülasyonun kesişmesinin neredeyse sonsuz olasılık sunduğu bir yer. Bunu çok seviyorum. İnkar edilemez etkiye ve sürekliliğe sahip bir deneyim, bir gerçeklik sunduğu için, “gelip-geçici” sıfatının uygun olmadığını algıladığımız bir yer. Felsefi ve teatral olarak bu soruyla yakından ilgileniyorum. Bu gösteride ilk defa, Las Vegas’ta sahneye çıkan profesyonel bir sihirbazla çalıştım. İlüzyonun bir gerçeklik olabileceğini çok iyi bilen biri.
Dünyanın mevcut durumunu her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil sorun nedir?
Bazen kendimizi kurtarmanın tek yolu tiyatro veya sinema, yani sanat yapmak. Karşılaşmaların ve yansımaların yeri orası, bazen zor ve belirsiz, her şey iyi gittiğinde ise duygusal ve her şeyin ötesinde canlı. Yaklaşık bir buçuk saat için soyunuyor ve temsil ediyoruz. Tiyatro yapmak görmeyi sağlamaktır, göstermektir. “Bu şekilde gör” demektir. Belirli bir konu veya bağlama göre kendimizi kasırganın gözüne yerleştirmektir. Kayıp Kimlik örneğinde gösteri, cinsiyet, duygusal bağlanma ve aile hayatı ile ilgili. Bir yazar olarak üzerinde çalışmak için temaları ben seçerim çünkü onlar o anda beni meşgul eden ya da yüzleştiğim konulardır. Bu oyun özelinde, örneğin, üçüncü çocuğum doğduktan sonra babalık üzerine konuşmayı seçmem tesadüf olmamalı. Hiç kuşkunuz olmasın ki bu benim en kişisel yapıtım.
Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu?
İki cümle arasında bir önceki köprüye gerek yoktur ve bakan kişinin, eksik olanın ne olduğunu aramasını teşvik eden, konuşmanın ötesinde bir olayın oluyor olması pek iyidir. Bu gösteri, Siri Hustvedt’ten Sofokles’e, Shakespeare’e ya da Kafka’ya, çeşitli yazarların bir yığın metinlerini kesiştiriyor. Oyuncularda yansımaları olan metinleri arayışımla gerçekleşen, konu hakkında uzun bir araştırmanın sonucu. Metnin yorumcuyla buluştuğu ve yorumcunun metni kendine mal ettiği bir süreç bu. Oyuncuların bedenleri sürekli başkalaşır, bir çok soru yöneltir ve dillerin kesişmesi, yeni anlamlar yaratmak için imkan sağlar. Direkt olarak rüyalardan esinlenmedim hiç ama rüyalarda olduğu gibi tiyatronun da gerçekleşme yolları ve olasılıkları neredeyse sonsuzdur.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Başlıklar benim için çok önemlidir. Bir yapıt üzerine çalışmaya başladığımda onları önceliklerimin en tepesine yerleştiririm. Bir çok başlıktan oluşan bir liste yaparım -bu örnekte başta dokuz isim vardı listede- ve sonra bir tanesini seçerim ya da hayat bana daha iyi bir tanesini gösterir. Bu başlıklar, süreç boyunca gittikçe elenseler de, yapıtı görmenin çeşitli yollarına karşılık gelirler. Bu sefer başlığın son hali, “kayıp kimlik/profil perdu” (resim sanatı terminolojisinde: sırtın dörtte üçü) formatında bir portrenin de sergilendiği bir Klimt/Schiele sergisinde aklıma geldi ve bu ismi gösteriyle epey bağlantılı ve çok güçlü buldum…
Bu gösterideki favori repliğiniz veya anınız hangisi?
“Biz sayısız kişiyiz, hepimiz. Papatyalar. Cadılar. Alpler. Ustalar. Ve iskeletimsi küçük çocuklar Babanın devasalığına doğru bakıyor.”
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da sizi en çok etkilemiş kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Hayatımız boyunca, çalışırken yolumuzu bulmamıza yardımcı olan bir çok ustamız ve bir çok sanatçı vardır. Bunlar ressam, koreograf, dansçı veya sinemacı olabilirler. Esinlerim bir çok farklı yerden gelir ve yapıtlarım direkt olarak sanatçılara referans verirler. Ben iki de bir, etrafımızdaki sanatçıların neler yapmış ve yapmakta olduklarını görmek isterim. Bu konuda sürekli ısrar ederim.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
Cannes Film Festivali dahil birçok festivalden ödüllü, uzun metrajlı olduğu kadar kısa filmleriyle de Venedik Film Festivali’nden Avrupa Film Ödülleri’ne birçok adaylığı olan Marco Martins 1972 Lizbon doğumlu bir sinemacı. Martins, İstanbul Tiyatro Festivali’ne davet edilen Kayıp Kimlik'te başrollerden birini oynayan Beatriz Batarda ile 2007 yılında kurduğu Arena Ensemble adlı tiyatro topluluğuyla disiplinler arası işlere imza atıyor. Kayıp Kimlik'in üçüncü ortağı ise, Belçikalı ünlü koreograf Alain Platel’in dansçılarından Romeo Runa. Film, tiyatro ve dans disiplinlerini iç içe geçirerek; çocukluk anıları, ebeveyn ilişkileri ve aile hayatına dair biyografik verilerle şekillenen Kayıp Kimlik'i seyretmeyi heyecanla beklerken…
Sizce tiyatronun özü/ruhu nedir? Çağdaş tiyatroyu bugün nasıl tanımlarsınız?
Tiyatroya bakışım, topluluğum olan Arena ile çalıştığım son bir kaç yılda aslında oldukça değişti. Şimdilerde, bir süreçten veya bir gösterinin kendisinden elde etmek istediklerim, eski zamanlara göre radikal bir biçimde değişti. Ben tiyatroya repertuvar tiyatrosu yaparak başladım ki bu türü, bir yazar olarak bugün hiç ilginç bulmuyorum. Bu demek değil ki tek bir metinden yola çıkarak işler üreten bir çok yazara hayranlık duymuyorum; ancak benim çalışma süreçlerim önceden tanımlanmış bir metniler bütününe sahip olmayan, son derece açık araştırma süreçlerinden oluşuyor ve bu yüzden de yorumlayıcılardan (performansçılardan) başka bir anlayış talep ediyorlar; bu süreçler, metnin, üzerinde çalıştığımız şeylerin sadece bir parçasını oluşturduğu laboratuvar süreçleri. Sanırım bu, her bir performansçının içinde nelerin yankılandığını daha fazla bilme arzusuyla alakalı. Bunlar, (sanatta) canlı ilişkinin, olağandışı ve özgün bir ortamda kurduğu, izin verdiği ve işlettiği belli prosedürler ve araçlar.
Tiyatronun ruhu şimdiki zaman. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bütünsel sanat deyince akla daha ziyade sinema geliyor ancak ben tiyatroyu, epey ilgimi çeken bir biçimde, insanlara sunduklarımı onların belli bir kararlılık ve sezinlemeyle sentezledikleri bir sanata daha yakın buluyorum. Metnin taraflardan sadece biri olduğu, sahnelenenin bütün öğelerin birbirine eklemlenmesinden meydana geldiği, ve de o belirli yer ve zamanda gerçekleşenlere bağlı olan bir mekân ve zaman yaratma olasılığını seviyorum. Her sahnelemede yenilenen bir sanat meydana getirmek için mekândan, bedenden ve oyuncunun mevcudiyetinden yola çıkıyoruz. Dans, hareket, müzik, metin, mevcudiyet ve modülasyonun kesişmesinin neredeyse sonsuz olasılık sunduğu bir yer. Bunu çok seviyorum. İnkar edilemez etkiye ve sürekliliğe sahip bir deneyim, bir gerçeklik sunduğu için, “gelip-geçici” sıfatının uygun olmadığını algıladığımız bir yer. Felsefi ve teatral olarak bu soruyla yakından ilgileniyorum. Bu gösteride ilk defa, Las Vegas’ta sahneye çıkan profesyonel bir sihirbazla çalıştım. İlüzyonun bir gerçeklik olabileceğini çok iyi bilen biri.
Dünyanın mevcut durumunu her anlamda göz önünde bulundurduğunuzda, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil sorun nedir?
Bazen kendimizi kurtarmanın tek yolu tiyatro veya sinema, yani sanat yapmak. Karşılaşmaların ve yansımaların yeri orası, bazen zor ve belirsiz, her şey iyi gittiğinde ise duygusal ve her şeyin ötesinde canlı. Yaklaşık bir buçuk saat için soyunuyor ve temsil ediyoruz. Tiyatro yapmak görmeyi sağlamaktır, göstermektir. “Bu şekilde gör” demektir. Belirli bir konu veya bağlama göre kendimizi kasırganın gözüne yerleştirmektir. Kayıp Kimlik örneğinde gösteri, cinsiyet, duygusal bağlanma ve aile hayatı ile ilgili. Bir yazar olarak üzerinde çalışmak için temaları ben seçerim çünkü onlar o anda beni meşgul eden ya da yüzleştiğim konulardır. Bu oyun özelinde, örneğin, üçüncü çocuğum doğduktan sonra babalık üzerine konuşmayı seçmem tesadüf olmamalı. Hiç kuşkunuz olmasın ki bu benim en kişisel yapıtım.
Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalarınız işlerinizde rol oynuyor mu?
İki cümle arasında bir önceki köprüye gerek yoktur ve bakan kişinin, eksik olanın ne olduğunu aramasını teşvik eden, konuşmanın ötesinde bir olayın oluyor olması pek iyidir. Bu gösteri, Siri Hustvedt’ten Sofokles’e, Shakespeare’e ya da Kafka’ya, çeşitli yazarların bir yığın metinlerini kesiştiriyor. Oyuncularda yansımaları olan metinleri arayışımla gerçekleşen, konu hakkında uzun bir araştırmanın sonucu. Metnin yorumcuyla buluştuğu ve yorumcunun metni kendine mal ettiği bir süreç bu. Oyuncuların bedenleri sürekli başkalaşır, bir çok soru yöneltir ve dillerin kesişmesi, yeni anlamlar yaratmak için imkan sağlar. Direkt olarak rüyalardan esinlenmedim hiç ama rüyalarda olduğu gibi tiyatronun da gerçekleşme yolları ve olasılıkları neredeyse sonsuzdur.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz bir yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Başlıklar benim için çok önemlidir. Bir yapıt üzerine çalışmaya başladığımda onları önceliklerimin en tepesine yerleştiririm. Bir çok başlıktan oluşan bir liste yaparım -bu örnekte başta dokuz isim vardı listede- ve sonra bir tanesini seçerim ya da hayat bana daha iyi bir tanesini gösterir. Bu başlıklar, süreç boyunca gittikçe elenseler de, yapıtı görmenin çeşitli yollarına karşılık gelirler. Bu sefer başlığın son hali, “kayıp kimlik/profil perdu” (resim sanatı terminolojisinde: sırtın dörtte üçü) formatında bir portrenin de sergilendiği bir Klimt/Schiele sergisinde aklıma geldi ve bu ismi gösteriyle epey bağlantılı ve çok güçlü buldum…
Bu gösterideki favori repliğiniz veya anınız hangisi?
“Biz sayısız kişiyiz, hepimiz. Papatyalar. Cadılar. Alpler. Ustalar. Ve iskeletimsi küçük çocuklar Babanın devasalığına doğru bakıyor.”
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz sanatçı(lar) ya da sizi en çok etkilemiş kişi(ler) var mı, varsa kim(ler)?
Hayatımız boyunca, çalışırken yolumuzu bulmamıza yardımcı olan bir çok ustamız ve bir çok sanatçı vardır. Bunlar ressam, koreograf, dansçı veya sinemacı olabilirler. Esinlerim bir çok farklı yerden gelir ve yapıtlarım direkt olarak sanatçılara referans verirler. Ben iki de bir, etrafımızdaki sanatçıların neler yapmış ve yapmakta olduklarını görmek isterim. Bu konuda sürekli ısrar ederim.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















