talimhane tiyatrosu'nun bu hafta boyuncaki konuğu ingiltere'den atc & young vic ortak yapımı the brothers size idi.23 Kasım 2008 Pazar
çemberde sıkışmış hayatlar
talimhane tiyatrosu'nun bu hafta boyuncaki konuğu ingiltere'den atc & young vic ortak yapımı the brothers size idi.22 Kasım 2008 Cumartesi
pina'nın dünyasında gezinti
pina'nın karanfil bahçesinde oturmuş kahve ile kek keyfi yapıyorum. etrafım nelken'in karanfilleri ile kaplı. gelip geçenler oluyor arada sırada, ama benim gibi içecek veya yiyecek bir şey alıp da bir masaya oturup oranın keyfini çıkaran yok nedense. yuva çocukları geçiyor önümden gürültülü, sonra yine sakinleşiyor etraf.
yok hayır, rüya görmüyorum, bunların hepsi gerçek! hem de almanya'nın güneybatısında küçük bir sanayi kenti bochum'da gerçekleşmekte. size de tavsiye ederim; yolunuzu bochum'dan geçirmek için 1 şubat 2009'a kadar vaktiniz var!
merak ettiniz mi nedir işin gerçeği, anlatıyım:
30 yıldır pina bausch'un sahne tasarımlarını yapan peter pabst pina bausch festivali dolayısıyla bir sergi hazırlamış bochum'daki çağdaş sanatlar müzesi'nde.
haberi duyup oraya doğru yola çıktığımda herhalde sahne tasarımcılarının kullandığı ölçekli sahne kutucuklarını sergiliyorlardır diye düşünmüştüm. heyhat, ne kadar dar fikirliymişim! ya da; peter pabst'ın ufku ne kadar genişmiş! söz konusu olan, tahmin ettiğim gibi sıradan bir sergi değilmiş meğer: peter pabst, pina bausch için hazırladığı sahne tasarımları içerisinden 6'sını seçmiş ve bunlardan yola çıkarak büyük ölçekli mekan enstalasyonları tasarlamış.
yani?
bire bir dekorların içinde gezinmeyi bırakın, o tarz bir deneyimin çok ötesinde, pina bausch'un yapıtlarının atmosferine dalmak, giderek ruhuna nüfuz etmek imkanını veren bir sergiyle karşı karşıyasınız.
gerçekten inanılmaz; hele de benim gibi "iflah olmaz bir pina bausch hayranı" iseniz!
büyük, geniş, kocaman 6 mekan. her mekanda bir yapıtın sahne tasarımından yola çıkılarak hazırlanmış bir mekan enstalasyonu: müzenin fuayesi ve kafesinin bulunduğu giriş karanfillerle kaplı (nelken), diğer bir mekanın zemini toprak (auf dem gebirge hat man ein schrei gehört), bir başkasınınki çimen (1980). başka bir mekan, bir kar peyzajı canlandırmak amacıyla 25 ton tuzla kaplanmış, tuz tepelerinin içinden tavana kadar sayısız kayın gövdeleri yükseliyor (tanzabend II - das madridstück). daha küçük boyutlu bir mekan ise bütünüyle havuza dönüştürülmüş, ortasındaki yüzen adada yürünüyor (ein trauerspiel). altıncı salonda da pina bausch'un farklı yapıtlarında her seferinde yeniden yorumladığı "yüksek beyaz duvar" motifinin kullanıldığı bir yapıtının dekoru (two cigarettes in the dark) diğer düzenlemelerden farklı olarak birebir kurulmuş. hatta dekorun arkasında bir yere yapıştırılmış new york turnesinden kalma itfaiyenin güvenlik damgalı belgesi bile durmakta.
ve siz bu mekanların içerisinde gönlünüzce dolaşıyorsunuz, pina bausch'un dünyasında geziniyorsunuz. şanslıysanız, pina bausch dansçılarının habersizce düzenledikleri canlı performanslardan birine denk gelebilirsiniz...
peter pabst sergi broşüründe "aslında bu bir zemin-sergisi" demiş, evet gerçekten öyle, çünkü zeminle derdi olan bir koreograf ile çalışıyor:
hareketi, koreografiyi, tasarladığı eserin ruhunu her seferinde zeminle kurduğu ilişkiyle birlikte yeniden tanımlayan, vurgulayan bir koreograf pina bausch.
ilk eserlerinden biri olan "frühlingsopfer"(bahar ayini)'nde kullandığı gevşek nemli topraktan itibaren yukarda bahsi geçen kum, çimen, toz, tuz dışında suyla, kuru çınar yapraklarıyla, hatta parçalanmış beton tuğlalarıyla kapladığı zemini dansçıları için güvenlikli, dans figürleri için tanıdık bir alan olmaktan çıkaran pina bausch.
sergi ile tek barışık olmadığım nokta, mekan enstalasyonlarıyla birlikte kullanılan fotoğrafların boyut ve düzeni. iki tip tercih yapılmış: duvarları kaplayan büyük boyutlu fotoğraflar mekan atmosferine ne kadar katkıda bulunmuşsa, 70x100 cm boyutundaki küçük fotoğrafların kalabalık bir şekilde yerlere, duvar kenarlarına, zeminin içine yerleştirilmesi de o kadar bütünlük duygusunu zedelemiş.
peter pabst'ın çok isabetli bir sözüyle bitireyim: "sahne mekanı sadece güzel olmamalı, ayrıca öyle bir dünya yaratmalı ki içinde yaşayanlara hikayelerini anlatabilmelerine imkan verecek estetik, duygusal ve fiziki-coğrafi şartları sağlamalı."
sahne mekanı şimdi sadece pina bausch'un dansçılarının değil, biz seyircilerin hikayelerine de açık!
daha fazla fotoğraf için:
http://www.bochum.de/C125708500379A31/vwContentByKey/W27L3BLY610BOLDDE
21 Kasım 2008 Cuma
kıvrımların kıvraklığı

sidi larbi cherkaoui çok verimli bir sanatçı; durmaksızın üretiyor. sadece son dört yılda cullberg balesi (end), monte carlo balesi (in memoriam, mea culpa), cenevre balesi (loin) ve danimarka kraliyet balesi (l'homme de bois) gibi büyük dans toplulukları için kalabalık kadrolu koreografiler tasarladığı gibi dansçı-koreograf arkadaşları ile birlikte iki kişilik (zero degrees) üç kişilik (apocrifu) dört kişilik (d'avant) işlere de imza attı. iki yıldır het tonnelhuis'in yaratıcı kadrosunda. 2007'de onlarla myth ve origine'i sahneye koydu, 2008'in mayısında shaolin'li rahiplerle sutra'yı.maurice béjart, peter brook ve bartabas ile çalışmış olan ve son yıllarda pina bausch'un konuk dansçılarından olan shantala shivalingappa ile sidi larbi cherkaoui'nin birlikte tasarladıkları 20 dakikalık bu küçük ama pırıl pırıl, mücevher değerindeki eser 16 kasımdaki 7 saatlik gala gecesinin son gösterisi olarak sahneye kondu.
19 Kasım 2008 Çarşamba
kılıçlara dönüşen kitaplar



basamaklar var, gökyüzüne doğru yükselen. özgürleşmek isteyen insanlar var, dansçılar; üç erkek dansçı. larbi, dimitri ve yasuyuki. kadın yok. korsikalı bir a capella topluluğu var, "a filetta"; 7 erkek şancı litürjik ilahiler ve lirik şarkılar söylüyor.küçük zillerden salkımlar var dansçıların ayak bileklerine sarmalanmış; dansçılar zillerle zincirlenmiş, her hareketlerinde ziller ses çıkartıyor. kitaplar var, sahnenin çeşitli yerlerinde düzenli istiflenmiş veya öylesine yığılmış.
bedenlerine nakşedilen yazılarla nefes almaya, yaşamaya başlayan, ama giderek o yazıların mahkumu olan, yazılarla baskı altında tutulan, yazıların nefessiz bıraktığı insanlar: "apocrifu" insanın kitaplarla, yazıyla imtihanı!
dansın kabe'sinde...
17 Kasım 2008 Pazartesi
3 tage mit pina bausch

gerçi festivalin adı "pina bausch ile 3 hafta" ama benim onunla geçirdiğim süre 3 gündü. bu üç gün, hayatımın unutulmayacak zamanlarına kaydoldular!
9 Kasım 2008 Pazar
ölümün ayrıcalığından uranyumun ağırlığına...

eserin konseptini hazırlayan robert wechsler'in oyun esnasında bir yerde dediği gibi "sanatçının üretmesi için bir şeylerden ilham alması şarttır". peki, ilham alınan şeyler/durumlar/olaylar niteliksiz ve etkileyicilikten uzak ise veya ilham alınan şeyin hakkı sahne üzerinde verilemiyorsa, ortaya çıkan ürünün zorlamaya dönüşmesi an meselesi olmaz mı?
6 Kasım 2008 Perşembe
sıradan insanın intikamı
dot bu sezon maraton koşacak!ilk adımı attı: "kayıp cennet" ve "dün meydana gelen bir olayda... "
murat daltaban günümüzün nabzını tutmaya yönelik, hızlı, sert ve çarpıcı metinleri kullanmaya devam ediyor. bu seferki durağı mark ravenhill; geç kalınmış bir buluşma, ama neyseki hakkını veriyor.
ilk iki oyun balyoz gibi iniyor ruhlarımıza!
öyle, yoğun bir günün ardından çekilecek gibi değiller! (ama şaşırtıcı şekilde çekiliyorlar)
bir pazar matinesine denk getirirseniz de (pazarları seans 11.00'de), maalesef tatil gününüzün bütününü sarsacak güçteler! hatta olur da oyun öncesi fuayede lezzetleriyle insana mutluluk veren ev yapımı kurabiyelerden atıştırma gafletinde bulunduysanız, kendinizi o mideye indirme anlarında mesut hissettiğinize pişman olabilirsiniz!
yani anlayacağınız bu oyunlar "happy-go-lucky"nin poppy'sine göre değiller!
sağlam kafayla girip, allak bullak olarak çıkmak için birebirler...
sizlere dot'ta sezon boyu "huzursuz seyirler diliyorum"
5 Kasım 2008 Çarşamba
dün akşam enka'ya "cesaret ana" geldi çocuklarıyla

3 Kasım 2008 Pazartesi
birbirinin aynısı/aynası iki adamın yolculuğu
adamlardan biri fas asıllı belçikalı sidi larbi cherkaoui, diğeri bangladeş asıllı ingiliz akram khan. ikisi de melez; iki ayrı kültürün, iki ayrı dünyanın etkileşiminden oluşmuşlar; batı ile doğu’nun, islam ile hıristiyanlık’ın. ikisi de çağdaş dans dünyasının son yıllarda en sözü edilen sanatçılarından.
akram khan, 1988 yılında 14 yaşındayken peter brook’un “mahabharata”sında rol aldı, ravi shankar ile çalıştı ve 2002 yılında hint klasik dansı kathak ile çağdaş dansı harmanladığı “kaash” ile ilk önemli çıkışını yaptı. son çalışmaları arasında 2006 yılında ünlü fransız başbalerin slyvia guillem ile gerçekleştirdiği ve halen sahnelenen “sacred monsters”, 2007 yılında tayvanlı cloud gate dans topluluğu için hazırladığı “lost shadows” sayılabilir. akram khan halen 2008’in sonbaharı’nda londra’daki national theatre’da sahnelenecek olan ve juliette binoche’un dans edeceği bir dans-tiyatro gösterisinin hazırlıklarını sürdürmekte.
sidi larbi cherkaoui ise 15 yıl önce belçika televizyonunda michael jackson taklitleri yaparak başladığı dans kariyerine 1997 yılından itibaren alain platel’in topluluğu les ballets c. de la b.’de devam etti. “rien de rien” ile tanındı ve sonraki yıllarda yapımcıları arasında tanztheater wuppertal pina bausch’un da bulunduğu “tempus fugit”, “foi”, monte carlo balesi için “ın memoriam” ve sacha waltz dansçılarıyla ortak olarak “d’avant” adlı gösterileri hazırladı. sidi larbi cherkaoui 2007-2008 sezonunda belçikalı grup toneelhuis ile “myth”, hildegard von bingen’in hayatı ve müziklerinden esinlenerek sahneye koyduğu “origine” ve brüksel’in prestijli opera kurumu la monnaie munt’un siparişi olarak hazırladığı “apocrifu” adlı gösteriler ile turnede olacak.
iki koreografın geçmişlerindeki ortak noktalara değinmekte fayda var; ikisi de burs alarak kısa bir dönem anne teresa de keersmaaker’in okulu p.a.r.t.s.’da bulunmuşlar ve iki yılda bir dağıtılan nijinski ödüllerinde 2002’de akram khan, 2004’de sidi larbi cherkaoui “en iyi yeni koreograf” ödülünü almış.
ikilinin 2005 yılında ortaklaşa hazırladıkları ve 2 yıldır dünyanın belli başlı sahnelerinde sundukları, hatta gelen istek üzerine bazı şehirlerde ikinci kere oynadıkları gösterinin adı “zero degrees”.
“zero degrees”, sekiz yıl önce akram kahn’ın başından geçen bir hikayenin oluşturduğu omurga üzerinden ilerliyor; önce hikayeye konu olan olaylar anlatılıyor, ardından bu olaylardan yola çıkan duygular ve durumlar dans diliyle vücut buluyor.
hikaye edilen, günümüz duygu ve iletişim yoksunu dünyasında rahatlıkla herkesin başından geçebilecek bir olay. belki aşırı ilginç değil, hatta her gün iç savaşlarda ve intihar saldırılarında ölenlerin sayısının televizyonlardan maç skoru gibi verildiği bir dünyada çoğu insana sıradan bile gelebilir.
iki kuzen bangladeş’ten kalküta’ya gitmektedirler. önce, bangladeş-hindistan sınırındaki kontrolde yerli halk rahatlıkla diğer tarafa geçerken, iki kuzen ingiliz pasaportları yüzünden polise takılır ve uzun süre bekletilirler. yolcukluklarının trenle gerçekleşen devamında ise kompartımanın diğer ucunda oturan bir adam dikkatlerini çeker; adam uzakta olduğu için tam fark edemiyorlar ancak emin de olamıyorlardır; adam belli belirsiz hareket ediyor mudur yoksa etmiyor mudur? bir zaman sonra adamın öldüğü anlaşılır, eşi bağırarak yardım ister. kuzenlerden biri diğerini, ölüye dokunursa sorumlu tutulabileceği gerekçesiyle engeller. yardım edememenin verdiği vicdan azabıyla kalküta’ya varırlar; onları otel odalarında özledikleri hayat standartları beklemektedir: havalandırma, duş alma imkanı, mtv kanalı…
akram khan ile sidi larbi’nin, girift bir olay örgüsü barındırmayan bu basit hikayeden yola çıkarak sahnede kurdukları koreografi bütün övgü sıfatlarını hakediyor: nefeskesici, büyüleyici, etkileyici!
iki koreograf-dansçı 75 dakikalık bir sürede neredeyse insan coğrafyasının bütün duygularını anlatıyorlar; yapıt, insanlık ile bir hesaplaşma adeta! sahnede bir tek aşk yok insana dair, onun dışında neredeyse bütün duygular ve durumlar bir bir ifade buluyor. yapıt doğumla başlıyor… ardından iktidar, acı, çaresizlik, intikam, baskı, kimlik, aidiyet, şiddet, sevgisizlik, şefkat ihtiyacı, umursamazlık ve incitme kesintisiz bir akıcılıkla birbirine bağlanan sahnelerde birer birer göz önüne seriliyor… ve yapıt ölümle bitiyor.
akram khan ile sidi larbi bütün bu insanlık hallerini, özellikle “yaşıyor olma hali” ile “ölmüş olma hali” arasındaki ikilik kavramı üzerine oturtuyorlar; aradıkları referans noktası, akram khan’ın program broşüründe belirttiği gibi, sıfır derecesi; her şeyin başladığı… ve bittiği! “zero degrees” bir anlamda doğum ile ölüm arasındaki o sınır çizgisinde gerçekleşiyor; aynı, hikayede sözü edilen kahramanların yolculuk ettikleri, aşmaya çalıştıkları fiziki ve duygusal sınır çizgileri gibi… aynı, yaşıyor olma ile ölmüş olma halleri arasındaki belli belirsiz sınır gibi!
ikilik ve sınır kavramlarının etrafında gelişen insanlık durumları iki kişi arasındaki ilişkide somutlaşıyor; bazen karşıtlıktan, bazen etki-tepkiden, bazen de tamamlanmışlıktan besleniyor. diğeri tarafından kontrol edilen, yönlendirilen, hükmedilen biri. diğerinin hareketleri ile tamamlanan, diğeri ile olan ilişkisi sayesinde onunla bütünlenen biri. bazen de kişinin kendi içindeki, ona hükmeden, karşı çıkan, onu yönlendiren “diğeri” ile ortaya çıkan ikilik. ya da, kişinin içindeki ruhun hükmettiği bedeniyle ulaşılan tamlık, birlik. birbirinin aynısı, aynası iki ruhun yolculuğu bu.
akram khan ile sidi larbi’ye yolculuklarında üç sanatçı eşlik ediyor; besteci nitin sawhney, heykeltraş antony gormley ve ışık tasarımcısı mikki kunttu.
daha önce iki kere akram khan ile çalışmış olan hint asıllı ingiliz besteci nitin sawhney’in müziği hint ezgilerinden, ilahilerden, kalp atışlarından ve gittikçe hızlanan ritimlerden besleniyor. viyolonsel, keman, vurmalılar ve vokalden oluşan dört kişilik müzisyen grubu sahnenin arka duvarının gerisinde canlı olarak sunuyor müziği. zaman zaman, ön sahne loşlaştığında arka sahneye verilen ışık ile onlar da görünür oluyorlar beyaz yüzeyin arkasından.
sahnede hareket eden iki adama zaman geliyor, dansçıların replikaları olarak turner ödülü sahibi ingiliz heykeltraş antony gormley tarafından hazırlanmış cansız mankenler eşlik ediyor; onlar da hikayenin, anlatılanın bir parçası haline geliyor, neredeyse kendi başlarına hareket ediyorlar. bu sayede yaşıyor olmak ile ölmüş olmak arasındaki sınır çizgisi bir kez daha vurgulanmış oluyor.
zaman zaman da, sahnede durmadan yer değiştirerek dönen iki adam, mikki kunttu tarafından ustaca hazırlanmış ışık tasarımı sayesinde, etraflarını saran beyaz yüzeylere yansıyan sayısız gölgelerle birlikte bir kalabalığa dönüşüyorlar; bazen büyük küçük sayısız gölgelerle çoğalan, bazen de bütün gölgelerin birleştiği, üstüste bindiği bir anda, tek bir gölgeye indirgenen bir kalabalık bu! ışık tasarımı, iki adamın, kendileri sahnede birbirlerinden çok uzak mesafede dururlarken, gölgeleri sayesinde birbirlerine dokunmalarını da sağlıyor; günlük hayatta birbirine ulaşamayan bedenlerin, ruhları yoluyla iletişime geçme çabası sanki…
“zero degrees”, ilk defa 2005 yılında londra’da sadler’s wells tiyatrosu’nda sahnelendi, aynı yıl oliver (en iyi yeni dans), time out ve critic’s circle (en iyi çağdaş koreografi) ödüllerine aday gösterildi ve en son 2007 yılının ağustos ayında sidney’de dağıtılan helpmann ödülleri’nde “en iyi bale/dans yapıtı koreografisi” ve “en iyi erkek dansçı” (akram khan) dallarında ödül kazandı.
“zero degrees”in 2005 yılından beri süren dünya yolculuğu hız kesmeden devam etmekte; geçtiğimiz yaz gerçekleşen iskandinavya, arjantin, tayvan ve ispanya turnelerinin ardından ekim ayında berlin’in avant-garde sahnesi hebbel tiyatrosu’na iki yıl aradan sonra tekrar uğrayıp tıklım tıklım dolu salonda çoşkulu bir seyirci kitlesini üç gece üstüste büyüleyen ekip aralık ayında da roma ve brugges’de sahne aldı.