mark ravenhill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mark ravenhill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2009 Perşembe

çağdaş destan tamamlandı

"vur / yağmala / yeniden" sekizinci gösteri ile noktalanıyor. sekiz aydır takip ettiğimiz bu çağdaş destan ancak bu kadar isabetli iki oyunla noktalanabilirdi. her şey o kadar tamamlandı ki, üstüne söyleyecek söz kalmıyor.

sekizinci gösteriyi oluşturan "odysseia" ile "cennet yeniden" birbirine zıt özellikler barındırıyorlar: toplumsal alan - bireysel alan, askerlik - eşcinsellik.
ilk oyun "odysseia"da işgal kuvvetlerinin özgürlük ve demokrasi getirdiklerine inandıkları topraklardan özgürlük ve demokrasi götürecekleri başka topraklara doğru yola çıktıklarına, ikinci oyun "cennet yeniden"de ise 20 yıl önce özgürlük ve demokrasinin gittiği topraklarda insanların ne kadar tok (hatta şişmanlamış), uyuşturulmuş ve omurgasız olduklarına tanık oluruz.

"vur / yağmala / yeniden" projesinin mimarı/yönetmeni murat daltaban son oyunda oyuncu olarak da karşımıza çıkarak eşcinsel matt'ı canlandırıyor.
murat daltaban'ı uzun bir süre sonra tekrar sahnede seyretme vesilesiyle, afife jale ödülleri hakkında bir izleyici olarak içimde kalan bir konuda fikrimi söylemek isterim:
kentimizin prestijli ödülü [tony'si] olmaya aday afife jale ödülleri'nin jürisi her sene bir pot kırmadan olamıyor. geçen sene "sivas '93"e, kategorileştiremedikleri için özel ödül vermeyi seçmişlerdi; saçma bir karardı, zaten çok tartışıldı. bu sene ise, neredeyse hiç tartışılmayan, ancak bana çok garip gelen başka bir karar aldılar: hangi oyundaki hangi oyuncuyu aday göstereceklerini bilemediklerinden "vur / yağmala / yeniden" projesinin bütün oyuncularına bir özel ödül verdiler. peki, murat daltaban neden yönetmen dalında aday gösterilmedi; ve neticede bu ödül ona verilmedi. kafa karıştıracak bir şey yok ki ortada: bu uzun soluklu, tutkulu projenin tek bir mimarı/tek bir yönetmeni var. murat daltaban yönetmen olarak neden görmezden gelindi? afife jale jürisi, ne kadar dar görüşlü olduğunu neden her sene kanıtlamak zorunda!
büyük ihtimalle murat daltaban'ın son oyunda oynayacağı en baştan verilmiş bir karardır. ancak yine de çok isabetli olmuş, görmeyen gözlere "ben burdayım" demek lazım!!!

"vur / yağmala / yeniden" projesinin verdiği cesaret ve özgüvenle dot'un bir sonraki projesi "angels in america" olmalı. umutla bekliyorum!

27 Mart 2009 Cuma

27 mart dünya tiyatro günü kutlu olsun!

"atrofi 1 isimler evi", "mahşer & ana" ve "sweet dreams"; 27 mart alakart menüm bu gösterilerden oluştu.

akşamın ısınma turu, fransız kültür merkezi'nde sahnelenen ayrin ersöz'ün "atrofi 1 isimler evi" adlı yapıtıydı. mayıs 2008'de tiyatro festivali'nde prömiyer yapmış ve sezon içinde bir kaç defa tekrarlanmış bu entellektüel dans gösterisini seas bahanesiyle yakaladığıma çok sevinmiştim. ancak benim için fazla soyut, kendi içine kapalı ve bir dans gösterisi için fazlaca gevezeydi.
"atrofi"nin bana göre en etkileyici özelliği müziğiydi; bestecileri, müziği aynı zamanda sahnede canlı icra eden ceren akçalı (kontrbas), ayca daştan (piyano) ve tansu eğinlioğlu (çello) idi.
"atrofi" benim için ne kadar hayalkırıklığıysa, "vur/yağmala/yeniden"in 6. gösterisi "mahşer" ve "ana" da o kadar etkileyiciydi.

kanımca bu iki kısa oyun, dotbilsarda projesinin gerek reji, gerekse oyunculuk açısından en olgun, en başarılı gösterileri.
"mahşer"de hatice aslan ve enis arıkan ne kadar içerden oynuyorlarsa, "ana"da ipek bilgin o kadar abartılıydı; ama o ne muhteşem oyunculuktu öyle!
"mahşer"de o kadar güzel hazırlanmış mizansenler vardı ki, neredeyse hareketli rodin heykelleri izliyor gibiydim! "ana"da ise ipek bilgin turuncu saçları ve turuncu sabahlığı ile ekspresyonist bir ilahe gibiydi.
iki oyun da alkışlara eşlik eden bravoları sonuna kadar hak ettiler!

27 mart akşamımın son gösterisi; "gezici tiyatro festivali" adını taktığım black/north seas günleri kapsamında talimhane'de sahnelenen "sweet dreams" idi. bu aynı zamanda seas'in de son kapalı-mekan gösterisiydi.
beraber seyrettiğim arkadaşım oyunu çok beğendi, hatta çıkışta çaktırmadan afişini yürüttü. onun dediği gibi "tam da talimhane'nin atmosferine uyan" bir yapımdı, ancak beni pek fazla etkilemedi.
coğrafi olarak yakın ancak -malum konular dışında- hakkında çok da fazla bilgimiz olmayan bir ülkeden, ukrayna'dan gelen vilna scena (açık sahne) adlı topluluk sahneledi "sweet dreams"i. belli ki oyunun yönetmeni dmytro bogomazov yetenekli, ustaca atmosfer kuran bir sanatçı; neredeyse hiç bir dekor kullanmadan, ancak profesyonel bir ışık, projeksiyon ve ses tasarımıyla sahnede harikalar yarattı.
oyunda özellikle başrolü oynayan genç aktör çok başarılıydı; gerek beden dili, gerek müzisyenlik tarafı, gerekse de zemin ile yoğun ilişki kuran hareket/dans becerisi üst düzeydeydi.

darısı önümüzdeki yılların 27 mart'larına!

12 Mart 2009 Perşembe

"vur/yağmala/yeniden" maratonu devam ediyor...

dot'un "vur/yağmala/yeniden" projesi devam ediyor: 5. gösteri "aşk (için her şeyi yaparım ama bunu yapamam)" ve "tanrıların şafağı"ndan oluşuyor.
her biri ünlü bir film veya romanın adını taşıyan 16 kısa oyundan bu ikisi, bir ülkenin başka bir ülke tarafından o ülkeye demokrasi, özgürlük ve insan haklarını getirme kisvesi altında istila edilmesi anafikri üzerinden gelişiyor. 16 oyunun ikişerlik paketler halinde eşleştirilmesi projenin yönetmeni murat daltaban tarafından yapılıyor; bu açıdan da baştan beri çok isabetli seçimlerde bulunuyor daltaban.

"aşk" ve "tanrıların şafağı"nda mark ravenhill yine yarattığı sıradan karakterlerinin arasındaki ilişkiler üzerinden kurduğu gündelik durumları, daha geniş bağlamda çağımızın toplumsal portresini çizmek için kullanıyor. yine bir kahvaltı masasındayız, ya da bir raporun yazıldığı bir mekanda. savaşta kendi tarafındaki askerler tarafından yanlışlıkla öldürülmüş bir işadamının eşiyle tanışıyoruz ya da ülkesi istila edilmiş eski bir öğretim üyesiyle.

sanırım, "vur/yağmala/yeniden" projesinin en etkileyici performanslarını kadın oyuncular veriyor. seyredeli üzerinden beş ay geçmiş olmasına rağmen ne "kayıp cennet"teki komşusunun çığlıklarından rahatsız olan hostes'te ezgi mola'yı unutabildim, ne de oğlu alex'in kabusları için endişelen anne'de veda yurtsever ipek'i.
5. gösteri'nin de en kuvvetli tarafı kadın oyuncuları:
"aşk"ta kocasını kaybetmiş marion'u canlandıran ipek bilgin'in usta oyunculuğu sayesinde yüksek burjuva bir kadının cinselliğe, yalnızlığa ve çaresizliğe dair bütün duygularına, tereddütlerine, kabullenişlerine tanıklık ediyoruz.
"tanrıların şafağı"nda ise terazinin bir tarafında ülkesi istila edilmiş öğretim üyesi jane'de mine tugay var, diğer tarafında onun yaşadıkları hakkında rapor hazırlayan "iyi niyetli, ulvi amaçlı" istila güçlerinden susan'da pınar töre. mine tugay geçen sezon başlayan ve bu sezon devam eden dot yapımı "karatavuk"ta mükemmel ötesi bir oyunculuk sergileyerek hafızamda unutulmayacak bir yer edinmişti. "tanrıların gazabı"nda da, yine benzersiz, çok güçlü bir oyunculuk sergiliyor!

önümüzdeki hafta prömiyer yapacak 6. gösteri'nin ağır topları ise yine ipek bilgin ve -"üç maymun" ile hayran kitlesini genişleten- hatice aslan. heyecanla bekliyorum...


ve ilgilenenlere bir duyuru:
"vur/yağmala/yeniden"in yazarı mark ravenhill istanbul'da; 14 mart cumartesi günü 13.00'den itibaren ikişer saat arayla şimdiye kadarki 5 gösteri (10 oyun) arka arkaya sahnelenecek. 15 mart pazar günü de mark ravenhill pera müzesi oditoryumu'nda bir söyleşi/konuşma gerçekleştirecek.

1 Şubat 2009 Pazar

“öteki”: toplumsal paranoyanın şifresi

karşımda, üzerinde büyük harflerle "ŞÜPHELENECEK BİR ŞEY Mİ VAR?" yazılı afişler. altındaki "güvenliği ücretsiz arayın" teşvikiyle birlikte!
uçaktan yeni inmiş, brüksel’in kuzeyindeki bir istasyonda antwerpen’e gidecek treni bekliyordum bu afişlerle yüzyüze geldiğimde. dehşete düştüm!
olmayan fransızcamla bile afişin üzerinde ne yazdığını anlamıştım.

nasıl bir toplumsal paranoya yaratmaktır bu! herkesi birbirinden şüpheye düşürmek; tabii örtülü olarak yapılan işin aslı, batılıyı/beyazı/hıristiyanı "öteki"nden şüphelendirmek!
bu afişten sonra, insanın şüphelenmeyeceği varsa da "acaba?" der; kulağına kar suyu kaçmıştır bir kere! ne acımasız bir pompalamadır bu; insanı insana, toplumları toplumlara düşman eden!

afişin, sadece görseli değişen üç çeşitlemesi var; hepsindeki tedirgin olan "normal" insana karşılık birinde dişi bir pan, ikincisinde bir ortaçağ zırhı, üçüncüsünde bir hayalet bulunmakta.
belli ki afişi hazırlayan reklamcılar, içeriğin sertliğini “kabul edilebilir” kılmak, yumuşatmak için, belki de “ötekini” ürkütmemek için, şüphe uyandıran “şeyler” olarak sevimli figürleri seçmişler.
daha da önemlisi, bu figürlerin aslında batılıya "yabancı" olmamaları, tam tersine, batılının çok iyi bildiği ve hatta kökenini/geçmişini oluşturan efsanelerden, mitolojiden ve batıl inançlardan fırlamış olmaları. tekinsiz olan tek şey, bunların günümüz mekanlarında ortaya çıkmış ve üstüne üstlük kamusal ulaşım taşıtlarını kullanmak için zaman çizelgesine bakıyor veya bilet kuyruğuna giriyor olmaları.
yani bu figürler batılıya hem uzaklar (tarihsel olarak) hem de yakın (mekansal olarak); aynı “ötekiler” gibi; kültür, anlayış, din olarak uzak ama aynı kentlerde aynı ulaşım araçlarını kullananlar olarak onların aralarında, yakınında!

hayat ilginç tesadüflerle yüklü: belçika'ya gidiş nedenim, hayranı olduğum sidi larbi cherkaoui'nin "myth" (mit) adlı gösterisini seyretmekti.
yarı faslı yarı flaman olan sidi larbi kendisiyle yapılan bir söyleşide, gösterisi için çıkış noktası olarak aldığı mit olgusunu farklı kültürlere, geçmişlere, dinlere ait insanları yargılamadan yakınlaştıran, onların yalnızlıklarını azaltan insanlığın ortak belleği, ortak bilinçaltı olarak yorumlarken “saf kan batılı” aynı mitleri kendinden olmayanı/ötekini üstü örtülü olarak betimlemek için bir araca dönüştürüyor.
işte “batılı”nın esas sorunu: “öteki”yi yaratan kendisi.


neredeyse “öteki”ni hiç göstermeden, sadece “batılı”nın günümüzdeki bu hastalıklı halet-i ruhiyesini sakin sakin gözler önüne sermeye adanmış bir tiyatro oyunu istanbul’da yolunu yarıladı.
sezon başından beri dot bünyesinde murat daltaban rejisiyle ikişerli gruplar halinde oynanan mark ravenhill’in 16 kısa oyunluk “vur / yağmala / yeniden” projesi şu günlerde 4. gösteriye ulaştı.
4. gösteriyi oluşturan üç oyun “batılı”nın huzursuzluğunu bu sefer hastalık metaforu üzerinden anlatıyor, “savaş”ın etkisini arkaplanda da kalsa kaybettirmeden. bunlardan ilki “tahammülsüzlük”te tek başına oynayan tülay günal şimdiye kadarki oyunların en başarılı yorumcusu bana kalırsa.

4. gösterinin oyunları belki direkt olarak toplumsal paranoya hakkında bir laf etmiyorlar ama geçtiğimiz aylarda seyrettiğim 1. gösteri (“kayıp cennet” ve “dün meydana gelen bir olayda…”) ve 3. gösteri (“troyalı kadınlar” ve “dünyalar savaşı”) oyunları bu konuda bir balyoz gibi inmişti ruhlarımıza. kendi toplumlarının dışındakileri, onlara savaş açanları ötekileştiren "iyi" batılıları seyretmiştik.
[aslında o batılılara göre birer “öteki” olan biz türk seyircisinin aklına bu oyunları seyrederken acaba kendi “ötekileştirdiklerimiz” geldi mi hiç!]

oyunların metinleri çarpıcı ve murat daltaban’ın rejisi genel olarak belli bir düşünsel altyapıya sahip, ancak bence bu projenin en etkileyici yanı oyuncuların oyun öncesinde fuayede oyunun başlamasını bekleyen seyircilerin arasına karışmaları, onlarla oturmaları, belki gazetecilerle veya tanıdıklarıyla sohbet etmeleri.
murat daltaban’ın bilinçli bir tercihi mi bu durum, yoksa mecburiyetten (gerçek bir tiyatro mekanı olmayan bilsar’da kulis için bir yer düşünülmediğinden) mi gerçekleşiyor bilemiyorum ama kesinlikle can alıcı bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum.
eğer bilinçli bir seçimse daltaban’ı kutlamak şart! çünkü bu sayede seyircilere "aslında sahnedekiler sizlersiniz", sahnede neler oluyorsa aslında öyle düşünen, öyle hareket eden, kendisini kolayca “iyi” olarak tanımlarken kendisinden olmayanları “ötekileştiren” sizlersiniz demenin çok incelikli bir yolu bu.
ve bence ilk gösterilerde olduğu ve belki de ilerdekilerde de olacağı gibi seyircilerin üzerine yürümek, burnunun dibine kadar sokulup oynamak, onları parmakla göstermek ve taciz etmekten -ve maalesef çoğu zaman gülünç duruma düşmekten kurtulamamaktan- çok daha etkileyici bir yol bu!

“vur / yağmala / yeniden” projesinin sezon içindeki gösterilerine gidemeyenler, mayıs ayında bütün oyunların birarada sahneleneceği altı saatlik maratonu kaçırmasınlar.

6 Kasım 2008 Perşembe

sıradan insanın intikamı

dot bu sezon maraton koşacak!
ilk adımı attı: "kayıp cennet" ve "dün meydana gelen bir olayda... "

murat daltaban günümüzün nabzını tutmaya yönelik, hızlı, sert ve çarpıcı metinleri kullanmaya devam ediyor. bu seferki durağı mark ravenhill; geç kalınmış bir buluşma, ama neyseki hakkını veriyor.

ilk iki oyun balyoz gibi iniyor ruhlarımıza!
öyle, yoğun bir günün ardından çekilecek gibi değiller! (ama şaşırtıcı şekilde çekiliyorlar)
bir pazar matinesine denk getirirseniz de (pazarları seans 11.00'de), maalesef tatil gününüzün bütününü sarsacak güçteler! hatta olur da oyun öncesi fuayede lezzetleriyle insana mutluluk veren ev yapımı kurabiyelerden atıştırma gafletinde bulunduysanız, kendinizi o mideye indirme anlarında mesut hissettiğinize pişman olabilirsiniz!

yani anlayacağınız bu oyunlar "happy-go-lucky"nin poppy'sine göre değiller!
sağlam kafayla girip, allak bullak olarak çıkmak için birebirler...

sizlere dot'ta sezon boyu "huzursuz seyirler diliyorum"