ruhr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruhr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2015 Çarşamba

ruhrtriiiennale 2015 ve johan simons'un "accattone"si


üç yılda bir genel sanat yönetmeni değiştiği için trienal adını alan ruhrtriiiennale bu sene hollandalı tiyatro adamı johan simons'la yeni bir üç yıla başladı.
çiftçi bir aileden gelen, tiyatroya ilk başladığı 1980'lerden itibaren bu sanatı, özellikle binası dışına çıkarmayı, bu sanatın geleneksel takipçileri olan burjuva sınıfının dışındakilere ulaştırmayı dert edinmiş, gençliğinde kurduğu gezici tiyatro ile hollanda kırsalında terk edilmiş fabrikalarda oyunlar sahneleyen 68 yaşındaki simons beş yıldır almanya'nın en lüks, en pahalı ve ultra elit caddesi münih maximillian caddesi üzerindeki yüksek prestijli münchner kammerspiele'yi yönetiyordu; kontratını kendi isteğiyle yenilemedi, sezonu orada kapatıp ayağının tozuyla almanya'nın bu sefer işçi kesimi en ağırlıklı olan bölgesi, kömür-demir-çelik coğrafyası ruhr'a geldi.

simons, tiyatroya toplumun her kesimini kapsamayı amaç edinen bakışından taviz vermeden ruhr'daki üç yıllık yönetmenlik dönemine "seid umschlungen" (beethoven'ın 9. senfonisi'nin koral son bölümünde de kullandığı, schiller'in ünlü hümanist şiiri "ode an die freude" (neşeye övgü)'den bir alıntı: "kucaklaşın") başlığını vermiş.



tiyatroyu, geleneksel binasından çıkarma konusunda deneyimli ve azimli johan simons, zaten anafikir olarak eski endüstri yapılarından dönüştürülmüş, yani konvansiyonel tiyatro binaları olmayan mekânların kullanıldığı ruhrtriiiennale'ye bu anlamda da taze kan getirmeyi ihmal etmedi; festivalin bu kadar senedir girmediği iki endüstri yapısını festivale dahil etti: zeche lohberg ve zeche zweckel.
simons bunlardan, 50 metre kolonsuz açıklığa ve 210 metre derinliğe sahip kohlemischhalle zeche lohberg'de sahnelediği pasolini uyarlaması "accattone" ile, 26 eylül'e kadar sürecek olan bu seneki festivalin açılışını 14 ağustos'ta yaptı.
.

1961 tarihli "accattone" pasolini'nin ilk filmi. dilenci anlamına gelen accattone lakablı vittorio çalışmıyor olmayı yücelten, işsiz, güçsüz bir lümpen, hırsız ve pezevenktir; arkadaşlarıyla birlikte roma'nın yeni yeni yapılaşmaya başlayan ıssız, tanımsız, hatta amerikan kovboy filmlerinin kasabalarını andıran sevimsiz banliyölerden birini mesken tutmuştur. accattone, çalıştırdığı kadının parasıyla geçinir, yoksa hırsızlık yapar; hiç bir şekilde parası olmadığında ise açlıktan karnı midesine yapışık, avare dolaşır; ama yine de düzenli bir işe girip çalışmayı kabul etmez; çalışanlarla alay eder.



pasolini, filminin protagonisti ile isa arasında paralellik kurar; nasıl isa, getirdiği yeni inanç ile, içine doğduğu düzene radikal bir değişiklik önerdiyse accattone de bilinçli olarak çalışmamayı seçerek üretim üzerine kurulu mevcut toplum düzenine başkaldırır. ancak accattone bir yandan da bencil, ahlaksız, amaçsız haliyle isa figürünün karşı kutbunda konumlanır.
pasolini filminde bach'ın "aziz matta pasyonu"ndan bölümler kullanarak, bach'ın ulvi kabul edilen müziği yoluyla bir anlamda protagonistini yüceltir; zaten film 1960'larda vizyona girdiğinde bach'ın müziğinin kullanılması özellikle din ve burjuva çevrelerinde şiddetli rahatsızlık yaratmış.
.

johan simons neden pasolini'nin işsizliği, lümpenliği yücelttiği bir filmi 55 yıl sonra tiyatroya uyarlamayı seçer; hele de bizzat kendi varoluşunu "çalışmak" ile tanımlarken? hele de en üst seviyede emeğin üretildiği, terin akıtıldığı, çalışmanın ve işin hayatın varoluş sebebi olduğu bu endsütri bölgesinde?
simons bu yapım için neden ruhr bölgesinin en terk edilmiş; toplumsal, ekonomik, sosyal açılardan kendine haline bırakılmış mekânını seçer?
bu soruların cevapları bir kaç yerde gizli olabilir..

öncelikle, son on yıldır avrupa tiyatrosunda yükselen eğilimlerden birinin sinemadan tiyatroya uyarlamalar yapmak olduğunu söylemeli. hatta bu durum, avrupa tiyatrosunun yaşadığı yazar krizinin en belirgin göstergesi olarak da ortaya konuluyor tartışma ortamlarında; güçlü yeni yazarlar çıkmadığı için yönetmenlerin, mesajı sağlam ve zamanın sınavından geçmiş filmlere yönelikleri dillendiriliyor.
sinemadan tiyatro yapılan uyarlamalarda toneelgroep amsterdam'ın genel sanat yönetmeni ivo van hove'un öncü olduğu söylenebilir. antonioni, bergman, cassavetes, visconti; filmlerinden en çok uyarlama yapılan yönetmenler. ivo van hove, bergman'ın üç filmini, visconti'nin "rocco ve kardeşleri"ni (2010'da seyrettiğim bu yapımla ilgili izlenimim), antonioni'nin üç filminden ortak bir projeyi, cassavetes'in "açılış gecesi"ni ve pasolini'nin "teorem"ini tiyatroya uyarladı ve aynı filmler daha sonra başka bir çok tiyatro yönetmeni tarafından da sahnelendiler.

sorunun diğer bir cevabı; simons'un mekân olarak seçtiği yapının bulunduğu kasaba dinslaken ile ilgili olabilir. dinslaken, madenlerin kapanmasından sonra işsizliğin ve eğitimsizliğin tavan yaptığı ruhr yerleşimlerinden biri; kasabada liseye gitme oranı %4'müş. dinslaken'i almanya'da son zamanlarda gündeme taşıyan esas konuysa, selefilerin üssü olan kasabadan 20-25 kadar kişinin ışid'e katılmak üzere suriye'ye gitmiş olması.

(fotoğraf: mehmet k. özel) 

(fotoğraf: mehmet k. özel)  

(fotoğraf: mehmet k. özel) 

simons'a sorulduğunda, "tiyatroyu daha önce tiyatroya gitmemiş insanlara yaklaştırmak istiyorum, devede kulak da olsa" cevabını veriyor. başka bir söyleşinin sonunda ise, verdiği  benzer cevaptan  sonra ekliyor: "bu kadar yıllık tiyatro hayatımda hep buna uğraştım, ve hiç bir zaman başaramadım." simons'unki biraz sisifos'vari bir hayat felsefesi olsa gerek..

gazetede haberi çıkan ama festival programında gözükmeyen dinslaken'de düzenlenecek sokak etkinliğine veya festivalin çocuk-aile oyunu "sturzflug"a yöre halkını çekmek belki mümkün olacaktır, ancak "accattone" gibi büyük yapımlara yöreden seyircinin gelmesi söz konusu olduğunda, bunun başarıldığı söylenemez. oyun öncesinde zeche lohberg'in önündeki çimenlere atılmış şezlonglara uzanmış, büfeden peynir-şarap almakta veya fuaye işlevi gören mekânda sohbet etmekte olan seyircilere baktığınızda, sanat camiasından olanları ayrı tutarsak neredeyse hepsinin burjuva, hatta içlerinde azımsanmayacak bir kitlenin de yüksek burjuva olduğunu ayırt etmek hiç de zor değildi.

.

johan simons'un tiyatro anlayışında genel olarak neredeyse hiç bir atraksiyon yok. simons, daha önce münchner kammerspiele'de izlediğim, jelinek'e sipariş ettiği metinden yola çıkarak sahnelediği "die strasse. die stadt. der überfall" (cadde. şehir. baskın)'da da seyirciyi görsel veya işitsel olarak cezbedecek, sahne, ışık veya müzik tasarımıyla paketlenmiş bariz trükler kullanmamıştı (2012'de izlediğim bu oyunla ilgili izlenimim). simons bütün ağırlığı metne ve oyunculuğa veriyor; onun için protagonistlerin içinde bulundukları ekonomik, sosyal, toplumsal, kültürel durumlar öne çıkıyor.
ondan film uyarlaması veya tiyatro metni sayılamayacak çağdaş bir metin dışında; klasik bir tiyatro oyunu mizanseni izlemek çok isterim.






"accattone"ye dönersem;
50 metre kesintisiz açıklığa, 210 metre derinliğe sahip ve bir ucu ormana açılan bir mekân bulduysanız zaten başka bir şey yapmanıza gerek olmaz. simons da öyle yapmış; bu etkileyici boşluğu olduğu gibi bırakmış, hiç bir şey eklememiş.
simons hikayeye de ekleme veya çıkarma yapmamış; neredeyse filmi birebir takip eden bir sinopsis var. dramaturjik anlamda yaptığı en önemli şey; oyun alanının en önüne, sonu kaçınılmaz bir şekilde ölümle bitecek accattone'nin mezar çukurunu en baştan kazmış ve accattone'yi sonda ölürken değil de oyun sırasında bir mizansenle bu çukura sokup çıkarmış olması.

simons oyunu ağırlıklı olarak mekânın seyirci tribününün yerleştiği ucunun önünde kurmuş; ancak zaman zaman protagonistlerini ormana açılan diğer uca doğru yürütüyor, orada zaman geçirmelerine izin veriyor. protagonistler bu devasa boşluğun içinde zar zor görünen, kaybolan, yitip giden figürlere dönüşüyorlar. protagonistlerin içlerindeki boşluk, kaybolmuşluk ve içine doğdukları toplumun ekonomik, kültürel ve sosyal boşluğu; mekânı da ustaca kullanarak ancak bu kadar az ve öz bir mizansenle anlatılabilirdi.

simons'un "yapmadığı" başka bir şey ise; pasolini'nin bach referansını alıp bir adım ileri götürmek. günümüzün en usta bach yorumcularından philippe herreweghe ve topluluğu collegium vocale gent  oyuna canlı eşlik ediyorlar.
pasolini bach'ın sadece aziz matta pasyonu'ndan bir bölümü tekrar ederek kullanmışken, herreweghe bach'ın kantatlarından düzenlediği bir seçkiyi, hatta buna "accattone pasyonu" adını vermişler, topluluğuyla birlikte seslendiriyor. arasız 2.5 saatlik oyunun 50 dakikasını bach'ın müziği oluşturuyor. icra birinci sınıf, seçilen parçalar olağanüstü ancak kanımca müziğin oyunla ilişkisi kurulamıyor; içiçe geçirilmiş olsalar da iki yabancı gibi yanyana duruyorlar, birbirlerine nüfuz etmiyorlar.
.

johan simons oyunun sadece kendisinin değil, öncesinde ve sonrasında geçirilen vaktin, katedilen yolun da, seyircinin oyuna dair yaşantısında önemli bir rol oynadığını bilen bir tiyatro insanı.
sadece zeche lohberg gibi etkileyici bir mekân bulmakla kalmıyor, onu sonuna kadar kullanıyor. nasıl mı?

(video: mehmet k. özel) 

(fotoğraf: mehmet k. özel) 

(fotoğraf: mehmet k. özel) 

(video: mehmet k. özel) 

seyirciyi, 210 metrelik yapının seyirci tribününün olduğu ucundan içeriye almak rahatlıkla mümkünken, simons seyircileri önce dışarıda bu uçtan diğer uca yürütüyor, ormana açık olan diğer uçtan yapıya alıyor ve o 210 metreyi bir kere daha, bu sefer içeride tekrar yürütüyor; bu sayede mekânın atmosferinin seyircinin içine işlemesini sağlıyor. bu iki kere katedilen 210 metre, ruhani bir yolculuk, bir ritüel gibi; öncesinde oyuna hazırlık, sonrasında oyunun etkisinin devamı sağlanmış oluyor.
oyun başlamadan tribündeki yerinize oturduğunuzda, diğer seyircilerin tek bir hattan size doğru yaklaşmasını, gelişini izlemek oldukça görkemli. sonrasında, karanlık çökmüşken, spotlarla aydınlatılmış aynı yolda yürümek ise başka bir keyif. kolektif bir etkinliğin parçası olduğunuzu daha somut, elle tutulur bir şekilde hissediyorsunuz bu yolculuk sayesinde.

son tahlilde "accattone"; oyunun kendisinden ziyade bu ritüelle aklıma, gönlüme kazındı.

7 Ekim 2013 Pazartesi

NRW004 keersmaeker'in girdapları

-->



dün biten ruhr/triennalle kapsamında dünya prömiyeri yapılan son yapım 3-6 ekim tarihlerinde sunulan anne teresa de keersmaeker’in “vortex temporum”u idi; gösteri mekanı bochum’daki devasa endüstri yapısından kültür ve sanat mekanına dönüştürülmüş olan jahrhunderthalle’ydi. “vortex temporum” keersmaeker’in topluluğu rosas ile çağdaş müzik konusunda uzmanlaşmış ictus topluluğunun ortak projesi.
keersmaeker yaklaşık üç hafta önce de, yine ruhr/triennalle’de boris charmatz ile birlikte bizzat dans ettiği bach’ın müziğini kullandıkları “partita 2” adlı işini sunmuştu.

işlerinde webern’den bartok’a reich’dan de mey’e çağdaş bestecilerin müziklerini kullanan keersmaeker’in bu son işi “vortex temperum” 1946 doğumlu, 1998’de aniden vefat etmiş çağdaş fransız besteci gérard grisey’in aynı adlı bestesine dayanıyor.
“spektral müzik”in en önemli temsilcisi olarak görülen grisey’in bu bestesi de bu müzik türünün kilometretaşı olarak kabul ediliyor.
program kitapçığındaki kapsamlı açıklamalar ve gerek keersmaeker gerekse orchestra şefiyle yapılmış röportajlara rağmen, “spektral müzik”in temel özelliklerine vakıf olabildiğim söylenemez; ancak bu durum keersmaeker’in işini beğenmeme engel olmadı; hatta ona hayran kaldım bile diyebilirim.

önce altı müzisyenden (piyano, keman, viyola, cello, flüt ve klarinet) oluşan topluluk sahnenin en önüne gelip, normal konser düzeninde, yani oturarak çalgılar; ardından onlar sandalyelerini kaldırarak sahneden çıktılar ve bu sefer altı dansçı onların bulundukları noktalara gelip müziksiz olarak, muhtemelen onların çalgılarını çalarkenki beden hareketleri, çalgılarıyla bedenleri arasındaki ilişkiler, ve partisyonlarının gerektirdiği içsel devinimlerden esinlenerek hazırlanmış olduğunu tahmin ettiğin koreografiyi sergilediler; ardından müzisyenler tekrar sahneye gelip bu sefer ayakta ve hareket halinde müzik icrasına devam ederken, bir kişinin eklendiği dansçılar da (meğer piyanoyu iki elle çalınmasından dolayı bu andan itibaren iki dansçı temsil ediyormuş) zeminde tebeşirle ince bir çizgi halinde çizilmiş olan farklı genişlikteki daireleri ve yayları izleyerek devinmeye başladılar; her biri durmadan değişen yörüngelerde birbirlerine yaklaşarak, uzaklaşarak, toplanarak, ayrışarak, sanki gezegenelerden oluşan bir galaksi sistemi gibi hareket ettiler; piyano da bu büyük devinimde yer aldı, son bölümde şeflik yapacak olan kişi piyanoyu yavaş yavaş yörüngeler halinde çeviriken, piyanistte ayakta ve hareket halinde partisyonunu çalıyordu; piyanonun belirleyici olduğu hareket düzeni sonunda piyano sahnenin en önünden en arkasına gitmiş ve orada tekrar sabitlenmişti; bu sırada sahnenin tavanında soyut bir spiral şeklinde tasarlanmış ışık bantları spiralin kalın tarafından kıvrık ince ucuna doğru yanarken, sahne farklı ışık kaliteleriyle aydınlanır oldu; yukarıda sadece spiralin en ucunu temsil eden küçük ışık bantı yandığında sahnenin büyük bir kısmı karanlıktaydı, ama dansçılar ve müzisyenler hareket etmeye devam ediyorlardı;  sahne bütünüyle karardığında, arkada piyanonun etrafına yerleşen ama hala ayakta olan müzisyenler şefin direktifleri eşliğinde yaklaşık bir dakikalık bir bekleyişten sonra bütün ışıklar yanmasıyla üçüncü bölümü çalmaya başladılar ve bu sefer sadece dansçılar hareket etmekte ve gittikçe hızının arttığı bir girdabın bileşenlerine dönüşüyorlardı. zaten “vortex temporum”un anlamı kabaca “zaman girdabı” imiş.

ilk dinleyişte (ve muhtemelen sonraki dinleyişlerde kolay kolay) kulağa hiç de “sıcak” gelmeyen/gelmeyecek olan, ama canlı yaşantılandığında hipnotik etkisine kapılmanın kaçınılmaz olduğu bir besteyi sadece, bestenin içerdiği biçimsel (partisyon, çalgıların birbirleriyle ve yapıtın geneliyle olan ilişkileri,  çalgıların onları çalan bedenlerle olan ilişkileri, vb.) özelliklerden yola çıkarak, sahnelemeye hiç bir anlamsal veya librettovari bir katman eklemeden sahnelemek ve bunu karşındakilere, onları dikkatlerini bir an bile kaçıramadıkları şekilde etki altına alarak “seyrettirebilmek” herhalde ancak keersmaeker gibi usta sanatçıların başarabileceği bir iş.
ancak şunu da eklemek isterim ki; jahrhunderthalle’nin çok az müdahele edilmiş, olabildiğince özgün bırakılmış, gerek enine, gerek derinliğine gerekse de yükseliğine nefeskesici boyutlardaki mekanının da “vortex temporum”un üzerimde bıraktığı etkide büyük rolü olsa gerek. bu yapıtı sezon içinde örneğin la monnaie operasında veya antwerp'den lille'e, paris'ten londra'ya (ve hatta aralık ortasında "partita 2" ile birlikte atina'da onasis kültür merkezinde) seyredecek olanlar yapıttan benzer şekilde büyülenirler mi emin değilim..

6 Ekim 2013 Pazar

NRW003 goebbels'in şeyleri

 

heiner goebbels’in 2007’de sahneye koyduğu “stifters dinge” (stifter’in şeyleri) adlı işi, sanırım 4-5 yıl önce istanbul tiyatro festivali’nin programına alınmıştı; hatta sanatçının internet sitesinde istanbul’daki oyun tarihleri bile belirtilmişti. dikmen gürün hoca, cumhuriyet’teki köşesinde istanbul’a çok getirmek istediği bu işin sonradan mekan bulunamaması nedeniyle iptal edildiğini yazmıştı.
goebbels daha önce de tiyatro festivalimize konuk olmuş, akm büyük salon’da sahnelenen "hashirigaki” adlı yapıtıyla hayranlığımı kazanmıştı. dolayısıyla “stifters dinge”yi merakla beklemiş, gelemeyince de aklım kalmıştı.
yıllar sonra bu işi yakalama imkanım oldu; dün akşam ruhr/triennale kapsamında duisburg kraftzentrale’de izledim.

“stifters dinge” gerçekten de dikmen hocanın istanbul’a getirmek istediği kadar farklı, konvansiyonel tiyatro kalıplarını yıkan, bambaşka bir iş.
yaratım aşamasında uzun süre adı “the piano piece” olarak anılmış yapımda beş piyanonun kullanıldığı müzik var ama onları çalan müzisyenler yok, seslendirilmiş metinler kullanılmış ama onları okuyan oyuncular yok. peki ne var? normal bir tiyatro oyununda cansız olan her şey: ışık, sahne tasarımı, aksesuarlar ve efektler.





“stifters dinge” seçilmiş metinler, seçilmiş müzikler, bu iş özel olarak bestelenmiş müzikler ve resim tarihinden seçilmiş tablolar eşliğinde ışığın, tekniğin, perdelerin, projeksiyonun, suyun, sisin ve efektlerin yardımıyla seyirciyi ona yabancı bir dünyaya götürüyor, alışkın olmadığı bir atmosfere taşıyor.
eğer kendinizi kaptırırsanız, her türlü duyunuzu harekete geçiren bu 70 dakikalık gösteriden etkilenmemiz mümkün değil; gölgeler, yansımalar, fokurdayan sis, su damlaları, kıpkırmızıdan masmaviye dönüşen manzaralar, kendi kendine hareket eden objeler, değişen perspektifler, derinlikler sizi alıp başka bir diyara götürüyorlar.

ama tarif ettiğim bu duygusal etkinin, “affect”le kurulan diyarın yanısıra, “stifters dinge” özellikle metinler aracılığıyla “yabancı” olarak tanımlandığımız “şeyler” hakkında düşünmemizi de sağlıyor. bu bağlamda “stifters dinge”nin çıkış noktası; 19.yüzyıl’da yaşamış romantik yazar ve amatör ressam adalbert stifter’in anlatılarında karakterlerin bilmedikleri, yabancısı oldukları her şey için kullanılan “şey” kelimesi.
stifter’in metinlerine malcom x’in avrupalılar hakkında bir konuşması, claude levi-strauss’un insana güvenmediğini, yalnızlığı seçtiğini söylediği bir röportajından alıntı, william s. burroughs’un amerikalı zengin rockefeller’ı lanetlediği “tower open fire”dan bir fragman da eşlik ediyor; bağlamı genişletiyorlar.
ayrıca yunanistan’ın bir köyündeki bir kadının melankolik şarkısından, güney amerika yerlilerinin konuşmalarına bir çok etnolojik/etnografik kayıt da gösteri boyunca kulaklarımıza ulaşıyor. çoğu hareketi dijital olarak programlanmış ultra-çağdaş bir düzenekle (belki “makina” da denebilir) karşı karşıyayken bir yandan da bu “uzak diyarlar”ın seslerini duymak da yaşantıladığımız yabancılaşmayı kuvvetlendiriyor; her ne kadar claude levi-strauss alıntılanan röportajında dünya üzerinde gerçek anlamda ayak basılmamış, bakir kalmış hiç bir toprağın kalmamış olduğunu söylese de.. 



 
2007’den beri 300’ün üzerinde gösterimi yapılmış “stifters dinge”nin, goebbels tarafından son yıllarda bir de “stifters dinge – the unguided tour” (stifter’in şeyleri – rehbersiz tur) versiyonu hazırlanmış.
bu, gösteri günleri gündüz saatlerinde performans düzeni (yani akşamki gösterilerde tek taraflı olarak kurulmuş seyirci platformu) olmadan, belli bir kurguda çalışan (ama akşam performansları benzeri bir izleği takip etmeyen) düzeneklerin etrafında seyircilerin özgürce gezebilme, yaklaşıp uzaklaşabilme, düzeneği dört bir tarafından izleyebilme imkanı sağlayan bir uygulama.

ben akşam performansından önce “unguided tour” ile düzeneğe aşina oldum ve daha sonra da işin “sunulan” halini izledim. bütünüyle ilginç, sıradışı bir deneyimdi..


5 Ekim 2013 Cumartesi

NRW002 robert lepage'ın kartları



yıllardır robert lepage’ın bir oyununu canlı izlemek istiyordum. nihayet oldu.
lepage’ı istanbul film festivali’nde ödüller alan ilk iki filminden (tavsiye ederim, mutlaka bir yerlerden bulup izleyin), daha zayıf olan sonraki filmlerinden, arte ve mezzo’da yayınlanan opera ve cirque du soleil prodüksiyonu “ka” kayıtlarından biliyordum; ama esas adını yaptığı, ünlendiği, prestijli avrupa tiyatro ödülünü aldığı oyunlarıyla merak ediyordum lepage’ı; yani bir tiyatro adamı olarak. ne şanslıyım ki, vasat bir işine değil de, yüksek beklentilerimi sonuna kadar karşılayan bir çalışmasına denk geldim: lepage’ın kendi topluluğu ex machina’nın yapımı olan “playing cards: HEARTS” (kart oyunları: KUPA).



yarın bitecek olan 1.5 aylık devasa festival ruhrtriennale’nin kapsamında dünya prömiyerini yapan “playing cards: HEARTS” tahmin edileceği gibi bir dörtlemenin parçası.
geçen yıl “playing cards: SPADES”i sahneleyen lepage, bu yıl kendi “ring”inin ikinci halkasını tamamlamış oluyor böylece. aslında geçmiş zaman kullanmak pek doğru değil, çünkü lepage bu dörtleme için her oyunun her oynandığında değişikliklere, dönüşümlere açık olmasını düşünmüş; dün akşam benim essen salzlager’de seyrettiğim 4 saatlik “HEARTS” belki dünyanın başka bir şehrinde sahnelenirken daha uzun veya daha kısa olacak.

dörtlemenin her oyunu kendi içinde bir bütün. dolayısıyla illa da bir önceki oyunu izlemeniz gerekmiyor. her birinde kendi bütünlüğü içinde bir dünya kuruluyor. ama her birinin ortak noktası oyunların, oyun kartlarının anavatanı olan arap kültürüne bağlantılı olmaları.
eskiden “maça” kelimesi yerine “kılıç” kullanıldığı için tema olarak “savaş”ıın seçildiği “SPADES” las vegas ve ırak’ta geçiyormuş mesela. “SPADES” hakkında geçen yıl dikmen gürün hoca’nın cumhuriyet’te bir yazısı çıkmıştı. hakkını teslim etse de son tahlilde oyunu çok da beğenmediğini hissettiğim dikmen hoca’nın (tekniğin içerik ve anlamın çok fazla önüne geçtiğini yazmıştı yanlış hatırlamıyorsam) yazısından beri lepage ve bu dörtlemeyi daha da merak eder olmuştum; muradıma erdim. 



“playing cards: HEARTS” ise, kart oyunlarında ingilizcede eskiden “hearts” yerine inancın ve hurafenin, ama aynı zamanda sihir ve ilüzyonun dünyasını tarif eden “kupa” (kart oyunlarının arap kökenli olmasında dolayı olsa gerek, herhalde türkçeye arapçadan geçmiş olan “kupa” zaman içinde değişime uğramamış) kelimesinin kullanılmasından dolayı “inanç ve ilüzyon” teması etrafında gelişen bir hikayeye sahip.
“HEARTS” yaklaşık 150 yılı aşan bir zaman dilimi içinde, yani 1850’lerden günümüze, tunus’tan kanada’ya cezayir’den fransa’ya uzanan geniş bir coğrafyada, houdini ve melies gibi sihirbaz ve sinemacılar kadar eski kimya mühendisi yeni taksici, konsolosluk ateşesi, sinema profesörü, ev hanımı, göçmen gibi sıradan insanların da hayatlarına dokunarak büyük gibi görünen ama aslında tek bir omurga etrafında dallanıp budaklanan bir aile hikayesi, bir “geçmişini arama hikayesi” anlatıyor.



içerik olarak zamanların, mekanların ve kişilerin bu kadar çeşitli olduğu; biçimsel olarak bunların düz bir çizgide değil de, aralarında bağlantılar, paralellikler kurulacak şekilde atlayarak, sıçrayarak, öne geriye giderek kurgulandığı bir hikayenin tabii ki bütün bu kurguya imkan sağlayacak bir sahneye ihtiyacı var. lepage’ın “HEARTS”ının en önemli özelliği de işte bu: adeta bir oyuncak gibi (houdini’nin otomatlarını ve hatta onun ve melies’in sihirbazlık aletlerini çağrıştıran) bir sahne: her bir santimetrekaresi kullanılan; farklı büyüklüklerdeki bir sürü parçası açılan kapanan; dar uzun kapaklardan çiçek tarhlarının veya yüzyıldönümü sahne önü ışıklarının çıktığı; zeminden koparak yükselip masaya dönüşen parçalara, açılan kapaklardan aşağıya doğru inen merdivenlere sahip; en içteki orta yuvarlağının ayrı, daha geniş ikinci dairenin ayrı ve dar dış çemberinin aynı anda ayrı yönlere dönebildiği; dairenin içindeki kare bir alanın bağımsız olarak yükselip alçalabildiği; yukarıdan eşyaların inip çıktığı; tam bir “harika makina”.

ve tabii ki “HEARTS”ı benzersiz kılan özellik, bütün bunları yani içerik, biçim ve sahne tasarımını birleştiren sahneleme mantığı: sahne tam bir yuvarlak ve seyirciler 360 derece etrafına yerleştirilmişler.
oyuncular giriş çıkışlarını ve sahneler arasında değişimlerde görev alan sahne teknisyenleri işlerini yandan değil, alttan gerçekleştiriyorlar; her şey devasa yuvarlak sahnenin altında olup bitiyor. sahne değişimleri öyle pek de seyirciden saklanarak yapılmıyor.


“HEARTS”ın alameti farikası sadece robert lepage’ın sahneleme mantığı değil. oyunda görev alan oyuncular da en az sahne tasarımı ve sahneleme mantığı kadar “özel”ler.
çoğu kanadalı olan, ama aralarında ispanyol, avustralyalı ve ingiliz oyuncuların da bulunduğu yedi kişilik ekip bu geniş kapsamlı hikayede saniyede değişerek/dönüşerek bir sürü rolü birden canlandırıyorlar.
oyuncuların geçmişine baktığınızda ise nasıl bu kadar iyi ve özel olduklarını daha iyi anlıyorsunuz: örneğin marcello magni theatre de complicite’nin kurucularından; reda guerinik wajdi mouwad’ın “yangılar”ıyla ünlenmiş, cirque du soleil’in şovlarının konseptlerinde çalışmış bir isim; ben grant oyuncu olmasının yanısıra yazar, besteci, ses tasarımcısı; nuria garcia valencia’da başladığı eğitimine moskova sanat tiyatrosu ve oslo odin teatret’te devam etmiş; louis fortier ise paris’te jacques lecoq ile çalışmış; olivier normand oyunculuğunun yanısıra dansçı ve aynı zamanda école de cirque de quebec’de öğretmen.

oyuna dair değinmeden geçmek istemediğim başka bir özellik ise; oyunculardan altısının adı, aynı zamanda oyunun yazar ekibinde de geçiyor olması. robert lepage ve kathryn hunter yazar ekibini diğer iki elemanı. yani aslında hikaye kolektif bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmış.




 bu kadar kompleks bir sahne makinası ve, yedi oyuncu ile dört teknisyenin görev aldığı kompleks bir sahneleme mantığı hiç aksamadan, tıkır tıkır işleyerek ve hiç bir anında tekrara veya zorlamaya düşmeden -yirmi dakikalık ara dışında- dört saat boyunca beni hayranlıkla koltuğuma çivilese de, salonun geneli oyun sonunda başında olduğu kadar dolu değildi maalesef.

 “playing cards: HEARTS”, tam da yuvarlak sahnenin üzerinde asılı olan, birbirine geçmiş dişlileriyle dönüp duran saat çarklarının bize birebir gösterdiği gibi, insanların ve hikayelerinin zaman ve mekanda nasıl birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlatan nefes kesici bir oyun. bir otomatı andıran sahneyi 360 derece çevreleyen biz seyirciler de oyunun bir parçasıyız; oyunun anlattığı hikayelere bağlıyız; o hikayelerle bağlantılıyız..


Interview mit/with Robert Lepage: Playing Cards from ruhrtriennale 2012 2013 2014 on Vimeo.