16 Aralık 2015 Çarşamba

castelluci ile hesaplaşmam ya da oyuncunun vecdden önceki son şarkısı



yakın zamanda 3sat'ta yayınlanan "dada'dan gaga'ya: performans sanatının 100 yılı" belgeselinde robert wilson şunları söylüyor:
"günümüzde televizyonu açın ya da herhangi bir tiyatroya gidin, aktör size şunu soracaktır: beni anlıyor musunuz? ne bahsettiğimi anlıyor musunuz? anladınız mı? gerçekten mi? emin misiniz?...
günümüzde her iki-üç saniyede bir, bir şeyi anlamak zorundasınız!"
ve hemen ardından sesini tizleştirerek sevimli sevimli bağırıyor:
"kendinizi serbest bırakın! hiç önemli değil, kimin umurunda! kendinizi kaybedin, kaybolun!"

romeo castellucci'nin işleri karşısında genel olarak işte tam robert wilson'ın biz seyircilerin olmamızı önerdiği durumdayım: hiç bir şey anlamıyorum, kayboluyorum!

wilson'ın aslında günümüz sanatını eleştirdiğinin; sanatçılara özgür düşünmeyi ve seyirci odaklı olmadan üretim yapmalarını önerdiğinin farkındayım; ama sanatçı değil seyirci olduğum için sözlerine kendi penceremden bakmayı tercih ettim. ama sanatçılara da wilson'ı kâle almalarını nacizane tavsiye ederim.

romeo castellucci'nin en son, kasım başında 30. romaeuropa festivali kapsamında roma'da sahnelediği 2013 tarihli "schwanengesang d 744" adlı yapıtını izledim.
2014'de izlediğim "orpheus et eurydice" ve "sacre" işlerini çok beğenmiştim. bu yapıtların özgün hallerinin hikayelerini, tarihlerini, anlamlarını ve çeşitli sanatçılar tarafından yapılmış yorumlarını kendi çapımda bildiğim için castellucci'nin bu yapıtlara getirdiği kendi yorumuyla ne/ler yapmaya çalıştığını "anladığımı" düşünmüştüm; sanırım onun bu iki işine hayran olmama esas bu durum neden olmuştu: "anlamış olmak"!
bu iki işini o kadar çok beğenmiştim ki, o dönemde içimde castellucci yapıtlarını canlı olarak izlemeye karşı müthiş bir heyecan ve istek uyanmıştı. o dayanılmaz istek ve bir çok şey denk geldi, 2015'te onun dört yapıtını izleme imkanı yarattım kendime; 2015 benim için bir nevi castellucci yılı oldu.

haziran'da atina'da izlediğim "go down, moses" izlenimlerimi yazdım, ama temmuz'da berlin schaubühne'de seyrettiğim "ödipus der tyrann"ı es geçtim. halbuki oyunu seyretmeden önce bayağı çalışmıştım da; sofokles'in metnini tekrar okumuş, pasolini'nin filmini tekrar izlemiştim.
schubert'in aynı isimli lied dizisini, sözlerine de özel bir dikkat vererek ve hakkında yazılmış yorumları okuyup bir kaç kere dinleyerek hazırlandığım "schwanengesang d 744" izlenimlerimi de nerdeyse yazmayacaktım; hele ki işi izleyip istanbul'a döndükten sonra bir arkadaşıma "bir işi anlamıyorsam onu beğenemiyorum. evet castellucci'nin yarattığı dünyalardan etkilenebiliyorum ama çoğunlukla anlamıyor olma duygusu etkilenme duygusunu bastırıyor; bazılarının, özellikle de, uyarlamaların değil, kendisinin sıfırdan yarattığı işlerinin beni çok aştığı hissine kapılıyorum; castellucci sanki çok özel, sofistike ve donanımlı bir seyirciye hitap ediyor; zaten roma'da alkışlar sırasında brava'lardan geçilmedi, demek ki öyle bir seyirci kitlesi de var" minvalinde bir şeyler demişken...
neyse ki, ayarımı robert wilson'ın tiz çığlığı bozdu; beni özgürleştirdi; bir sanat yapıtını anlamam gerekmediğini, kendimi onun içine bırakmam ve orada kaybolmamın yeterli olduğunu hatırlattı bana.




boş, kapkara, kocaman bir sahne, önde sağ yanda bir piyano. sahnenin sol yanındaki bir kapıdan ne aşırı resmi ne de günlük kıyafetli erkek bir piyanist beliriyor, sahneyi kat ediyor, piyanonun başına oturuyor. sahnenin en arkasında yandan 1940'lı yılların döpiyeslerini andıran siyah renkli kıyafetiyle sarışın bir hanım geliyor, sahnenin ön tarafında ortada duruyor. piyanistle göz göze geliyorlar ve müziğin icrasına başlıyorlar. tam bir resital formatında başlayan gösterinin başlığının işaret ettiği üzere programda schubert'in çeşitli liedleri var.

castellucci, "schwanengesang" adlı bir özel lied dizisi de olan schubert'in bu dizisini kullanmamış; kendisi 10 lied'lik bir seçki yapmış; içine, schubert'in bu diziden ayrı olarak bestelediği "schwanengesang d 744" liedini de almış. "schwanengesang" kuğunun şarkısı anlamına geliyor; romantik dönemde sanatçılar kuğuların ölmeden önce çıkardıkları sesleri onların söyledikleri ölüm şarkısı olarak yorumlamışlar. schubert'in bu adı verdiği bir lied'i olduğu gibi, ölmeden önce bestelediği melankolinin ağır bastığı 13 şarkılık bir dizi de öldükten sonra liedlerin yayıncısı tarafından "schwanengesang" adıyla piyasa sürülmüş ve o zamandan beri böyle anılıyor.

1.
resital neşeli, hafif, aydınlık liedlerle başlıyor; liedlerin havası değiştikçe sopranoda da değişiklikler baş gösteriyor; sanki zorla söylüyor gibi, hatta bir şarkıyı yarıda kesiyor, duruyor, piyaniste başıyla işaret edip tekrar başlıyor; ağlıyor sanki; bize arkasını dönüyor; sonra toparlanıp tekrar başlıyor, ama artık eskisi gibi değil. liedler karanlıklaştıkça soprano da derinlere çekiliyor sanki; yavaş yavaş sahnenin en arkasındaki duvara gidiyor; bedeni, kolları iki yana açık ve yüzü duvara yapışık, şarkıları söylemeye devam ediyor.
2.
o sırada sahneye beyaz kıyafetli bir kadın geliyor ve sopranonun başta durduğu yerde duruyor; liedlerin sözlerini ve atmosferlerini sanki beden diline tercüme edermiş gibi kollarıyla, elleriyle hareketler yapıyor. soprano ile kadın aynı çizginin üzerindeler; soprano arkada ve karanlıkta, kadın önde ve ışık içinde. soprano son şarkısını söyledikten sonra sahnenin arkasından kayboluyor. beyazlı kadın ancak ondan sonra bize dönüyor, daha önce yaptığı jestlere devam ediyor; piyanist piyanoyu terk ediyor, ama çok uzaktan piyanonun eşlik ettiği bir soprano sesi gelmeye devam ediyor.
3.
beyazlı kadın önce sakin başlayıp gittikçe şiddetlenen bir sesle bizlere doğru "burada işiniz ne?! kime bakıyorsunuz! ne istiyorsunuz, neye bakıyorsunuz! yeter!!" diye haykırıyor; adeta böğürüyor. arada "ben oyuncu değilim" diyor, defalarca tekrar ediyor: "neye bakıyorsunuz! ne istiyorsunuz! ne! ne! ne!" ve bizlere hakaret etmeye başlıyor. mimikleriyle çirkinleşiyor. kadının hiddeti o kadar şiddetleniyor ki, yere çöküp iki eliyle sahnenin zeminini avuçlayıp kendine çekmeye başlıyor; kendi altındaki zemini altüst ediyor; evet, sanki zemini yerinden çıkararak yanılsamayı bozuyor. işte o anda ilk şaşkınlığı yaşıyorsunuz... ardından kulakları sağır eden, sanki cehennemdeymişsiniz gibi bir uğultu kaplıyor mekânı (ses tasarımı, castellucci'nin bütün işlerinde birlikte çalıştığı scott gobbins'e ait). ışık ani şekilde ama uzun süre kararıp anlık yanıyor; şimşek benzeri sert, sivri, acı gürültüler içinize işliyor. ışıkların yandığı anlarda yere çömelmiş kadını görüyorsunuz. bir, iki, üç, dört derken, ışıkların beşinci ani yanışında sahnede gördüğünüz şeyle içiniz hopluyor, iyice korkuyorsunuz: kadının kafası boynuzlu kıpkırmızı bir keçi (ya da boğa olabilir; ikisinin de yunan tragedyalarında önemli anlamı var) kafasına dönüşmüş! ışık o kadar ani yanıp sönüyor ki, gördüğünüzden emin de değilsiniz. tekrar yansın diye bekliyorsunuz, bir sonraki ışıkta evet bu sefer keçi başından emin oluyorsunuz. bir kere daha yandığında kadın eski halinde. bütün bu süre zarfında haykıran ve ağlayan kadın yavaş yavaş sakinliyor ve bu sefer de defalarca bizden özür diliyor. tekrar baştaki, sopranonun liedlerine eşlik ettiği jestlerini yapıyor. ışıklar yavaş yavaş kararıyor ve yapıt noktalanıyor.

siyahlı kadın ile beyazlı kadının ilişkisi neydi? birbirlerinin tamamlayıcısı mıydılar yoksa karşıtları mı? müzik, ses ve jestler; tiyatronun özünü mü temsil ediyorlardı? beyazlı kadın katharsis mi yaşadı da, cehennemin kıyısından dönüp şiddetle hakaret ettiği bizlerden sonra binbir özür diledi? neden resital formatı? neden schubert? şancı neden şarkıları icra etmekte zorlandı? neden duvara yapıştı? broşür açıklamalarında bahsi geçen "diyonisyak canavar"ı temsil eden keçi/boğa başı neyi ifade ediyordu? şeytanı mı? insanın içindeki şeytanı mı yoksa oyuncunun içindekini mi? beyazlı kadın neden o kadar öfkeliydi? ve ne oldu da sakinledi? yaptığı jestlerin anlamı neydi?

bütün bu soruları, castellucci'nin broşürde alıntıladığı schubert'in şu sözleri ışığında tekrar düşündüğünüzde ne anlam ifade ediyor peki: "kimse başkasının acısını idrak edemez, ve kimse başkasının sevincini de idrak edemez. her zaman birbirimize karşı yürürüz, hiç bir zaman yanyana yürüyemeyiz."




şimdi önümde son bir castellucci sınavı daha var: ilk defa 20 yıl önce sahnelediği aiskhülos'un "oresteia"sını tekrar ele aldığı ve festival d'automne a paris (paris'te güz festivali) kapsamında odéon-théâtre de l'europe'da 2 aralık'ta prömiyer yapan "orestie, une comédie organique?"
hiç bir hazırlık yapmadım; ne "oresteia"yı tekrar okudum ne de başka bir şey! bakalım bu 2.5 saatlik sözsüz gösterinin içinde kaybolabilecek miyim?

10 Aralık 2015 Perşembe

peeping tom'un ndt'ye yaptığı iki iş


atmosfer ve esinler
tiyatroya dans veya dans tiyatrosu izlemeye geliyorsunuz, ancak sahnede olan biteni ne dans ne de dans tiyatrosu olarak tanımlamak mümkün. evet, bu iki yapıt dans kısımları içeriyor, dans tiyatrosunun bazı niteliklerini de, ancak yaratıcılarının seyrettiğim diğer işlerinde olduğu gibi, onlar için dans koreografisindense sahnede belli bir atmosferi yaratacak koreografiyi tasarlamak sanki daha önemli. evet, atmosfer. hem de, onlardan önce neredeyse kimsenin sahne üzerinde yaratmayı düşünmediği niteliklere sahip bir atmosfer.

esinleri gizli değil tabii; etki olarak özellikle david lynch sineması ve o filmlerin çağrıştırdığı her şey: gizemli, garip, sürreal ve kabusvari bir atmosfer.
içerik olaraksa ingmar bergman sineması diyebilirim; insan ilişkilerinin, ama ağırlıklı olarak aile içinde (kadın-erkek, ebeveyn-çocuk, anne-oğul, baba-oğul arasında) cereyan eden ilişkilerin/sorunların tarafları acıtırcasına deşilmesi.
sahne estetiği açısından pina bausch, alain platel ilk aklıma gelenler..

aslında, yapıtların sadece isimleri bile kendilerini yeterince ele veriyor:
"the missing door" (eksik kapı) ve "the lost room" (kayıp oda).





başlangıç
sahnenin boşluğunda kurulu bir dekor; bir oda; zemini ve birbirine dik iki duvarı ile tanımlı. duvarların üzerinde bir sürü kapı ve bir pencere. sahnede, dekorun iki yanında kalan boş alanlardaki sandalyelerde oturan bir-iki kişi; ışık spotlarının bazıları da bu alanlara yerleştirilmiş ve sahnede kurulan atmosferin bir parçası haline getirilmiş: sahnenin içindeki sahneyi izleyenler ve ikisini birden izleyen biz seyirciler.

perde kalkıp, alacakaranlık bir ışıkta bu sahneyle ilk karşılaştığımızda, kapılardan bize doğru olanının gözetleme deliğinden yanıp sönen bir ışık belirgin olarak gözüküyor; sanki kapının arkasında biri var ve delikten bize doğru bakıyor, hareket ettikçe de arkadan gelen ışık kesilip tekrar görünür oluyor; hani apartman holündeyken komşunun kapısına bakarsınız da, delikten ışık geliyorsa arkasında kimse yok demektir, ama ışıkta bir kıpırdanma varsa gözetleniyorsunuzdur ya, aynı o durum; o his.

değil mi ki bu iki yapıtı yaratan topluluğun adı "gözetleme/izleme" eyleminin ingilizce argo ifadesi "peeping tom", bu işleri de tam olarak adlarıyla özdeşleşen bir mizansenle başlıyor..




yanılsama - aldatmaca
kapılar kendi kendilerine açılıp kapanıyor; koltuğa oturan adamın altından bir kadın çıkıyor; rüzgarla açılan kapıdan içeriye bir adamla birlikte kağıtlar savruluyor; biraz önce diğer mekana açılan kapı tekrar açıldığında ardında bir gömmedolap çıkıyor; yatağın içinde yitip giden, yataktan çıkagelen insanlar; komodinlerde kaybolan insanlar; içinde tıkılı kalıp, kapaklarının açılmasıyla dışarıya dökülen bir sürü insanı saklayan dolaplar; kendine kendine duvarda hareket eden aplikler; kullanıcısının elinden kaçan toz bezleri; ve daha niceleri..

bazı protagonistler sahne arkasına (ya da belki de şöyle söylemek lazım: dekorun arkasına) giderken ve oradan tekrar sahneye (dekora) girerken sadece dekor kapılarını kullanıyorlar; bazıları ise serbestçe dekorun yanından arkaya geçip öne geliyorlar.
sahne trafiğinde kimlerin ne zaman dekoru kullandıklarının, kimlerin dekoru hiç bir zaman kullanmamalarının bir mantığı olsa gerek. iki kere izlememe rağmen o mantığı çözemedim; çünkü, kadro çok geniş olmasa da, dansçıların eşzamanlı olarak sahne üzerindeki hareketleri çok yoğun ve girift.
sahne üzerinde bir çok ilüzyon da gerçekleşiyor ve bunların olabilmesi için biz seyircilerin dikkatini dağıtacak, başka yere çekecek mizansenler özellikle yapılmış; dolayısıyla sahnede olan biteni takip etmek, anlamak ve anlamlandırmak oldukça zor, ancak öyle bir atmosfer yaratılıyor ki etkilenmemek imkansız.



künye
kimden ve neden mi bahsediyorum? hayranı olduğum belçikalı dans tiyatrosu topluluğu peeping tom'un kurucusu iki koreograf-dansçının, gabriela carrizo ile franck chartier'in hollanda'nın -ve hatta dünyanın- prestijli dans topluluklarından nederlands dans theater - ndt 1 için hazırladıkları birer işlerinden oluşan dans akşamından...

önce gabriela carrizo 2013'te ndt 1 için "the missing door" adlı 20 dakikalık bir iş yapıyor; bu yapıt 2013-14 sezonu boyunca üçlü bir programda sahneleniyor. ndt; 2015-16 sezonu için ise bu sefer franck chartier ile ortak bir iş yapmak üzere anlaşıyor.

chartier'in "the lost room" adlı işiyle carrizo'nunkini, ndt'nin genel sanat yönetmenleri paul lightfoot ve sol leon'un 2014'te prömiyer yapan "stop-motion" adlı işleriyle eşleştirilerek "start again" başlıklı bir program hazırlanmış.
"start again" 1 ekim 2015'te den haag'da prömiyer yaptı ve geçtiğimiz iki ay boyunca boyunca hollanda ve belçika'nın çeşitli tiyatrolarında turneye çıktı. ben "start again"i kasım ortasındaki amsterdam stadschouwburg temsillerinde yakaladım.



geçiş
ndt son yıllarda üç tane kısa-orta ölçekli yapıttan oluşan programlar düzenliyor; genel kabul her bir yapıt arasında ara verilmesi. bazen ve nadiren programı oluşturan yapıtlarından biri çok kısa ve sahne değişimi komplike değilse, bununla bir sonraki arasında ara verilmiyor, salon ışıkları hafifçe yakılarak, seyirciye nefes alması sağlanabiliyor.
carrizo ile chartier'in işleri ise farklı bir uygulamaya tabi tutulup, ara verilmeksizin ama hayatımda izlediğim en yaratıcı geçiş sahnesiyle birbirlerine bağlandılar.

ikisinin işi de bir odada geçiyor; bu odalar boyut olarak birbirine benzer olsa da duvar ve zemin malzemesi ve mobilyalar birbirinden farklı.
carrizo'nun işi bittikten sonra, perde kapanıyor ancak kapanmasıyla tekrar açılması bir oluyor; açıldığında dansçıların sahneyi değiştirmeye başladıklarını görüyoruz. bir yandan da sahnede serseri mayın gibi dolaşan bir spot ışığı dansçıların üzerine denk geldikçe, o dansçı yaptığı işi bırakıp seyirciye selam veriyor ve alkışını alıyor. 7 dansçının ışıkla örtüşen selamları bittikten sonra da sahne değişimi devam ediyor.
özellikle pina bausch'ta sahne değişimlerinin seyircinin önünde yapılması, gizlenmemesi, temsil esnasında sahneye teknisyenlerin çıkması olağandır; bu, bir anlamda bausch'un alamet-i farikalarından biridir. ancak carrizo ile chartier'in mizansenindeki farklılık dekor değişimini sahne görevlilerinin değil, kostümler içindeki dansçıların yapıyor olmaları. 
yerde bir öncekinin zeminini tanımlayan halıyı rulo yapıp, altından bir sonraki zemini çıkaran; bir öncekinin duvarlarını söküp sahne arkasına taşıyıp, sonrakininkini kuran, sahne aksesuarlarını ve mobilyaları sahneye taşıyanlar dansçılar.

başka bir ilginçlik ise; chartier'in işinin dekorunun montesi bittikten hemen sonra yapıt başlamıyor olması. 
bir otel odasına benzeyen yeni dekorda oda hizmetçisi ve sorumlu personel müdürü kılıklı bir hanım sahne tasarımını kontrol ediyorlar; müdire sahneden çıkınca hizmetçi buzdolabından içecek çıkarıp, masadan dergi alıp yatağa oturarak keyif yapmaya başlıyor; müdire ansızın tekrar odaya geldiğinde, hizmetçi apar topar toplanıyor, etrafa tekrar göz atıp, oturduğu yatağın örtüsünü düzeltip sahneden çıkıyor. işte ancak o zaman, sahnenin ışığı kararıyor, ilk işi (yani carrizo'nunkini) başlatan müziği tekrar duyuyoruz, kapılardan birinin gözetleme deliğinden içeriye göz kırparcasına ışık süzülüyor; sahne ışıkları tekrar yandığında o kapının açılıp protagonistlerden birinin içeri girmesiyle yeni yapıtın esas şimdi başladığını anlıyoruz.

carrizo ile chartier dansçıları hem hikayenin protagonistleri hem hikayenin yardımcı kişileri hem de sahne teknisyenleri olarak kullanarak; sahneyi dekorlu kısım ve onun dışında kalan kısım olarak ikiye ayırarak; ve bu koreografisi müthiş hazırlanmış geçiş mizansenini kurgulayarak; davet ettikleri ikircikli dünyada seyirciyi afallatıyorlar, tabir yerindeyse allak bullak ediyorlar.



meydan okuma
2015 gabriela carrizo ile franck chartier'in les ballets c. de la b.den ayrılıp peeping tom'u kurmalarının 15. yılı. 
kendi topluluklarıyla sahneledikleri işlerin kadroları genellikle 6-7 kişi ve bu sanatçıların hepsi dansçı değil; aralarında tiyatrocular, şancılar var. topluluğun bir başka özelliği ise performansçılarında yaş konusunda sınır tanımaması; 80 yaşında oyuncuları da var, çok genç olanları da.
peeping tom'un dansçıları dans toplulukları arasında beden kullanımı bakımından çok özel bir yerde duruyorlar; kendileri de dansçı olan carrizo ile chartier'in kişisel marifetleri yoluyla geliştirdikleri hareketler bedenin aldığı şekiller bağlamında sınır tanımıyor: bedenin bütünüyle kıvrılması, tersyüz olması; uzuvların bükülmesi; özellikle ayakların bilek oyunları yoluyla hayret verici açılar alması gibi..

bütünüyle genç dansçılardan kurulu nederlands dans theater 1 ise 2002'den beridir topluluğun yerleşik koreografı, 2011'den beridir de genel sanat yönetmeni olan paul lightfoot'un vizyonu çerçevesinde iyiden iyiye neoklasik dansa yoğunlaştı.

peeping tom'cular için onlara özgü ve onlarla özdeşleşmiş ayrıksı beden koreografisini ağırlıklı olarak neoklasik koreografilerde dans eden dansçılarla yapmak ve alıştıklarından daha kalabalık ve genç bir kadroyla çalışmak; ndt için ise neoklasik işlere alışmış olan dansçılarına ve -daha da önemlisi- seyircisine bambaşka kalitede işler sunmak tam bir karşılıklı meydan okuma kanımca ve iki tarafta da bu meydan okumadan alınlarının akıyla ve kârla çıkmışlar fikrindeyim.

"the missing door" ve "the lost door"'u seyrederken, başta da dediğim gibi sahne üzerinde kolay kolay tanık olunmayan bir dünya 70 dakika boyunca içime işledi; orada vakit geçirdim; kayboldum; ürperdim ve hayretler içinde kaldım; bittiğinde huşu içinde, koltuğumdan kalkmak bile istemedim.. çılgınca alkış ve salonun ışıkları yandığında koltuklarına gömülmüş seyirci tepkisi, bu duygularımda yalnız olmadığımı gösterdi..

"start again" programı hollanda-belçika şehirlerinde turladığı 2015-16 sezon temsillerini tamamladı. bakalım önümüzdeki sezon uluslararası turne davetleri alacak mı.. umarım..



6 Aralık 2015 Pazar

théâtre du centaure / tiyatro santor


hiç kuşkusuz at tiyatrosunun en tanınmış ismi bartabas'tır. iksv tiyatro festivali sayesinde bartabas topluluğu'yla hem ortak proje yapılmış, hem de bu proje istanbul'da 15 gün sahnelenmişti. maalesef bartabas'ın en başarılı işlerinden biri değildi bu proje, ama ortak yapımcı olmanın riskleri vardır, ne çıkacağını, çıkanın kalitesini bilemezsiniz; önemli olan kurum olarak dünya çapında bir sanatçının bir projesine ortak olmaktır.

lafı uzattım, bahsetmek istediğim bartabas ya da ortak proje yapmanın faydaları değil, aslında geçenlerde internette rastladığım, at ile tiyatro yapan başka bir topluluktan heyecanlanıp kaleme aldım bu yazıyı.
meraklanıp,  topluluğunun işlerini biraz araştırınca başka bir sürprizle de karşılaştım.

önce topluluk: adı le théâtre du centaure. kurucuları: iki santor camille ile manolo.
bilindiği gibi santor mitolojide insan başlı at'a verilen isimdir. le théâtre du centaure'un oyuncuları ise, videolardan gördüğüm kadarıyla, at ile bütünleşiyorlar, bedenlerini atın bir uzantısı gibi kullanıyorlar.
kısıtlı fransızcamla anladığım kadarıyla; topluluk 1989'da kurulmuş, 1995'ten beri marsilya'da yerleşik. geniş bir yelpazede işler üretiyorlar: sinema, tiyatro, yeni sirk ve dans. görsel sanatçılarla da işbirliği yapıyorlarmış.
merak edip fransızcası olanlara topluluğun internet sitesini tıklamalarını öneririm.

şimdi de karşılaştığım sürprize gelirsem:
topluluğun şu sıralar turnede olan 2015 tarihli en yeni işi "la 7e vague"daki video görüntülerinde mahir günşıray rol almış. aşağıda paylaştığım fragman işe dair bayağı bir fikir veriyor; insan izlemek istiyor.
"la 7e vague" 17-23 aralık'ta paris'te 104-centquatre'da turnede olacak. yolu, olur da o tarihlerde paris'e, veya ilerde marsilya'ya düşeceklere duyurulur.


 
7e Vague Teaser from Théâtre du Centaure on Vimeo.

5 Aralık 2015 Cumartesi

sıradışı bir konser deneyimiyle müziğin içine dalmak


geçtiğimiz cuma akşamı borusan müzik evi'nde çok özel bir konser vardı: akordeon ustası pascal contet ile dijital sanat alanında ürünler veren multimedya sanatçısı miguel chevalier'in ortak projesi.
iki sanatçıyı da tanımıyordum, konserle de ilgilenmemiştim zaten, ta ki bir görseline ve kısa açıklamasına rastlayıncaya kadar.
bırakın istanbul'da, başka bir şehirde de kolay kolay rastlanamayabilecek bir konser gibi duruyordu; öyle de çıktı. çok ilginç, hoş bir deneyimdi.



sahnenin zeminini ve arkasını bütünüyle kaplayan beyaz bir örtü. ortada bir tabure ve akordeon. ayakkabısına kadar bütünüyle beyazlar giymiş bir müzisyen. müziğe eşzamanlı olarak tepki verecek şekilde tasarlanmış bir yazılım.


takip edilesi melodilerden ziyade anlara odaklanan doğaçlamalara dayalı contet'in müziğine chevalier'in, 60'larda ortaya çıkan LSD etkili psikedelik sanatı andıran tasarım dünyası eşlik etti. neden tasarım dünyası diyorum, çünkü borusan müzik evi'nin sahne-seyirci sınırı belirsizleştirilmiş mekânında  sahnenin bütünüyle zeminine ve arkasına projeksiyonla yansıtılan görüntü sadece müzisyeni değil, seyirci olarak bizleri de içine aldı.
contet önündeki ekrandan, doğaçlama çaldığı müziğin nasıl bir resim yarattığını görüyor, oradaki renklerin durumuna göre doğaçlamasını değiştiriyordu; böylece müzik ile resim interaktif olarak birbirleri arasında etkileşimde bulundular.

konser sonrası ayaküstü düzenlediği soru-cevap kısmında pascal contet; temel olarak bas notaların nasıl bir etki yaratacağı, tiz notaların nasıl bir etki yaratacağı, iki klavyesi olan akordeon çalgısının her bir klavyesine bağlı yazılımın nasıl değişiklikler yaratacağı önceden chevalier tarafından belirlendiğini; kendisinin esas yaptığının chevalier'in tasarımının içine girerek onun beyninde dolaşmaya çalışmak olduğunu söyledi. bana göre, aslında biz seyirciler chevalier'in altyapısını hazırladığı ancak contet'nin bizzat o anda, gerçek zamanda doğaçlamalarla yarattığı ve hiç bir konser deneyimini birbirinin aynısı olmayan bir müzikal dünyaya hem tanık oldu ve hem de girdik.

alçakgönüllü ve sıcakkanlı contet "en kısa zamanda tekrar istanbul'da görüşmek üzere" diyerek ayrıldı aramızdan.

hem maalesef çok çok az seyircinin olduğu konsere dair fikir vermesi, hem de kişisel arşivim için burada da bir kopyasının saklanması için konserden iki kısa izlenimi burada paylaşıyorum.
bu sıradışı konser yaşantısı için borusan müzik evi'ne teşekkürlerimle..




3 Aralık 2015 Perşembe

kontrabas ile kemeçenin keyifli sohbeti


bu yılın başında, ya 31 ocak'tı ya da şubat'ın 1'i, brüksel'den paris'e gitmek için thalys'e bindim, numarası belli koltuğuma oturdum, başımı kaldırdım; bir de ne göreyim, ileride siması tanıdık bir adam oturuyor. önce emin olamadım, ama sonra, dikkatlice bakınca yanılmadığımı anladım: bir kaç koltuk önümde hayranı olduğum renaud garcia-fons oturmaktaydı.
sanatçıların günlük hayatlarının içine dalmaktan hiç hoşlanmam, ancak bu tesadüfün heyecanına dayanamayıp yanına gittim; hayranı olduğumu, yıllardır onun albümlerini dinlediğimi, istanbul'da konserlerine gittiğimi söyledim.
ölçülü bir tepkiyle teşekkür etti; eğer tanıyorsam bir türk sanatçı ile, derya türkan'la ikili albümlerinin, silk moon'un yeni çıktığını ve dün akşam amsterdam'da konser verdiklerini söyledi. derya türkan'ı nasıl tanımam; onun da hayranı olduğumu, daha önce beraber yaptıkları albümü de bildiğimi ve çok sevdiğimi söyledim.
renaud garcia-fons müjde niyetine "yakın zamanda istanbul'da da konserimiz olacak" diyerek sohbetimizi noktaladı.
bu karşılaşmanın üzerinden neredeyse 10 ay geçti ve garcia-fons'un bahsettiği istanbul konseri nihayet gerçekleşti; geçtiğimiz hafta perşembe akşamı 26 kasım'da babylon bomonti'de.

bir dinleyiciyi; çalgılarıyla kurdukları ilişkiye, hem icracı hem de besteci olarak yarattıkları müzikal dünyalara ve yetkinliklerine hayran olduğu iki müzisyenin ortaklaşa bir iş üretmesinden, bir duo albüm çıkarmasından daha mutlu edecek ne olabilir. olsa olsa o ikiliyi sahnede canlı izlemek olur herhalde. öyle de oldu.

özellikle albümü satın almamış, garcia-fons'un söz verdiği istanbul konserini beklemiştim; bestelerle, ilk defa onları canlı dinleyerek tanışmak için.
hayal kırıklığına uğramadım; tam da beklediğim gibi müthiş içli, derin, koyu, yavaş parçalar da vardı, hareketli, neşeli parçalar da. kişisel tercihimin yavaş parçalardan yana olması, diğerlerinin kıymetini azaltmadı.



o akşam garcia-fons ile türkan "silk moon"u baştan sona çaldılar sanırım; çünkü bis parçası öncesinde seyircilerden biri "albümü baştan alalım" diye istekte bulundu. herhalde salonu dolduranlardan hiçbiri bu isteğe itiraz etmezdi.
"silk moon"u ilk fırsatta edineceğim; bütünüyle keyifli bir albüm olduğunu düşünüyorum, ancak 14 beste arasında biri beni iyice derinden vurdu ve daha şimdiden vazgeçilmezlerim arasına girdi: derya türkan bestesi, adından da anlaşılacağı üzere ağıt karakterindeki "lamentos".

sanırım, şu zor zamanlarda ancak sanata sığınarak teselli buluyoruz, mutlu oluyoruz, yaşıyor olduğumuzun farkına varıyoruz. hele de izlediğimiz tiyatro, dinlediğimiz konser, okuduğumuz kitap üst seviyedeyse, yukarıda saydıklarıma bir de haz ekleniyor. garcia-fons & türkan konseri de işte böyle bir haz dolu bir deneyimdi.
konseri düzenleyenlere, müthiş saygılı bir şekilde dinleyen izleyicilere ve tabii ki o iki müthiş sanatçıya gönülden teşekkürlerimle..

1 Aralık 2015 Salı

reyhan hanım'ın ardından..

ne şanslıyım ki anneciğim dışında da beni oğlu gibi kabul eden pek çok annem oldu. bana sütannelik de yapmış olan anneannem; annem'in hiç evlenmemiş ve ömrü boyunca onlarla yaşamış olan halası ciciannem; anne-yarısı teyzem; onu yakından tanıdığım ve onunla uzun uzun sohbet etme imkanı bulduğum için kendimi şanslı saydığım saffet anne; ve iki gün önce kaybettiğimiz sevgili reyhan hanım. sık sık beni çok sevdiğini söyler, "sen de benim oğlumsun" derdi reyhan hanım; sevgimiz karşılıklıydı.

nazi partisi almanya'da iktidara gelmeden bir yıl önce ruth adıyla essen'de doğmuş, ikinci dünya savaşı'nın getirdiği bütün zalimliği ve yoksulluğu yaşamış, bir almanla evlenmiş, bir oğlu olmuş, boşanmış, bir türke sevdalanmış, 1960'ların başlarında üsküdar'daki aileye sarışın alman gelin olarak getirilmiş, adını reyhan'a çevirmiş, çalışmayan kocası yerine aileyi geçindirmek için dişini tırnağına takarak çalışmış, eczacıbaşı'nın özel sekreterliğini yapmış, iki erkek çocuk sahibi daha olmuş, tekrar boşanmış, kendinden çok genç başka bir türke gönül vermiş, bu seferki ailenin bütün muhalefetine rağmen eşiyle yıllarca mutlu mesut yaşamış, önce ilk sonra ikinci türk kocasını toprağa vermiş bir kadın.
dirayetli, kararlı, dikbaşlı, dediğim dedik, çalışkan, düzenli bir kadın. böyle olmasa zaten yukarıda kısaca bahsettiğim hayatta ayakta duramazdı, tutunamazdı.

ben onu son 10 yılda yakından tanıdım; üçüncü kocasını kaybettikten sonra, oğullarına yakın olsun diye cihangir'e taşınmasıyla birlikte..

2002'de istanbul projesinin gerçekleşeceği kesinleşince pina bausch'a bir e-mektupla istanbul'da mihmandarlık, türk kahvesi pişirmek gibi işlerde bile olsa görev almak istediğimi yazdığımda; olur da teklifim kabul olursa diyerek körelmiş almancamı parlatmak için haftada iki-üç kere reyhan hanım'ın evinde buluşup konuşma pratiği yapmıştık. bu buluşmalar için bir ücret ödemeyi teklif etmiştim; o da, işin iki taraflı ciddiyeti için kabul etmişti. yıllar sonra "senden o zaman para da almıştım" diye hayıflanacaktı. hiç bir zaman para almış olmasına gocunmadım; zamanını veriyordu, karşılığını almalıydı.
beni bilirdi, severdi; pina bausch hayranlığımı ayrıca bilir ve takdir ederdi. pina bausch'un öldüğü günün akşamüstü beni aradı; haberi alman televizyonundan duymuş, hemen ben aklına gelmişim, "üzüntülüsün değil mi?" dedi, "evet" dedim, "üzülme!" dedi, "pina bausch çok güzel bir hayat yaşadı, kibar bir ortamda istediği gibi yapıtlarını sahneleme imkanı buldu, dünyanın her yerinde ayakta alkışlandı, mutlaka mutluydu, bunları düşün ve üzülme!"
hayatımda dinlediğim en rahatlatıcı telafi konuşmasıydı onunkisi.

reyhan hanım çok özel bir insandı; bir tarafıyla çok romantikti, hassastı, duygusaldı bir tarafıyla ise ayakları sapasağlam yere basardı, gerçekçiydi; iki zıt ucu çok güzel dengelerdi.

reyhan hanım çiçekleri ve bitkileri çok severdi; evi de sera gibiydi; sanki evinin baktığı iç bahçenin yeşili kesintisiz önce balkonda sonra evin içinde devam ederdi.
evi aydınlık, ferah ve dingin bir cennet gibiydi. kedisi mitzi ile o sonsuz yeşilin içinde, huzur içinde yaşardı. ona misafir olmak, istanbul keşmekeşi içinde bir vahada nefes almak gibiydi.

christmas zamanı bizleri, etrafındaki gençleri mutlaka advent yemeğinde biraraya toplardı. yıllar boyunca, tam da yılın şu zamanı bir öğledensonra onun elleriyle hazırladığı sosisli böreklerle, ıspanaklı böreklerle, ton balıklı salatayla, stollen'larla, savoy'dan alınmış pastalarla ve daha nice leziz yemekle donattığı sofrasında, çayla başlayıp, kahveyle devam edip sıcak şaraba geçerek uzayan keyifli sohbetlerimiz, kahkahalarımız, birbirimize verdiğimiz küçük hediyeler, reyhan hanım'ın bizler için yatağının üzerine açtığı bitpazarları, ayrılırken kalanlardan yanımıza vermek üzere hazırladığı yemek paketleri yaşamımın hiç bir zaman unutmayacağım anıları arasına girdiler çoktan.

ah be reyhan hanım, tam da yine bir advent zamanı; bizi tekrar biraraya toplayacakken, neden böyle ansızın ayrıldınız aramızdan.. sizi çok özleyeceğim!

27 Kasım 2015 Cuma

BİR YANLIŞI ÜZÜLEREK DÜZELTMEK!




borusan istanbul filarmoni orkestrası'nın aralık ayında "batı yakasının hikayesi" adıyla düzenleyeceği mini festival vesilesiyle andante dergisi bir ek çıkarmış; orkestranın geçen hafta lütfi kırdar'daki konserinde ve borusan müzik evi'nde bu ek ücretsiz dağıtılıyor.
ekin hemen ilk sayfasında borusan sanat'ın genel müdürü ahmet erenli ile bir söyleşi yapılmış; ilk soru şu: "borusan sanat bu festivalleri düzenlenmeye nasıl başladı?" ahmet erenli şöyle cevap vermiş: "bu işe ilk 2012'de beethoven festivali'yle başlamıştık."

YANLIŞ!

borusan filarmoni orkestrası bu festivalleri düzenlemeye 2010 yılında fazıl say ile başladı; festivalin adı "bifo & fazıl say festivali" idi. 2012'de ikincisi düzenlendi. borusan baktı ki, aralık ayında 3-4 konserlik bir dizi yapmak hoş -ve belki de kârlı- oluyor; ama -doğal olarak- fazıl say her sene bir festival dolduracak kadar yeni eser besteleyemez, aksak yılları da başka temalı festivallerle doldurmaya karar verdi ve 2013'te beethoven festivali öyle düzenlendi. iki yıllık periyod 2014'de tekrar fazıl say festivali'ne denk geliyordu, program da açıklandı ancak gürer aykal ile fazıl say arasında yaşanan anlaşmazlıkta borusan taraf olmayı seçti ve programı açıklanmış festivali bir-iki ay kala iptal etti. şimdi geldik 2015'e ve önümüzde yine aralık ayında programlanmış bir "batı yakasının hikayesi" festivali var.
ahmet erenli'nin samimi ve dürüst olarak veremediği cevap bu!

ne yazık ki, ülkemizdeki mevcut iktidarın gerçekleri kendine göre yontma yöntemini, muhtemelen o iktidara karşı olmalarına rağmen, bulundukları ortamda "iktidar" sahibi oldukları için kullanmayı seçenler var; malum "zeitgeist"!
çok yazık! sanatla uğraşan bir kuruma ve yıllarını bu işe vermiş bir yöneticiye hiç yakışmıyor!

ahmet erenli doğruyu saptırdığı için, tarihe sadece o basılı yayındaki yanlış bilgi kalsın istemedim. ne fazıl say'cıyım ne de borusan'ın düşmanı; ben sadece koltuktaki seyirciyim; kariyerlerinin ilk yıllardan itibaren hem fazıl say'ı, hem bifo'yu, hem de ahmet erenli'yi izleyen ve halen de izlemekte olan bir seyirci.
yanlış bilgilendirmenin, ört bas etmenin dönemin ruhunun bir parçası olduğunu üzülerek yaşadığımız şu yıllarda bir yöneticinin perspektifinin belgelenmesinin yanısıra bir seyircinin bakış açısının da geleceğe kalmasını istediğim için bu yazıyı kaleme aldım. üzülerek!...

26 Kasım 2015 Perşembe

seyyar sahne'den "trom"



"trom"; yedi yıllık oyunculuk eğitimi ve deneyimi geçmişinde "ayıptır söylemesi" yüksek lisansı da olan ve bir sürü farklı oyunculuk atölyelerine katılmış genç bir oyuncunun altı yıldır kafasını taktığı kurmaca bir metin üzerinden oyunculuk sanatının çeşitli çehreleriyle hesaplaşmasını sahneye taşıyor.

oyuncu "kendisi" olarak sahneye geliyor, ışıkları söndürüyor ve başlıyor anlatmaya. önce metinle nasıl tanıştığından, yıllar boyu nasıl hemhal olmaya çalıştığından bahsediyor; sonra metni anlatmaya ve canlandırmaya başlıyor; aktardığı metni durmadan bölerek yıllar boyu katıldığı oyunculuk atölyelerinin o andaki sahneleme tercihine nasıl yansıdığından bahsediyor; ara ara kendisini de anlatıyor, ikinci yarının başında uzunca bir süre kendisini konu ediyor; metinle nasıl uğraştığından, onu kendisi yapan özelliklerin, başta da iki isimli adının oyunculuğuna etkisinden bahsediyor. 

oyuncu çok samimi, teklifsiz; ara ara seyircilerle iletişim kuruyor, hatta 10 dakikalık ara sırasında salondan ayrılmayıp seyircilerle sohbet ediyor, aramızda oturuyor.
oyuncu o kadar samimi ki, repliklerinin birebir -onun kaleminden çıkan- oyun metni mi, yoksa arada sırada doğaçlama mı yapıyor anlayamıyorsunuz. oyunun bence en güzel tarafı da bu; seyirci olarak bu belirsizlik alanına davet edilmiş olmanız. sanki sahnedeki her şey "öylesine, o anda akla gelmişcesine" gerçekleşiyor, ama "gerçekten" öyle mi?.. sahnedeki oyuncunun ne kadarı kendisi, ne kadarı kurmaca; oyuncu ne zaman gerçek ne zaman rolün içinde; oyuncu sahnede anlattığı kurmaca hikayenin karakterlerini canlandırmasının yanı sıra kendisini de "oynuyor", canlandırıyor mu; öyle ise ne kadarı oyun, ne kadarı gerçek.. oyun oyun içinde, kurmaca gerçek içinde; gerçek ne kadar gerçek..

"trom"un yazarı ve başrol oyuncusu hakan emre ünal, yönetmeni senem donatan. ünal "trom"u yazarken roland topor'un "masanın altında" hikayesinden hareket etmiş.
"trom" bir seyyar sahne yapımı. seyyar sahne'nin adını ilk, erdem şenocak'ın döktürdüğü "tehlikeli oyunlar" ile bellemiştim; hakan emre ünal'ın adını ise, kadronun bütününe hayran kalsam da ünal'ı ayrı bir yere koyduğum ekip tiyatro'nun "iki kapılı ev"iyle.

seyyar sahne bana göre türkiye tiyatrosunda önemli ve özgün bir damar. seyyar sahne'ciler tiyatronun özünde bir hikaye anlatma sanatı olduğunun ve başat öğesinin oyuncu olduğunun altını kalınca çiziyorlar. seyyar sahne'nin -benim seyrettiğim- oyunları; boş bir sahnede ve minimum aksesuarla oynanıyor; minimal ve ama oldukça girift, detaylı ve incelikli çalışılmış mizansenlere sahipler.
"trom" da bu anlamda tipik bir seyyar sahne yapımı.
boş bir sahnede "tehlikeli oyunlar"da iki salıncak, "ben, pierre riviere.."de tebeşir, "çocukluğun soğuk geceleri"nde bir çarşaf; hepsinde birer oyuncu. "trom"da da bir oyuncu ve aksesuar olarak bir bavul. 

bu noktada keşke bavulun içinden objeler çıkmasaydı; aksesuar olarak sadece bavul olsaydı diye içimden geçirdiğimi belirtmeliyim. hakan emre ünal'ın usta oyunculuğuyla o objeleri birebir görmemize gerek var mıydı; hiç zannetmiyorum. ünal bedeninin ve sesinin bütünüyle bürünüyor canlandırdığı karakterlere; o zaman da ne bereye ihtiyacı var, ne yeleğe; ne de bursa'dan her ayrıldığında annesinin ona verdiğini söylediği kekik ve sabunu birebir görmemize gerek var; ünal'ın nüanslı, incelikli oyunculuğuyla söylemesi, anlatması yeterli onları görmenin ötesinde kokularını bile duymamız için.
kaldı ki bavul da sadece bavul olarak kalmıyor, o kadar yaratıcı ve yeter şekilde kullanılıyor ki; masa oluyor, arkasına saklanılan duvar oluyor; başka objelere gerek kalmıyor.

oyunla ilgili diğer bir çekincem ise, arasının olması. ara olmasa, oyun bir avazda oynansa; zaten hiç sıkılmıyoruz ki, neden nefes payımız olsun. ve bununla bağlantılı olarak, oyun sonlara doğru sanki biraz sarkıyor; ikinci yarıda, sadece ünal'ın oyunculuk gösterisine yarayan; hikayeye, çok geç girdikleri için hiç bir faydası olmayan iki karakter, komşu kadın ile patron tempoyu gereksiz yere düşürüyor. aralı 100 dakika yerine arasız 80 dakikalık bir oyun daha derli toplu olmaz mıydı..

son tahlilde; hakan emre ünal'ın etkileyici oyunculuğuyla öne çıkan; yönetmen ve metni düzenleyen senem donatan ile metnin yazarı ve oyuncusu ünal'ın, oyunculuk ve kendilik üzerinden kurdukları samimi ve neşeli çerçevenin içine yerleştirdikleri roland topor'un -hüzünlü bir aşk ilişkisi de barındıran- mülteci hikayesi "trom"u tavsiye ederim..

22 Kasım 2015 Pazar

labeque kardeşler'den iki akşamlık minimalist şölen



geçtiğimiz perşembe akşamı istanbul'da önemli bir müzik etkinliği vardı; önemi ne kadar anlaşıldı, ne kadar iyi duyuruldu emin değilim. içinde yaşadığımız ülkenin ve üzerinde yaşadığımız dünyanın hali son zamanlarda bu kadar dehşet verici olmasa, belki bu konserin önemini hakkıyla kavrardık, konseri düzenleyenler de hakkıyla duyurusunu/reklamını yaparlardı. 

borusan istanbul filarmoni orkestrası, kendisiyle birlikte dünyadaki beş orkestranın çağdaş müziğin yaşayan efsanelerinden philip glass'a katia ve marielle labeque kardeşler için sipariş ettiği "iki piyano için konçerto"nun türkiye prömiyeri gerçekleşti perşembe akşamı. ancak bu konser türkiye prömiyeri olmasının ötesinde konçertonun geçtiğimiz mayıs ayında gustavo dudamel şefliğinde los angeles filarmoni orkestrası'yla gerçekleşen dünya prömiyerinin ardından hem dünyada ikinci seslendirilişi hem de avrupa prömiyeriydi aynı zamanda. 



minimalist müziğin yaratıcılarından philip glass'ın yapıtı klasik üç bölümlü konçerto yapısındaydı ve yaklaşık 25 dakika sürdü. ilk iki bölüm hızlı, sonuncu bölüm sakindi. glass program notlarında müziğinin solistlere yeterince imkan sunduğunu düşündüğü için ayrı bir kadans yazmadığını belirtmiş. iki piyanoya kalabalık bir orkestra eşlik ediyordu. glass özellikle vurmalı çalgılara ağırlık vermişti. bir ara sanki orkestra ile solistler aynı ritmi yakalamakta zorlandılar. bu kısa süreli senkronizasyon sorunu dışında gürer aykal'ın yorumu dengeliydi; ne orkestrayı çok geri plana itti, ne de solist partilerini çok öne çıkardı.

labeque'ler dinmeyen alkışlara bir akşam sonra borusan müzik evi'nde verecekleri konserden bir parça ile cevap verdiler; yine philip glass'ın "iki piyano için dört bölüm" adlı yapıtından son bölüm. seyircimiz de sakin biten konçertoyla ivmesini yükseltemediği alkışlarını, yavaş başlayıp gittikçe tempo kazanarak tekrarlarla yükselen ve klasik anlamda kreşendolu bir finalle biten bu beş dakikalık yapıt sonrasında şahlandırdı; salon alkıştan inledi. 

merak edip los angeles filarmoni orkestrası'nın bu eseri çaldığı akşamın programına baktım; üç yapıtlı programda diğer iki yapıt da çağdaş bestecilere aitmiş ve bunlar da dünya prömiyerleriymiş. 
program kompozisyonu olarak bifo maalesef o kadar cesaretli değildi; ilk yarıdaki glass konçertosu ardından ikinci yarıda mozart'tan divertimento ve mendelssohn'un 1. senfoni'sini çaldılar; sanki seyircilerden ilk yarı için özür diler gibiydiler. bari hiç olmazsa 20. yüzyıldan bir yapıt seçilemez miydi..




labeque kardeşler ertesi akşam yanlarına elektro gitar ve vokalde david chalmin'i, elektrobasta alexandre maillard'ı ve vurmalı çalgılarda raphael séguinier'i alarak, 2013 yılında çıkardıkları üç cd'lik "minimalist dream house" albümlerinden iki saate aşan bir seçkiyle borusan müzik evi'ndeydiler. 
işsanat'ta martha graham dans topluluğu'nun, crr'de marianne faithfull'un, babylon bomonti'de plaza francia'nın çıktığı istanbul akşamında borusan müzik evi kalabalıktı.

programın ilk yarısında iki kardeş minimalizm'in dedesi erik satie'den başlayıp john cage'den geçerek arvo paert'e ve glass'a geldiler. diğer üç bestecinden kısa birer parçadan sonra glass'ın "iki piyano için dört bölüm"ünün bütününü yorumladılar; mest olduk.

ikinci yarıda sahnedeki müzisyenler çoğaldı; minimalizmin serüvenine kaldığımız yerden devam ettik. terry riley'nin "in c" yapıtı boyutumuzu değiştirdi. aphex twin, brian eno ve sonic youth'tan kısa parçalar ve radiohead'den -vokaldeki david chalmin'in paris'te katledilenlere adadığı- "pyramid song" sonrasında bizzat sahnede olan iki müzisyenin birer bestesi minimalizmi günümüze kadar getirdi. davuldaki séguinier'in "free to x"i diğer çalgılardan çok kendi çalgısına yüklenen, adeta kendi kendisine büyük bir meydan okumaydı; hak ettiği alkışı aldı. akşamı elektro gitarcı chalmin'in yine adreanlini yüksek "gameland"i noktaladı. 
grup maalesef bitmek bitmeyen alkışlara, dört defa sahneye çağrılmalarına rağmen kısa da bir bisle cevap vermedi.


labeque'lerin başrolünde oldukları bu iki muhteşem konser, borusan sanat'ın aralık'ta düzenleyeceği bütünüyle abd'li bestecilere ayrılmış geniş kapsamlı "batı yakasının hikayesi" adlı programın öncü dalgası gibiydi. ağzımıza bir parmak bal çaldı ve beklentimizi arttırdı.

21 Kasım 2015 Cumartesi

ele avuca sığmayan bir sahneleme: "tiger lillies perfom hamlet"



daha ilk sahneden bu hikayede ters giden bir şeylerin olduğunu fark ediyorsunuz. protagonistlerin şölen masası zeminle alışılmamış bir açıda yerleştirilmiş; masanın üst yüzeyi çapraz yönde aşağıya doğru eğimli; bir tarafta oturanlar yüksekte kalırken diğer tarafındakiler alçakta. yeni bir şey kutlanıyor ama belli ki, yitip gitmiş başka bir şey sayesinde bu kutlama; bir ölüm, hatta cinayet! sonrasında, oyunda ne zaman bir ölüm gerçekleşse, sahnenin arkasında sapasağlam duran masif duvar zeminle açılı bir hal alacak; ya öne doğru alçalacak, inecek ve zemine dönüşecek, ya da arkaya doğru kaykılacak, devrilecekmiş gibi olacak. ölümler, o ana kadar sağlam bastığımız ve güvenli olduğunu zannettiğimiz zeminin/düzlemin/dünyanın/ortamın aslında ne kadar kaygan/düzensiz/mesnetsiz/tekinsiz olabileceğini gösterecek bizlere.



martin vilinius'un yönettiği, danimarkalı tiyatro topluluğu republique theatre'ın sivridilli, l'enfant terrible ingiliz üçlü tiger lillies ile ortaklaşa sahne aldığı "tiger lillies perfom hamlet" oyununda beni en çok etkileyen ölümün yaşamla kurduğu bu ilişki oldu.

yönetmen martin vilinius ara dahil yaklaşık 2.5 saat süren oyunun her bir sahnesini birbirinden farklı bir tiyatral araç kullanarak tasarlamış. akrobasiden sirke, kukladan video projeksiyonuna uzanan bir çeşitlilikteki bu tiyatral araçlar kullanıldıkları sahnelerin içeriklerinin/anafikirlerinin en yalın ve etkili şekilde ortaya serilmesine yarıyorlar. sadece bir kaçını örnek vermem gerekirse;
-çağdaş bir teknik olarak video projeksiyonun kullandığı sahnelerden birinde; hamlet'in öldürülmüş babasının hayaletinin video projeksiyon "görüntüsü" (hayaleti mi demeli yoksa) hamlet dahil bütün karakterlerin çıplak bedenlerine yansıtılarak hayat buluyor ve bu sahnenin sonunda görüntü giderek küçülerek hamlet'in yüzüyle örtüşüyor..
-belki de tiyatro denince akla gelebilecek en geleneksel tekniklerden biri olan akrobasi ise ağırlıklı olarak ofelya'nın sahnelerinde kullanılmış; ofelya'nın masumiyeti, uçuculuğu ve bıçak sırtı bir dengede ilerledikten sonra ölümü seçen sonu bu kadar isabetli görselleştirilmezdi sanırım..
-kukla tiyatrosu mantığının kullanımı ise bir kaç farklı sahnede birden karşımıza çıkıyor. polonius'un; çocukları ofelya ile laertes'i sözleriyle, nasihatlarıyla ve zorlayarak yönetmek istemesinden esinlenerek olsa gerek, devasa kukla kollarla temsil edilmesi ne kadar etkileyiciyse, bedenlerinden lastik ipler çıkan kukla karakterlerin sahnesi de o kadar anlamlıydı.
-ve tabii ki hınzır kelime oyunları içeren sözlere besteledikleri müzikler ve martyn jacques'ın hayran olunası sesi ve yorumu sayesinde tiger lillies grubu oyun mekânını ve hikayeyi grotesk bir kabareye dönüştürdü.








sanırım bu yapımdaki en büyük başarı yönetmen martin vilinius'a aitti. bu kadar farklı tiyatral aracın, türün ve sanatçının bir aradalığı ortaya kolaylıkla yamalı bir bohça çıkarabilecekken, vilinius elindeki bu zengin malzemeyi ustaca, zekice ve dozunda kullanarak hiç bir sahnesinde sırıtmayan ve sarkmayan bir bütünsellik yaratmayı başarmış.

"tiger lillies perfom hamlet" 15-17 ekim 2015 tarihlerinde istanbul'da turnedeydi. istanbul seyircisini tiger lillies ile şimdiye kadar sık sık olduğu gibi sadece konserleriyle değil, geç de olsa bir tiyatro projesiyle de bir araya getirdiği için iksv'ye teşekkürler.. tiger lillies'in "hamlet" dışında pek çok başka heyecan verici tiyatro işi var; umalım tiger lillies onlarla da ileriki zamanlarda şehrimize misafir olsunlar..