olivier dubois etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
olivier dubois etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2024 Cumartesi

12 EKİM




1810 prens ludwig ile saxe-hildburghausen'li therese'nin evliliğini kutlamak için oktoberfest başlatılmış; günümüzde, 16 günlük bayramda yaklaşık 7 milyon litre bira tüketiliyor

1993 cemal reşit rey konser salonu'nda balanescu quartet konserine gittim

2018 olivier dubois'nın kışkırtıcı le sacre du printemps uyarlaması pret-a-baiser sacre 1'i paris - la scala tiyatrosunda gece 12:00'de başlayan gösteriminde seyrettim



24 Ağustos 2023 Perşembe

Avignon OFF İzlenimleri - 4 : Beş Dans Gösterisi

Bu sene Festival Off Avignon'da sekiz dans gösterisi seyrettim. Bu yazıda bunlardan beşi hakkındaki izlenimlerimi, gösterileri gün içinde seyrettiğim zamana göre sıralayarak paylaşıyorum: (Yazının tamamı unlimited'den okunabilir)


Haiku’lardan bir demet: Not I 

Orta büyüklükte bir avluda sabah 9:15. Kuşların cıvıldaşmaları, gölgelerinin karşı duvardan ani geçişi. Ortada ahşaptan kare bir platform, L şeklinde iki tarafında seyirciler; ön sıradakiler yerde, arkadakiler sandalyede. Platformun diyagonalinde, seyircilere arkası dönük şekilde dizleri üzerinde oturan, kimono esinli kıyafetiyle bir kadın. Minimal bir sahne, üzerinde çeşitli objeler: bir kâse soğan, bir balık, uzun ince bir tahta, çelik döküm bir marangoz sıkıştırıcısı, beyaz bir örtü. Gösteri sırasında bu objelere başkaları eklenecek: keskin bir çelik bıçak, örtünün içinden çıkacak şarap dolu cam şişe ve bardak. Sahnenin çeşitli noktalarına yerleştirilmiş mini hoparlörlerden gösteri boyunca gelen belli belirsiz, cızırtılı bir ses peyzajı (ses tasarımı: Jean-Philippe Gross) eşliğinde bir meditasyon; yüzeyinde dingin gibi duran ama içinde gerilimler barındıran, hassas, sert, keskin, fırtınalı, yumuşak, düz, kıvrımlı. Seyircinin bütün duyularını harekete geçiren bir meditasyon. Bir gösteri sanatı örneğinden söz ediyorum, dolayısıyla tabii ki seyircinin görme ve duyma duyularına hitap ediyor, tamam, ama bu gösteride bunlara diğer duyular; koku ve tad alma ve dokunma da dahil ediliyor. Ahşap platformun üzerinde performansçının kat ettiği bir güzergâh. Güzergâhın durakları ve duraklarda gerçekleşen haiku benzeri küçük şiirsel olaylar. Duraklardaki olayların bir araya getirilişlerinde bariz bir anlatı yok, ya da ben bağlantıları kuramadım ve omurga-anlatıya vakıf olamadım. Daha çok, o küçük olaylara tanıklık ettim ve şiirsel durumların soyut hallerinden haz aldım. Performansçının gösteri boyunca platform üzerindeki hareketlerini, bütün duyularıma hitap eden bir natürmortla sonlanan kaligrafik bir yolculuk olarak alımladım. Bu yolculuğun koreografik olarak en belirleyici tarafı performansçının, bedenini arkaya doğru gererek bükmesi de dahil olmak üzere bütün hareketleri meditatif bir sakinlik ve yavaşlıkla icra ediyor oluşuydu. 
Camille Mutel, bizzat performansçı olarak icra ettiği Not I başlıklı 50 dakikalık minimal ve şiirsel solosunu Japon çay seremonisinden esinlenerek, La Place de l'Autre başlıklı dörtlemesinin ilk bölümü olarak yaratmış. 



biletim

Erkek arkadaşlığının tuhaf dengesi: DOS

Dışarda güneşin sokakları yakmaya başladığı, öğleye doğru bir saatte, 11:05’te, bir binanın en üst katında karanlık bir sahne. Seyirciler yerleşirken derinden derinden kulağıma gelen tanıdık müzik: Barış Manço’dan Dere Boyu Kavaklar. Seyir alanı ışıkları sönüp oyun alanınkiler yanınca, sahnede ard arda beliren biri yapılı, uzun boylu, kalın, kel, dev gibi, diğeri ince ve kırılgan iki adam; uzun bir süre sessizlikte ve birbirlerinden bağımsız olarak hareketler, jestler, pozlar icra ettiler, bazen hareketleriyle eşzamanlı olarak makina vızıltıları, hidrolik tıslamalar gibi sesler de çıkardılar. Ve ardından gelen müzik parçası gösteri öncesi çalanın tesadüfi olmadığını kanıtladı: Yakın zamanda aramızdan ayrılan Erkin Koray’dan “Cemalim”. Müzikle birlikte, iki adam daha önce yaptıkları hareketleri, jestleri, pozları tekrar ettiler ama bu sefer solo değil duo olarak; meğerse önceki tek kişilik hareketler, özgün halinde iki kişilik olan bu hareketlerin parçalarıymış. Birbirlerine uzanmaya, birbiriyle ilişki kurmaya çalışan iki figür müzikle birlikte temas etmiş oldular. “Cemalim” çalarken adamlardan ince ve kırılgan olanı bir yandan sözlere ağzıyla eşlik etse de, ikilinin o sırada icra ettikleri hareketlerin veya oluşturdukları pozların doğrudan şarkının sözlerinde anlatılan olaylarla ilişkisi yoktu. Şarkı daha çok, gösterinin yabansı ve tuhaf ambiyansına arka plan desteği veriyor gibiydi.
Sadece hareket tasarımıyla değil, kostüm tasarımıyla da palyaço estetiği ve absürd mizahtan beslenen 40 dakikalık DOS, iki performansçının, koreograf ve dansçı Marco Delgado ile sirk gösterilerinde akrobat taşıyıcı olarak sahneye çıkan Valentin Pythoud’nun karizmatik prezanslarından da faydalanarak, eğlendirici olduğu kadar etkileyici olmayı da başaran bir gösteriydi. 
Marco Delgado’nun Nadine Fuchs’la ortaklaşa kurmuş olduğu Delgado Fuchs dans topluluğu önceki yıllarda Avignon’a Sélection Suisse en Avignon kapsamında konuk olmuş ve zamanla takipçilerini oluşturmuş. 


Kimliklere sıkıştırılmanın verdiği acı: THISISPAIN 

Gölgelerin bile sıcaktan bunaltıcı olduğu 16:05’te, havalandırma ile serinletilen salonda sahnenin bir tarafında iki sandalye, diğer tarafında zemine göre açılı duran üçgen ayaklar, arka yüzeyinde “PAIN” yazısı. İki dans sanatçısı geliyor sahneye: Hillel Kogan ve Mijal Natan. Gösteri Natan’ın geleneksel Flamenko dansıyla başlıyor, sonra Kogan söz alıyor ve İspanya deyince akla gelen en popüler, klişe şeylerden bahsederek başlıyor konuşmaya: Fiesta, Siesta, Picasso, Carmen, Barselona. Kogan adeta sohbet açıyor, esas zorlu konuya gelmeden önce seyirciyi ısındırıyor. Ve ardından İspanya’nın yakıcı politik tarihini sokuyor devreye: Sömürgecilik, iç savaş, faşizm, Franco. Sonra o dans etmeye başlıyor; yeni Flamenko hareketleriyle, aralara modern danstan esinler ekleyerek, hatta Nijinski’nin “Bir Faun’un öğleden sonrası”na göndermeler yaparak. Kogan kendi dans partisini İsa imgesiyle sonlandırıyor. Sonraki beş bölüm boyunca bir yandan popüler İspanyol ikonları; Bizet-Carmen müziği ve Picasso-Boğa imgesi çeşitli şekillerde tekrar sunulurken, diğer yandan Flamenko dansının alkış tutma, topuklu ayakkabı, kadın elbiselerinin kıvrımlı etekleri gibi temel öğeleri yapı-bozuma uğratılıyor. Bu sırada iki dansçının hayat hikayeleri de kısaca devreye giriyor ve bunlarla bağlantılı örneğin şu soru ortaya atılıyor: “Flamenko yapmak için İspanyol pasaportu mu gerekli?” Yaklaşık bir saatlik gösteri Kogan’ın uzun bağırmaların ardından ağzı sonuna kadar açılmış bir şekilde kalışıyla bitiyor; Picasso’nun Guernica tablosunu hatırlıyorum. Bütün bunlar gösterinin esas deşmek istediği konu için birer araç aslında. Gösterinin esas sorduğu soru, güncel dünyada kimliklerimizi neyin, nelerin oluşturduğu? Gösterinin esas argümanı ise; bir ülkede doğuyor olmanın kişinin kimliğini oluşturuyor olduğuna inanmanın absürdlüğü.
Çağdaş dans sanatçısı, aynı zamanda bu gösterinin yaratıcısı ve geçen yıl We love arabs ile Festival Off Avignon’da büyük sükse yapan Hillel Kogan çağdaş danstan gelen bir koreografın bir Flamenko dans sanatçısıyla yaptığı işbirliğinden doğan gösterilere (örneğin Sidi Larbi Cherkaoui ile Maria Pagés’in Dunas ve Akram Khan ile Israel Galvan’ın TOROBAKA’sına) eklemlenen bir yapıt ortaya koymuş. Kogan’ınki, örnek verdiğim diğer ikisinden; koreografik olarak daha olgun veya prodüksiyon olarak daha gösterişli değil belki, ama farklı iki tür dans dilini; alaycı mizahı, sözünü sakınmayan gözlemleri ve günümüz insanının kimliğine dair hayati sorusuyla birleştirerek samimice ortaya koyması açısından farklılaşıyor.


biletim

Ruhun derinliklerine seyahat: Enquanto você voava, eu criava raízes

Kapkaranlık bir sahne. Gösterinin başlamasıyla birlikte; seyir alanının birinci sırasında oturmama rağmen, bana bile çok uzak gelen bir mesafede, karanlığın içinde ve sahnenin en gerisinde, havada asılıymış gibi duran devasa bir dairenin, ışık yoluyla beliren kenar çizgileri. Yuvarlağın ortasındaki karanlıkta yandan gelen ışıkla aydınlanarak hareket eden iki çift ters bacak. Karanlık, uzaklık ve tersyüz edilmişlik oryantasyonumu altüst ediyor. Sadece bu başlangıç sırasında değil, 55 dakikalık gösteri boyunca da oryantasyonum düzelmeyecek. Gösterinin her yeni sekansı şaşkınlığımı ve hayranlığımı canlı tutacak. Baştan sonra hem kelimenin anlamıyla hem de mecazi olarak karanlık bir atmosferde geçen ve dans, mim, akrobasi, video, plastik sanatlar gibi farklı disiplinleri kullanan gösterinin, bütün bunları birbirine bağlayan temel unsuru sahne tasarımı: En geride ve yüksekte duran ve her bir noktasından tellerle gerilerek ayakta tutulan şeffaf bir malzemeden devasa bir daire. Dairenin arkasında iki erkek dansçı, düşeyde dairenin ortasına denk gelen platformda durarak hareket ediyorlar; bazen siyah bir şerit sayesinde bedenlerinin tamamı gözükmüyor, bazense platformun altı da ayna imgesi yanılsaması yaratacak şekilde kullanılıyor.
Brezilyalı sanatçı ikilisi Artur Luanda Riberio ile Andre Curti; koreografisini, mizansenini, sahne tasarımını ve dramaturjisini yaptıkları ve bizzat icra ettikleri Enquanto você voava, eu criava raízes (Sen uçarken ben kök salıyorum) adlı bu sıradışı ve görsel tiyatro yapıtında, sahneye yansıttıkları video görüntülerinin (Laura Fragoso ve Miguel Vassy) ve kullandıkları meditatif müziğin (Federico Puppi) de etkisiyle bizi garip rüyalarımızın, belki de çıkışsız kabuslarımızın, ama esas, psişemizin derinliklerine, karanlığına götürüyorlar.
1998’de Paris’te kurdukları Companhia Dos à Deux ile şimdiye kadarki bütün gösterilerini Avignon Festivali’nde sahnelemiş ve gerek seyircinin beğenisini gerekse de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmış olan Riberio ile Curti, 2015’ten beridir bedenin dramaturjileri hakkında geliştirdikleri yöntemi topluluklarının merkezi olan Rio de Janeiro’da ve dünyanın birçok yerinde atölye çalışmaları düzenleyerek öğretiyorlar. 
Avignon’da seyircinin ve diğer sanatçıların Riberio ile Curti’ye duydukları hayranlık o kadar barizdi ki, gün içinde gösteriler öncesi ayakta tanışıp sohbet ettiğim (biri basın görevlisi, diğeri -Avignon festivallerinde şimdiye kadar 2000’den fazla gösteri seyretmiş olduğunu söyleyen- seyirci) iki kişi, Riberio ile Curti’nin çok özgün sanatçılar olduklarını özellikle vurgulayıp, bu gösteriyi seyretmemi hararetle tavsiye ettiler bana.


biletim

Performansçının kendi bedensel belleğine yaptığı yolculuk: Pour sortir au jour

Günün en geç başlayan gösterilerinden biri sinemadan dönüştürülmüş bir binada, saat 22:30’da. Sahnenin iki yanına dizili sandalyeler, en arkada bir masa, üç sandalye, masanın üzerinde zarflar ve bir bilgisayar. Sahnede dolaşan, seyircilere sataşan, onlarla sohbet eden, sahne arkasından şampanya çıkarıp, açıp, plastik bardaklara dökerek oturanlara ikram eden performansçı; salona giren her yeni seyircinin ilk tercih olarak oditoryumdaki koltuklara yöneldiğini görmesiyle onları sahnedeki sandalyelere gelmeye davet ediyor, nazikçe zorluyor, başarılı olamazsa oditoryumun ilk sıralarında oturmalarını öneriyor. Gelen kalmayınca gösteri başlıyor. Her seferinde, seyircilerden gönüllü olan ya da gönüllü çıkmazsa performansçının seçtiği üçer kişi sahnenin en arkasındaki sandalyelere geçiyorlar. Performansçı onlardan ikisine elindeki farklı zarf demetlerinden birer zarf seçtiriyor. Zarf demetlerinden biri performansçının daha önce dans ettiği veya koreografisini yaptığı gösterileri içeriyor, diğeri bu gösterilerin müziklerini. İlk zarf açılıp gösterinin adı okunuyor. İkinci zarf açıldığında performansçı gönüllüye seçenek sunuyor: Zarftan çıkan müzik mi, yoksa az önceki ilk zarfta çıkan gösteride kullanılan özgün müzik mi? Üçüncü gönüllünün görevi ise performansçıya, giydiği hangi kıyafet parçasını çıkaracağını söylemesi. Bu üç başlık belirlendikten sonra performansçı zarftan çıkan gösteri hakkında (gösterinin ilk ne zaman, nerede sahnelendiği, ya da anıları, vb…) kısaca konuştuktan sonra gösteriden bir parçayı, belirlenen müzik eşliğinde ve üzerinden bir kıyafet parçasını çıkardıktan sonra icra ediyor. Gönüllüler değişiyor, zarflar açılıyor, ceket, kemer, ayakkabı, çorap, gömlek çıkartılıyor… Bu böyle, yaklaşık 80 dakika devam ediyor; performansçı gittikçe yoruluyor, gittikçe çıplaklaşıyor… Son 10 dakikada performansçı çırılçıplak ortada, bütün seyirciler sahnede, hep birlikte dans ediyorlar; adeta performansçının bedeni kutsanıyor, geçmişi kutlanıyor.
Performansçı: Olivier Dubois. Gösteri: Dubois’nın 2018’de tasarladığı Pour sortir au jour, İngilizce adıyla My body of coming forth by day (Günden güne ortaya çıkan bedenim). 2006’da ilk koreografisini sahneleyen, ama ondan önce ve sonra William Forstyhe’tan Jan Fabre’a, Angelin Preljocaj’dan Sasha Waltz’e, çağdaş dans ve performans sahnesinde köşetaşı olmuş birçok koreografın yapıtlarında dans etmiş olan Dubois dansçı ve koreograf olarak görev aldığı 60 gösterilik repertuarına oyunsu bir tour de force ile retrospektif bir ziyaret yapıyor, seyirciyi de bu oyunsu ziyaretin bir parçasına dönüştürüyor. Pour sortir au jour dansçı bedeninin hafızasını ve yapabilirliğini, ve dansçı ruhunun kırılganlığını samimice ve insafsızca masaya yatırıyor.

[bütün fotoğraflar: mehmet kerem özel, 7-10 temmuz 2023, avignon]

17 Aralık 2018 Pazartesi

Paris’te yeni bir tiyatro: La Scala

[bu makale 13.11.2018 tarihinde art unlimited'in online versiyonunda yayınlanmıştır. dergiye şurayı tıkladığınızda ulaşabilirsiniz]


Fotoğraf: Hartl Meyer

Paris’e 2018/19 sezonunda yeni bir tiyatro gözlerini açtı: La Scala. Mekan sıfırdan yaratılmış gibi dursa da, bulunduğu yerin teatral geçmişifin de siècle’a kadar iniyor; 1874’te açılan ve Paris’in en ünlü café-concert’lerin düzenlendiği üç balkonlu, localı, işlemeli tavanlı, italyan sahneli La Scala Tiyatrosu 1934’te yıkılmış, yerine 1936’da açılan ve art deco fuayesiyle ünlenen sinema salonu ise 1970’lerde porno filmler göstermek için Paris’in ilk multiplex’ine dönüştürülmüş. 80’lerde şehrin en ünlü gay buluşma mekanı olan sinema, 2000’lerin başında kısa bir dönem Paris’teki Brezilyalılara kilise olarak hizmet etmiş. Görüldüğü gibi fırtınalı bir tarihe sahip mekan uzun zaman metruk ve bakımsız kalmış, ta ki 2016’da tiyatro yapımcısı Les Petites Heures adlı şirketin sahipleri Mélanie ve Frédéric Biessy burayı alıp; kapsamlı bir yenilemeyle her türlü icracı-seyirci ilişkisine imkan sağlayan black boxtipi bir tiyatroya dönüştürerek tekrar hayata kavuşturana kadar.  

Iç mimarisinden mobilyalarına ışıklandırmasından renklerine, Fransızların en ünlü tiyatro ve sinema yönetmenlerinden Patrice Chéreau’nun sahne tasarımcısı Richard Peduzzi’nin elinde yenilenen ve bünyesine şık bir bar-lokanta da eklenenLa Scala; 10. Mahalle’de Strasbourg Bulvarı üzerinde, barlar ve gecekulüpleri arasında, komşu olduğu Comédia ve Théâtre Antoine gibidiğer popüler tiyatrolar gibi özel bir işletme olsa da, devletten ve belediyeden ödenek almayı başarmış. Tiyatronun 18/19 sezon programı Paris’te çokça bulunan anaakım ve ticari yapımlardan çok, önceki sezonlarda şehrin ödenekli tiyatrolarının programlarında yer alan ve popülerlik ile sanatsal nitelik dengesini ustaca tutturan sanatçıların eski ve yeni işlerinden oluşuyor. 


Fotoğraf: Geraldine Arestenau

La Scala’da prömiyer yapan ilk yapım, adı Fransa’da son yıllarda gittikçe daha fazla duyulur olan, geçen sonbaharda Paris’in ikonik binalarından 
Panthéon’daki yere-özgü işiyle büyük sükse yapan 37 yaşındaki Fransız koreograf ve yeni sirk* sanatçısı Yoann Bourgeois’ya ısmarlanmış. Bourgeois, eski tarihli ama gerek seyirciler gerekse eleştirmenler tarafından çoşkuyla alkışlanan “Celui qui tombe” (Düşen adam) adlı yapıtıyla 11 kasım’da İstanbul seyircisinin karşısına ilk defa çıktı.. 



Fotoğraf: Geraldine Arestenau

Bourgeois “Scala” adlı yapıtında, içine yerleştiği mekandan sadece adını ödünç almakla kalmamış, sahne tasarımında minimalist ve monokrom bir yaklaşımla mevcut mekanın duvar ve koltuklarının koyu kurşun mavisi rengini devam ettirmiş. Sahnede; birbirlerine basamaklarla bağlanan farklı kotlardaki yüzeylere yerleştirilmiş, gündelik ev hayatından tanıdığımız ama hepsi mekanla aynı koyu kurşun mavisine boyanmış eşya, öğe ve objeler var: Sağda ve solda birer kapı, bir yatak, bir masa ve iki sandalye, bir koltuk, bir komodin, duvarların birinde resim çerçeveleri, bir süpürge, bir radyo ve küçük toplar. Yani aslında, sınırları kâh kapılarla kâh düzlemler arasındaki kot farklılıklarıyla belirginleştirilmiş bir ev var karşımızda; evin tam ortasından ise sonsuzluğa doğru yükselen ve iki tarafı boşluk bir merdiven.
Gösteri, ekose gömlekli genç bir adamın soldaki kapıdan girmesiyle başlıyor. Biraz sonra aynı kıyafette bir adam daha giriyor aynı kapıdan. Zaman ilerledikçe adam figürü çoğalıyor. Biri bir kapıdan çıkarken, diğer taraftaki kapıdan diğeri giriyor, hemen arkasından bir diğeri, bir diğeri daha; ya birbirlerinin hareketlerinin aynısını yapıyorlar, çoğaltıyorlar ya da hareketi geriye sarıyorlar. Daha sonra adamın kız arkadaşı da hikayeye dahil oluyor; tabii onun da doppelgaenger’i var, ama sadece bir tane. 
Aynı figürün çoğaltılması, tekrarlar, beklenmedik anlarda beklenmedik yüzeylerde açılan deliklerden kaybolan/çıkan figürler; kendi kendine dağılan, yani olduğu yere yığılan, biraz sonra tekrar düzelen, yani ayakları üzerinde tekrar sağlam bir şekilde duran masa ve sandalyeler; kendi kendilerine duvardan düşen çerçeveler, çekmeceden fırlayan toplar, göğe çıkan merdivenin basamaklarından bedenlerinin bütün uzuvlarıyla, adeta akarak inen, belki de “düşen” mi demek lazım, figürler, aynı merdivenden bu sefer oturarak inen figürler,artık Bourgeois’nın alamet-i farikası’na dönüşmüş olan tramplenlerden sekip havalanan, bazen ivmeyle daha yükseğe ulaşan, bazense sönüp kaybolan figürler…
Dördü erkek altı dansçı-akrobat; bedenlerini, denir ya sanki kemikleri yokmuş gibi, müthiş akıcı kullanıyor, olağanüstü bir zarafet ve yumuşaklıkla hareket ediyorlar.
Koyu atmosferi, ironisi ve beklenmedik anlarda seyirciyi hayrete düşüren, şaşırtan ilüzyonvari sahneleriyle “Scala”, uzaktan da olsa Dimitris Papaioannou’nun tarzını andırıyor ama daha çok yeni sirk estetiğinden besleniyor. Bourgeois bize Kafkaesk bir kabus seyrettiriyor; hayret uyandırıcı, şaşırtıcı, beklenmedik ve mantıkla açıklanamayan olaylar barındıran tam bir rüya bu, belki de kabus mu demeli... 
Scala’nın Latince “merdiven” anlamına gelmesi yapıtın, adının mevcut mekana referans vermesinin ötesinde, özgöndergesel olmasını sağlıyor. Çağımız insanının içine düştüğü ve çıkmaya çalışıp bir türlü beceremediği, dipsiz kuyudaki koyu ve derin yalnızlığını anlatan “Scala”, Radiohead’in atmosferik olduğu kadar hipnotik müziğinin eşliğinde seyirciyi hayretler içinde kalmak ile tüylerinin ürpermesi arasında, havada asılı bir noktada, arafta bırakıyor. Her ne kadar; çıkışsız, her daim alacalaranlık ve depresif atmosferine rağmen, kesinlikle eğlenceli ve oyuncaklı olan, benzersiz bir deneyim “Scala”. Gösterinin bence tek kusuru çok kısa, sadece 50 dakika sürmesi; Bourgeois keşke bazı ilginç ve yaratıcı fikirlerini fragman şeklinde bırakmayıp, onların etinden sütünden sonuna kadar faydalansaymış, biz seyirciler de onun dünyasında daha uzun kalsaymışız.

Fotoğraf: Frédéric Lovino

La Scala, içinde bulunduğu semtin her çeşitten bar ve kulüplerle renklenen gece hayatına eklemlenmek adına olsa gerek, sezon içinde bazı cumaları gece saat 24:00’te başlayan sıradışı ve cezbedici bir performans serisine ev sahipliği ediyor. Serinin ilk gösterisi 14 ekim’de Fransız dans sahnesinin l’enfant terrible’ı Olivier Dubois’nın “Prêt àbaiser Sacre #1” (Öpüşmeye Hazır - Sacre#1) adlı yapıtıydı.Dubois bu yapıtı ilk defa; Stravinski’nin müzik çevrelerinde, Nijinski’nin dans dünyasında çığır açan ortaklıkları “Bahar Ayini”nin (Le sacre du printemps) dünya prömiyerinin 100. yılı dolayısıyla 2012’de Paris Belediyesi Modern Sanat Müzesi’nde sahnelemiş. Dubois çok yalın bir fikirden yola çıkarak yapıtı bütünüyle, bir bankta oturan iki erkeğin (biri Dubois’nın kendisi diğeri Edouard Hue) önce uzun bir süre bakışması ve sonra uzun bir süre öpüşmesi üzerine kurgulamış.
Seyirci salona girdiğinde erkeklerden biri, rahatlıkla bir kent parkında rastlayabileceğimiz bir bankta oturmaktadır. Bir süre sonra sahneye diğer erkek, oradan tesadüfen geçiyormuş rahatlığıyla girer; banktaki adamı görür, göz teması kurar ve yanına oturur. Yaklaşık 15 dakika birbirlerinin gözlerinin içine bakarak ve sadece üst bedenlerini neredeyse gözle fark edilemeyecek hızda hareket ettirerek birbirlerine yaklaşırlar. Bu sırada mekana derinden gelen, tek notalı bir ses hakimdir. Ne zaman ki erkeklerin dudakları birbirine değer, Stravinski’nin müziğinin yumuşak ilk notaları da duyulmaya başlanır. Bundan sonrası; dudakları hiç birbirinden ayrılmayan ve bedenleri banktan hiç kopmayan iki erkeğin Stravinski’nin notaları eşliğinde şefkatten şiddete doğru yaptıkları bir yolculuktur. 
Dubois bu işinde ışığı da çok etkili kullanır; yapıt boyunca gittikçe sıklaşan aralarla flaş benzeri ışık patlamaları olur. Stravinski’nin müziği ne zamanki doruk noktası “Kurbanın Dansı”na gelir, iki erkeğin; hayvansı dürtülerle vahşice birbirlerini yedikleri, boğdukları, birbirlerine vurdukları, boğuşma seslerinin, bağırtıların hakim olduğu sahneden artık genel ışık alınmış, yanıp sönen flaş patlamaları sıklaşarak stroboskopa dönüşerek, başta parka benzeyen mekanı şimdi adeta diskoya çevirmiştir. Müziğin bittiği o kritik anda ışık ani şekilde tekrar genel aydınlatmaya çevrildiğinde ise, iki erkek bankın üzerinde birbirlerinden ayrılmış, en uzak noktada durmaktadırlar.
İki insanın birbirine duyduğu bedensel isteğin doğasında var olan tutku, haz, vahşilik, şiddet, hayvanilik ve sonuna gelindiğindeki tükenmişlik Stravinski’nin müziğinin hırçın atmosferini ve yapıtın özgün konusunun özünü tam da onikiden vuruyor. “Prêt àbaiser Sacre #1” o kadar etkili ki, Dubois’nın, dans tarihinin en güçlü Bahar Ayini yorumlarından birine imza attığını rahatlıkla iddia edebilirim. 

La Scala’nın 18/19 programında; sonbaharda ünlü Fransız tiyatro yazarı Yasmina Reza’nın iki oyunu, geçtiğimiz yaz yeni bir işini Avignon Festivali’nin en prestijli sahnesi Papalar Sarayı Avlusu’nda gösteren Thomas Jolly’nin 2007 tarihli Marivaux uyarlaması “Arlequin”, yeni yılda ise ünlü koreograf Anne Teresa de Keersmaeker’in erken dönem işlerindeki dans partneri, Belçikalı avant garde koreograf/dançı Michele Anne de Mey’in ve Fransa’nın önde gelen yeni sirk sanatçılarından Aurelien Bory’nin üçer yapıtı var. Bunlara ek olarak caz konserleri ve Nicole Garcia, Carole Bouquet, Nathalie Baye gibi ünlü Fransız kadın sanatçıların Yasmina Reza’nın “Hammerklavier” metnini her seferinde farklı genç erkek piyanistlerin icraları eşliğinde okudukları lecture-piano gibi ilginç etkinlikler programlanmış. 
Yolu bu sezon Paris’e düşenler, La Scala’ya uğramadan dönmesinler; pişman olmayacaklar…


---------------------------------
* Ünlü tiyatro kuramcısı Marvin Carlson “Performans: Eleştirel Bir Giriş” (Dost Kitabevi, 2014, Çeviri: Beliz Güçbilmez) adlı kitabında “yeni sirk”i 1980’lerde performans ediminin modern ironik ve düşünümsel bilinçle belirlendiği bir gelenekten doğup, bilinçli ve sıkı bir şekilde sirk (jonglörler, akrobatlar) ve soytarılık gelenekleriyle ilişkilenen bir gösteri sanatları türü olarak tarif eder. Bu türün en ünlü temsilcisi, Cirque du Soleil’in kurucusu Guy Caron’un, esinini sadece geleneksel tiyatro ve sirkten değil, rüyaya benzer, soyut, gerçeküstü imgelerden, büyüleyici ama tanımsız sürekliliğiyle MTV videolarının modern dünyasından aldığı gösterileri; bir tema etrafında üst üste binen bütün performansların katkıda bulunduğu, gevşek, büyük ancak doğrusal olmayan bir hikaye çizgisine sahiptir.