dans festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2019 Pazar

Stuttgart’ı iki senede bir renklendiren uluslararası çağdaş dans festivali: Colours

[geçtiğimiz temmuz ayının başında üç gün colours festivali'ni takip etme imkanım olmuştu. 
izlenimlerimi aktardığım yazım 15 ağustos 2019 tarihinde gaia dergi'de yayınlandı. 
isteyen bağlantıya tıklayıp https://gaiadergi.com/stuttgarti-iki-senede-bir-renklendiren-uluslararasi-cagdas-dans-festivali-colours/ oradan okusun, isteyen -daha fazla görselli- buradan.]


COLOURS festival mekanı Theaterhaus Stuttgart'ın girişi. 
Fotoğraf: Simon Wachter

Stuttgart’ın ödenekli olmayan kültür-sanat kurumlarından Theaterhaus Stuttgart’ın iki yılda bir temmuz ayında düzenlendiği Colours, henüz üç yaşına basan çok yeni bir uluslarası dans festivali. Ancak yeniliğiyle ters orantılı olarak festival bu yıl günümüzün popüler koreograflarının dünya prömiyerlerinden, çağdaş dans tarihinin klasiklerine çok iddialı bir programla seyirci karşısına çıktı. Bu yüksek niteliğin sağlanmasında sanırım en önemli faktör festivalin iki genel sanat yönetmeninden birinin koreograf olması. Bu koreograf, aynı zamanda Theaterhaus Stuttgart’ın bünyesindeki dans topluluğu Gautier Dance’in başında olan Eric Gautier’den başkası değil.

COLOURS'ın iki genel sanat yönetmeni (Meinrad Huber ile Eric Gauthier) arasında Akram Khan. 
Fotoğraf: Simon Wachter

16 günlük bu yılki programda 20 dans gösterisi vardı. Bunlardan en önemli ve heyecanla bekleneni, Stuttgart’ta yapacağı dünya prömiyeri sonrasında, gösteri sanatları dünyasının Kabe’si niteliğindeki Avignon Festivali’nin en prestijli mekanı Papalar Sarayı Avlusu’nda sahnelenecek olan, Akram Khan’ın “Outwitting the devil” adlı son yapıtıydı. Festival aynı zamanda bu yapıtın ortak yapımcısı olduğu için Akram Khan ve ekibi prömiyerden 10 gün önce şehre geldi ve son provaları festivalin mekanlarında yaptı. 


Genç koreograflara alan açmak: Meet the Talents 
Festival programı sadece gösterilerden oluşmuyor,bir çok farklı konseptte etkinliği de içeriyordu. Bunlardan en ilginci “Meet the Talents” (Yeteneklilerle Tanışın) etkinliğiydi. Bu etkinlik kapsamında Eric Gautier dünyanın farklı yerlerinden seçtiği altı genç ve gelecek vaat eden koreografa (Arianna Benedetti, Eyal Dadon, Valerio Longo, Norge Cedeño, Po-Cheng Tsai ve Nadav Zelner) kısa yapıtlar üretmeleri için topluluğunun dansçılarını emanet etmekte kalmadı, bu altı işin festivaldeki dünya prömiyeri gösterisinden önceki hafta her gün provaların 18:00-21:00 arasındaki kısmını seyircilere ücretsiz olarak açtı.

Meet The Talents: Nadav Zelner (Playboy). 

Fotoğraf: Simon Wachter




Meet The Talents: Norge Cedeno (The space between us). 
Fotoğraf: Simon Wachter

Meet The Talents: Po-Cheng Tsai (Narcissus). 
Fotoğraf: Simon Wachter 
İçinde, farklı seyirci kapasiteli dört salon bulunan Theaterhaus Stuttgart binasına gösteri saatinden biraz erken geldiğinizde veya o akşam seyredeceğiniz iki gösteri arasında, meydan sahne tipinde düzenlenmiş dört bir tarafında seyirci tribünleri olan mekana girip “Açık prova”yı izleyebiliyordunuz. Gerek seyirciler gerekse de alandan sanatçılar, eleştirmenler ve öğrenciler için festival kapsamında bitmiş bir dans gösterisini sahnede seyretmenin yanısıra, kısa metrajlı da olsa altı yapıtın sahne arkasına ve yaratım sürecine tanık olmak oldukça heyecanvericiydi. Stuttgart seyircisi de kendilerine tanınan bu imkanı değerlendirdi ve tribünleri hiç boş bırakmadı. Festivalde konuk olduğum üç gün boyunca, “Meet the Talents” provalarının yanısıra dört gösteri seyretme imkanım oldu. 

Hip-hop ile Barok’un uçucu birleşimi: Folia 
Geçen yılki İstanbul Tiyatro Festivali’nin kapanış gösterisi “Pixel”in koreografı Mourad Merzouki, 2018 tarihli işi “Folia” ile Colours’daydı. Break dans, hip-hop gibi sokak dansları geleneğinden gelen Merzouki “Folia”da bu dans türlerinin gündelik ve dinamik estetiğiyle Barok müziğin enerjik ve ilahi şiirselliğini birleştirmeye çalışmıştı. Ancak 15 dansçı ve sekiz müzisyenden oluşan geniş kadrosuyla “Folia” bir dans işinden ziyade, hareketli dekorları, çok renkli ışıkları ve kostümleriyle adeta bir şov gibiydi. 



 Folia. 
Fotoğraflar: Julie Cherki

Folia. 
Fotoğraf: Gilles Aguilar

Barok müzik özgün haliyle değil, elektronik müzikle harmanlanarak, yani dönüştürülerek sunuluyordu. Hip-hop koreografileri ise Merzouki’nin özellikle ünlendiği ilk yıllardaki işlerinde olduğu kadar nitelikli bir seviyede değildi. Yapıt dramaturjik bir altyapı da içermiyordu; etkileyici ve bildik Barok müzikler ile gözalıcı hip-hop/break dans hareketleri yan yana getirilmiş, “best of” mantığında arka arkaya dizilmişti. Yapıtın son sekansına hakim ancak bütünü ile alakasız olan semazen dansı ise, ülkemizdeki bazı eğlence mekanlarında içi boşaltılıp koflaştırılarak kitle turizminin hizmetine sunulan Sema törenlerini hatırlattı bana. “Folia” maalesef Barok müziğin ve sokak danslarının derinine ve felsefesine inmeden kotarılmış, tüketilirken keyiflendiren ancak bittikten hemen sonra hafızada iz bırakmadan silinen, uçucu ve yüzeysel bir çalışmaydı.

Çin’den bir çağdaş dans denemesi: From IN
Şangaylı yeni çağdaş dans topluluğu Xien Xin Dans Tiyatrosu, Avrupa turnesi kapsamında Paris’ten önce “From IN” ile Colours Festivali’ndeydi. Topluluğun kurucusu ve ünlü Fas asıllı Belçikalı koreograf Sidi Larbi Cherkaoui’nin eski dansçılarından olan Xien Xin aynı zamanda yapıtın koreografıydı. 

From IN. 
Fotoğraf: Huang Kaidi

From IN. 
Fotoğraf: Shen Jianzhong

60 dakikalık “From IN”, teknikleri ve fizikaliteleri güçlü dansçılara rağmen bildik çağdaş dans hareket vokabülerini kullanan, bu nedenle de Avrupa’daki bir çok benzerinden farklılaşamayan, dolayısıyla sadece sıradan koreografisiyle değil, yine Avrupa çağdaş dans sahnesinde çokça karşımıza çıkan ambient müzik kullanımı ve atmosferik ışık tasarımıyla da özelleşemeyen, etkisi zayıf bir işti.

İlüzyon ile hareket tasarımını harmanlayan koreograf: Philippe Saire
Festival ünlü İsviçreli koreograf Philippe Saire’i iki yapıtıyla, “Hocus Pocus” ve “Black Out” ile konuk etti. Saire’in aslen 7-11 yaş arası çocuklar için tasarladığı, ancak çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çeken 2017 tarihli “Hocus Pocus” adlı işi Avignon Off ve Edinburgh Festivali dahil olmak üzere iki yıldır Avrupa’nın bir çok şehrine ve festivaline konuk oluyor. Ben “Hocus Pocus”u geçen yaz sonunda Zürich Theaterspektakel’da seyretme imkanı bulmuştum. Stuttgart’ta ise Saire’in 2011’den beridir sahnelenmekte olan “Black Out” adlı işini izledim. 





Hocus Pocus. 
Fotoğraflar: Philippe Pache

Önce kısaca “Hocus Pocus”dan bahsetmek isterim. Bu yapıtta iki erkek dansçı, kara sahne-ışık perdesi ilüzyon tekniğiyle oluşturulan kara delikten bedenlerinin uzuvlarını ve çeşitli aksesuarları çıkararak ve her an seyircinin koordinat algısını (oryantasyonunu) altüst ederek, sihirli bir dünya yaratırlar. Bütünden soyutlanmış beden parçaları önce kendilerinden bağımsız imgeler olur, sonra birleşip iki insanı yaratır, sonra da bu iki insan birbirlerine rakip olur. 
“Hocus Pocus”un çok belirgin bir anlatı çizgisi yoktur, dolayısıyla yapıt her seyircinin seyrettiğini kendi hayalgücüyle tamamladığı uçu açık bir seyir önerir. Şahsen ben 45 dakika boyunca gözlerimin önünden geçen imgelerle; Edvard Grieg’in hayalperest tınılı Peer Gynt Süiti eşliğinde denizin derinliklerinden gökyüzüne, Habil ile Kabil’in hikayesinden Ortaçağ şövalyelerine, balinanın karnındaki Yunus peygamberden gerçeküstü kabuslara yolculuk ettim.





Black Out. 
Fotoğraflar: Philippe Weissbrodt

Philippe Saire “Black Out”ta da, “Hocus Pocus”da olduğu gibi ışığı ve siyah rengi kullanıp ilüzyon yaratarak seyircinin algısıyla oynuyordu, ancak bu sefer seyirciler için sıradışı bir seyir açısı da tanımlamıştı. Seyirciler kare planlı, çevresi insan boyunu geçen duvarlarla çevrili oyun alanına yaklaşık iki metre yükseklikten ve dört bir yönden bakıyordu. 
Işıklar açıldığında beyaz renkli zeminin üzerinde deniz havlularıyla yatmakta/güneşlenmekte olan mayolu üç insan vardı aşağıda. Yerde yatar vaziyette hareket etmeye başladılar önce, çok uzaktan geçen bir cenaze bandosunun sesi duyuldu derinden bu sırada. Sonra bir anda tepeden siyah kum öbekleri düşmeye başladı, sanki dünyanın sonuydu. Üç figür gökten yağan kara kumlarla/küllerle baş etmek için evrim geçirdiler, bütünüyle siyaha dönen zeminde onlar da siyaha bürünüp varolma savaşı verdiler ve sonunda sanki yer göğe dönüştü, onlar da gökteki yıldızlara. İnsanlığın ışık ile karanlık, madde ile gölge, ölüm ile kalım arasında verdiği savaştı bu belki de. 
Bütün bunlar soyut ve grafik bir dilde ifadesini buldu. Mayoların ve havluların siyah-beyaz desenleri ve dansçıların yatar vaziyette bacak ve kollarının zemine yapışık hareketleriyle siyah kumda oluşturdukları desenler; ilk(el) kültürlerin zanaatkarlıklarına, Nazca çölündeki çizgilere, Action Painting’e, Franz Kline’a ve Keith Haring’e uzanan çağrışımlar yaptı zihnimde. 
“Black Out” çağdaş dans ile performans sanatı disiplinlerinin soyut ekspresyonist bir tarzda biraraya geldiği, kullanılan bütün materyal ve immateryal öğelerin ilüzyonist bir hünerle gösterilip kaybedilerek tek bir potada ustaca eritildiği, çok güçlü fiziksel etkiye ve yoğun atmosferik duyguya sahip bir yapıttı. 

Maguy Marin’den Beckett’in dünyasına bir bakış: “May B”
Festivalin doruk noktalarından biri, Fransa’nın çağdaş dans kraliçesi Maguy Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan başyapıtı “May B” idi. 




May B. 
Fotoğraflar: Herve Deroo

Genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’e yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin isteyen, izni almakla kalmayıp Beckett’in davetiyle onunla yapıt hakkında tartışmak üzere biraraya gelen Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmemişti.
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktı. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girdi ve dağınık şekilde yerleştiler. Franz Schubert’in “Der Laiermann” isimli lied’i çaldı baştan sona. Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başladılar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdü bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardı.
Herbirinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştu; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydu.Akıl hastanesi sakinleri de olabilirlerdi, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da. 

90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirdiler seyircileri; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle. Marin “May B”de Beckett’ten direkt tek bir alıntı kullanmıştı, “Endgame” (Son Oyun)’dan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı.” repliğini, ancak hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar biz seyircilere geçiriyordu. Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikaliteyi, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir teatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmadılar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…  

14 Şubat 2019 Perşembe

hollanda'dan seyahat notları à la dans izlenimleri - 1

"w", samir calixto

bir hedefiniz vardır, onun için plan-program yaparsınız. onu gerçekleştirirken başka şeyler çıkar karşınıza. onları da kabul edersiniz hayatınıza, bazen değer bazen değmezler. ama eğer değerlerse, değerleri hedefinizinki kadar mutlu eder sizi, çünkü beklenmediktirler, beklenti yüklenmemişlerdir, tesadüf olanının heyecanını yüklerler üzerinize.
bu dediğim planlanmış bir doğa/kent gezisinde de başınıza gelebilir, bir sanatçının gösterilerini seyretmek amacıyla çıktığınız bir seyahatte de. kentin sokaklarında gezerken elinizdeki haritaya bakmayı bırakıp, size ilginç gelen bir sokağa girdiğinizde işte o beklenmediklerle karşılaşabilirsiniz, o sokak başka bir sokağa çıkarır sizi, oradan başka birisine; giderek kentte kaybolursunuz, ama bu kayboluş zevk veren bir sürüklenmedir. ama tabii ki başından davetkar duran bir sokak içine girince aynı potansiyeli devam ettirmeyebilir. denemişsinizdir en azından. hep bildik güzergahlarda ilerlemek yerine, serüveni davet etmişsinizdir hayatınıza.

ocak sonunda milo rau için amsterdam'a gittim. sekiz yıldır kış aylarında brandhaarden isimli bir tiyatro festivali düzenleniyor amsterdam'da. brandhaarden ingilizce "hot spots"ın karşılığıymış; yani popüler nokta, eğlence yeri, tehlikeli saha gibi anlamları barındırıyor. her yıl uluslararası bir tiyatro insanına/topluluğuna ayrılıyor festival. önceki yıllarda katie mitchell, peter brook, rimini protokoll, johan simons mercek altına alınanlardan bir kaçı.
milo rau'ya ayrılan bu seneki brandhaarden, eski senekilerden çok daha kapsamlı bir programla seyirci karşısına çıktı. rau'nun farklı tiyatro kurumlarıyla farklı tarihlerde yaptığı işbirliklerinden ortaya çıkmış altı yapım amsterdam'ın en eski tiyatro binası (ve aynı zamanda dünyanın en eski tiyatro kurumu) stadsschouwbourg'un salonlarına konuktu.

ileriki zamanlarda brandhaarden izlenimlerimi daha detaylı yazacağım. şimdi bu yazımın konusuna geri döneyim: belirlenmiş rotadan çıktığınızda, ya da belirlenmiş programın boşluklarını değerlendirdiğinizde karşılaştıklarınızla.

amsterdam'da festivalden boş kalan akşamlarım/saatlerim vardı. bunlardan birini lahey'de diğerini utrecht'te dans işleri seyretmekle değerlendirdim.
hollanda, aynı almanya'nın ruhr bölgesi gibi, yarım ile bir saat arası uzaklıktaki tren yolculuklarıyla birbirine bağlanan şehirlerle dolu. istanbul'da bırakın bir uçtan diğerine, mesela gayrettepe'den ataşehir'e toplu taşımayla gitmek için harcayacağınız vaktin çok daha azıyla bu ülkelerde bir şehirden diğerine ulaşabiliyorsunuz; hatta, yolda daha az yorularak.

lahey ve utrecht'te işlerini seyrettiğim iki koreografı daha önceden tanımıyordum. benim için keşif olacaklardı. özgeçmişlerine bakınca ikisi de vaatkardı. heyecanlıydım.
lahey'de seyrettiğim samir calixto'nun işi, korzo'nun (dans işlerinin yapımcılığını üstlenen bir şirket) düzenlediği cadance dans festivali kapsamındaydı. festivalin açılış gösterisiydi ve dünya prömiyeriydi.

brezilyalı olan calixto üretimini uzun süredir hollanda'da yapıyormuş, birçok ödül kazanmış, önceki işleriyle gerek seyirciler gerekse eleştirmenler nezdinde övgüler almış. işinin adı "w" idi. bir önceki "m"nin devamıymış. "m" erkekler üzerine, sadece erkek dansçılarla bir işmiş. anlaşılacağı üzere "w" de sadece kadın dansçılarla bir işti. "w" sadece kadınları değil, müziği kullanılan wagner'i de imliyordu.

bence wagner'in müziğini herhangi bir işte kullanmak, o işe baştan bir törensellik, büyük, geniş ve hacimli olma iddiası getiriyor. sanatçı eğer bunları sorgulayacaksa, ya da bunlarla hesaplaşacaksa, amenna. ama değil, bunların suyuna gitmekle kalmayıp, bir de bunlarla yarışacaksa, işte bu da baştan kaybetmesine yol açabilir kanımca.
calixto ikinci yolu seçmiş; teknik yönü (yani ışığı ve sahne tasarımı) güçlü, artistik olarak da gösterişli bir prodüksiyon ortaya koymuş. ancak maalesef işin ne duygusu özgündü ne de koreografik niteliği.
başlangıçta, yukarıdan sahne ortasına sarkıtılmış, havada asılı yatay kalın bir çubuk formundaki makinadan aşağıda, altarımsı bir yükseltinin üzerinde yatmakta olan kadın bedeninin üzerine su dumanı üflendi. dakikalarca süren bu üflemenin hızı ve kuvveti zaman zaman değişti, ışık da arkadan verildiği için estetik kalitesi yüksek bir görsellik sözkonusuydu. sonra, yaklaşık 70 dakika boyunca beş kadın dansçı, devasa opak beyaz kumaşlarla çevrili törensel bir mekanda devindiler, soloları paslaştılar, unisonlarda birleştiler, bazısı zaman zaman soyundu, tabutumsu (yani başta altar hissi veren) objenin içine girip beyaz boyayla bedenini yıkayan oldu.
ne yazık ki bu "şovun" hiç bir anı içimde, kalbimde, zihnimde bir kıpırdanma yaratmadı. baştaki makinalı sahne ise, evet hipnoz olmuş gibi saatlerce seyredebileceğiniz görsel bir olaydı ama işin geneliyle alakasını en azından ben kuramadım.

o akşam beni daha fazla etkilemiş olan başka bir şeydi; kısa, çok kısa, 10 dakikalık bir iş. tiyatronun fuayesinde "w" için salona alınmayı beklerken, ışıklar azaltıldı, fuayenin bir ucundan iki genç erkek dansçı belirdiler, onlarla birlikte de müzik çalmaya başladı.
akrobatik niteliği güçlü bir koreografiyle, fuayeyi verevine kat eden, kat ederken fuayenin ortasındaki çökertilmiş sahne alanında yoğunlaşan sürpriz bir gösteriydi bu. iki dansçının bedenlerinin esnekliği, paslaşmaları, ellerindeki yuvarlak şeffaf ve opak levhaları (ayna görevi de görebilecek şekilde) kullanış şekilleri, mekandaki merdivenleri ve düzlüğü koreografiye yedirmeleri ve genel olarak fuayedeki yolculuklarını mekanı çapraz kesen uzun bir çizgi olarak tasarlamaları, bu sürpriz gösteriyi benim için özel kıldı.

seyahatlerdeki/hayattaki tesadüflerden başlamıştım ya, "w" için numarasız biletlerle oditoryumda koltuk seçtiğimde, yanımda oturan iki gencin biraz önce fuayede seyrettiklerim olduklarını fark ettim. "w" başlamadan tebrik ettim onları, bittikten sonraysa ayaküstü sohbet ettik.
esas gösterilerden önce fuayede gerçekleşen bu küçük sürpriz dans işleri festivalin organizasyonuymuş; birbirini daha önceden tanımayan ve farklı disiplinlerden öğrenciler (onlar o sabah tanışmışlar, biri yeni sirk diğeri dans eğitimi alıyormuş) biraraya gelip, o akşam gösterisi olan koreografın -işinden hareketle değil- fuayedeki yerleştirmedeki rafından hareketle ("me, myshelf and i" isimli yerleştirmede festivalde işleri olan koreograflardan bir rafı kendi artistik kimliklerini ifade edecek şekilde kitaplar, filmler, objelerle doldurmaları istenmiş) bir performans üretiyorlarmış.
kolja huneck ile wilchaan roy cantu'nün bize o minik güzelliği hazırlamak için sadece dört saatleri olmuş. işlerine bir başlık koymamışlar. calixto'nun işinden etkilenmişlerdi, ama ben "fazla prodüksiyon prodüksiyon değil mi!" deyince bir şüphe tohumu yeşerdi içlerinde sanırım :) kolja daha konuşkandı, ayaküstü sohbette dimitris papaioannou'a olan hayranlığımızı bile paylaştık.
[huneck ile cantu'nün işinin hissini merak edenler, danzon_1.0'daki 27 ocak 2019 tarihli posta bakabilirler, zira bir dakikalık bölümünü orada paylaştım.]