château la coste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
château la coste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2023 Cuma

aix-en-provence'da üç + üç gün - 4 : château la coste IV


[fotoğraf: özlem hemiş]

malum, provence lavanta diyarı. aix'ten lavanta tarlalarına günübirlik bir çok tur düzenleniyor. hatta bunlardan en bilinenlerinden biri aix ile château la coste arasındaki yolun üzerinde. erken saatte organize olursanız ve araba kiralamışsanız, ikisini (lavanta tarlası ve château la coste'u) aynı günde yapabilirsiniz. eğer sabah erkenden organize olamıyorsanız ve arabanız da yoksa üzülmeyin, çünkü château la coste yerleşkesinin içinde bir de lavanta tarlası var, hevesinizi orada giderebilirsiniz.



château la coste'dan paylaşacağım son sanat yapıtlarına geçmeden önce, orada yediğimiz öğle yemeğinden bahsediyim. yerleşkeyi hakkıyla gezecekseniz, daha önce yazdığım gibi en az beş saati gözden çıkarmalısınız. beş saat duraksız geçemeyeceğine göre, bir öğle yemeği en iyi ara olacaktır. tadao ando'nun giriş yapısının bir parçası olan lokantası rezervasyonlu ve öyle kapıdan yer bulmak mümkün değil. ayrıca bayağı pahalı.
yerleşkede, kapısına gittiğinizde yer bulabileceğiniz lokanta ise daha hesaplı olmasının yanısıra, yemekleri çok lezzetli ve porsiyonları oldukça büyük. spesyalleri olan soğanlı quiche inanılmaz!
o kadar doymuştum ki, müthiş lezzetli brownie'yi bile bitiremedim; üzülerek itiraf etmeliyim.


yemeğe château la coste'nun ürettiği şarapların eşlik ettiğini söylememe ise gerek yok herhalde. rose şarap zaten provence'ın olmazsa olmazı, e château la coste'un da rose'leri takdire şayan.
yukarıdaki fotoğraf, istanbul'a getirdiğim rose'nin bitmiş hali...

[fotoğraf: aylin alıveren]

arkadaşlarla güneş altında üç saatlik ilk tur yürüyüşün yorgunluğunu atmanın ve ardından gelen tıka basa yemeği sindirmenin çaresini, püfür püfür esen gehry'nin seprentine pavyonunun geniş ahşap basamaklarında yatarak bulduk. sizlere de tavsiye ederim.

gelelim château la coste rotasından paylaşacağım son yapıtlara:




hemen rotanın başlangıcında sizi karşılayan yapıtlardan biri larry neufeld'in 2013 tarihli donegal'i. köprüler daha önceden tanımadığım bu sanatçının özel ilgi alanıymış. neufeld bu iki köprüyü burası için ağustos 2012 - haziran 2013 tarihleri arasında inşa etmiş.

neufeld köprüleri irlandalı'nın kuzeyindeki donegal'den çıkan arduaz taşlarından örmüş. bu taşın özelliği içeriğinde demir ve bakır olmasıymış ki, bu sayede zamanla okside oluyormuş, bu da ziyaretçide bu yapının orada çok daha uzun süreden beridir durduğu hissini uyandıracakmış.


sean scully'nin wall of light cubed'u buraya yerleştirilen ilk yapıtmış. 
uzaktan saman balyaları gibi duruyor, yakınlaştıkça taş parçaları olduklarını fark ediyorsunuz (portekiz'deki bir taş madeninden buraya getirilmişler). algıdaki oyun şaşırtıcı olsa da, sanatçının böyle bir niyeti yok, benimkisi oldukça kişisel.



château la coste'da beni en şaşırtan ve kendine hayran bırakan işlerden biri, yine daha önceden tanımadığım bir sanatçının tom shannon'ın drop'uydu. 
yanına gittiğimde kendi başına dönüyordu, dolayısıyla öyle zannedip ellememiştim, meğer nazikçe dokunup ivme verilebiliyormuş. turda son gördüğüm yapıttı, hatta bir öncekinden dönüş yolu üzerinde olmasa, uzaktan gördüğüm kadarıyla bırakabilirdim. iyi ki öyle olmamış, çünkü, arkasındaki ağaçların etkisiyle olmalı, çok hoşuma gitti.


guggi'nin calix meus inebrians isimli devasa siyah kadehi tabii ki alev ebuziyya'nın kaselerini hatırlattı.


herhangi bir açık hava heykel sergisi/müzesi richard serra'nın duvarları olmadan tamamına eremez. buradaki üç duvardan ikisi iyice araziye gömüldükleri için fotojenik değillerdi. aslında serra burada tam da duvarlarının coğrafyayla hemhal olmasını istemiş, hatta duvarların paslanma sürecini hızlandırmak için ekstra yağ ve reçine kullanmış. bu yapıtı için "tek isteğim insanların etraflarındaki dünyaya dikkat etmeleri" demiş, demek ki fotoğrafının çekilmesinden çok keşfedilmesini istemiş. 



ai weiwei'siz bir çağdaş sanat toplamı düşünülemez sanırım. yurtdışında bir çok kere sergisine denk gelmiş ve çoğu yapıtını etkileyici bulan birisi olarak buradaki 2017 tarihli ruyi path (ruyi yolu) adlı çalışmasından etkilendiğimi söyleyemem.
iki kot arasında kıvrılarak yükselen bir yol tasarlamış ai weiwei. yolun formu kadim çin eşyalarından, gücü ve otoriteyi simgeleyen ruyi'nin konturlarından oluşmuşmuş. taşlar marsilya rıhtımından gelmiş, dolayısıyla mülteci kriziyle bağlantılıymış, yol fikri ise, bob dylan'ın da referans verdiği, araziden geçen antik roma yoluna bir göndermeymiş.

yapıtın genelinden çok, ağaç gövdelerini net çizgilerle çevrelemeyen taşların iki ayrı kotta (üstteki fotoğrafta belli belirsiz fark edilebiliyor) döşenmesi fikri hoşuma gitti.



rota boyunca, daha önce paylaştığım ando'nun origami durakları dışında, az da olsa oturma elemanları yerleştirilmiş. tabii ki bunlar da tasarlanmışlar ama kimlere/hangi sanatçılara ait olduklarını bulamadım.



yerleşkeye en son eklenen yerleştirme ile château la coste yazılarımı bitiriyorum. prune nourry'nin 2023 tarihli mater earth'ü sanatçının 2010 yılında süt dolu bir küvette fotoğrafladı hamile arkadaşının imgesinin bir versiyonuymuş. hamile karnın içine de girilebiliyor..

25 Ekim 2023 Çarşamba

aix-en-provence'da üç + üç gün - 3 : château la coste III (içine girilen yerleştirmeler, dahil olunan işler)

bu yazıda château la coste yerleşkesindeki; içine girilebilir yerleştirmelerden ve ziyaretçiyi aktif olmaya davet eden işlerden bahsedeceğim:




conrad shawcross'un adını ilk defa burada duydum. schism (2020) adlı yapıtına bayıldım. 
 shawcross, tetrahedron'lardan bir küre tasarlamış, sonra bunlardan bazılarını diğerlerinden ayırarak küreye dikeyde ve yatayda yarıklar açmış. bu yarıklardan birinden de kürenin içine giriş vermiş. 

deneyimlemesi ilginç bir iş. paslanmış çelik malzeme de işe distopik bir atmosfer veriyor.
ayrıca, içerden üçgen açıklığa bakmak bana peter zumthor'un brüder klaus şapeli'nin kapısını anımsattı.



yerleşkede yerleştirmeleri ve sergi yapılarını gezmeniz için size danışma bürosundan önerilen güzergah başlangıçta uzun bir süre açıkta, güneşin alnında yürümenizi gerektiriyor. hele de temmuz sıcağında henüz ağaçlık alana girmemişken,yani öğlen güneşinin alnında beyniniz eriyorken andy goldsworthy'nin oakroom adlı işine rastlamak ve ona sığınmak büyük bir lüks.  

arazi sanatı'nın temsilcisi sanatçının herhangi bir işini daha önce deneyimlememiştim. 
arazide bulunan taş bir duvara açılmış delikten içeriye girdiğinizde meşe ağaçlarının gövdelerinden ve dallarından yapılmış dairesel bir mekanla karşılaşıyorsunuz. burası loşluğu ve nemiyle mağara hissini uyandırırken, bana özellikle tavan örtüsüyle anadolu'dan doğuya doğru geniş bir coğrafyaya yayılan tüteklikli çatıları anımsattı.






per kirkeby'nin içine girilip gezilebilir tuğla yapılarına daha önce düsseldorf-neuss yakınlarındaki eski füze fırlatma arazisinden dönüştürülmüş kulturraum hombroich'te rastlamıştım. ancak kirkeby orada tasarladıklarına işlevler de yüklemişti. buradaki yapısı oradakilere göre hem boyut açısından daha alçakgönüllü hem de herhangi bir işlevi yok. 

brick labyrinth (tuğla labirent) adını taşıyan yapı, katalogtan öğrendiğime göre, kirkeby'nin 2008'de buraya yaptığı bir ziyaret sırasında bizzat beğenip seçtiği bir yere özel olarak tasarladığı, ancak ölümünden sonra, 2018'de tamamlanan bir yapıtmış.



liam gillick'in multiplied resistance screened (2010) adlı yerleştirmesi, yerleşkedeki işler arasında ziyaretçiyi en fazla katılıma davet eden yapıt. alüminyum malzemeden yapılmış çubuklardan oluşan rengarenk panoları çelik karolaj dahilinde iki yana sürerek bir çok farklı düzenleme yapabiliyorsunuz. her farklı düzenleme sizin içerden dışarıya bakışınızda farklı perspektifler, deneyimler sunuyor. hele bir kaç kişiyseniz, bunu bir oyuna bile çevirmek olası, hatta içinde hareket ettiğiniz kaleydospik bir deneyime. keyifli..

gillick bu sürme panolar japon "shoji" adı verilen hareketli duvarlardan esinlenmiş. alüminyum ve çelik malzeme kullanımı ile de, doğal peyzajla karşıtlık oluşturmak istemiş.




tia-thuy nguyen'in silver room (2018) adlı yerleştirmesi, terasında ve altında yürüyebildiğiniz, (gümüş renkli odasının) içine girebildiğiniz bir yerleştirme. altında yürüdüğünüzde terasın altının bütünüyle gökkuşağı renkleriyle boyalı olduğunu görüyorsunuz. odanın içinde ise merkezde bir altar duruyor.

ti-a vietnam'da köylerin merkezlerinde bulunan ve ring evi adı verilen yapıların bir benzerini kurmuş burada. köye gelen misafirlerin ağırlandığı, düğün ve duaların yapıldığı yapılarmış bunlar.
katalogda; ağaçların arasındaki konumuyla buradaki rong evinin ziyaretçiyi tefekküre davet ettiğini yazıyor, ancak bana renkleri, farklı formları ve malzemesiyle fazla hareketli ve uyarıcı geldi.


gümüş odanın içindeki kristal buda heykeline her öğlen, odanın sınırlarındaki yarıktan ışık giriyormuş ve kristalden yansıyarak odanın duvarlarını aydınlatıyormuş. maalesef denk gelemedim. 
platformu oluşturan kalasların renkli olması da yine, gün ışığının sızmasıyla altta canlı bir etki yaratmak içinmiş, ama altta yürümeme rağmen bu etkiyi de fark edemedim maalesef.




içine girilen/üstüne çıkılan başka bir yerleştirme, rail car (2022), çok iyi tanıdığımız (ve benim bu yönünü bilmediğim) bir müzisyene, bob dylan'a ait. dylan 2013'ten beri heykeller yapıyormuş, malzeme olarak genellikle demiri kullanıyormuş.
dylan rail car'ı, arazide bulunan via romana'nın izinde konumlandırmış.

tren rayları ve bir vagon bana doğrudan 2. dünya savaşı ve yahudilerin toplama kampalarına götürülüşünü çağrıştırdı. ama tabii bu vagonun yüzeyleri geçirgen, içine girdiğinizdeki his özgürleştirici, klostorfobik değil, ama bir taraftan da gündelik eşyaların izlerini görebildiğiniz demir figürler beni ister istemez yine gündelik hayatlarından kopartılanları hatırlatıyor.

katalogdan öğrendiğime göre, dylan'ın çocukluğunun geçtiği minnesotta madenleriyle biliniyormuş. şehrin her yeri raylarla döşeliymiş, vagonlar demir taşırmış; demir sesiyle, kokusuyla şehrin her yerindeymiş. dolayısıyla dylan'a bu yapıtında ilham kaynağı olan çocukluğuyla kurduğu şiirsel ilişkiymiş.



château la coste'un sanat ve mimarlık turu eğlenceli ve ziyaretçiyi katılımcı olmaya davet eden işler de barındırıyor. 

yoko ono'nun wish trees (2019) yapıtı için, taa en başta tura biletinizi alırken size ucunda metal bağlama elemanı olan bir not kağıdı veriyorlar. dilek ağacı kültürünün coğrafyasında büyümüş benim gibiler tabii ki dileklerini kağıtlara yazıp ono'nun badem ağaçlarına iliştirmekten geri kalmadı. 



[fotoğraf: aylin alıveren]

sophie calle'nin dead end (2018) işine iştirak edip, kelimenin tam anlamıyla mezara götüreceğiniz sırrınızı yazma konusunda ise herkes çok da hevesli değil. 
çıkmaz bir patikanın sonunda kağıt-kalem duran bir sehpa ve üzerinde ince bir yarık bulunan bir mezar taşıyla karşılaşmak beni kışkırttı ve sırrımı türkçe yazıp mezara attım.



[fotoğraf: aylin alıveren]

r.e.m.'in solisti michael stipe'ın tilkileri (2008) ile bağ kurma konusunda ise kimse çekingen davranmıyor. 

ben de birine sarıldım; onu evcilleştirdim, o da kulağıma sırrını fısıldadı, ya da ben öyle zannetim: 
"insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. aslolan göze görünmez."






hayvan imgesini kullanırken ziyaretçiyi de aktifleştiren bir diğer iş tracey emin'in "self portrait: cat inside a barrel" adlı yerleştirmesi (2013) idi.

önce, aşağısı ani bir şekilde alçalan bir yamaca dik yerleştirilmiş seyir platformu benzeri bir yapıda düz ayak ileriye doğru yürüyorsunuz. ince uzun, dar platformun sonunda dairesel bir alan var. buradan etraftaki luberon vadisi peyzajı çok etkileyici gözüküyor. alanın ortasında bir varil, varilin üzerinde, yanında delikler, deliklerden içeri baktığınızda porselenden bir kedi yavrusu heykeli.

varil şarap variliymiş ve meşedenmiş. 
bu işin bir özportre olması konusunda emin "kendimi nasıl gördüğüm değil, nasıl hissettiğim" demiş. katalogdaki soru yerinde: "kedi varilin dibinde izole ve tutsak mı kalmış, yoksa tam tersi, varilin geniş iç hacmi tarafından korunduğunu mu hissediyor?"
sizce?...

[aksi belirtilmedikçe bütün fotoğraflar mehmet kerem özel'e aittir. 12.07.2023]

23 Ekim 2023 Pazartesi

aix-en-provence'da üç + üç gün - 2 : château la coste II (renzo piano, richard rogers, kengo kuma, frank gehry ve anselm kiefer)

irlandalı emlakçı ve otel işletmecisi kodaman paddy macmillen'ın sahibi olduğu ve 2017 yılında kapılarını açan château la coste'ta izlenimlerime mimarların tasarladığı sergi yapılarıyla ve yerleştirmelerle devam ediyorum: 






frank o. gehry  iki işiyle (biri yapı diğeri yerleştirme) tadao ando'dan sonra yerleşke en çok işi olan ikinci mimar. bunlardan yapı olanı, gehry'nin 2007 yılı için tasarladığı serpentine galerisi pavyonu. 

serpentine galerisi'nin londra'da kensington parkının içinde her yıl bir mimara sipariş ettiği geçici pavyon projesi mimarlık ve sanat camiasının merakla beklediği olaylardan biri. bunlardan çok azı, yazı londra'da geçirdikten sonra sökülüp dünyanın çeşitli yerlerinde tekrar kuruluyor. gehry'ninki de kalıcı halini, baştan itibaren ortak işvereni olan château la coste arazisinde almış. 
gehry, altında müzik yapılacak bir örtü tasarlamış. tipik gehry tabii, ama bana onun yapıları arasında en çok paris'teki louis vuitton vakfı'na yaptığı sanat müzesi tasarımını hatırlattı. 








gehry'nin yerleşkedeki ikinci çalışması, tony berlant isimli amerikalı sanatçının 1966-1968 yılları arasında yaptığı the marriage of athens and new york isimli üç heykelini eğimli arazi durumunu da tasarımın olmazsa olmazı yapan bir mimari düzenleme ile bir araya getirmesinden oluşan bir yerleştirme.

 gehry ile berlant yakın arkadaşlarmış, öyle ki 2019'da château la coste'a yerleştirilmeden önce bu üç heykel gehry'nin atölyesinde dururmuş ve kendi deyişiyle ona bir çok mimari tasarımında ilham kaynağı olmuş. 
heykellerin fanuslar içine konulma şeklinden hoşlanmasam da, onlara basamaklar ile çıkılıp ya da düz ayak köprü ile yaklaşılıp varılamaması fikri hoşuma gitti.





 beş saatlik gezi rotası boyuncaki sürekliliğin bir parçası olmayan, yani ulaşmak için ona özel, uzun ve tanımlı bir sekans deneyimlemek zorunda olduğunuz (ve dolayısıyla tekrar gezi rotasına dönmek için de aynı sekansı bu sefer ters yönde tekrar yaşantılamanız gereken) tek pavyon renzo piano'nun sergi binası. 

binaya doğru yaklaşırken; siz neredeyse düz ayak ilerlerken etrafınızda yükselen üzüm bağları topografyasının içine gömülerek, yavaş yavaş çevreden soyutlanıyorsunuz. bu anlamda bir yandan çevreden soyutlanıyorsunuz ama binanın giriş cephesi gibi girişin karşısı da bütünüyle şeffaflaştırılmış olduğu için de, uzaktaki tepeyi görerek bağlamdan kopmamış oluyorsunuz. 

piano'nun tasarımı hem kendisinin basel'deki beyeler müzesi tasarımını andırıyor, hem de tadao ando'nun buradaki tasarımlarıyla söyleşiyor. 






geçici sergiler için kullanılan mekanda benim gezdiğim sırada anselm kiefer'in dört tablosu ve diğer taraftaki bahçede bir heykeli sergileniyordu. kiefer'in yerleşkede ayrıca kalıcı açık hava heykelleri de var, peyzajın içinde hayaletler gibi dikiliyorlar. 
onlardan bir kaçı:





renzo piano'nun, bence 20. yüzyılın en avant-garde yapısı, paris'teki centre pompidou/beaubourg'da partneri olan richard rogers'ın da château la coste'ta bir tasarımı var. 






bu, araziye en son eklenmiş yapı olmasının (2021) yanısıra rogers'ın kendi ofisinden emekli olmadan önce tasarladığı ve aynı zamanda ölümünden önceki son yapısı. aynı piano'nunki gibi sadece bir sergi mekanı olan ihtiva eden yapıya, yine aynı onunki gibi: kısa ucundan giriliyor, sağ ve sol yan duvarlar sağır, girişin karşısı tamamıyla şeffaf. ama bu sefer karşıda piano'nunkindeki gibi su öğesi ve çimen kaplı eğimli bir yüzey yerine, ağaç taçlarının arasından bakılan engin bir manzara karşılıyor sizi.

norman foster ile birlikte high-tech mimarlığının en önemli temsilcilerinden biri olan rogers strüktür konusundaki marifetini burada da konuşturmuş: 27 metrelik bir konsol yapı söz konusu. yapı, arazideki bir yarın en üst noktasına sadece "dokunuyor" ve ardından kendini havada süzülmeye bırakıyor. topoğrafyaya en az müdahele ve sadece çelik taşıyıcıların turuncu rengiyle sağlanmış görünürlülük; ancak bir ustanın elinden, aklından çıkabilecek rafinelikte.



ben ordayken mekanda los angeles'lı sanatçı/ressam jennifer guidi'nin "mountain range" başlıklı sergisi vardı. guidi fransa'daki ilk solo sergisinde fosforlu renklerden oluşan kum malzemeyle dokusu belirgin, bakanda saykodelik etki bırakan işler üretmiş. pek benim zevkime göre değildi, ama mekana renk kattığını yadsıyamam.


yerleşkedeki, geçici sergilere ev sahipliği yapan üç yapıdan sonuncusu olan oscar niemeyer'inkini maalesef en yakın bu fotoğraftaki uzaklıktan görebildim, çünkü özel bir etkinlik varmış, yanına yaklaştırmıyorlardı.
niemeyer'in ölmeden önce tasarladığı ve öldükten sonra, sağ kolu jair valera tarafından uygulanan yapıyı deneyimlemeyi çok istiyordum.




kengo kuma'nın komorebi adlı yapıtı, toplam içindeki yerleştirmeler ve açık hava heykelleri arasında beni en etkileyeniydi. 

komorebi, kişinin ve ışığın hareketlerine göre her adımda değişen, dönüşen, ziyaretçiye sonsuz bir deneyim sunan bir yerleştirme. onu farklı mevsimlerde ve günün farklı saatlerinde deneyimleme imkanım olmasa da, etrafında geçirdiğim 10-15 dakikada bile deneyimin zenginliğine dair potansiyeli açıkça gösterdi. 

katalogdan aktarıyorum: 
-komorebi, ışığın ağaçlardan süzülmesini ifade eden japonca bir kelimeymiş. 
-malzeme olarak brezilya cevizi olarak da bilinen ipe ağacı kullanılmış. 
-hiç göstermiyor ama 12 ton ahşabı 1.5 ton çelik taşıyormuş. zaten, ağırlığını göstermemesi, aksine hafiflik hissi yaratması yerleştirmenin en etkileyici taraflarından biri bence.


[aksi belirtilmedikçe bütün fotoğraflar mehmet kerem özel'e aittir. 12.07.2023]