29 Eylül 2009 Salı

"café müller"in yeni uyurgezeri




facebook'taki pina bausch grubuna yüklenmiş fotoğraflar merakımı giderdi.

"café müller/das frühlingsopfer"in 21-26 eylül arasındaki brezilya turnesinde, "café müller"deki pina bausch'un rolünü, 1982'den beri topluluğun üyesi helena pikon devralmış.
fotoğraflardan anladığım kadarıyla, helena pikon'un fizyonomisi pina bausch'un vücut yapısını çok andırıyor; eminim pina bausch'u ve tarzını neredeyse 30 yıldır tanıyor olması yanında bu benzerlik de etkili olmuştur rolü almasında.
herhalde, pina bausch'un yokluğunda üstlenilen en zor görevlerden biri, onunla özdeşleşmiş bir rolü devralmak olmalı. umuyorum, helena pikon bu zor görevin hakkını veriyordur..

dominique mercy ise hala "café müller"de dans etmeye devam ediyor.
pina bausch'un en yakın ve en eski dostlarından biri ve çalışma arkadaşı olarak herhalde bu kararı alırken pina bausch'un da böyle isteyeceğini düşünmüş olmalı..

tamam, çoktandır "küçük amerika"laştırıldığımızın farkındayız! ama, bu kadar da benzenmez ki!

"...During a preview performance of “A Steady Rain,” in which he stars with Daniel Craig, Mr. Jackman confronted an audience member whose cellphone was on, The Associated Press reported... It wasn’t the first cellphone interruption of the show, which opens Tuesday, or the first time that line was used. At a preview on Sept. 19, the ring came during one of Mr. Craig’s monologues. He too stopped, looked out into the audience, and said, “You want to get that?”"

gerçek gibi hayaller

eylül ayının dişe dokunur üç filmi: "hayatın tuzu", "11'e 10 kala" ve "ricky" idi.

murat düzgünoğlu'nun ilk filmi "hayatın tozu"un, karikatürist ender özkahraman'ın ünlü "orası hikayeleri"nden uyarlandığını hiç bilmeseniz de [ve üstelik özkahraman'ın sıkı takipçisi olmadan da,] filmdeki karakterlerden, durumlardan, sözlerden ve genel atmosferden "hayatın tuzu"nun özkahraman'ın kendine has mizahından beslendiğini fark etmemeniz mümkün değil. belki de filmin en büyük artısı da bu.


"11'e 10 kala", başrollerindeki koleksiyoncu ve kapıcı karakterlerinde etrafımdaki bir-iki insandan ve kendimden ipuçları bulduğum bir film.
pelin esmer'in 2002 tarihli "koleksiyoncu" adlı, bu filmde de başrolde olan amcası mithat esmer'i konu alan bir belgeseli de varmış. ben denk gelmedim maalesef. "11'e 10 kala" ise belgesel ile kurmaca arasında dolaşıyor; aynı, esmer'in bir önceki enfes filmi "oyun" gibi.

"11'e 10 kala" biriktirmek ve değiştirmek üzerine bir film; eminim pelin esmer'in böyle büyük iddiaları yoktur ama kanımca film tam da günümüzün türkiye'sini, türk insanının halet-i ruhiyesini anlatıyor; tüm çıplaklığıyla ancak, inceden inceye...


"ricky" françois ozon'un en yeni "tekinsizliği".
hakkında, afişin tamamını kaplayan bebek suratı dışında hiç bir şey bilmeyerek gittiğim film, sıkı bir sosyal gerçekçi sahneyle başladı, hitchcook vari müzik kullanımıyla -nereden çıktı şimdi bu dedirten, o aşamada anlamsız gelen, zamanla nedeni anlaşılan- gerilimsi sahnelerle devam etti, hayvansı erotizme göz kırptı, -seyirci olarak garip bir şekilde, en doğal şeymiş gibi kabullendiğiniz- öğelerle fantastikleşti ve neredeyse dini bir aydınlanmayla sonlandı.
neresi gerçek, neresi hayal, ozon nerede dalga geçiyor, nerede ciddileşiyor anlaşılmayan, bütün bunların garip bir bütünde biraraya geldiği, ve bütün bunlara rağmen çıkan ürünün kesinlikle lezzetli olduğu bir film "ricky".
sırf filmin içindeki bu güzergah bile "ricky"i sinemasal açıdan son dönemin en yaratıcı ozon'u yapmaya yeterli.
[bana öyle geliyor ki; lisa sırf annesi/babası tarafından vespa ile okula götürülsün, yolda otobüsü sollayıp otobüsten önce okulda olsun diye, o pazar yemeğinde küçük kardeşi ricky canhıraş ağlarken tavuğun kanadını yemek istedi.]

hayal gibi gerçek

"Festival Genel Müdürü Mihai Constantinescu, sohbetimiz sırasında, Festivale davet ettikleri dünyaca ünlü müzisyen ve senfonik topluluklara şu taleple gittiklerini söyledi: ‘Sizi festivalimizde görmekten mutlu olacağız ama önemli bir ricamız var, sizlerden konser programınıza Enescu’nun en az bir eserini koymanızı talep ediyoruz’. Bu talep Romanya ile sınırlı değil üstelik. Festival yönetimi, misafirlerinin kendi ülkelerine döndükten sonra da en az bir konserlerinde Enescu çalmalarını ‘ısrarla’ talep ediyor. Amsterdam Concertgebouw gibi ‘havalı’ orkestralara böyle bir talep karşısında boyun eğdirmek hayli zor olsa bile bu ısrar sayesinde benim orada bulunduğum süre zarfında Philharmonia Orkestrası ve Basel Oda Orkestrası gibi çok kaliteli topluluklardan Enescu dinleme ayrıcalığına kavuştu Romen halkı. Bu manzarayı gördükten sonra, yabancı topluluklardan Saygun, Erkin vs. dinlemeyi geçtim kendi orkestralarımıza Türk eseri çaldırmaktan imtina eden festivallerimizi bir düşündüm.

Takvimde yer alan 175 konserin hemen hepsinin tıka basa dolu salonlarda yapıldığını söylemiştim geçen hafta. Salonları dolduran kitlenin içinde gençlerin sayısının çok oluşu dikkatimi çekmişti. Müzik öğrencilerine ve müzisyenlere ücretsiz bilet dağıtılmasıymış meğer bunun sebebi! Bilet fiyatları aslında tüm festival boyunca 8-12 avro tutarındaydı yani Amsterdam Concertgebouw konserini bile 12 avro’dan izleyebiliyordunuz ama mütevazı bütçeli Romen halkı için yine de az bir bedel değildi bu. İstanbul Müzik Festivali’nde satılan ama kimseye yetmeyen 10 liralık sınırlı sayıdaki öğrenci biletini düşününce Romen öğrenciler için sevindim doğrusu. Ama düşünün ki, 7 milyon avro’luk bütçenin yüzde 85’i devlet tarafından karşılanıyor. Yani ortada çok ciddi bir devlet sübvansiyonu olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
George Enescu Festivali’nde ilgimi çeken noktalardan biri de, Ateneum’un yanındaki meydanda istisnasız her gün düzenlenen ücretsiz açıkhava konserleriydi. Bir ay boyunca her gün onlarca müzisyen ve senfonik topluluk bu açıkhava konserlerinde kendilerini izlemeye gelen Romen halkına klasik müzik konserleri sunuyordu. Özellikle akşam saatlerinde dolan bu konserlere daha ziyade alt gelir grubundan Romen halkı ellerinde yiyecek ve içecekleriyle aile boyu ilgi gösteriyordu. Hepsi de çalınan eserleri pür dikkat dinliyor, konserin sonunda sahnedekileri coşkuyla ayakta alkışlıyordu. Festivali kapalı salonlardan dışarı taşırıp şehrin tümüne yaymak, iki yılda bir, bir ay boyunca şehrin müzikle dolması amaçlanmıştı belli ki.
Her gün basılan ve tüm konser salonlarının girişinde halka ücretsiz dağıtılan tabloid boyda 16 sayfalık gazete, festivalin hayretle izlediğim bir başka uygulamasıydı. Bu gazetede bir önceki günün konserleri değerlendiriliyor, o gün ve bir sonraki günün konserleri ayrıntılı biçimde tanıtılıyor, sanatçılarıyla yapılmış röportajlara yer veriliyordu.
Türkiye’de de çok izlenen Mezzo TV ile yapılan anlaşmayla bu kanalın festivaldeki yedi konseri bizzat gelip kaydetmesi ve tüm dünyaya yayınlaması sağlanmıştı. Romen Televizyonu ise 800 kişilik küçük Ateneum salonundaki her konseri beş TV kamerasıyla kaydedecek kadar ‘olayın içindeydi’."

26 Eylül 2009 Cumartesi

lang lang istanbul'da!


bazılarımız u2'un 360 derecelik turuna sevinedursun, başkalarımız için -daha resmi olarak açıklanmamış- sürpriz haber: lang lang 10 haziran 2010'da işsanat'ta.

demek ki alfred brendel'in açacağı sezonu lang lang kapatacak. hayırlısı...

lang lang fazlaca medyatik (fotoğraftan belli değil mi), -bazılarına göre- abartılmış ve dg tarafından ustaca pazarlanmış da olsa, ününün doruğunda istanbul'a gelmesi sevindirici.
tarihine bakılırsa müzik festivali'nin bir parçası olacak; umarım bilet fiyatları ulaşılabilir olur!

karalığın içinde saklı parıltılar












haliç'in kuzey yakasında, tarihindeki musevi geleneğinden ancak kırıntıların günümüze kaldığı hasköy'de, parçalara ayrılarak kauçuk, alüminyum dökme atölyesi, bilardo salonu, depo olarak kiralanan sinagogun ibadet mekanı iki aylığına dörtbuçuk ton cam küreye evsahipliği yapıyor.

ışığın iki küçük oval pencereden ancak sızdığı loş mekanın karanlığına gözleriniz yavaş yavaş alıştığında, bambaşka bir dünya açılıyor önünüzde; saatlerce kalınabilecek, tefekküre dalınabilecek, uzun uzay seyahatleri yapılabilecek bir mekan.

kenarda kalmış mücevheri keşfeden esra nilgün mirze, büyüyü yaratan serge spitzer.

beş günde yerleştirilmiş üç farklı renkteki dörtbuçuk ton cam küreden oluşan "molecular ISTANBUL" sekiz kasım'a kadar hasköy, aziz sokak, mayor sinagogu'nda.

yaşanacak deneyimi arttırmak için güneşli bir günün öğleden sonrasını tavsiye ederim...

25 Eylül 2009 Cuma

tıklımtıkış ekim

idans 03 : 10-31 ekim
filmekimi 08 : 17-25 ekim
akbankcaz 19 : 15-25 ekim
bachistanbulda 08 : 2-25 ekim

idans 03, daha öncekilere göre nicelik olarak azaltılmış, nitelik olarak arttırılmış, az ama öz bir programla, kendini özletmeden tekrar çıkıyor karşımızda:
02'ye mekansızlıktan gelemeyen rachid ouramdane, usta mathilde monnier, ivo dimchev, martine pisani, pina bausch ve merce cunningham filmleri, iki de henüz açıklanmamış sürpriz.
idans'ın blogunda konuk sanatçılarla özgün söyleşiler ve yazılar mevcut, takip etmek lazım.

filmekimi niteliği azaltmadan niceliği arttıranlardan; bu sene üç gün daha uzun, mekan olarak da emek'e yardımcı kuvvet gelmiş, ama istiklal’e pek bir uzak. filmlerin çoğu, bazısı hemen bazısı aylar sonra ama mutlaka, vizyona giriyor; dolayısıyla ucuz izlemek için çok da harap olmamak lazım.
vizyona girmesi sürpriz olabilecek beş romen yönetmenin ortak çalışması "amintiri din epoca de aur" (altın çağdan öyküler) ve her ne kadar galalarda gösterilse de sinema salonlarına uğramayacağını tahmin ettiğim son woody allen "whatever works" (kim kiminle nerede) ilk elde gitmek istediklerim.

akbankcaz'da vassilis tsabropoulos'un aya irini'de solo piyano vereceği resital kadar, yine aya irini'yi mekan tutan efsanevi terje rypdal ile ketil bjørnstad, yıllar sonra tekrar kentimize uğrayan doğaçlama piyanonun soyut kralı cecil taylor ve yıllarca jan garbarek'in grubunda harikalar yaratan kadın perküsyonist marilyn mazur konserleri kanımca öne çıkanlar.
avant-garde cazdan hoşlananlar eminim daha fazla seçenek bulacaklardır programda.

bachistanbul'da ise isimler müthiş ancak çoğu konserin mekanı maalesef "popo acıtan" rahatsız tahta sıralarıyla ve en küçük sesin çoğalarak gürültüye dönüştüğü akustiğiyle st.antuan kilisesi. doğrusu hiç hevesli değilim; ya en önce oturmak var, ya da hiç gitmemek.
st.antuan dışında; aydın esen aya irini'de, tanımadığım bir caz trio (thomas gabriel trio) sirkeci garı'nda, yine tanımadığım bir kemancı (laura vikman) sabancı müzesi'ndeki joseph beuys sergisinin içinde konser verecekler; hepsi kağıt üzerinde çok ilginç duruyor, umarım keyifli de geçerler.

ayrıca;
7 ekim’de alfred brendel boğaziçi üniversitesi’nde,
5 ekim’de amerika’ya ihraç ettiğimiz başarılı viyolonselcimiz efe baltacıgil ile iki arkadaşı süreyya operası’nda,
9 ekim’de aynı üçlü bu sefer beethoven’ın çetrefil konçertosunu çalmak üzere idso eşliğinde aya irini’de,
29 eylül–3 ekim arası küçük bir luis bunuel gösterisi (bunuel meksika’da) pera müzesi’nde,
1-11 ekim arası site sergisine eşlik edecek sarkis’in seçtiği filmler istanbul modern’de.

daha bitmedi:
tam tarihleri ve programı açıklanmamış olan pera fest (tahmini ekim sonu kasım başı gerçekleşecek).

vakti olan şanslı istanbullulara ne mutlu!

24 Eylül 2009 Perşembe

juliette ile akram




"in-i" keşke istanbul'a da uğrasa diye hayal kurmak artık boşuna galiba.

tam bir yıl önce londra'da prömiyer yapan akram khan ile juliette binoche'un çağdaş dans projesi "in-i"ın turnesi bugünlerdeki new york gösterilerinden sonra ekim'de tekrar paris'e uğrayarak sonlanacak sanırım.
"in-i" geçen yıl paris'in bilet fiyatları hesaplı "dünya sahnesi" théâtre de la ville'de sahnelenmişti, bu yıl biletleri oldukça tuzlu özel tiyatro théâtre marigny'de olacak. tarihleri 6-18 ekim.

geçen seneki paris gösterileri sırasında juliette binoche'un, yıllardır film setlerinde yaptığı karakalem-suluboya resimler sergilenmişti. serginin kataloğunda binoche'un şiirleri de yayınlanmıştı.

aşağıdaki bağlantıdan "in-i"ın philip shepard imzalı etkileyici ve atmosferik müziğini dinlemek mümkün. yukardaki klipteki görüntüler de çok çekici. şimdilik bunlarla yetinmek zorundayım.


istanbul devlet tiyatrolarında yeni sezon

teb oyun dergisinin ikinci sayısında engin cezzar gerçek tiyatro için sadece oyuncu ve seyirci gerekir demiş, gülriz sururi eklemiş: yazarı da unutmamak lazım.

gülriz hanım haklı; gerçek ve iyi tiyatronun yazarsız gerçekleştirilmesi imkansız gibi. işi çatallaştırmak istemem ama, gerçek tiyatronun oluşmasında yönetmenin de büyük rolü olduğunu düşünüyorum.
shakespeare veya çehov için iyi yönetmene ihtiyaç duyulmayabilir; iyi oyuncular yetebilir bu eskimeyen metinlerin tiyatro tadını seyirciye geçirmeye. ama tanınmamış, tiyatroda pek ürün vermemiş, ilk ve ikinci oyunlarını yazanlar için iyi ve deneyimli bir yönetmenin yanısıra işinin ehli dramaturglara da ihtiyaç var sanki. adalet ağaoğlu gibi tiyatro alanında da deneyimli usta bir yazarın yıllar önce kenterler'de sahnelenen "çok uzak fazla yakın" oyunu için bile sahneleme aşamasında dramaturji açısından ne kadar çalışıldığının kendi ağzından belgeleri mevcut.

geçtiğimiz günlerde devlet tiyatroları sıkı bir atılımla yurtçapında bu sezon 60 yerli oyunun prömiyerini yapacağını duyurdu. müthiş bir rakkam!

istanbul itibariyle yeni yerli oyunlara ve yönetmenlerine bir göz atıyım dedim [zaten, şu an itibariyle istanbul'da bu sezon yeni yabancı oyun sahnelenmeyecek gibi gözüküyor]:
"iki çarpı iki", behiç ak - y: serpil tamur
"kod adı kongo", mürsel yaylalı - y: erkan taşdöğen
"lozan", memet baydur - y: mahmut gökgöz
"fesleğen çıkmazı", meltem yıldırım - y: kazım akşar
"kuzguncuk türküsü", güngör dilmen - y: cemal ünlü
beliz güçbilmez'in "kül bellek" ile cüneyt çalışkur'un "vak'a aaaa!-kredi kartı" daha yönetmeni ve kastı belirlenmiş yerli oyunlar.

benim açımdan; 7 oyundan 4'ünün yazarı bildik, diğer üçününki ise hiç bir şekilde tanıdık değil. yönetmenlerden ise; ilk dört isim, evet yönetmenlikleri de var ama özellikle oyunculuklarıyla bildiğim isimler.
cemal ünlü ise, benim, kalan müzik'e yaptığı "seyyan hanım", "kantolar" gibi eski kayıt albümleriyle özdeşleştirdiğim, açık radyo programcısı bir isim; meğerse okullu tiyatrocuymuş; benim cahilliğim.

bu tabloya bakınca bu sezon devlet tiyatroları'nda beni meraklandıran tek proje; rumuyla, musevisiyle, ermenisiyle çok kültürlü, çok dilli, çok renkli eski kuzguncuk'un "fakirleşmiş" halini konu edinen bir oyunu, kuzguncuk'un kuzguncuk olduğu dönemlere ait müzikler ve taş plaklar konusunda uzman birisi tarafından sahneye taşınacak olması.
tiyatro yazarı olarak çok beğendiğim behiç ak, memet baydur ve cüneyt çalışkur'un oyunlarına ise ilk eleştiriler çıkmaya başladıktan sonraki duruma göre gitmeyi planlamaktayım. yönetmen koltuğundaki isimlerin beni çok fazla cezbetmediğini söylemeliyim; umarım beni şaşırtırlar!

23 Eylül 2009 Çarşamba

(yıldız) saray(ı'n)dan kız kaçırma


sezonun ilk prömiyerini istanbul devlet operası yaptı: "saraydan kız kaçırma".

geçtiğimiz hafta sadece üç kere sahnelenen opera, önümüzdeki yaz istanbul'da düzenleneceği müjdesi verilen opera festivalinin ilk yapımı olma özelliğini taşıyor.
yekta kara imzalı "saraydan kız kaçırma"nın en önemli artısı açıkhavada, gökteki yıldızlar altında, yıldız sarayı'nın bahçesinde sahnelenmesi.

tam donanımlı kültür yapısı fakiri şehrimiz bol bol hoş atmosfere/ortama sahip tarihi yapı ve mekan barındırıyor; bazısı konser vermeye müsait, bazısı tiyatro sahnelemeye. yeter ki bu potansiyeli kullanabilelim.
akm'nin "kapatılması" yöneticileri/organizatörleri farklı mekanlar bulmaya, kullanmaya, giderek keşfetmeye itiyor; çinili köşk'ün önü, topkapı sarayı birinci avlusu bunlardan bazıları.
maalesef öyle çok da elverişli olmuyor bu mekanlar opera sahnelemek veya konser vermek için; neyseki atmosferin etkileyiciliği diğer ölçütleri bastırıyor. yıldız sarayı'nın, çinili köşk-arkeoloji müzesi avlusu veya topkapı sarayı birinci avlusu'ndan ayrılan en büyük farkı ve artısı ise mekanın "intimliği".
yıldız sarayı kompleksinin bir parçası olan mabeyn köşkü'nün önündeki bahçede, köşkün cephesinin hemen önünde, seyircilerle hemzemin ve sanatçılara el uzatma mesafesinde, küçük ölçekli sahne alanı iki yandan seyirci koltukları ile çevrelenmiş. üçüncü tarafa ise orkestra yerleştirilmiş. seyirci tribününün hemen arkasındaki büyük ağaçların dalları seyircilerin üzerlerine doğru uzuyor; mekanı sarıyor.
küçük ölçekli az mekanlı operalar için (mozart'ın "cosi fan tutte"si de buraya pek güzel uyar), hatta oda orkestrası konserleri için inanılmaz sıcaklıkta bir mekan burası. kimin aklına gelsiyse tebrikler!

istanbul'da bir saray kompleksine ait bir yapının cephesini konusu istanbul'da geçen "saraydan kız kaçırma" için fon olarak kullanmak çok yerinde bir seçim.
aynı operayı, yıllarca istanbul müzik festivali'nin bir geleneği olarak topkapı sarayı ikinci avlusunda [yani, "kutsal emanetler"e daha da yakın!!! o dönemde protestocular neredeydiler acaba; herhalde memleketin "daha önemli" işleriyle uğraşıyorlardı!] bab-ü saade akağalar kapısının önünde sahnelemek bu kadar etkileyici değildi; o kapı bu cepheden kat be kat görkemli ve benzersiz de olsa.
sanırım işin sırrı ölçekte; burada herşey daha samimi, [opera sanatını tanımlamak için yerinde bir sıfat olmasa da] daha insancıl.
yekta kara bu yakın ilişkiyi "ortaoyunu gibi seyircinin arasında oynanıyor" olarak tanımlıyor; hoş bir yorum.

tabii bu "yakın ilişki" mükemmel yorumcular/oyuncular gerektiriyor; herşeyleriyle yakın ve ortadalar; sesleri, yorumları, mimikleri, telaffuzları, diksiyonları dört dörtlük olmalı.
doğal olarak, bu kadar yakından izleyince her bir küçük yanlış, dev aynasındaymışcasına büyüyor. ve keşke; yanlışlar küçük olsaydı!
orkestra ve -özellikle- koro (ki sadece iki sahnede çıkıyorlar, ne olurdu daha fazla çalışmış olsalardı) felaketti.
solistlere gelince; ben 17 eylül akşamki ikinci temsili seyrettim: kaçırılıyor da olsa operanın bütün yükünü omuzlarında taşıyan konstanze'da soprano esra çetiner gerek ses gücü, gerek yorum gerekse de teatral kabiliyet açısından yetersizdi. operanın diğer önemli rollerinden osmin'de ise kenan dağaşan teatral açıdan başarılı olsa da yorum ve almanca diksiyonda doyurucu değildi.
akşamın parlayan yıldızları ise, rollerinde tek kast olan belmonte'de tenor erdem erdoğan ve pedrillo'da cenk bıyık'tı. her açıdan bu ikiliyi izlemek çok keyifliydi; almanca diksiyonları çok iyiydi, aryalarda her söyledikleri anlaşılıyordu, ses ve yorumları doyurucuydu, teatral açıdan da bizlere keyifli dakikalar yaşattılar.
blondchen'deki sirel yakupoğlu'nu da unutmamak lazım; rejinin ona sunduğu olanağı sonuna kadar ve hakkıyla kullandı; eğlenceli, hafif ve sevimli, kostümünün de çağrıştırdığı üzere şeker gibi bir blondchen oldu.

"saraydan kız kaçırma"da yıldız sarayı bahçesini ustaca kullanmak dışında başka hoş detaylar da vardı.
rejisör yekta kara'nın, "şarkılı oyun" (singspiel) olarak tanımlanan eserdeki arya aralarındaki replikleri her karakterin kendi kökenine göre farklı dillerde söyletmesi ilginç ve daha önce denenmemiş bir yorum; karakterler, giderek te kültürler arasındaki iletişimsizliği veya anlaşmazlığı, anlayışlar arasındaki farklılığı ortaya koymak için zekice bir buluş.
kostümlerde de benzer bir mantık sürdürülmüş; türk karakterler geleneksel kıyafetler içindeyken, batılılar günümüz modasına uygun giydirilmişler. yekta kara bunu her kültürün kendine has gestusu olur mantığına oturtmuş. kabul, o zaman neden geleneksel türk - çağdaş batılı karşıtlığı, hele de, affediciliğiyle selim paşa'nın oyundaki batılı karakterlerden daha çağdaş olduğu bile iddia edilebilirken.

yekta kara'nın bir söyleşide belirttiği üzere, "konstanze aslında selim paşa'ya aşık" yorumu da bana biraz tartışılır geldi. sevgilisi belmonte'ye sadık kalmak adına paşaya karşı "işkencenin her türlüsüne razıyım" ("mattern aller arten") diyen, özgürlüğü adına ölümü bile göze alan konstanze nasıl olur da "aslında" selim paşa'ya aşıktır ben çözemedim.

herşeye rağmen; arada sırada tepeden geçen uçaklar dışında kentin hiçbir gürültüsünün sızamadığı yıldız sarayı'nın bahçesinde, sanatçılara nefeslerini duyacak, ağaçlara dallarına uzanacak kadar yakın bir ortamda opera seyretmek çok keyifliydi.
önümüzdeki yaz herkese tavsiye ederim...

17 Eylül 2009 Perşembe

iyi şeyler de oluyor...

bugünlerde türkiye'de "devrim" gibi bir uygulama hayata sokuldu!
abartıyorum falan sanmayın, ciddiyim.


ilk defa, sahne sanatları dalında bir yerleşik sanat kurumu sezonun bütün gösterilerini tarihleriyle birlikte daha sezonun başında belirlemiş olarak ilan etti.
ilan etti demek ne kadar doğru; internet sitesinin program kısmında sadece ekim-kasım ayları seçenekleri gözüküyor ancak teker teker etkinliklere girildiğinde her etkinliğin bilgisinin altında sezon içindeki bütün gösterim tarihleri verilmiş.


ne kadar uygar bir davranış değil mi; uzun vadeli plan - program ve seyirciye değer verilerek bunların uzun zaman önceden ilanı.
bir de; hangi gösteride hangi sanatçıların sahneye çıkacağını gösteriden bir hafta önce değil de, biletlerin satışa çıktığı bir ay öncesinden bilebilsek!
yine de, istanbul devlet opera ve balesi'ne tebrikler!

...

başka umut verici bir gelişmeyi şu sıralar yıldız sarayı'nda sahnelenen "saraydan kız kaçırma" vesilesiyle yekta kara ile yapılan söyleşiden öğreniyoruz: devlet opera ve balesi genel müdürlüğü önümüzdeki yaz istanbul'da uluslararası bir opera festivali düzenlemeye başlayacakmış.

iddialı ve cesaretli bir proje.

sevinmedim desem yalan olur, ama ["ama"sız olmaz];
bu festival de zamanla, "uluslararası" aspendos opera veya bodrum dans festivallerinin son bir kaç yıldır oldukça düşen kalitesine inecekse hiç yapılmasın, buna harcanacak emek ve bütçe aspendos ve bodrum festivallerini kalkındırmak için sarfedilsin daha iyi diye düşünmekten kendimi alamıyorum...

"teyzem yaşadı mı?"dan:

"Elinde o ezeli bavuluyla evden çıkışını, sessiz ve müthiş bir kararlılıkla istasyona gidişini, gece treninin kasvetli, boş kompartımanlarından birinde, başını koltuğa dayayıp saatlerce gözünü kırpmadan, kımıldamadan ve belki de hiçbir şey düşünmeden hayatına koyduğu noktanın yorgunluğunu yaşadığını; sabaha karşı indiği küçük istasyonda, faytoncunun, bu saatte tek başına yolculuk eden ve karşılayanı bile olmayan, mazbut giyimli bir genç kadını yadırgayan bakışları arasında, dünyadaki tek varlığı hardal rengi bavuluna sarılmış, kardeşinin evinin kapısını çaldığını, evden çıktığından beri ilk kez o an, elini zile bastırdığında korktuğunu, ürperdiğini, "Şimdi ne olacak?" sorusunu kendi kendine sorduğunu, bir an geri dönmeyi bile düşündüğünü, o mu anlatmıştı, ben mi yazmıştım, bilmiyorum."

- oya baydar
("elveda alyoşa" öykü kitabından,
can yayınları)

15 Eylül 2009 Salı

gergin eylül

bugün bir arkadaşım son günlerdeki yazılarımı biraz gergin bulduğunu söyledi.

nasıl gergin olmam; eylül ayında vizyona giren 22 filmden 7'si korku-gerilim türünde!
illa bu filmleri izlemek gerekmez ki, fragmanına denk gelip gerilmek veya kanlı, gizemli ve garip suratlı afişlerini görmek bile yeter!

22 filmin diğer 7'si yerli sinema örneği; bunlar içinde her türlüsü var, ama emin olun yerli romantik komedide bile, bu toprakların huyundan mı suyundan mı bilinmez insanı geren bir şeyler oluyor; her an tetikte olma durumu!

geri kalanlar ise: 3'ü çocuklar için 4 animasyon (büyükler için olanının afişindeki sevimsiz tiplemeler yeter gerilmeye!), 2 aksiyon (-ki aksiyon filmleri gerilim açısından korku filmlerini aratmaz), 1 "light" arthouse (yani bir françois ozon filmi) ve 1 romantik komedi.
anlayacağınız, koca ayda vizyona giren filmlerden sadece 1 tanesi amerikan tarzı kaygısız-gerilimsiz-"kendini-iyi-hisset" filmi.

eh, böyle bir ayda insan gerilmez de ne yapar!


şaka bir yana, belli ki bir tatile ihtiyacım var; bütün yaz istanbul'u beklemek yaramadı.
bayramda şöyle bir kaz dağları'na uzansam iyi gelebilir...

14 Eylül 2009 Pazartesi

hezayanlara devam mı yoksa gerçek mi yaşadıklarım!!!

bu gece 600 istanbullu daha, başlarını yastığa mutlu ve mesut koyacaklar.

neden mi; çünkü cedlerinin edirne'deki şifahanede akıl hastalarını müzik ile iyileştirme geleneğini 21. yüzyıla taşıyıp bir şizofrenin tedavisine katkıda bulundular.
nasıl mı; 50 ile 200 tl arasında değişen fiyatlarda biletlerden satın alıp, 150'likler en ön sıralardan, 200'lükler balkondan 50'likler de en arka sıradan çılgınca alkışlayarak! evet, bu tedavide, edilen değil eden ödüyor; hem de kapış kapış, kapalı gişe, karaborsa!
kimin için mi; hayatı bir amerikan filmine meze olmuş şizofren müzisyenimiz için.

[fark etmediyseniz: bu 5N1K değil NKN, yani WHW'nin bir versiyonu; bu da bienâl'e ikinci katkım olsun.]

kaldığım yerden devam:
tedavi paketine avrupa kültür başkenti 2010 ajansını ziyaret etmek, başkan şekip bey'e ve bilumum gazeteciye sarılmak da dahil.
[siz daha uyuyun, 2010 ajansı baktı kültürden para kazanamayacak çaktırmadan sağlığa el attı.]

ajans icraata başladığından beri katkıda bulunduğu hiç bir etkinliğe internet sitesinde bu kadar heyecanla yer ayırmamıştı; sitede iki gün önce meşhur hastamızın, tedavinin sponsor gazetesinin "entellektüel" yazarı ve ajans üst düzeyleriyle çekilmiş samimi fotoğrafları yayınlandı. bugün de, cumartesi akşamı aya irini'de gerçekleşen "parlama"dan söz ediliyor!
[eh, kültürden daha tam kopamadıkları için, biraz edebi takılacaklar tabii; kuru kuru yazacak halleri yok ya!]

en büyük fiyasko ise, konser arasında sigara içmek için dışarı çıkan seyircilere görevlilerin "biletsiz çıkmayın, girerken sorulacak!" diye bağırmasıydı; dışarda konsere giremeyen en fazla 15 kişilik perişan bir ekip, beklemişler kuzu kuzu bütün ilkyarı boyunca; bütün hesap onları içeri sokmamak; inanamadım!
biletimi verdim bir amcaya, ve süratle uzaklaştım...

kıssadan hisse'siz olmaz, o kadar deneyim edindik, boşuna mı!:
ey türk organizatörü,
eğer türkiye'ye getirdiğin yabancı sanatçıyı fahiş fiyata kapalı gişe pazarlamak istiyorsan:
1- sanatçı gördüğü herkese sarılsın (türk seyircisi merhametlidir!)
2- çok sattığını iddia eden bir gazeteyle anlaş (türk seyircisi külyutmazdır!)
3- küçük hesap peşinde koş (türk seyircisi zengindir!)

13 Eylül 2009 Pazar

trisha brown dance company istanbul'a gelmiyor! ya da; bir sanatseverin hezeyanları

sadece trisha brown dance company'nin 4-5 kasım gösterileri değil, cemal reşit rey konser salonu'nun 2009 güz programında olan ensemble sarband, walter weller yönetimindeki belçika kraliyet filarmoni orkestrası, berlin-viyana filarmoni solistleri gibi başka etkinlikler de, bir yıl öncesinden planlandığı halde, belediyedeki yetkililer tarafından yüksek bütçeleri gerekçe gösterilerek son dakikada iptal edilmiş!

benzer bir durumu iksv'nin müzik festivali direktöründen de dinlemiştim; her sene müzik festivali'nin programını "bu şirket bir sene önce şu tarz bir etkinliğe sponsor olmuştu, bu sene de olsa olsa buna olur herhalde" gibisinden stratejik planlamalarla hazırladıklarını ve buna rağmen mart sonunda hala sponsor bulamadıkları konserleri iptal etmek zorunda kaldıklarını anlatmıştı üzgün ve dertli.

açıkçası; istanbul kültür ve sanat vakfı artık "vakıf" değil, "şirket" gibi yönetildiği için, sayın müzik direktörünün yakınmaları samimi gelmiyor bana.
değil mi ki, viyana filarmoni orkestrası'nı türkiye'ye ilk getiren olmak için crrks'nin orkestrayla daha önceki bir tarihe yaptığı angajmanı, alehte kulis yaparak vazgeçirebilecek kadar mafioso ve tekelci girişimlerde bulunuyorlar!

şimdi, iksv hakkında kötü şeyler söylüyorum diye eleştirilecek olacağımın da farkındayım.
hatta; "bu kadar verimli çalışan ve sayesinde unutulmaz etkinlikler izlediğimiz bir kurumun günümüz piyasa ekonomisine ayak uyduran, rekabetçi icraatlerini de hoş görüver, zaten şu ülkede kültür-sanata değer veren kaç kişiyiz, bizler de birbirimizi bıçaklarsak!..." diye düşünenler de çoğunlukta olacaktır.

sözkonusu kültür-sanat olunca bizler, osmanlı'dan miras aldığımız o benzersiz "hoşgörü" cevherini kullanmaya pek eğilimliyizdir; "şehirde opera olarak bir tek o kurum var, ama o tek çağdaş sanat müzemiz, şimdi onu eleştirirsen, zaten birileri kapatmak, küçültmek için bekliyor, yazık değil mi, hoş gör, yıpratma, idare ediver..."

bir keresinde gürer aykal ile bir konserde yanyana düştük (seyirci-seyirci olarak); tesadüf bu ya!
annem, borusan filarmoni orkestrası'nın ayda sadece bir konser vermesinden yakındı, "neden 15 günde bir olamıyor" diye safça sordu. sormaz olaydı!
gürer bey talepkar ama, oyunda hakkı yenmiş sokak çocuğu gibi ağlamaklı "devlet yardım etmiyor ki hanımefendi, devlet bu kadar başarılı bir orkestraya yardım etse, seve seve veririz, biz de çok istiyoruz, ancak devlet yardım etmiyor" demez mi.
ben dondum kaldım; devlet aynı şehirdeki kendi orkestrasına yardım etmiyor, kadro açmıyor da, sizin özel orkestranıza neden yardım etsin! kaldı ki, sizin orkestra üyelerinin neredeyse üçte biri devletinkinden gelme değil mi! diyemedim. nasıl derim ki; devlet, benim de üyesi olduğum kendi üniversitelerinden birine doğru dürüst yardım etmez, çoğu arkasına ülkenin köklü ve zengin ailelerini almış vakıf üniversitelerine para yağdırırken, haddime mi!!!

hadi, eleştir bakalım idso'yu, et bakalım kötü bir söz, edebilirsen!
"zaten kötü, zaten kendi seyircisi bile beğenmiyor! özelleştirmeye bile gerek yok, feshedelim olsun bitsin! nasıl olsa "özel" bir kopyası var elimizin altında" denmez mi!

zaten bu nedenle değil mi türkiye'de kültür-sanat kurumlarını eleştir(e)meyiz, kol kesilir yen içinde kalır misali, konuşmamayı tercih ederiz.
yoksa ne (istanbul) devlet senfoni orkestrası'nın memur zihniyeti kalırdı, ne (istanbul) devlet opera ve balesi'nin kalitesizliği, ne işsanat'ın elitimsi olmaya çalışırken banalleşen programları, ne devlet tiyatrosu'nun köhneliği, ne de istanbul modern'in görmemişliği!
daha sayıyım mi!!!

12 Eylül 2009 Cumartesi

bienâl kapılarını açmış; hayırlı olsun!!!


"Koç Holding... sponsorluğunda İstanbul Kültür Sanat Vakfı... tarafından bu yıl 11. kez düzenlenecek olan Uluslararası İstanbul Bienali’nin açılışı dün akşam Antrepo No 5’te yapıldı... Açılış törenine aralarında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay..., İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Şakir Eczacıbaşı..., İKSV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Asım Kocabıyık..., Koç Holding CEO’su Dr. Bülent Bulgurlu..., İstanbul Vali Yardımcısı Feyzullah Özcan..., Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan..., Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı..., İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı...’nın da bulunduğu 3 bini aşkın konuk katıldı.... Sunuculuğunu Mehmet Ali Alabora...’nın üstlendiği törenin açılış konuşmasını İKSV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Asım Kocabıyık... yaptı. Tören, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç...’in konuşmasıyla devam etti. Koç Holding CEO’su Dr. Bülent Bulgurlu... ise Bienal’e sponsor olmaktan memnuniyet duyduklarını dile getirdi. Konuşmaların ardından katkılarından dolayı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay...’a plaket verildi."

[haberi ve fotoğrafı milliyet gazetesi'nden aldım, "üç nokta"ları ben koydum; bu da bienâl'e benim katkım olsun.]

10 Eylül 2009 Perşembe

duvardaki çivi

"10 yıl... o kadar olmuş demek..." diye başlıyor altıdan sonra tiyatro'nun çağrısı/duyurusu.

altıdan sonra tiyatro 10 senedir istanbul'un sanat hayatında aktif olarak varoluyormuş demek ki.
saklayacak değilim, ben onları yeni tanıdım; daha geçtiğimiz sezon.

yiğit sertdemir'in yönettiği şehir tiyatroları yapımı "leonce ile lena"yı seyredince ve çok çok çok beğenince, sertdemir'in kurduğu altıdan sonra tiyatro'nun işlerini de merak ettim ve vakit kaybetmeden oyuncular sahnesi'ndeki "444" ve "öldün, duydun mu?" adlı oyunlarını seyrettim, hayal kırıklığına uğramadım, tam tersine, her seyrettiğim oyunla yiğit sertdemir'in yazarlığına, yönetmenliğine, oyunculuğuna hayran kaldım, bir seyirci olarak uzaktan da olsa altıdan sonra ekibinin heyecanını ve yaptıkları işe duydukları inancı hissettim, onlar hakkında blogumda yazdım, bir sürü arkadaşımı onların oyunlarına yolladım...

altıdan sonra ekibi şimdi de, tutkulu bir kararla kendi mekanlarını kurmaya girişmişler. tünel'deki kumbaracı yokuşu 50 numarada oluşturmaya çalıştıkları kendi sahneleri için desteğe ihtiyaçları var. bu amaçla dün bir basın toplantısı düzenlemişler.
projeye dair detaylara ve nasıl destek olunabileceğine dair bilgilere internetten ulaşmak mümkün.

demek ki, duvardaki çivilerden biri olma zamanı.

9 Eylül 2009 Çarşamba

ardından...

(cumhuriyet gazetesi, 08.09.2009)

"café müller" yarın akşam wuppertal'de ilk defa pina bausch'suz sahnelenecek..

1978 tarihli "café müller"in orijinal kastı, kendisinin yanısıra pina bausch'la beraber yola çıkmış bütün dansçıları içermekteydi: malou airaudo, dominique mercy, jan minarik, merly tankard ve rolf borzik.
yaklaşık on yıldır "café müller"de orijinal kasttan sadece iki kişi dans etmekteydi: pina bausch ve dominique mercy.
pina bausch bir söyleşide, "café müller"in yaratılış aşamasının gerek kendisinin gerekse diğer dansçıların hayatlarının çok önemli ve kişisel bir parçası olduğunu, bu döneme ve bu esere dair çok özel anılarının bulunduğunu ve bu nedenle dominique mercy’nin rolünü başka birisinin aldığı gün kendisinin de bırakma zamanının geleceğini belirtmişti.

pina bausch'un yokluğunda dominique mercy "café müller"de dans etmeye devam edecek mi?
pina bausch'un partisini kim dans edecek?

4 Eylül 2009 Cuma

pina bausch'un anısına




yaklaşık iki saat sonra, türkiye saati ile 16.00'da, wuppertal'deki opera binasında pina bausch için bir anma töreni gerçekleştirilecek. 700 kişilik opera'ya sığamayanlar için, binanın önündeki yeşil alanda 250 kişilik oturma imkanlı yaklaşık 1500 kişilik bir düzenleme hazırlanmış.

hava durumu wuppertal'de yağmur gösteriyor; tam da pina bausch'ya yakışan bir atmosfer! orada, opera'nın içindeki davetliler arasında olmaktansa dışarda, yağmur altında pina'yı anmak unutulmayacak bir anı olurdu...

ben istanbul'dayım; güneşli, cıvıl cıvıl bir öğleden sonrası yaşıyorum. ama aklım ve kalbim wuppertal'de...

kendimce, sabahtan beridir durmadan döndürüp döndürüp tekrar dinlediğim gustavo santaolalla'nın bir parçasıyla anıyorum pina bausch'u...

1 Eylül 2009 Salı

"guermantes tarafı"ndan:

"Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinin emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkansız engeldir! Sessizliğin bir işkence olduğu ve hapiste bu işkenceye mahkum edilenleri delirtebildiği de söylenir. Oysa sevilen kişinin sessizliğine maruz kalmak, suskunluktan da ağır, en ağır işkencedir! Robert şöyle düşünüyordu: "Ne yapıyor ki hiç sesi soluğu çıkmıyor? Herhalde başkalarıyla aldatıyor beni." Şunları da düşünüyordu: "Ben ne yaptım ki böyle sesi soluğu çıkmıyor? Belki de benden nefret ediyor, hem de temelli." Sonra kendini suçluyordu. Ve böylece sessizlik onu gerçekten de, kıskançlık ve pişmanlıktan delirtiyordu. Zaten hapishanedekinden daha zalim olan bu sessizliğin kendisi bir hapistir. Aradaki boş, ama terk edilenin gözlerinden çıkan ışınların geçemediği hava dilimi, şüphesiz manevi, ama aşılması imkansız bir duvardır. Sessizlik en feci ışıklandırmadır; bize uzaktaki sevgiliyi bir değil, bin gösterir, her biri de bir başka ihanette bulunmaktadır. Bazen ani bir gevşeklik içinde Robert sessizliğin birazdan sona ereceğini, beklediği mektubun geleceğini zannederdi. Mektubu görürdü, gelmekte olduğunu görürdü; her sese kulak kabartırdı, susuzluğunu gidermiş olurdu; "Mektup! Mektup!" diye mırıldanırdı. Bu şekilde hayali bir sevgi vahası görür gibi olduktan sonra, kendin yine sonsuz sessizliğin gerçek çölünde yerinde sayar halde bulurdu."

marcel proust
(yapı kredi yayınları, çeviren: roza hakmen)