17 Mayıs 2013 Cuma

şirin neşat istanbul'da!

 


etkinlikten bir gün önce duyurulmuş olmasına rağmen salonda azımsanmayacak bir kalabalık vardı. hatta ilerleyen dakikalarda salon neredeyse tamamıyla doldu. meraklısı kokuyu almış, fındıklı’nın yolunu tutmuştu; o kadar ki, iranlı bir turist karı-koca bir gün önce istanbul sokaklarında sergi ilanını görmüş, akşam internetten araştırınca bu “sanatçı konuşması”ndan haberdar olmuş ve gelmişlerdi. sanatçının, hiç bir işinin kendi ülkesinde sergilenmemiş/gösterilmemiş/yasaklı olduğu düşünüldüğünde o geçkin iranlı çiftin yüzündeki mutluluk ifadesi daha bir anlamlıydı. evet; perşembe günü öğleden sonra şirin neşat (shirin neshat) mimar sinan üniversitesi sedad hakkı eldem oditoryumu’ndaydı.

neşat önce, müziğini philip glass’ın bestelediği (istanbul’da ilk defa if’in ilk senesinde gösterilmiş olan) “passage” adlı video çalışmasını izletti, ardından 1997’den günümüze yaptığı işleri nefes nefese kalarak hızlıca anlattı. ve son olarak yaklaşık bir saatlik soru-cevap kısmı gerçekleşti.

fotoğraflarından, video işlerinden ama en çok iki yıl önce festivalde izlediğim "erkeksiz kadınlar" (women without men) adlı filminden etkilendiğim şirin neşat’ı, belli ki işlerine de yansıyan zerafetiyle, inceliğiyle kanlı canlı olarak karşımda görmek doğrusu beni çok heyecanlandırdı.
çoğu büyük sanatçıda gözlemlediğim alçakgönüllük ve sadelik şirin neşat’ta da eksik değildi; ilk defa, çoğunluğu müslüman bir ülkede sergi açıyor olmaktan dolayı heyecanlıydı; bu ülkenin türkiye olması belli ki onu daha da heyecanlandırıyordu; türkiye ile iran halklarının sadece coğrafi değil, politik, kültürel, tarihsel ve mistik ortaklıklarının olduğunu ve işlerinin en çok bu topraklarda anlaşılabileceğini belirterek başladı konuşmasına.


hikayesini anlatırken; okuldan ve eğitimden keyif almadığını, okulda çok kötü bir öğrenci olduğunu ve mezuniyetinden sonra on sene hiç bir şey yapmamayı seçtiğini söyledi.
daha sonra soru-cevaplarda gelen “soyut resimler yapmış olduğunuz doğru mu?” sorusu üzerine -ki istanbul sergisini açan dirimart’tanki görevli bile neşat’ın soyut resimleri olduğunu o an ilk defa duyuyordu-, neşat saklamayı tercih ettiği gerçeği/geçmişini açıkladı. okuldan mezun olduktan, yetenekli olduğunu düşünüyormuş ve “romantik bir yaklaşımla” batı resim sanatı ile doğu kaligrafisini harmanlayan soyut resimler yapmış ama bunlar bir felaketmiş. zaten o dönemde new york’ta resimlerini götürdüğü bütün galeri sahipleri ona gülmüşler. bunun üzerine, “akıllıca” olarak tanımladığı bir hareketle, bütün resimlerini imha etmiş ve 10 yıllık bir sessizlik (biriktirme, kendini besleme, yetiştirme) dönemine girmiş.
bu açıklamalardan sonra bir de komik bir hikaye anlattı: on yıllık sessizlik ardından ortaya çıkarttığı ilk işi allah’ın kadınları için new york’un ünlü barbara gladstone galerisi ile anlaşıp whitney bienali’ndeki sergi açılışında bayan gladstone onu yıllar önce ona gülmüş olan bir galericiyle tanıştırmış, galerici ben bu hanımı tanıyorum demiş, neşat ise ben size tanımıyorum diyerek sıvışmaya çalışmışmış.

ilk işi, 1997’deki “allah’ın kadınları” galeriler tarafından beğenilince ve fotoğrafları ticarileşince, aracını değiştirmeye karar vermiş ve video işlerine başlamış. video işlerinin de zamanla galeri ve müzelerin elitist sistemine ve eğitimli, donanımlı belli bir kesime hitap ettiğini düşünerek, video çalışmalarını bırakıp sinema filmi yapmaya ve genel izleyici kitlesine ulaşmaya karar vermiş. genel izleyiciye ulaşma anlamında sinemanın, güncel sanat dünyasında olmayan bir demokrasiye sahip olduğuna inandığını da söyledi neşat. ayrıca; çektiği film sayesinde, korsan olarak da olsa kendi ülkesi iran’da da tanınır olmaya başladığına sevindiğini ekledi.

video işleri sayesinde stüdyodan çıktığını; peyzaj, koreografi, müzik gibi başka öğelerin sanatına dahil olduğunu, bunun ona yeni imkanlar açtığını söyledi. bu işlerinde aslında her bir çerçevenin bir fotoğraf olduğunu ancak bir hikaye de anlatmak imkanına sahip olduğunu belirterek bu sayede bir “hikaye anlatıcısı”na dönüştüğünü söyledi. aslında neşat’ın fotoğrafları da hikayeler içeriyor, dolayısıyla bu anlamda fotoğraf ile video-film arasındaki farkı kendisine sormak lazımdı; o sırada aklıma gelmedi.



neşat batı’daki sanat piyasayasına, sanat okullarına ciddi eleştiriler getirdi. batıdaki sanatın para tarafından yönetildiğini, galeri ve müzelerin elitist bir bakışa sahip olduklarını, batıdaki sanat okullarında öğrencilere galerilere asılabilecek, birörnek işler üretmenin öğretildiğini; koleksiyonerlere ve müzelere karşı olmadığını ama özellikle onların beğenisine uygun işler üretme gibi bir yaklaşımının da olmadığını söyledi.
batı’nın, batılı olmayan bir sanatçıyı keşfettiğinde onu net bir şekilde tanımlayıp, bir kategoriye koyduktan sonra bir kenara attığını; kendisini ise kolay bir şekilde tanımlayamadıklarını belirtti.

bir soru üzerine; sanatçı olmanın yetenek işi olmadığını, bununla doğulmadığını; gerçek sanatçının sanatını etrafından ve dünyadan çıkarması gerektiğini, dünyaya açılıp, denemeler yapması gerektiğini; sanatçının sadece yerel izleyiciye değil evrensel boyuta ulaşan bir boyuta sahip olması gerektiğini belirtti.

belli bir medyaya uzun süre bağlı kalmadığı için kendini geleneksel bir sanatçı olarak görmediğini; her zaman radikal olmaya ve risk almaya inandığını vurguladı.

işleri arasındaki uzun sürelere dikkat çeken bir soruya ise; sanatı ciddiye aldığını, bir işle çok uzun süre uğraştığını (örneğin “women without men” filmi bütünüyle altı yılını almış) ve işlerini dünyayla paylaşmak için acele etmediğini; sanat yapıtının ortaya çıkmadan önce nefes alabilmesi gerektiğini belirtti.



herhangi bir gündeminin veya ideolojisinin olmadığını; bir iletişimci, bir hikaye anlatıcısı olduğunu; göçebe bir sanatçı olduğunu, bu anlamda bütünüyle saf, otantik işler yapmadığını söyledi.
sanatın onun için kişisel bir saplantı olduğunu belirten şirin neşat sanatı, hayattaki bütün bayağılıklara rağmen insan ruhunun hayatta kalmasını sağlayan, iletişimi sağlayan bir araç olarak tanımladı.

istanbul’daki şirin neşat sergilerinden son fotoğraf işlerini kapsayanı nişantaşı dirimart’ta 15 temmuz’a, video işlerinin gösterildiği ise santralistanbul’da 15 haziran’a açık kalacak. daha sergileri gezme imkanım olmadı ama çok heyecanlıyım; hele de 1.5 saatlik bu keyifli sohbetten sonra..

16 Mayıs 2013 Perşembe

camilo ile tomatito'nun latin ateşi


michel camilo ile tomatio bir kez daha bizleri büyülediler; işsanat’ı resmen ateşe verdiler. o kadar ki, olağan caz konseri formatı olan -bis dahil- 1.5 saatlik şölen bittikten sonra, ışıklar yanmasına, kapılar açılmasına, seyircilerin telaşlı olanlarının gitmesine rağmen, bir grup ateşlenmiş seyircinin ısrarlı alkışlarıyla tekrar sahneye gelip, sürpriz bir “spain” çaldılar.

birinin parmakları piyanonun tuşlarında, diğerininkiler gitarın tellerinde uçuşurken, biz sıradan dünyalılar bu iki büyücüyü gözlerimizle takip etmekte zorlansakta kulaklarımız ve yüreklerimiz onların parmaklarından çıkan müzikle doldu taştı.
camilo ile tomatito dengeli, ahenkli, birbirlerine verdikleri paslarla çoğalan enfes bir birliktelik sergilediler.
konserin doruk noktaları üç piazzolla yorumu (oblivion, olağanüstü bir libertango ve bisteki adios nonino) ve satie’nin gnossienne’inin uyarlaması idi.

enerji küpü michel camilo ile karizmatik ama alçakgönüllü dostu tomatito'yu bir dahaki sefere kadar özleyeceğiz..

"izleyiciye sövgü"den...

 (fotoğraf: donata wenders)

“… sizlere bir şeyler yansıtılmıyor. beze çizili kıpırdayan duvarlar görmüyorsunuz. kapanan bir sahte kapı sesi duymuyorsunuz. bir kanepenin gıcırtısını duymuyorsunuz. hiçbir yansıma görmüyorsunuz. sizlerde de vizyon yok. herhangi bir şeyin görsel imgesini görmüyorsunuz. herhangi bir görsel imgeye göndergede bulunduğumuzu da görmüyorsunuz. boş bir imge de görmüyorsunuz. bu sahnenin boşluğu, başka bir boşluğu göstermiyor. bu sahnenin boşluğunun bir anlamı yok. bu sahne boş, çünkü eşyalar bizim ayağımıza dolaşır. sahne boş, çünkü eşyaya gereksinimimiz yok. bu sahne hiçbir şey göstermiyor. başka bir boşluğu göstermiyor. sahne bomboş. başka eşyaları andıran eşyalar görmüyorsunuz. başka bir karanlığı andıran bir karanlık görmüyorsunuz. başka bir aydınlığı andıran bir aydılık görmüyorsunuz. başka bir ışığı andıran bir ışık görmüyorsunuz. başka gürültüleri andıran gürültüler duymuyorsunuz. başka bir mekanı andıran bir mekan görmüyorsunuz. burada farklı bir zamana göndergede bulunan bir zamanı yaşamıyorsunuz. buradaki sahnenin zamanı sizin zamanınızdan farklı değil. aynı yerel zaman içindeyiz. aynı yerlerde bulunuyoruz. aynı havayı soluyoruz. aynı mekandayız. buradaki dünya sizin dünyanızdan başkası değil. sahnenin ön kenarı bir sınır değil. sahnenin ön kenarının sınır olmaması, yalnız bazı zamanlar için söz konusu değil. biz burada size hitap ettiğimiz sürece sahnenin ön kenarı bir sınır değil. burada görünmez bir kuşak yok. burada büyülü bir kuşak yok. burası oyun yeri değil. biz oynamıyoruz. hepimiz aynı mekandayız. sınır ihlal edilmedi, sınır geçilebilir bir sınır değil, sınır zaten hiç olmadı ki. sizlerle bizler arasında ışıktan bir kuşak yok. biz hareket edebilen aksesuarlar değiliz. bir şeylerin görüntüleri değiliz. oyuncu değiliz. bir şey oynamıyoruz. bir şeyler sahnelemiyoruz. takma adlarımız yok. kalp atışlarımız, başka kalplerin atışları değil. ürpertici çığlıklarımız, başkalarının ürpertici çığlıkları değil. rollerimizin dışına çıkmıyoruz. rolümüz yok. biz biziz. bizler yazarın tellalıyız. kafanızda bizlerin bir imgesini oluşturamazsınız. kafanızda bizlerin bir imgesini oluşturmanıza gerek yok. biz biziz. düşüncelerimiz, yazarın düşünceleriyle örtüşmek zorunda değil. …”

- peter handke, 1966
çeviri: dursun balkaya, ahmet sarı, petra tiedemann
birey yayıncılık, kasım 2002

14 Mayıs 2013 Salı

salt galata'da yerel modernler: savaş sonrası sovyet mimarlığı

-->


salt galata’da 8 mayıs’ta “yerel modernler” adlı bir sergi açıldı; görseli bol ve ayrıca bir çok kısa filmle (belgesel, animasyon, kurgu film parçaları ile) desteklenmiş.

geçtiğimiz cumartesi "savaş sonrası sovyet mimarlığı" isimli bir sempozyum düzenlendi, sergiye parallel olarak. 
sabah 11:00 akşam 18:00 arasında kuramcısından tarihçisine, felsefecisinden dönemin en ünlü mimarlarına, gazetecesinden kağıt mimarlığı yapan sanatçısına tamamı 11 rus konuşmacıdan oluşan okkalı bir etkinlikti.

mimarlık tarihçisi vladimir belogolovsky modern sovyet mimarisindeki ikonik örneklerden bahsetti, mimarlara “sakın ikonik yapılar tasarlamaktan vazgeçmeyin” gibisinden garip bir sloganla bitirdi konuşmasını.

dönemin önemli mimarlarından felix novikov yeni sovyet mimarlığını üç döneme ayırdı; üç perestrosyka (devrim), üç stil, üç ideoloji olarak tanımladı bu üç dönemi. ilki 1917-1932 arasındaki avant-garde, ikincisi 1934-1954 arasındaki sosyal gerçekçilik, üçüncüsü 1955-1985 arasındaki modernism. bu üç dönemin üç devlet adamına da denk geldiğini belirtti: sırasıyla lenin, stalin, kruşev. novikov, ilk defa üçüncü dönemde toplu konut uygulamalarının önemsendiğinden, kruşev’in politikasına göre modern bir rusya yaratmak için modern rus ailesine uygun toplu konutların inşasının gerektiğinden bahsetti.

1966 depreminden sonra taşkent’i yeniden tasarlamak için bu şehre iki yıllığına gidip 14 yıl kalan andrey kosinskiy o dönemde tasarladığı ancak inşa edilmemiş projelerinden bahsetti. sergide; kosinskiy’in projelerini, özbek konutunun yerel özelliklerini ve taşkent’teki toplu konut uygulamalarına yaklaşımını anlatan 1975 tarihli 15 dakikalık enfes bir belgesel var. tavsiye ederim; hem o dönem özbekistan’ınından otantik sokak-insan-bina görüntüleri için, hem de modern mimarın nasıl yüksek bir ego sahibi olduğunu göstermesi açısından ilginç..

karen balyan, 2.dünya savaşı sonrasında ermenistan’daki modern mimari örneklerinden bahsetti. 
igor vasilevskiy, bence biraz “zihni sinir” projesi olan (ama kağıt üzerinde kalmayıp inşa edilmiş olan) otel yapısını anlattı detaylarıyla. 
yuri avvakumov ise, 1980’lerde tasarladığı ve herbiriyle uluslararası bir ödül aldığı kağıt üzeri mimarlığından örnekler gösterdi.

boris chukhovich sunumuyla salondaki kallavi rus mimarları şöyle bir sarstı. 1950-80 arasında moskovalı mimarların doğu cumhuriyetlerinde yaptıkları mimarinin yerelden ulusala uzanan bir çizgide değil, düpedüz oryantalist stilde olduğunu savundu. salondan rusça tepkiler aldı; bizler olaya fransız kaldık. (bu arada; gerek rusçadan türkçeye, gerekse de rusçadan ingilizceye çevirinin genelde kötü olduğunu söylemeliyim; ne türkçeye çeviren hanımın ne de ingilizce çeviren hanımın dedikleri anlaşılıyordu; yarım yamalaktı) chukhovich, candilis’in 1950’lerde fas’taki uygulamalarıyla da karşılaştırdı rus örnekleri. chukhovich maalesef çok uzun olan sunumunu sonuna kadar bizlerle paylaşamadı, yoksa oldukça zihinaçıcı, ezber bozucuydu.

son oturum günün en zayıf halkasıydı. dört konuşmacıdan en dişe dokunur olanı gazeteci-araştırmacı-sinemacı oleksiy radynski idi. radynski modern rus mimarisinin, o dönemde çekilmiş kurmaca filmlerdeki yansımalarından bahsetti, örnekler gösterdi. hem keyifli, hem düşündürücüydü.

 sergi 11 ağustos'a kadar açık; kaçırmamak lazım!

13 Mayıs 2013 Pazartesi

TEB oyun, bahar 2013 / 17. sayı



2013 Dünya Comedia Dell'Arte Günü Bildirisi
Neden Tiyatro, Nasıl Tiyatro, Sevda Şener
İyi ki Doğdun Godot, Ayşegül Yüksel
Godot 60 Yaşında, Atila Alpöge
Beckett'le Godot'yu Beklemek, Hasan Anamur
Godot'yu Beklerken'i Çevirmek, Beki Haleva
Mücap Ofluoğlu'nun Ardından, Tijen Savaşkan
İstanbul'un Varlığını Sürdüren En Eski Tiyatrosu, Hasan Kuruyazıcı
Almanya'da Kimlik Sorunu Üzerine İki Oyun, Zehra İpşiroğlu
Berksoy'dan Nâzım'a Doğum Günü Armağanı: Jokond ile Si-yâ-û, Üstün Akmen
Robert Ciulli'nin Küçük Prens'i, Hasan Anamur
Ciulli Tiyatrosunu Anlatıyor, Zehra İpşiroğlu
Sahnede Refleks, Nedret Güvenç
Cezaevinde Drama Çalışması, Tijen Savaşkan
Dün, Bugün, Yarın Geçerli Bir Oyun: Ayak-Bacak Fabrikası II, Özdemir Nutku
Tiyatronun Cadısı'na Mektuplar, Nalân Özübek
Yazı Uçtu Sahneye Kondu - Üstün Akmen, Metin Boran

12 Mayıs 2013 Pazar

"Kentsel Devrim"den...



"... Aynı anda hem toplumsal (politika), hem de zihinsel (mantık ve strateji) nitelikteki bu genel düzey, inşa edilen alanın bir kısmında kendini gösterir: yapıtlarda, anıtlarda, önemli kent projelerinde, yeni şehirlerde. Aynı zamanda inşa edilmemiş alanda da kendisini gösterir: yollar ve otoyollarda, trafik ve nakliyenin, kent dokusunun ve nötr alanların genel örgütlenmesinde, "doğa"nın ve alanlarının korunmasında, vs. Dolayısıyla, bu kurumsal mekan (doğal sonucuyla birlikte söylemek gerekirse: kurumsal şehircilik) olarak adlandıracağımız şeyin düzeyidir. Bu, açık bir eylem sistemi veya sistemleri değilse de, en azından sistematikleştirilmiş bir eylemi (veya sistematik olarak yürütülen, "planlandığı" söylenen eylemleri) varsayar. Devlet düzeyinde bu tür birleştirici sistemlerin, bu tür mantıkların var olabilme olasılığı, tek başına, eski "kır-şehir" ayrımının ortadan kalkma yolunda olduğunu gösterir. Bu, söz konusu ayrımın aşıldığı anlamına gelmez. Hatta kendimize, bu misyonu üstlenme iddiasında olan devletin bunu gerçekten yapabilir durumda olup olmadığını sorabiliriz. Toplumsal işbölümü, yani piyasadan (ürün, sermaye ve bizzat emek piyasasından) geçen işbölümü, artık kendiliğinden işleyemez gibi görünür. Daha yüksek bir örgütleyici gücün, devletin kontrolünü talep eder. Diğer yandan bu güç, bu yüksek kurum, kendi koşullarını kalıcılaştırmak, fiziksel ve zihinsel emek, yönetilenler ve yönetenler ve hatta belki de şehir ve kır arasındaki ayrımı sürdürmek ister. Şu halde kendimize, devletin içine yeni çelişkilerin sokulup sokulmadığını sorabiliriz. İrade olarak, şehir-kır ayrımını aşmayacak mıdır? Bu onun, kent çekirdeklerini iktidarın kalelerine dönüştürmeye kadar varacak şekilde karar merkezlerini güçlendirmesiyle sonuçlanacaktır. Eş zamanlı olarak, merkezkaç tarzda kentleşmeyi ve alanın aynı tarzda iyileştirilmesini savunup, bundan sonra alanı, içlerinden bazıları durgunluğa, çürümeye ,"doğaya" dönüşe mahkum olacak şekilde bölgelere ayırmayacak mıdır? Devlet, eşitsiz gelişmeyi kullanmak için, onu genel homojenliğe yönelik bir çaba içinde örgütleyecektir..."

- Henri Lefebvre
(La Révolution Urbaine, 1970)
Türkçesi: Selim Sesler
Sel Yayıncılık, Nisan 2013

11 Mayıs 2013 Cumartesi

binayak'tan butik dans akşamı



istanbul’da bu akşam yılın en “sosyetik” dans akşamı vardı. l.a. dance project’in sosyetikliği; geçen yıl “siyah kuğu” ile oscar alan natalie portman’ın eşi ve gelecek yıl brigitte lefebevre’ın yerine paris opera balesi’nin başına geçecek olan benjamin millipied tarafından kurulmuş olmasından kaynaklanıyor.

üç yapıttan oluşan akşamda iki millipied koreografisi arasına bir cunningham yerleştirilmişti.
istanbul’da en son ne zaman bir merce cunningham koreografisi izledik. seksenlerin ikinci yarısında gelmişti cunningham istanbul’a topluluğuyla. en az 25 sene olmuş.
2009’da vefat ettikten sonra, topluluğu, vasiyeti doğrultusunda iki yıllık bir jübile turnesine çıkmış, dünyayı dolaşmış, onları istanbul’a davet eden olmamıştı. iksv’nin sahne sanatları bölümü, cunningham’ın istanbul seyircisi için fazla modern ve sıkıcı olacağı gerekçesiyle ilgilenmemişti. haksız değilmişler! bu akşamın en iyi, en avant-garde, en aykırı/ayrıksı yapıtı cunningham’ındı ve salon onun yapıtından sonra boşaldı. “bu kapı gıcırıtısına “özgün müzik” mi yazmışlar!” diyenler vardı.
1964 tarihli “winterbranch” beckettvari bir atmosferde ışıkla, dengeyle, mekanla, bedenle “oynayan” taptaze bir yapıttı.

millipied’nin 2006 tarihli duosu “closer”, tabir-i caizse “bayık” bir yapıttı. philip glass’ın solo piyano müziği üzerine hiç bir orijinalitesi olmayan, bir kadın-erkek ilişkisini anlatan ancak 16 dakikanın bir ömür sürdüğü niteliksiz bir neoklasik koreografiydi.

millipied’nin akşamı sonlandıran 2012 tarihli “moving parts”ı ise, öncesindeki cunningham’dan izler taşıyan, çağrışımlara açık; soloları, duoları, topluluk dansları ilginç fikirler içeren, enerjik bir yapıttı. ancak bu da tatminkar olmaktan uzaktı.

velhasıl; dans dünyasına iddialı bir giriş yapan bir “butik dans topluluğu” (en kalabalık yapıt altı kişilikti) için istanbul’da sergiledikleri repertuvar pek parlak değildi.

9 Mayıs 2013 Perşembe

bahar ayini 100 / 4



"bahar ayini"ni televizyondan takip etmek isteyenlere bir kaç heyecanverici haber:

mezzo mayıs ayında cumalarını bahar ayinlerine ayırdı. sırasıyla nijinksi, bejart, delente, scholz ve gallotta'nın bahar ayini versiyonlarını izleyebilirsiniz.
cumaları yakalayamayan, gösterimlerin tekrarlarını ay içinde takip edebilir; bir kaç kere tekrar ediliyor.
bu akşamlarda koreografların sadece bahar ayinleri değil, diğer 1-2 yapıtı daha gösteriliyor. böylece hem farklı bahar ayini yorumları izlemek mümkün hem de bu ünlü koreografı daha yakından tanımak. 



esas bomba ise;
"bahar ayini"nin tam 100. yıldönümünde, yani 29 mayıs akşamı arte, prömiyer mekanından, yani paris theatre champs-elysees'den naklen yayınla st.petersburg mariinsky tiyatrosu orkestra ve balesi'nin gösterisini verecek. programda önce özgün nijinksi koreografisi, ardından sasha waltz'in yeni "bahar ayini" yorumunun dünya prömiyeri.

7 Mayıs 2013 Salı

ne günmüş ama şu 7 mayıs!



180 yıl önce bugün, en sevdiğim besteci johannes brahms dünyaya gelmiş. meğer, 7 yıl sonra aynı gün çaykovski de doğmuşmuş. iki derin, içli ruh..

"özgür ama yalnız" brahms'ın doğumgünü şerefine bir numaralı üçlüsünden üçüncü bölümü beaux arts trio çalıyor: