6 Mart 2013 Çarşamba

pina için rock balladı


fransa'nın tanınmış rock gruplarından indochine şubat ayında yeni bir albüm çıkardı: "black city parade". albümün şarkılarından biri: "wuppertal"!
alaka belli; "wuppertal" pina bausch'tan esinlenilmiş, pina'ya adanmış bir şarkı.
grubun kurucusu ve solisti nicola sirkis, paris'te uzun yıllar theatre de la ville'in yakınlarında bir evde oturuyormuş; malum theatre de la ville pina bausch'un son 25 senedir her yıl düzenli olarak turne yaptığı paris adresi.
o mekanda tanztheater wuppertal'in bir çok gösterisini seyretmiş, hatta bir zamanlar kendisi de dansçı olmak istemiş olan sirkis bausch hakkında "onun yapıtlarında hayal hüküm sürer; pina her şeyi kökten değiştirmiştir" demiş bir söyleşisinde.

modern şehirciliğin insanlığa "hediyesi" olan günümüz kentlerini konu eden indochine'ın "black city parade" albümünde"wuppertal" duraklardan biri; grup için pina bausch ile, ve tanztheater ile özdeşleşen bir kent olarak.

"wuppertal" günlük hayattan koparak kendini dansla yeniden gerçek kılan bir kahramanı anlatıyor; bausch'un başyapıtlarından "kontakthof"ta bir kaç defa tekrarlanan eski bir alman şarkısı "frühling und sonnenschein" (bahar ve günışığı)'nın bant kaydıyla başlıyor; eski bir gramafondan geliyormuş gibi olan cızırtılı ses takılıyor [bausch'un, bartok'un mavi sakal operası kaydını takılıyormuş gibi durmadan tekrar ettirdiği "blaubart - beim anhören einer tonbandaufnahme von bela bartoks "herzog blaubarts burg""(mavi sakal - bela bartok'un "prens mavi sakal'ın kalesi"nin bant kaydının dinlenmesi")'ne de bir gönderme belki de] ve indochine'ın bestesine bağlanıyor. şarkının ortalarında bir yerde de, geriden pina'nın ses kaydı duyuluyor. 

şarkının sözleri tam da pina'nın ruhunu betimliyor gibi. bir yanı melankolik, hüzünlü; bir yanı hayat dolu, çoşkulu:
"burada, bu dünyada, yağmurda, çamurda ve gecenin havasında çalışmak, kimsenin bu ülkede, kimsenin kendi için dilemeyeceği bir hayat tarzı.. yaşamayı ve sonra ölmeyi bekliyorum.. burası kirli bir cehennem sert..
senin için dans ederdim.. hayat gibi. dans eden bir rüya gibi.."

5 Mart 2013 Salı

kemençelerin muhabbeti



bu akşam cemal reşit rey konsr salonu'nda istisnai, olağanüstü bir konser vardı. üç kemençe ustası; kayhan kalhor, sokratis sinopoulos ve derya türkan, santurda ali bahrami fard'ın eşliğinde kesintisiz 90 dakika müzik yaptılar. ama ne müzik! yükseldik, alçaldık, sakinledik, heyecanlandık, çoştuk, taştık! müziğin gözden yaş getirdiğini bilirdim de, zevkten bu kadar ağlattığına ilk defa tanık oldum; bizzat yaşadım. salonu dolduran seyirciler de benle aynı hissiyatta olsa gerekti ki, nefesimizi tutarak izlediğimiz müzik bittiğinde herkes ayakta, çılgınca alkışlıyordu.

4 Mart 2013 Pazartesi

müzikal sevdam ve "les miserables"


kendimi bildim bileli müzikalleri sevmişimdir; yazları dedemlerin garajının üzerindeki terasta sitedeki çocuklarla müzikli oyunlar sahneleyecek kadar.. film festivali'nin müzik ve sinema bölümü olduğu eski yıllarından birinde balmumcu sinema-tv enstitüsü'nde "batı yakasının hikayesi"ni seyrettikten sonra, geceyarısı eve yürüken filmin açılış sahnesindeki sharkların sokakta dans edişlerini yapmaya çalışacak kadar..  salı akşamları trt'de gösterilen "damdaki kemacı", "neşeli günler" için uykusuz kalmayı göze alarak.. "hello dolly" ise bir cumartesi akşamı oynamıştı sanırım..
herhalde bende bu ateşi yakan haldun dormen'in "hisseli harikalar kumpanyası" olsa gerek.. tabii bir de; ilkokuldayken defalarca levent'teki melodi sinemasında izlediğim "grease"..

lisedeyken, annemin arkadaşı nerma teyze londra dönüşlerinde bana müzikal plakları hediye getirirdi; sonraları ben ona ısmarlamaya başlamıştım: "the phantom of the opera", "les miserables", "evita", "cats", "jesus christ superstar", "chess", "miss saigon", "show boat" ,"aspects of love", "starlight express"..
1990 sonbaharında londra'ya gitme imkanım olunca, kaldığım 17 günün her akşamında, bazen matine ve suare olmak üzere bir müzikal, tiyatro, opera veya konser izlemiştim. derek jacobi, richard harris, john malkovich şansıma londra sahnelerinde yakaladığım sanatçılar olmuşlardı. ama sanırım o dönemde beni en çok etkileyenler müzikallerdi.
malum, "the phantom of the opera"ya bilet bulunmuyordu, ama her gün o akşamki gösteri için belli sayıda bilet satışa çıkıyordu gösteriden 1-1.5 saat önce. londra'daki bir tam günümü kuyrukta geçirmiştim; sabah 11:00'de girmiştim, ikinciydim, birinci amerikalı bir çocuktu, günboyu sohbet etmiştik.. 

müzikaller, hayatta hala en iyi arkadaşım olan burcu ile üniversitenin ilk günlerinde tanışma vesilesi de olmuştu. istanbul'da kaç kişiyle "damdaki kemancı'da zero mostel mi daha iyi bir performans çıkarmıştır yoksa topol mu?" sorusunu tartışma şansınız olabilir!
burcu, robert kolej kızlar yatakhanesinde etüd ablalığı yaptığı için okul kütüphanesinden eski müzikal plakları alır bana verirdi, ben onları ikimiz için de kasete çekerdim.

eskisi kadar heyecanla olmasa bile hala müzikalleri seviyorum. llyod webber gözümden düşeli çok oldu, ancak boublil & schönberg ikilisinin "les miserables" ve daha sonraki hitleri "miss saigon"unu hala keyifle dinlerim; iki müzikali de londra seyretmiş olmak mutlu eder beni. ikisi de melodileri, düetleri, balladları, üçlü-dörtlü şarkıları, dramatik yapılarının kuruluşu, müzik-içerik bağlantısı ve orkestrasyonlarıyla hala severek dinlediğim yapıtlardır; hala ezberimde olan şarkılar bile vardır içlerinde.

...

60'larda olduğu gibi hollywood'da ne zaman yeniden bir müzikaller furyası başlayacak diye nafile beklerken; arada "chicago" oscarları süpürse de, "evita" ardından "the phantom of the opera" film versiyonlarıyla pek başarılı işler değildi. "les miserables" ise yıllardır sinemaya uyarlanacak dendi dendi, hep kötü roman uyarlamaları yapıldı.
müzikaller 21. yüzyılda pek bir naif kalıyor; kabul etmek lazım!

bir sürü başarısız, etkisiz denemeden sonra sanırım, robert wise'ın "west side story" filminden beri ilk defa tarzı olan bir müzikal-film yapıldı: tom hooper'ın yönettiği "les miserables".
oyuncular çok çok iyi, sahne tasarımı-kostümler iyi. ancak ne garip ki (belki de "garip" değildir; "tiyatronun büyüsü"dür); sinemanın sağladığı bütün olanaklara rağmen, eğer bir yapıt tiyatroda başarıyla sahneleniyorsa, onun etkisi sinema uyarlamasından çok daha güçlü oluyor. maalesef tom hooper'ın bütün gayretlerine rağmen film, trevor nunn imzalı özgün londra prodüksiyonu rejisi kadar etkili değil. örneğin; müzikalin zirve anlarından biri olan "one day more" sahnesi. bu sahnede hikayenin bütün karakterleri kendi açılarından geleceğe dair umutlarını anlatırlar; solo olarak başlayan şarkı, düete dönüşür, giderek üçlü, dörtlü, beşli olur, sesler çoğalır, şarkı aynı anda ama farklı vurgularla söylenir, arkada halkın oluşturduğu koronun da katılmasıyla doruğa ulaşır; ve sahne arkadan gelen kuvvetli bir ışıkla yıkanmış büyük bir fransız bayrağının bütün karakterlerin üzerinde sallandırılmasıyla sonlanır. tiyatroda muhteşem bir etki yaratan bu sahne, filmde maalesef, anlatım olanaklarının çokluğuna rağmen sönük kaldı; her biri başka bir mekanda olan karakterlerin kurgusu büyük, etkili, tek ve bütün bir duyguyu yaratamadı. biraz hayal kırıklığıydı.
yine de filmi bence özel yapan iki artı var: ilki hooper'ın portrelere odaklanmış olması. yakın çekimlerle yüzlere odaklanmış hooper. geniş açılar, görkemli çekimler çok az. müzikal sahnesinde hiç bir zaman bu kadar yakından göremeyeceğiniz oyuncuları, -miş gibi yaparken değil de gereçekten şarkı söylerken izlemek etkiyi arttırıyor. ve tabii, enfes solo şarkılara (fantine'in, cosette'in, eponine'in soloları; jean valjean'ın, javert'in ve marius soloları) sahip bir müzikalde oyuncuları yüzlerine odaklanarak yakından izlemek bambaşka bir keyif.
buradan da ikinci artıya geliyorum: çekimlerde oyuncuların şarkıları canlı icra etmiş olmaları. bu detayı bilmese bile insan, oyuncuların şarkıları söylerken ki sesleri, nefesleri, vurguları o kadar gerçek ki (ve demin dediğim gibi, uzak çekimlerle saklanmıyor ki), hikayenin ve karakterlerin bütün duyguları perdeden seyirciye geçiyor. o kadar ki; perdeden çıkıp geleceklermiş gibi.

...

ilk, nerma teyze "les miserables"in özgün londra prodüksiyonunun iki plaklık albümünü hediye etmişti bana; müzikali uzun süre bu versiyondan dinlemiştim. çok sonra; dünyadaki belli başlı prodüksiyonlarındak ien iyi yorumcuların bir araya getirildiği ve müzikalin bütününü içeren üç cd'lik bir box-set almıştım.
burcu, box-set versiyonunu hiç sevmedi; onun için londra kastının seslendirdiği özgün versiyon çok daha kaliteliydi; box-setteki orkestrasyon ve bazı yorumcuların hakkını yememek de istesem, haklıydı.
acaba burcu bu seferki yorumlar hakkında ne düşünüyor; daha konuşma fırsatımız olmadı; herhalde ilk sohbetimizin uzun bir kısmını "les miserables"e ayıracağız; hangi cosette daha iyi?...

28 Şubat 2013 Perşembe

happy happy together / ilyas odman



yanyanalar; birinin bedeni diğerinin önünde. birbirlerine, parmaklara takılan yüzüklerle değil kulaklara takılan küpelerle bağlılar. küpelerin izin verdiği mesafede uzaklaşarak hareket edebiliyorlar; baş ve bacak hareketlerinden oluşan diziyi eşzamanlı bir şekilde üst üste tekrar ediyorlar. zamanla, aynı hareketleri yapmak rutine girince; biri sıkılınca, dikkati başka bir yere kayıyor; ters yöne, dışarıya, başkasına bakıyor. diğeri birinin dikkatinin kaydığını fark edince; gerilim oluşuyor, uyum bozuluyor. bedeni arkada kalan, gözü “dışarıda” olmayan diğerinin hakimiyetiyle her seferinde baştan başlıyorlar; ve her seferinde bir süre sonra ilişkiyi sekteye uğratan biri oluyor. biri kollanan, diğeri kollayan; biri hırçın, şımarık ve fütursuz; diğeri talepkar, kızgın ve çaresiz. biri için ilişki zamanla mekanikleşiyor; aynı hareketlerin tekrarına dönüyor; sıkıcı hale geliyor. diğeri için ise bu mekanik birliktelik sonsuza kadar sürebilir.

ikisinin de ağzında, dudaklarının kenarında düştü düşecek birer sigara; yanmamış. an geliyor diğeri düşürüyor, biri arka cebinden paket çıkarıp içinden bir sigara alıyor ve diğerinin dudaklarının arasına yerleştiriyor. diğeri üzerini aranıyor telaşla, yakmak için sigarayı; çakmağını bulamıyor.

an geliyor diğeri sinirleniyor sigarasını ağzından fırlatıyor; vurmaya başlıyor birine; biri korunmaya çalıştıkça diğeri daha sert vuruyor; aldatılmasının hıncını çıkarıyor sanki.

diğeri kravatını çıkarıyor; kavga sırasında birinin de kravatı çıkıyor; ilk düğmeler açılıyor; yumrukları yiyen dağılmış. diğeri bir tarak çıkarıp birinin saçını tarıyor, ya da biri baş hareketleriyle diğerinin elinde duran tarağın saçlarından geçmesini sağlıyor.
artık konumlar değişmiş; diğeri önde, biri arkada; baştaki hareketlerin aynısını yapıyorlar; mekanın çok gerilerinde bir yerlerde; sanki zamanda da gerideler.

caetano veloso’nun yumuşacık sesinden la paloma şarkısı çalmaya başlıyor; biri ile diğeri sevişiyorlar sanki.

gömleklerini yavaş yavaş önce düğmelerini açıp omuzlarından çıkarıyorlar, gömleklerin kolları birbirine dolanır şekilde çıkarıyorlar; yere seriyorlar, sevişme sonrası bir çarşaf gibi.

ve filmlerde her sevişme sonrasında olduğu gibi; diğeri sigara çıkarıyor, çakmak aranıyor, bulamıyor yine. biri arka cebinden çakmak çıkarıp yakıyor diğerinin sigarasını, diğeri ilk nefesi alıp birine veriyor, kendi bir sigara daha alıyor, yakıyor; ağızlarında sigaralarla dumanlar içindeler.

üstleri çıplak, diğerinin ayakları birinin ayaklarının üzerinde, birbirlerine sarılmış şekilde birkaç adım atıyorlar. birinin gözleri kapalı, uzanıyor diğerini dudaklarından öpüyor ve dönüp arkasını çıkıp gidiyor mekandan. diğeri kısa bir tereddüt anından sonra başka bir yönden terk ediyor mekanı.

...
ilyas odman’ın tasarladığı ve çağlar yiğitoğulları ile birlikte sunduğu fiziksel tiyatro “happy happy together”ın 16 ocak-22 şubat arasındaki istanbul temsillerinin ikisini izledim; ilk akşamı ve sondan bir evvelkini.
aşağı yukarı, bazısı önce bazısı sonra, yukarda anlattıklarım gerçekleşti sahnede. ilk akşamki kurgu sanırım biraz daha karmaşıktı; inişler çıkışlar, önceler sonralar daha çoktu. hatta bu haliyle, gösterinin esinlenildiği wong kar wai’nin “happy together” filmindeki siyahbeyaz-renkli görüntü farklılıklarının zamandaki ileri-geri oynamalara denk gelmesine benzer bir kurgunun yaratılmış olduğunu düşünmüştüm.

son seyredişimde olay dizgesi daha çizgiseldi, düzdü; tansiyonunu yitirmiş gibiydi: iki kişi uzun süre bir birliktelik yaşadılar, kavga ettiler, seviştiler, sigaralarını yakıp içtiler, ve ayrıldılar.

iki akşamda da performansçıların yüz ifadeleri bana fazla geldi; hele de sadece gözleriyle harikalar yaratabiliyorlarken.
ilk akşam küpelerin durmadan kulaklardan çıkması belli ki istenen bir şey değildi, ama o bile tekrar tekrar gerçekleşince performansın bir parçası haline dönüştü; son seyredişimde sorun çözülmüştü, küpeler hiç yanlışlıkla çıkmadı kulaklardan, taa ki performansçılar temsilin bir parçası olarak çıkarana kadar onları.

nasıl ki "cam adamlar"da iki kişinin cam bardaklar üzerinde var etmeye çalıştıkları gerilimli, çetrefil ve meşakkatli ilişkilerini izlemiştim, "happy happy together"da da kulaklara takılan küpelerin bedenler tarafından çekiştirilmesiyle yaşanan gerilimde "mutlu beraberlik"lerin sorgulanmasına tanık oldum.

"happy happy together" ile "cam adamlar" kimbilir ne zaman istanbul sahnelerini işgal ederler bir kere daha..

25 Şubat 2013 Pazartesi

!f 12, bilanço



.a som ao redor (komşu sesler) kleber mendonça filho, brezilya, 2012, ***** (22şbt)
.the act of killing (öldürme eylemi) joshua oppenheimer - christine cynn - anonymous, danimarka-norveç-ingiltere, 2012, ****.5 (23şbt)
.interior. leather bar. (iç. leather bar.) james franco - travis matthews, abd, 2013, ****.5 (23şbt)
.consuming spirits (ruhları tüketmek) christopher sullivan, abd, 2011, **** (14şbt)
.call me kuchu (ben kuçuyum), katherine fairfax wright, malika zouhali-worral, abd-uganda, 2012, **** (24şbt)
.le magasin de suicides (intihar dükkanı) patrice leconte, fransa, 2012, **** (24şbt)
.samsara ron fricke, abd, 2011, **** (17şbt)
.tabu miguel gomes, portekiz, 2012, ***.5 (20şbt)
.bernie (bernie’nin suçu ne?) richard linklater, abd, 2011, ***.5 (17şbt)
.parada (yürüyüş) srdjan dragojeviç, sırbistan - slovenya - hırvatistan - karadağ - makedonya, 2011, ***.5 (18şbt)
.blood of brothers (kan kardeşim) steve hoover, abd, 2013, ***.5 (14şbt)
.museum hours (ziyaret saatleri) jem cohen, avusturya - abd, 2012, **.5 (22şbt)
.aurora (kaybolan dalgalar) kristina buožyte, litvanya, 2012, ** (21şbt) 

gönlümün oscarları



törenin başlamasına 5 dakika var.
büyük ihtimalle çoğu başkalarına gidecek ama yine de işte gönlümün kazananları:

film: beasts of southern wild
yabancı film: amour
animasyon: frankenweenie
yönetmen: michael haneke
kadın oyuncu: emmanuelle riva (amour)
erkek oyuncu: joaquin phoenix (the master)
yardımcı kadın: helen hunt (the sessions)
yardıımcı erkek: christopher waltz (django unchained)
özgün senaryo: quentin tarantino (django unchained)
uyarlama senaryo: david o. russell (silver linings playbook)
görüntü: roger deakins (skyfall)
kurgu:  william goldenberg, dylan tichenor (zero dark thirty)
müzik: mychael danna (life of pi)
şarkı: adele (skyfall)
sanat yönetimi: les miserables
kostüm tasarımı: anna karenina
makyaj: les miserables
görsel efekt: life of pi
ses kurgusu & miksajı: life of pi

tören başladı..

23 Şubat 2013 Cumartesi

interior. leather bar. / james franco & travis matthews




geçen sezon istanbul sahnelerinde izlediğim en iyi oyunlardan biri "ara" idi. çetin sarıkartal'ın yönettiği oyun hakkında yazamamıştım. bugün !f istanbul'da "interior. leather bar." (iç. leather bar.) filmini izleyince, aklıma "ara" geldi.

"ara" üç katmandan oluşan bir oyundu. katmanlardan birincisi oyuncuların kendileri olma gerçekliği, ikincisi oynadıkları oyunun gerçekliği, üçüncüsü ise oyunun içindeki oyunun gerçekliği. "ara"nın bu üç gerçeklik arasında gidip gelen bilmecemsi halini takip etmek keyifli olduğu kadar gerilimliydi; "ara", "oyun" gibi oyundu.

hollywood'un ünlü ve yakışıklı aktörlerinden james franco ile travis matthews'un yönettikleri "interior. leather bar.", william friedkin'in 1980 tarihli al pacino'lu "cruising" filminin sansüre uğramış S&M barlarda geçen 40 dakikasını yeniden yorumlama üzerine kurulu.

film, aynı "ara" gibi üç katmandan oluşuyor. bunlardan ilki filmde yer alan gerçek kişiler; oyuncular, yönetmenler, sahne ekipleri, bunların hepsi kendileriler; filmde hiç kimse bir başkasını oynamıyor.
ikinci katman, "cruising" filminin yeniden yorumlanan sahneleri; bu sahnelerde oyuncular belli karakterlere bürünüyorlar.

filme esas ilginçliğini ve biricikliğini sağlayan üçüncü gerçeklikte ise "cruising"in yeniden yorumlanan sahneleri çekilirken kamera arkası ve yaratım sürecini belgeyen "making-of" görüntülerini izliyoruz. ancak, bir zaman geliyor anlıyoruz ki, aslında bunlar belgesel değil, kurmaca. yani, bu belgesel gerçekliğinin de senaryosu yazılmış. daha doğrusu film baştan bu şekilde tasarlanmış. seyirciye bunun fark ettirilme şekli de mükemmel. filmin üçte biri geçmişken, oyunculardan ikisi makyaj odasında "gay misin, hiç filmlerde öpüştün mü" gibisinden sohbet ederken, mekandan gelen ama görünmeyen bir dış ses oyunculardan birine "onun sana sorduğu soruları sen de ona sor" diyor. başka bir sahnede başrol oyuncusu makyaj masasında oturmuş dertli dertli senaryoya bakarken yakın plan çekim bir anda uzaklaşıp, üç mekan öteden aynı sahneyi gösteriyor; üç-dört ayrı kamera sahneyi belgemekte, hemen ardından bir dış ses "tamam, kağıdı indirebilirsin" direktifi veriyor. bir dieğr sahnede; oyuncu sırtını bahçe duvarına dayamış yerde otururken bir yandan da elindeki senaryoyu okuyor ve okudukları şunlar: "oyuncu sırtını bahçe duvarına vermiş yerde oturmakta ve senaryoyu okumaktadır."

tabii, bu bir nevi brechtyen yabancılaştırma efekti ve, kurmaca ile belgeselin birbirine karıştığı, gerçekliğin belirsizleştiği anlatım tarzı sırf hoşluk olsun diye yapılmadığı için daha da değerli. yönetmenler james franco ile travis matthews bu anlatım tarzı sayesinde porno ile belgesel arasındaki geniş skalada gezinen orta metraj filmleri (sadece 60 dakika) sayesinde; cinsiyetin toplumda ve sinemada temsiliyet şekli, oyuncunun ve sinemanın sınırları, sanatın özgürlüğü ve hollywood sinema endüstrisinin kuralları gibi kallavi konuları çok ustaca ve sarkıtmadan sorguluyorlar.

film boyunca başrol oyuncusunun bir kaç kere tekrar ettiği" sırf arkadaşı olduğum için kabul ettim, yoksa aslında ben james franco'nun bu filmi çekerek ne yapmak istediğini anlamış değilim" sözü; franco ile matthews'ün asıl dertlerinin "cruising"in sansürlü 40 dakikasını yeniden yaratmak olmadığını, esas dertlerinin onu araç olarak kullanıp derinlere inmek, ağır konuları tartışmak istemeleri olduğunu anladığınızda o kadar ironik ki!

18 Şubat 2013 Pazartesi

cong ile pan


huylu huyundan vazgeçmiyor; yine ancak son dakikada, ucundan yakaladım bir sergiyi; o da, dostların hatırlatmasıyla.
topkapı sarayı’ndaki “çin hazineleri” sergisinin en önemli özelliği, çin hükümetinin yurtdışı sergilerine sadece kopyalarını yolladığı yeraltı pişmiş-toprak askerlerden dört tane orijinal örneğin ve bir atın sergileniyor olması. gerçekten etkileyiciler.

ama sergide benim gönlümü alan obje cong idi. biri yeşim taşından, diğeri seramikten iki örneği vardı. yeşim taşından olanı m.ö.3300’lerden kalma, seramik olanı m.s.1200’lerden.
cong, içi silindir dışı kare kesitli, orijinali yeşim taşından olan bir tür şişe/kap/vazo. antik mezarlarda bulunurmuş bunlardan, ölüyle birlikte gömülürmüş.
sergideki açıklamada; cong’un yöneticilerin atalara ve toprağa tapınma törenlerinde kullanıldıkları, yetki ve zenginlik sembolü bir ritüel objesi olduğu yazılıydı.
yeşim taşından olanı başka bir güzel, seramikten olanı başka bir güzeldi.
british museum’un internet sitesinde; aslı yeşim taşından olan cong’un seramikten kopyalarının yaygınlaşmasının, song hanedanı döneminde çin'de ve aynı zamanda kore ve japonya'da da arkaik formlara duyulan ilgiden kaynaklandığı ve bunların üst düzey devlet görevlilerinin evlerindeki altarlarda ve tapınaklarda kutsal obje olarak kullanıldığı yazmakta.

sergide bir de; dini törenler öncesinde el yıkamak için kullanılan bir leğen vardı; bronzdan; m.ö. 770 tarihli; adı pan. 
yaklaşık 60cm çapındaki tam daire leğenin iç kısmı bütünüyle su canlıları kabartmalarıyla kaplıydı; balıklar, kaplumbağalar, larvalar..
zaten serginin arkaik bronz objeler kısmı oldukça göz alıcıydı.
bronzdan yapılma içki kaselerinin, kapların, aynaların kaba ve kunt formları, üzerlerindeki geometrik veya figüratif süslemelerle yumuşuyordu..

benim gibi son dakikacı olanların bu küçük ama etkileyici sergiyi gezmek için son şansları 20 şubat çarşamba.