15 Temmuz 2011 Cuma

herkes gider mersin'e biz gideriz tersine


avusturya tirollerinde erl diye bir köy var. nüfusu yaklaşık 1400 kişi. bu köy 1950'lerde inşa edilmiş, enfes akustiğe sahip 1500 kişilik bir tiyatro binasına sahip.
17. yüzyıldan beri köyün geleneği haline gelmiş, altı yıllık periyodlarda sahnelenen dini gösteri "isa'nın pasyonu"na ev sahipliği yapsın diye inşa edilmiş bu binada ve çevredeki açık kapalı başka mekanlarda 1997'den beri avrupa'nın en önemli yaz festivallerinden biri gerçekleşiyor. hatta erl tiroler festspiele, son yıllardaki wagner temsilleriyle de, meraklıları için bayreuth öncesi tadımlık cazibe noktası haline gelmiş durumda.



durup dururken bu uzaktaki köyden neden bahsediyorum!
erl'liler 1500 kişilik tiyatro binalarıyla yetinmeyip, hemen yanına 800 kişilik bir opera-tiyatro salonu daha inşa ediyorlar. yok, yanlış okumadınız; 1950'lerden kalan ve hala sapasağlam işlev gören, hatta akustiğiyle hayranlık uyandıran yapıyı yıkıp yerine yenisini inşa etmiyorlar. hemen yanına "yeni" bir tane ekliyorlar.
1950'lerdeki nasıl o dönemin mimarisini temsil ediyorsa, 2011'deki de bu çağın yapısı. sanki tirol yeşiline uzaydan inmiş yabancı bir yapı. 1950'lerinkinin yumuşak hatlı eğrisel kütlesiyle kontrast teşkil edcek şekilde sert, keskin hatları var. mimarı delugan meissl.
erl'liler bu uzay gemisinden hiç rahatsız değil. çünkü günümüzü temsil ediyor.



bitmedi. şimdi avrupa'nın başka bir ülkesine gidelim, ada'ya; ingiltere'ye.
tarihi canterbury kasabasında 25.6 milyon poundluk bir projeyle 1200 kişilik bir opera-tiyatro-konferans yapısının inşaası bitmek üzere. binanın sahibi öyle özel bir firma falan değil, kamunun, yani belediyenin kendisi!

iki yıl önce bu yapı için belediye meclisinde yapılan oylamada bütün partilerden vekiller evet oyu vermişler. yani, anlayacağınız bu öyle belli bir partinin sahiplendiği bir proje değil; kentlilerin hepsinin ortak hayali, ortak "pasyon"u!
orlando bloom'dan timothy west'e bir çok sanatçı da parasal anlamda destek olmuş bu projeye.

canterbury'li ünlü tiyatro yazarı christopher marlowe'dan adını alan marlowe tiyatrosu kentin dillere destan, ortaçağ'ın başyapıtlarından birine konu olmuş, haç merkezi katedralinden sonraki en yüksek yapısı oluyor. yapının mimarı keith willims "katedral kentin dini doruk noktası, biz ise laik olanıyız" diyor.



peki, biz bu tablonun neresindeyiz!
büyükşehir belediyemiz kendi malı olan ve daha bir yıl önce bitirdiği yenilenmiş harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'ni satışa çıkarmış. ya sonra? şehir tiyatroları kendi binasında kiracı olacak herhalde! yaşasın liberalizm!!!

bunlar olurken, geçen akşam elina garanca konseri öncesi rengim gökmen istanbul büyükşehir belediyesi'ne bir plaket verdi, açık hava tiyatrosu'nu festivale tahsis ettikleri için. sonra da, istanbul'a yakışır bir opera-konser salonu temennisinde bulundu; akşamın, garanca'dan sonraki en kuvvetli alkışını aldı.

ingiltere bile kamu parasıyla kültür yapısı inşa ederken, biz, "boynuz kulağı geçer misali" kamu parasıyla yapılan binalarımızı özel sektöre peşkeş çekiyoruz. sonra da o binada kamu olarak kiracı oluyoruz. tezgah ne güzel kurulmuş!

zaten, bu zihniyetten başka ne beklenir!
istanbul'a doğru düzgün, "uluslararası ölçülerde" bir opera-tiyatro-konser salonu beklenmeyeceğini çoktan anlamadıysak suç bizde!

14 Temmuz 2011 Perşembe

istanbul opera festivali / garanca


mersin'e geldiğinde gidemezdim. istanbul festivali'ne konuk olduğundaysa yetiştirmem gereken bir mimari proje yarışmasından dolayı imkansızdı; annemleri yollamıştım.
bu seferse, hamileliğinden dolayı iptal olur mu diye korktum. değil mi ki met ve la scala programlarını iptal etmişti, istanbul'daki bir konser hayde hayde gözden çıkarılabilirdi, neyse ki olmadı.
elina garanca ve eşi karel mark chichon yönetimindeki istanbul devlet opera ve balesi orkestrası bizlere dolunaylı bir temmuz akşamında ağırlıklı olarak fransız romantiklerinden oluşan bir program sundular.

elina garanca ilk yarıda, çiçek desenli, açık renkli, ipek kıyafetiyle pek hoştu; berlioz ve cilea'dan söylediği romantik, ağır, içli aryalar da aynı hoşluktaydılar. akşama enfes bir başlangıç yapmış olduk.

ikinci yarıda, maalesef rüküş demek zorunda kalacağım (konserin sonundaki carmen bölümü için düşünülmüş) kırmızı, kat kat, kalın bir kıyafetle geldiği sahnede gounod'nun "faust"uyla ve özellikle saint-saens'ın "samson ve dalila"sından ünlü "mon coeur s'ouvre a ta voix" adlı aryadaki yorumuyla bizleri adeta büyüledi.

konserin son bölümü bizet'ye ve "carmen"e ayrılmıştı. önce "l'arlésienne süiti"nden "farandole", ardından bir orkestra parçası - bir arya olmak üzere üçlü bir sette "carmen"den bölümler dinledik.
doğrusu, hepsi birbirinden bilindik "carmen" aryalarının beni konserin önceki kısmı kadar etkilediğini söyleyemeyeceğim. ama seyirciye çoşku da lazımdı; "habanera" ve "chanson bohéme" bu işe yaradı.
garanca ve chichon çok da nazlanmadılar; kuzeyli (litvanyalı) garanca'nın pek de kıvrakça üstesinden geldiği sıcak ve ateşli ispanyol zarzuelalarından biriyle bis yapıp bize veda ettiler.

tek keşkem: chichon'un ister arya olsun ister orkestra parçası bütün yapıtları çok hızlı tempolarda yorumlamış/yönetmiş olmasıydı. fast food çağının klasik müzik konseriydi. biraz daha vakit, yavaştan alma, sindirme tercihim olurdu.

garip bir durum: avluda garanca için imza standı hazırlanmıştı ama ortalıkta albümlerini satan yoktu. afişteki kocaman "deutsche grammaphon" logosu hınzır hınzır göz kırpıyordu...

9 Temmuz 2011 Cumartesi

istanbul opera festivali / mahagonny



bildiğim kadarıyla “mahagonny kentinin yükselişi ve düşüşü” istanbul’da şimdiye kadar sahnelenmedi.
tutkularından birinin brecht olduğunu tahmin ettiğim yekta kara sayesinde kentimizdeki opera festivalinde, brecht-weill ikilisinin başyapıtlarından biri olan bu müzikli oyunu izleme imkanına eriştik. hem de; öyle böyle değil, mükemmel bir yapım olarak.

münih’in, (viyana’nın volksoper’i, berlin’in komische oper’i gibi) dil olarak yapıtları almanca sahneleyen opera topluluğu gaertnerplatz devlet tiyatrosu bizlere rejisinden, sahne tasarımına, oyunculuk kalitesinden müzikal yetkinliğine bütüncül bir brecht-weill akşamı yaşattı.
hele de rumelihisarı’nın yuvarlak sahnesini ve seyirci-sahne ilişkisi samimi ortamını sonuna kadar kullanarak, “mahagonny”i bizler için unutulmaz kılmayı başardılar.






rejisör ve sahne tasarımcısı thomas schulte-michels oyunculuk açısından kabarevari-grotesk, dekor açısından yalın bir dili tercih etmiş.
daha önce, kayıttan iki ayrı versiyonunu izlediğim yapıtın; katalan haşarı çocuklar la faura del baus'un madrid operası'nda sahneledikleri versiyonunda bütün oyun bir çöplükte geçecek şekilde tasarlanmıştı. yapıtın içeriğini, derdini ve toplum-düzen eleştirisini kuvvetlendiren sıkı, sert ve acımasız bir yorumdu.
los angeles operası'ndaki john doyle yorumu ise mahagonny'yi las vegas ile özdeşleştiriyordu, ki -bir amerikan yapımı olarak- kurulan bu paralellik oldukça cesur ve anlamlıydı.

schulte-michels ise, başka bağlamlar yaratmadan, yapıtın kendisinde varolan özden güç alarak zamansız ve mekansız, ancak grotesk bir yorumu tercih etmiş. bu sayede; dekadans, kapitalizmin içerdiği yozlaşma, yıkıcılık ve vahşet gibi kavramların altını kalınca çizme imkanı yaratmış.

schulte-michels'in yaptığı cesur bir seçim; brecht'in yabancılaştırma efekti olarak kullandığı, alameti farikası "ara başlıklar"ı kaldırarak, bunları her sahnenin başında, o sahne için en uygun olan karaktere söyletiyor olması. schulte-michels, oyunun ilerleyişini aksatarak seyircinin sahnede gerçekleşenlerle özdeşleşmesini engelleyen bu durumu kullanmayarak, oyunun kesintisiz akmasını sağlıyor; ancak grotesk yorumuyla da, hikaye ile seyirci arasına belli bir mesafe koymayı başarıyor.

sahne tasarımındaysa: oyunun özüne inerek, tek bir objeyi öne çıkarıyor ve bütün sahneleri bu öğeyle yaratıyor: sandalye.
schulte-michelis iktidarın, gücün ve altının simgesi sarı renkli sandalyeyi, tek bir tipte ancak dört farklı boyutta kullanarak, hem farklı sahnelerin/mekanların kolayca kurulmasını/oluşmasını sağlıyor, hem de mimari bir peyzaj yaratarak, oyunun hikayesindeki yeni kurulan kent mahagonny’nin silüetini yaratıyor.




beckett'in godot'sunun vladimir ile estragon'unu andıran iki kafadar fatty ve moses karakterlerinde cornel frey ve stefan sevenich tek kelimeyle muhteşemdiler; tekrara düşmeden her bir mimikleri ve jestleriyle seyredilesiydiler. oyunculuk kabiliyetleri kadar müzikal yetkinlikleri de göz kamaştırıcı, kulak pası siliciydi.

begwick'te marianne larsen'in ve jimmy'de wolfgang schwaninger'in oyunculuk seviyeleri daha baskın, jenny'i oynayan heike susanne daum'unsa müzikal sesi ve yorumu ön plandaydı; "alabama şarkısı"ndaki icrası ve oyuna ikinci yarıdaki katkısı tartışılmazdı.




gaertnerplatz devlet tiyatrosu'nun "mahagonny"sini rumelihisarı'nda seyretmenin en keyifli tarafıysa, topluluğun oyunu rumelihisarı sahnesine özgü kılmış olmalarıydı: sıklıkla seyirci merdivenlerinin kullanılması, üst kottan sahneye inişler, grotesk-kabare tarzı yorumun sirkvari yuvarlak sahneyle kuvvetlendirilmesi, sahne-seyirci mesafesinin samimiliğini kullanarak seyirciyle birebir yapılan atışmalar başarılıydı.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

istanbul opera festivali / tosca


pazartesi akşamı açıkhava tiyatrosu’nda tosca’yı izlemeye gelenler çok da kalabalık değildi. Herkesi toplasan açıkhava’nın ilk halkasını bile zor doldururdu. Seyirci ilgisiyle karşıt oranda, akşamın müzikal seviyesi yüksekti; rauf abdullayev yönetimindeki orkestra mükemmeldi, tosca’da feryal türkoğlu, cavaradossi’de aykut çınar ve -misafirimin de hayran olduğu üzere- özellikle avrupa çapında kalitesindeki yorumu ve oyunculuğuyla scarpia’da eralp kıyıcı tertemiz bir tosca dinlettiler bize. izlettiler mi derseniz; maalesef!

ankara operası’nın “tosca”sı müzikal açıdan ne kadar yetkindiyse, bir sahne yapıtı ve oyunculuk açısından -eralp kıyıcı istisna olmak üzere- o kadar sorunluydu. vincenzo grisostomi travaglini’nin -opera dünyasında son yıllarda her şeyi altüst eden çağdaş yorumlara prim vermeyen ancak her açıdan bayağı “eskimiş” duran- geleneksel rejisinde çok temel problemler vardı. örneğin, sahnedeki trafik çözülememişti! anlamadığım, ankara’nın küçük denen sahnesinde neden bu kadar abartılı ve girift bir dekorun seçilmiş olması ve bunun açıkhava’nın rahatlığında neden kendini bulamamış olmasıydı; acaba burada prova yapmak için yeterli zaman olmadı mı…

bütünüyle realist yorumlanmış yapıtta, birinci perdenin sonlarına doğru sahnenin iki tarafındaki dekor parçacıklarını kaldırmak üzere (devamındaki dini tören sahnesinin kalabalığına yer açmak için) sahne görevlilerinin günlük kıyafetleriyle sahneye gelmeleri tam anlamıyla gülünçtü! yoksa acaba italyan rejisör travaglini bizi festivalin bir sonraki gösterisine yani brecht’e mi hazırlamak istemişti bu yabancılaştırma efektiyle!

icra sırasında sahne arkasından gelen ölçüsüz gürültüler ve iki uç yandaki sahne kapılarından fütursuzca girip çıkan görevliler de bütün gayretleriyle bizleri “tosca”ya “yabancılaştırma”ya çalıştılar ancak neyse ki müzik o kadar güzeldi ve -olağanüstü olmasa da- düzgün ve temiz yorumlanıyordu ki, başarılı olamadılar. yine de; bir dünya metropolünde “uluslararası” olmaya soyunmuş bir festivale bu “alaturkalıklar” yakışmıyor!

5 Temmuz 2011 Salı

istanbul opera festivali / murat


meraklı ve kaşif ruhlu yabancı bir operasever için istanbul’da, özellikle de orijinal mekanında sahnelenen ve yerli bir besteci tarafından bestelenmiş bir opera izlemek kaçırılmayacak bir deneyim olmalı. ancak maalesef böyle bir deneyimden, ilk perdeyi izledikten sonra, kaçar gibi uzaklaşmak ta mümkün.

cumhurbaşkanının himayelerinde düzenlenen opera festivalimizde bizzat cumhurbaşkanının, hanımıyla birlikte izlemeye geldiği bir türk operasından, ikinci perdeye kalmadan ayrılmak belki “saygısızlık” oldu, ancak, yabancı misafirimin değil, benim sabrım ilk perdede çoktan taşmıştı. kendisini okan demiriş konusunda uyarmıştım; sırf ona eşlik etmek için oradaydım. yine de; ilk pes eden ben oldum!

okan demiriş’in operadan ziyade müzikal veya film müziğini andıran, islami ideoloji soslu yapıtını ve, -müzikal ve yaklaşım açısından her ne kadar beğenmesem de- bu yapıtın mersin operası orkestrası ve solistleri tarafından katledilişini bir kenara koyabilirdim; o muhteşem mekanda iyi bir reji geceyi kurtarmaya yeterdi!

elinizin altında enfes bir atmosfer var; üzerinizde çınarlar, önünüzde bab-ı selam kapısı. ve siz getirip öyle bir platform ve basamaklar yerleştiriyorsunuz ki, yatayda kapının yarısı görünmüyor bile!
bununla da yetinmeyip sahnenin iki yanına, ne işe yaradığı belli olmayan ve daha da vahimi topkapı sarayı'yla alakası olmayan sütunlu dekorlar dikiyorsunuz!

bu ne ucundan tutmadır; yaptım olduculuktur! topkapı sarayı’nda mı, evet topkapı sarayı’nda, ıv.murat mı ıv.murat, opera mı opera; dizersin sandalyeleri, yerleştirirsin platformu, dikersin sütunları; bir de dayadın mı hoparlörleri, tamamdır!

3 Temmuz 2011 Pazar

istanbul opera festivali / fatih



gösterinin tam başlama saatiyle birlikte, bir süredir kentin üzerinde toplaşan koyu bulutlar da yüklerini boşaltmaya başladırlar. önce yoğun bir sağanak geldi, etkisi azalmaya yüz tuttuğunda, kaçışanlar yerlerine geri döndüler.
açıkhava tiyatrosu gibi büyük bir mekanı, opera gibi seveni az bir sanat dalının gösterisinde azımsanmayacak sayıda doldurmuş seyirci kitlesi yağmurluklarını geçirmiş, azimle operayı izlemeye hevesli olarak alkış tutmaktaydı ki, organizasyon gösteriyi başlatma kararı verdi.
ancak ne yazık ki, ilerleyen dakikalarda yağmur şiddetlenerek, her şeye göğüs germeye hazırlıklı istanbullu operaseverlerin sabırlarını ve dayanıklılıklarını sınamayı seçti.
sahnede tanrısına bizans düşmesin diye yalvaran prensese, gökteki zeus acımasızca şimşeklerini yolladı, fırtınasını daha da güçlendirdi. kullar da ne yapsınlar, teker teker pes edip, ya açıkhavayı terk ettiler ya da en yukardaki arkad'a sığındılar.
istanbul'un düştüğü, mehter takımının çıktığı ve açıkhava'nın orta koridorundan yeniçerilerin hücüm ederek sahneyi kapladığı bölümde sanırım sahne üzerindekilerin sayısı (yaklaşık 170 kişi) seyircilerden fazlaydı.
23.00'e doğru ilk yarı biterken yağmur hafif hafif azaldı ve yarı olup da ışıklar yandığında arkasında bıraktığı zaiyat bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı: sırımsıklak beyler, parçalanmış kalitesiz 7tl'lik yağmurluklar, sıçana dönmüş saçlarıyla hanımefendiler, göl deryası ara yollar ve herşeye rağmen dayanmanın verdiği gururla etraflarındakilere dayanışma bakışı fırlatan operaseverler...

...

opera festivalimizin başına "istanbul" yerine "yekta kara" konulsa daha yerinde olurdu; festivalin sanat yönetmeni olmasının ötesinde, bu seneki 8 yapımdan 3'ünün rejisi ona ait. bunlardan biri de yabancı topluluk; dışardan bir opera geldi, farklı bir bakış, yorum izleyeceğiz diye sevinirken, künyesini okuyunca bir de ne görelim, meğer onun da yönetmeni -yaptıklarına genel olarak itirazımız olmasa da- bildiğimiz, tanıdığımız bir isim; yekta kara'ymış.

yekta hanımı takdir etmemek mümkün değil, ancak eleştirdiğim husus: tekelci yaklaşım! bu topraklarda her kurumda/oluşumda yaşandığı gibi burada da kaçınılmaz olarak içine düşülmüş.
halbuki; daha yeni, mayıs ayında sezon kapanırken ülkemizin iki opera kurumu iki önemli türkiye prömiyerini başarıyla gerçekleştirmişken ve bunlar hakkında çok iyi eleştiriler basında (bknz: andante) çıkmışken neden bu yapımlar sıcağı sıcağına istanbul'a getirilmez!
bahsettiklerim: ankara operası'ndan "tannhaeuser" ve izmir operası'ndan "iphiigeneia tauris'te".

yoksa yekta kara'nın rejilerine söyleyecek laf yok. örneğin rossini'nin "fatih sultan mehmet" operası için hazırladığı reji dört dörtlüktü.

bir kere: açıkhava tiyatrosu'nun sahnesi bütün imkanlarıyla ve mekansal zenginlikleriyle (yani olduğu gibi) kullanılmıştı.
açıkhava tiyatrosu kullanıma açıldığı 1950 yılında arkitekt dergisinde fotoğrafları ve projeleri yayınlanır. kendimi bildim bileli açıkhava'da bir sürü farklı etkinlik izlemişimdir, sahnenin o ilk, temiz, pür ve geniş haliyle kullanıldığına ilk defa şahit oluyorum.
gerek üvertür sırasında gerekse de kentin düşüşünde yekta kara'nın mizanseni; hiç bir dekor öğesi olmadan, sadece 1-2 platformla düzenlenmiş yalın sahnenin bütün yataylığını kullanarak enfes ve epik bir sinemaskop etki yarattı.
üvertür çalarken: mor bir ışık altında sahnenin üst, alt, yan, farklı bir sürü girişinden simetrik olmayan bir düzende sahneye giren, dolaşan bizanslıların kentin yaşamını betimlemesi; ve kentin düşüşü sahnesinde beyaz bir ışık altında kırmızı kıyafetli yeniçerilerin simetrik bir düzende sahnede ve iki tarafa doğru yükselen merdivenlerden dizilişleri çok etkileyiciydi.

...

yekta kara, ali taygun'la birlikte, habitat II sırasında ilkini sahnelediği ve sonrasında bir markaya dönüşen "lirik tarih" gösterisinden beri mehter takımını kullanmayı sever; ya mozart'ın alla turka'sına bağlar ya da beethoven'ın 9'una.

mehter müziğinden etkilenmiş avrupalı bestecilerin olduğunu hepimiz biliriz, ancak -ve maalesef- rossini'nin "fatih" operasının müziğinde böyle bir etkilenme yok. dolayısıyla; evet görsel açıdan, bir anda sahnenin ortasındaki büyük kapının açılıp içeriye dumanlar eşliğinde mehter takımının girmesi, bir yandan da tiyatronun seyirci basamaklarını kırmızı kıyafetleriyle yeniçerilerin kaplaması bayağı etkili oluyor, operasever seyircilerimiz de galeyana gelip mehteranımızı alkışsız bırakmıyorlar, ancak böyle bir sekansın mizansen içine yedirilmeden, opera müziğinin kesilip araya sokulması fazlaca kolay bir çözüm gibi geldi bana. yadırgatıcı da. müzikal açıdan: ara verdik, mehteran dinledik, sonra tekrar operaya geri döndük gibi oluyor. maalesef, yapıştırma kalıyor!
seyircilerimizin alkışına ise ne diyeceğimi bilemiyorum! bu konuyu sosyologlara ve psikologlara havale ediyorum...

gösterinin müzikal kalitesi mi nasıldı?
şemsiyeme düşen yağmur damlalarının sesinden sahnedeki sanatçıları duyamadım, özür dilerim...



hamiş(ler):
.fatih'i bindirdikleri beyaz at da doğrusu böyle bir prodüksiyona hiç yakışmıyordu; zavallım, kendini zor ayakta tutuyordu!
.bir opera tek bir akşam sahneleniyorsa hangi role kimin çıkacağı bellidir; o zaman neden program kitapçığında aynı role iki kişinin adı yazılır; biri birinci diğeri ikinci perdede mi çıkacak! sanatçıyı sima olarak tanımayanlar için o akşam kimin o rolde sahne aldığının açıklanması gerekmez mi!
."halkla elele" sloganıyla opera festivali düzenliyorsanız, hele de devlet kurumu olarak bunu yapıyorsanız, eliniz cebinize gidecek; cebinizde akrep olmayacak! her seyirciye bir yağmurluk hediye etmek hoş bir jesttir. mikrofondan "dağıtılıyor" deyip, kıytırık yağmurluklara 7 tl. istemek, meydanı boş bulan fırsatçı büfe işletmecisine alet olmaktır!

2 Temmuz 2011 Cumartesi

utanç filmlerim


before the rain, milcho manchewski (1994)


mississipi burning, alan parker (1988)


shoah, claude lanzmann (1985)


american history x, tony kaye (1998)


la haine, mathieu kassovitz (1995)


do the right thing, spike lee (1989)


hotel rwanda, terry george (2004)


the killing fields, roland joffé (1984)


krótki film o zabijaniu, krzysztof kieslowski (1988)


missing, costa gavras (1982)


z, costa gavras (1969)


a dry white season, euzhan palcy (1989)

28 Haziran 2011 Salı

köklerini arayan gençler: wajdi mouawad’ın “le sang de promesses” (kan yeminleri) dörtlemesi



“…
SAWDA peki sığınmacılar neden çocukları kaçırdılar?
DOKTOR öç almak için. çünkü iki gün önce milis, kampın dışında dolaşan üç genç sığınmacıyı astı. peki neden milis üç genci astı? çünkü kamptan iki sığınmacı samira köyünden bir kıza tecavüz edip öldürdüler. peki neden iki sığınmacı kıza tecavüz ettiler? çünkü milis bir sığınmacı ailesini taşa tuttu da ondan. neden taşa tuttu? çünkü sığınmacılar timyan tepesinin yakınlarında bir evi yaktılar da ondan. peki neden sığınmacılar o evi yaktılar? çünkü açtıkları kuyuyu tahrip eden milisden öç almak istediler. peki neden milis kuyuyu tahrip etti? çünkü sığınmacılar nehir kenarındaki tarlanın ekinlerini yaktılar da ondan. peki neden ekinler yakıldı? mutlaka bir nedeni vardır, ancak hafızam oraya kadar, daha geriye gidemiyorum, ama tarih böyle daha çok geriye gidebilir, birinden diğerine, bir öfkeden diğer bir öfkeye, bir acıdan diğer bir acıya, tecavüzden katliama, dünyanın yaratılışına kadar.
…”


-“yangınlar”dan (incendies), wajdi mouawad







son yılların önemli tiyatro adamlarından yazar, yönetmen ve oyuncu wajdi mouawad’la türkiye seyircisinin ilk karşılaşması 2010’un kasım’ında düzenlenen beş günlük “rotterdam istanbul’da” etkinlikleri kapsamında hollandalı bir tiyatro topluluğu sayesinde oldu. ro theatre mouawad’ın, onu üne kavuşturan “kan yeminleri” (le sang de promesses) dörtlemesinden “yangınlar”ı (branden/incendies) flemenkçe sahneledi.

wajdi mouawad adını ilk olarak 2008’de “seuls” adlı kendisinin rol aldığı tek kişilik oyunuyla ilgili bir söyleşi vesilesiyle duymuştum; daha sonraysa avignon tiyatro festivali’nin 2009 yılı “danışman sanatçısı” (artiste associé) olduğunda. mouawad o yıl avignon’da dörtlemenin ilk üç bölümünü (“littoral”, “incendies” ve “foréts”) ilk defa arka arkaya kurgulayıp festivalin onur mekanı papalar sarayının avlusunda güneş batarken başlayıp güneş doğarken biten 11 saatlik bir maratonla sergilemiş, ertesi hafta da dörtlemenin son halkası “ciels”in dünya prömiyerini yapmıştı. ertesi yıl eylül başında dörtleme hem ayrı ayrı hem de aynı avignon’daki gibi 11 saatlik versiyonuyla paris’te theatre national de chaillot’da sahnelenmişti.



1992’den beri tiyatro dünyasının içinde olan, ünlendiği dörtlemesinin ilk bölümü “littoral” 1997’den beri dünyanın belli başlı kentlerinde sahnelenen, 1968 Lübnan doğumlu, önce fransa daha sonra kanada vatandaşı wajdi mouawad’ı hadi ben bir tiyatro izleyici olarak takip etmemiş, bilmiyor ve çok geç keşfetmiş olabilirim. ancak nasıl olur da, yapıtlarına konu olan olaylar, durumlar, duyarlılıklar ülkemde yaşananlarla oldukça paralel olan ve tiyatro sanatı açısından da biçimsel olarak yeni bir şeyler söylemeye çalışan bu coğrafyalı, ortadoğu’lu bu tiyatro yazarını ülkemin tiyatro kurumları -özellikle de ödenekli olanlar (çünkü mouawad’ın oyunları bayağı kalabalık kadrolu)- şimdiye kadar fark etmezler! genel sanat yönetmenlerimiz, dramaturglarımız, oyun seçici kurullarımız nasıl olup da bu kadar yıl atlarlar, görmezler bu coğrafyayla bu kadar ilişkili oyunlar çıkaran bir yazarı.

ro theater’ın “yangınlar”ı (branden) hakkında bir yazı kaleme almıştım. oyunun rejisinin mükemmelliği ve yaratıcılığı bir kenara, “yangınlar” içerik ve kapsam olarak bir tiyatro eserinden daha öte bir seviyedeydi bana göre; arasız yaklaşık üç saatlik oyun bittiğinde, neredeyse tuğla kalınlığında bir roman okumuş gibi hissetmiştim. o akşamdan sonra wajdi mouawad zihnimin bir köşesine yerleşti.

birbirinden yaratıcı reji fikirleriyle dolu oyunda sahneye ve oyuncuların mimiklerine mi bakıyım yoksa tek bir kelimesi bile aşina gelmeyen flemenkçeden dolayı hikayeyi kaçırmamak adına üstyazıyı mı okuyım gerilimiyle geçen üç saatten sonra, ne yapıp edip mouawad’ın metinlerini bulup okumalıydım. tahmin ettiğim üzere türkçeye çevrilmemişlerdi. amazon’dan “yangınlar (incendies) ve “ormanlar”ın (foréts) almanca çevirilerini (“verbrennungen” ve “waelder”) edindim; dörtlemenin ikinci ve üçüncü ayakları.

oyunları okumak için sakin bir dönemimi beklerken, bu esnada “yangınlar”ın film uyarlaması istanbul film festivali’nde gösterildi ve ardından vizyona girdi.
yönetmenliğini dennis villeneuve’ün yaptığı kanada yapımı film, benim seyrettiğim oyundan uyarlanmıştı ama hiç de “bir sahne yapıtından” uyarlanmış gibi değildi; kasım ayında oyundan çıktığımda bana “bu bir oyun değil, sanki roman” dedirten duygum bu filmle daha da pekişti; gerçekten de mouawad’ın metni kapsamıyla bir tiyatro oyununun sınırlarını fersah fersah aşan, oldukça geniş bir ufka sahipti. herhalde, yazarlığı ve yönetmenliğiyle wajdi mouawad’ı son yılların en önemli tiyatro adamlarından biri yapan özelliklerinden biri bu olmalıydı.

işin daha ilginci; metinleri okuyunca mouawad’a bir kere daha hayran kaldım. hikaye, katmanları ve örgünün kuruluşu etkileyiciydi; farklı zaman ve mekanlar arasında serbestçe gidip gelen girift kurguda ustaca, sarkıtmadan ve ilginç fikirlerle bağlantıların sağlaması ise nefes kesiciydi. ve tam da bu nedenle mouawad’ın metinleri çok tiyatraldi; sanki ancak sahne üzerinde varolabilirlerdi.

uyarlama filmin son jeneriğinde yönetmen villeneuve, mouawad’a teşekkür ediyordu, oyununu büyük bir güven ve özgürlükle kendi ellerine bıraktığı için. bu teşekkür yazısını yakalamış olmama rağmen, film sonrasındaki soru-cevaplarda, salondan neredeyse kimse bir şeyler sormayınca (çünkü herkes filmin etkisiyle donup kalmıştı) filmin baş kadın oyuncusu lubna azabal’e (yönetmen istanbul’a gelememişti) yönelttiğim “mouawad sürece ne kadar dahil oldu?” sorusuna azabal “bizi bütünüyle serbest bıraktı, hiç karışmadı; ne senaryo çalışmalarına ne de çekimlere geldi.” diye cevap verdikten sonra “mouawad’ın metni o kadar katmanlı ki, bundan 10 ayrı film çıkarabilirdiniz. denis orijinali üç saat olan oyunu 130 dakikaya indirdi” diye eklemişti.

işte o çok katmanlı, satır araları dopdolu metni okumak büyük bir keyif.
tiyatro yönetmeni olup da bu metni sahneye taşımak ise apayrı bir keyif olmalı; ucundan tutup öne çıkarılabilecek o kadar çok ve verimli ipuçu var ki; hayran olunası.



“yangınlar” bir noter bürosunda başlar; sanki tarafızlığın mekanıdır noter; nötr bir yerdir.
noter memurunun karşısında ikizler (bir halin iki ayrı yüzü: erkek ile kadın, ağlayan ile gülen, asi ile uyumlu, cahil ile eğitimli; birbirini tamamlayarak tekleşen, 1 + 1 = 2 değil, 1 + 1 = 1 olan) oturmaktadır; jeanne ile simon.
anneleri nawal 1 vasiyet bırakmıştır onlara: 2 mektup. ilki, öldü zannedikleri babalarına. ikincisi, varlığından haberdar olmadıkları ağabeylerine.
ikizler ancak bu mektupları muhataplarına ulaştırdıklarında, annelerinin mezarına ismini yazabileceklerdir...

“ormanlar” ise garip, buruk bir kutlama ile başlar; aimée’nin yaşgünü aynı zamanda onun, karnındaki kızı uğruna ölümü seçtiği gündür.
hemen ikinci sahnede 16 yıl sonrasına gideriz; çocuk büyümüştür, adı loup (kurt)’tur, aimée beş yıl önce ölmüştür ve ölürken ona bir yemin ettirmiştir: bedeni, özellikle de kafatasının arkasındaki esrarengiz kemik parçası hiçbir şekilde bilimsel bir araştırmaya malzeme olmayacaktır.
ancak, bir paleontolog vardır ve aimée’nin kafatasındaki kemik parçasını incelemek istiyordur ve loup’tan izin almaya çalışmaktadır çünkü babasından ona miras kalan bir gizemi çözmesi gerektir. loup başta isteksiz ve isyankardır ama zamanla razı olur. paleontolog’un loup’a sorduğu şu soru belirleyici olur: “nereden geldiğini öğrenmek istemiyor musun?”
yine bir anne vefat etmiştir ve çoçuğun aydınlatması gereken bir geçmiş duruyordur önünde. hikayede yine ikizler vardır; hem de birkaç nesil boyunca karşımıza çıkan ikizler. aimée’nin ikiziyle başlar hikaye: karnındaki cenin (sonradan loup olacaktır) ve kafatasındaki kemik aslında ikizlerdir; kemik aimée’ye genetik olarak annesinden veya anneannesinden geçmiş bir ceninin parçasıdır.

“yangınlar” kökenlere, köklere, kaynağa, başlangıca doğru bir yolculuk hikayesidir. “ormanlar” da aynı şekilde.
“yangınlar” bir insan hayatı sürecinde kökleri kazarken, “ormanlar” birkaç nesil boyunca deşer geçmişi.

oyunlar arasında kişi, yer, zaman bağlantısı yoktur; ancak onları bir dörtlemenin parçası kılan genel bir kavramda birleşirler: köken.
“şimdi”yi anlayabilmek, “bugün”ü huzur içinde yaşabilmek için öğrenilmesi, anlaşılması, barışılması gereken “geçmiş”in, “dün”ün deşilmesi gerekir. tarihte gittikçe daha da geriye giderek kaynağa, “ilk hikaye”ye ulaşmaya çalışılır. bu noktada bir çok geçmiş hikayeden de esinlenir mouwad; ibrahim’den, musa’ya, nuh’tan oidipus’a esinler açıktır.

“yangınlar”da ikizler matematikçi jeanne ile boksör simon, abi ve babalarını bulmak üzere anneleri nawal’in geçmişine ve ülkesine yolculuk yaparlarken, biz de nawal’in 14-19, 40 ve 60’lı yaşlarına gideriz.
“ormanlar”da ise daha da gerilere gidilir; tek bir hayatın zamanını aşıp, birkaç nesil öncesine ve birkaç nesil boyunca süren karmaşık ilişkili geniş bir karakterler galerisinde dolaşırız. (oyunun arasız süresi 195 dakikadır)

iki oyunda da (büyük ihtimalle, dörtlemenin okumadığım diğer iki oyununda da) hikaye ilerledikçe mekanlar, zamanlar ve kişiler çoğalır, iç içe girer.
paralel kurguda aynı zamanın farklı mekanları, farklı zamanların farklı mekanları, farklı zamanların aynı mekanları üst üste bindirilir. aynı konu hakkında farklı zamanların farklı kişileri sanki aynı zamanı ve mekanı paylaşıyormuşcasına paralel kurguda sohbet ederler.
örneğin “yangınlar”da: şimdiki zamanın jeanne’i annesi nawal’in 19 yaşındaki haline seslenir… jeanne ile simon şimdi ve burada, annelerinin 45 yıl önce ve başka bir coğrafyada ölmüş anneannesini toprağa verirler… daha da ötesi; mouawad “yangınlar”ın kilit karakteri nawal’i, farklı yaşlarında aynı anda, aynı sahnede yanyana getirir.



mouwad’ın metinlerinin çok katmanlı ve satır araları dolu demiştim; peki, ne hakkında bu metinler?

.diller, kelimeler ve harfler hakkında; kelimelerin ifade ettikleri ve edemedikleri, dilin kifayetsizliği ve gücü, harflerin aydınlığı, kelimelerin tanımlama yetisi hakkında…

.isimler hakkında; coğrafya değiştirince, taraf değiştirince, zaman değişince değişen isimler hakkında… jannanne’ken jeanne, sarwane’ken simon, abou tarek’ken nihad olmak hakkında…

.susma, suskunluğu seçme ve sessizlik; gerçekler karşısında dilin tutulması hakkında…

.cahillik ve eğitim; okuma yazma çarpma bölme çıkarma toplama hakkında…

.görmek ve körlük; görüş açıları hakkında… matematik; kesinlik ve muğlaklık; bir kere birin her zaman iki edemeyeceği hakkında…

.hatırlamak ve unutmak hakkında; “unutmak dışında hiçbir seçme şansımızın olmaması”, “unutmak istesek de unutamıyor olmamız” hakkında… bilmek istememek hakkında…

.söz vermek; sözünü tutmak ve tutamamak hakkında… güvenmek; başka bir hayat için verilen hayatlar hakkında…

.aramak hakkında; aramak ve bulmak! gerçeği aramak ve bulmak! gerçek karşısında sessizliği seçmek hakkında… bir yapbozun parçalarının yanyana getirilmesiyle yavaş yavaş oratya çıkanlar hakkında..

.gerçekler ve efsaneler hakkında… gerçeklerin efsanelere dönüştüğü coğrafyalar; efsaneye dönüşen kişiler, kahramanlar hakkında…

.ölüm hakkında; defalarca ölmek, öldüğü halde yaşıyor olmak; ölümün dilinin, milletinin, tarafının olmaması hakkında… taraf olmak, taraf değiştirmek, taraf diye bir şeyin olmaması, tarafların her an değişmesi hakkında… kardeşin kardeşi öldürmesi, kimin kimi ne için öldürdüğünün bilinmediği savaşlar hakkında…

.yağmur hakkında; herşeyi silen, temizleyen, yenileyen yağmur; duyguları tazeleyen, geçmişi silen, kişileri arındıran yağmur hakkında…

.zaman hakkında; “başı kesilmiş tavuk gibi oradan oraya çılgınca koşan zaman”; ve boynundan fışkıran kanda boğulan bizler” hakkında… kurtlar hakkında; kırmızı kurtlar, ağzı kan içinde kurtlar, kapkara dişi kurtlar hakkında…

.ve sevgi hakkında; her şeye rağmen, ne olursa olsun sevmek hakkında; intikam hissini, öfkeyi yenen sevgi hakkında… ve dostluk; özellikle de kadınlar arası dostluk, dayanışma hakkında…



“simon
ağlıyor musun?
ağlıyorsan, yaşlarını silme,
çünkü ben de benimkileri silmiyorum.
çocukluk insanın boğazında bir bıçak gibidir.
ve sen onu ağzından çıkarmayı başardın.
şimdi yeniden, tükürüğünü yutmayı öğrenmen lazım.
...
jeanne
gülümsüyor musun?
eğer gülümsüyorsan, sakın vazgeçme
çünkü ben de gülümsemekten vazgeçmedim.
...”



-“yangınlar”dan (incendies), wajdi mouawad




iki oyunda da öne çıkan “ikilik” halleri; bir elmanın iki yarısı olmak, “birlikte olmak”; bir yanın ağlarken diğer yanının gülmesi, bir tarafın eğitimliyken diğer tarafının cahil olması…


“yangınlar”da nawal'in kendi oğlu tarafından tecavüze uğramasıyla (yıllar önce birbirlerinden kopartıldıkları için birbirlerini tanımıyorlardır) ikiz çocuklarının doğmasını nawal’in bizzat “bir kötülük bir iyiliği getirdi” diyerek yorumlaması gibi…


“ormanlar”da da aimée kendi ölümünü seçerek karnındaki bebeği aldırmayıp “herşey o kadar üzücü de olsa, nefes almamı sağlayacak bir sevinç” diyerek… aynı kaynaktan çıkan, yanyana olan mutluluk ve kızgınlık halleri...

ve “ikizlik” hali; birbirini tamamlayan iki hal; antikiteden beri tiyatronun simgeleri gülen ve ağlayan maskeler gibi; ve “yangınlar”da bu ikizliğin birleştiği, kesiştiği, hikayenin kilit noktasını oluşturan objenin de yine tiyatroya dair olması gibi: bir palyaço burnu. hüzünle sevinci birarada yaşayan, için için ağlarken dışındakileri güldüren palyaço. nawal’in üç çocuğu; palyaço burunlu nihad ve nihad/abou tarek’in hem çocuğu hem de kardeşi olan ikizler jeanne ile simon…




wajdi mouawad’ın oyunlarını yaratma/yazma süreci de ilginç.
metinler provalar sırasında oyuncularla birlikte ortaya çıkıyor. mouawad oyuncuyu rolle, rolü de oyuncuyla keşfettiğini söylüyor. oyuncularıyla onların geçmişlerine, korkularına, çocukluk-gençlik fantezilerine dair çalışmalar yaparak çalıştığını, örneğin “yangınlar”da simon’un boksörlüğünü simon’u ilk canlandıran oyuncu réda guérinik'ten aldığını, marie-claude langlois olmasaydı sawda’nın o kadar öfkeli olmayacağını belirtiyor.
ilginç ve insanı heyecanlandıran başka bir detay; “yangınlar” on aylık bir prova süreciyle oluşmuş, “ormanlar”ın metni ise oyun kırk kere oynandıktan sonra kesinleşmiş.



wajdi mouawad bu yaz üç akdeniz festivalinde; avignon, atina ve barcelona-grec’te yeni projesi, 6 saatlik “des femmes; les trachiniennes, antigone, electre” (kadınlar; deianeira, antigone, elektra)’yı sahneleyecek.


mouawad’ın, sofokles’in oyunları üzerine kurguladığı üç bölümlü projenin ilk ayağı olan “kadınlar”ı, 2013’te “des héros” (kahramanlar), 2015’te “des mourants” (ölümlüler) izleyecek.



istanbul kültür ve sanat vakfı iki yıl önce avignon, atina ve barcelona festivalleriyle kadmos’u kurmuştu ve sıcağı sıcağına jeanne moreau’lu amos gitai projesini rumelihisarı’nda konuk etmişti. wajdi mouawad’ın projesinin künyesinde kadmos’un adı geçiyor.
bu yaz artık geçti, ama umarım önümüzdeki yılki tiyatro festivalinde, “yerleşik bir adresim yoktur, göçebeyimdir; seyahat etmeyi severim, okumayı, yazmayı… bunlarla beslenirim…” diyen mouawad’ı şehrimizde konuk ederiz.


27 Haziran 2011 Pazartesi

eşcinsel filmlerim


kiss of the spider woman, hector babenco (1985)


wild side, sébastien lifshitz (2004)


drôle de félix, olivier ducastel & jacques martineau (2000)


mala noche, gus van sant (1986)


le declin de l'empire americain, denys arcand (1986)


einayim petukhoth, haim tabakman (2009)


a single man, tom ford (2009)


suddenly last summer, joseph l. mankiewicz (1959)


the children's hour, william wyler (1961)


milk, gus van sant (2008)


before night falls, julian schnabel (2000)


caravaggio, derek jarman (1986)


love is the devil, john maybury (1998)


le temps qui reste, françois ozon (2005)


totally f***ed up, gregg araki (1993)


lola & billidikid, kutluğ ataman (1999)


hamam, ferzan özpetek (1997)


philadelphia, jonathan demme (1993)


prick up your ears, stephe frears (1987)


la ley del deseo, pedro almodovar (1987)


in & out, frank oz (1997)


the adventures of priscilla the quenn of desert, stephan elliott (1994)


to wong foo thanks for everything julie newmar, beeban kidron (1995)


la cage aux folles, edouard molinaro (1978)


transamerica, duncan tucker (2005)


strella, panos koutras (2009)


dönersen ıslık çal, orhan oğuz (1993)


between the lines, thomas wartmann (2005)


the celluloid closet, rob epstein & jeffrey friedman (1995)


bent, sean mathias (1997)


gohatto, nagisa oshima (1999)


mavro livadi, vardis marnakis (2009)