28 Ekim 2009 Çarşamba

kadınlık hallerini sergileyen palyaçolar

soru-cevap kısmında son soru/yorum sahibi genç hanımla aynı fikirdeyim: bir erkek olarak bana bile kadınlığa, kadınlık hallerine dair çok şey anlatan, seyrederken "kadın olmaya" dair çok kuvvetli bir alt metne sahip olduğunu düşündüğüm "gustavia"nın çıkış noktasının aslında "palyaço" fikri olduğunu öğrenmek beni de hayal kırıklığına uğrattı.
"lost in translation" mıydı yoksa genel bir yanlış anlama mı; ne benim sorumda ne de o genç hanımın sorusunda "feminizm" kavramı geçmiyordu; biz "kadınlık halleri"den, "kadın olmak"tan konuşuyorduk. mathilde monnier ise bize durmadan feminizm üzerinden cevap verdi ve doğal olarak, kavgası ondan önceki nesiller tarafından yapılmış bir davanın savunucusu veya yargıcı olmadıklarından ve feminizm ile ilgili herhangi bir şeye soyunmadıklarından bahsetti; çıkış noktaları "palyaço", anafikirleri burlesk dünyasının genellikle erkeklerden kurulu karakterlerinin yerine kadınları koymakmış.

"gustavia" sıkı bir 60 dakika boyunca, burlesk tarzı sinemanın bütün inceliklerini, -"monnier ile la ribot'un alışık olmadıkları kadar küçük"- bir tiyatro sahnesine taşıdı; iki kadın sanatçı, renkten arındırarak siyaha boyadıkları sahnede tahta kalas, kova, huni gibi burlesk'in bütün temel elemanlarını kullanarak oluşturdukları koreografiyle bizleri gülmek ile ağlamak arasındaki ince çizgide gezdirdiler.

mathilde monnier'i tanıyor ve ona zaten hayrandım da, "gustavia"yı beraber hazırladığı ispanyol koreograf-dansçı (maria) la ribot'un adını daha önce hiç duymamıştım. la ribot benim ve beraberimde bu gösteriye sürüklediğim dostlarım için unutulmaz bir keşif oldu.
la ribot, gösterideki yetkinliği bir yana, esas, soru-cevap kısmında monnier ile birlikte, sorulara cevap veriş şekli, rahatlığı, yüz mimikleri, endamı, "palyaço"nun fransızca ve ingilizce telaffuzlarını durmadan karıştırması, ispanyol aksanlı fransızcası ve şişeden yudumladığı birasıyla bizi büyüledi.

ne şanslıyız ki idans03 bize, "gustavia"nın yarın akşamki ikinci gösterisinden sonra, 29 ekim perşembe günü 16.00-20.00 saatleri arasında la ribot'un "laughing hole" adlı performans/yerleştirmesine tanık olma imkanı sunuyor.

27 Ekim 2009 Salı

bambaşka bir perspektiften woodstock

sen filmekimi'nde aldığın altı filmden dördünü yak, hemen filmekimi biter bitmez sinemaya git; olacak iş değil!

amerikan toplumunun farklı zamanlarını, farklı katmanlarını incelikle anlatan filmleriyle ("the ice storm", "ride with the devil", "hulk", "brokeback mountain") müstesna ang lee'nin, bir hafta önce sessizce vizyona girmiş filmi "taking woodstock" (özgür woodstock)'ın peşine düştüm dün akşam.

yıllar önce emek'te dört saatlik woodstock belgeselini seyretmiştim hayranlık ve hayretle. "özgür woodstock"da ise ang lee, woodstock'ın sıradan insanlar nezdinde sahne arkasında gerçekleşenleri anlatıyor; eğlenceli, iddiasız, rahat ve biraz da "dağınık" bir tarzla.
ang lee bir çok sahnede, 70'li yılların sinematografik bir fenomenini, perdeyi parçalara bölüp tek bir anın farklı görüntülerini birarada kullanmayı tercih etmiş.

woodstock ve 68 kuşağı ile özdeleştirilebilecek bildik temalar (serbest uyuşturucu kullanımı, özgür cinsellik, avant-garde tiyatro, vs...) dışında, tam da ang lee'den beklenecek bir çeşitlilikte, böyle bir dönem filminde anlatılması olağandışı gibi gözüken konular da, örneğin yahudi karşıtlığı, filmin geneline ustaca yedirilmiş.
belki de filmin en hoş buluşlarından biri insanoğlunun aya ayak basışı ile woodstock'un karın ağrısına dönüşen mekan/arazi bulma serüvenini örtüştürmesi.
insanoğlunun tarihi boyunca unutmayacağı iki olay; bir yanda uzaya dair en önemli ve büyük projelerden/adımlardan biri gerçekleşirken/atılırken, diğer yanda yeryüzünde, bambaşka bir projenin çevresinde gelişen "küçük insanların" durumları; kaygıları, çekişmeleri, sevinçleri, ihtirasları...

kanımca filmin en anlamlı tarafı (bir çok ang lee filminde alttan alta gelen bir temaya bağlanan) şu mesajdı: kişi kendini olduğu gibi kabul edebildikten sonra sorun yoktur, etrafındakiler de onu olduğu gibi kabullenirler.

25 Ekim 2009 Pazar

dunas / maria pagés & sidi larbi cherkaoui






geçtiğimiz ilkbaharda istanbul'da enfes bir flamenko gösterisi sunan maria pagés ile sidi larbi cherkaoui'nin ortaklaşa hazırladıkları, kum tepelerinden ismini ve esinini alan "dunas" adlı gösteri 23-24 ekim 2009 tarihlerinde singapur'da ilk defa seyirci karşısına çıktı.
yapıtın müziği, cherkaoui'nin son yıllarda beraber çalştığı leh besteci szymon brzoska'ya ait.

"loin..."; yaşadığımız coğrafyaya çok da uzak olmayan ruh dünyasının izlenimleri





(fotoğraflar: patrick imbert, EM, evi filahtou)


idans03 dün akşam çok önemli bir konuğu ağırladı: cezayir asıllı fransız rachid ouramdane.
ouramdane'nın "loin..." (uzak...) adlı solo performansını izledik. garajistanbul tıklım tıklım doluydu; seyircilerin çoğu istanbul'un alternatif dans sahnesinin koreograflarıydı.

"loin..." içerik olarak;
hem gösteri broşüründe hem de gösteri sonrası söyleşide ouramdane'nın belirttiği gibi, sürgün sorunsalı bağlamında;
otobiyografik/biyografik/belgesel ögeleri kullanmaktan kaçınmadan seyircilerin kişisel/duygusal/entellektüel dünyalarını harekete geçirmeye yönelik,
coğrafi yerellikten, coğrafi sınırlardan, resmi tarihten bağımsız olarak, insanların iç dünyasını oluşturan "duygulanımsal coğrafya"yı (affective geography) ve tarihle kişisel hesaplaşmayı ortaya çıkarmayı amaçlayan bir yapıttı.
bu amaçla; yapıt boyunca sert, keskin ve hızlı bir koreografi ile meditatif, adeta ayinsel anlar, soyut hareketler ile -kaynağı tahmin edilebilir- figüratif danslar bir arada kullanıldı.

biçimsel olarak ise;
gösteri sonrası söyleşisinin başlangıcında idans'ın sanat yönetmeni gurur ertem'in, yapıtın garajistanbul sahnesine uyarlanması konusunda L'A'nın ve idans'ın teknik ekiplerine özel bir teşekkür sunması boşuna değildi; 55 dakikalık "loin..." oldukça komplike ve kapsamlı bir ışık ve ses tasarımı içeriyordu.
[zaten, yurtdışından gelen çoğu sahne yapıtında (illa da robert wilson'ın rejisi olması gerekmeksizin) çok ustaca, kılı kırk yararak hazırlanmış ışık tasarımlarıyla karşılaşıyoruz. ancak, oyuncu/dansçı sayısı ve dakikasıyla "basit" gibi gözüken bir yapıtta bile bu kadar incelikle düşünülmüş, nüanslar içeren bir ışık tasarımını görmek, bunun yapıta ne kadar çok şey kattığını bir kere daha "uygulamalı olarak" seyretmek açısından önemliydi.]
bu sayede sahnede; ouramdane'nın, babasının izinden cezayir bağımsızlık savaşına ve oradan da çinhindi'nde vietnam ve kamboçya'ya yaptığı seyahatlerinin farklı coğrafi ve duygusal durakları, -koreografik olduğu kadar- ses, görüntü ve ışık yardımıyla canlandı.
her tarafı siyah sahne mekanında, zemine yerleştirilmiş farklı şekil ve büyüklükteki koyu sıvı adacıkları, kıvrılan ses kabloları ve yere monte edilmiş üç büyük megafon ouramdane'nın seyahat izlenimlerinin karanlık içsel dünyasını kurmaya yardımcı oluyordu.
sağ taraftaki kabaca insan boyutlarındaki siyah perde üzerine yansıtılan hareketli görüntüler de yapıtın içeriği kadar mekanın atmosferini kuvvetlendiriyordu.

fransa'da son yılların yükselen genç koreograflarından, geçtiğimiz yaz avignon ve atina festivallerine iki yapıtıyla birden ("loin..."ın yanısıra, son yapıtı "des témoins ordinaires" ile) katılan rachid ouramdane'ı nihayet (mayıs ayındaki idans02'ye mekansızlıktan gelememişti) şehrimizde izlemek büyük mutluluktu.
"loin..." çağımız insanının iç dünyasına dair zor, kasvetli, allak bullak edici, etkileyici ve zihin açıcı bir yapıttı.


22 Ekim 2009 Perşembe

haiku'ların soyut dünyası


meraklı, sabırlı ve sebatlı seyirci ile bildiği yoldan şaşmayan düzenleyiciler biraraya gelince en zor etkinlikler bile zamanla kendi çevresini oluşturuyor.
alışılmışın dışında, farklı anlatım ve sunum tekniklerini deneyen, dansın kuramsal yönüne ağırlık veren koreograf ve performans sanatçılarının festivali idans'ın üçüncüsü az ama öz programı ile garajistanbul'da devam etmekte...

ben idans03'e ancak bu akşam, zan yamashita'nın "it is written there." adlı çalışması ile dahil olabildim. temelde benzer bir anlatım biçimi kullanan idans02'deki juan dominguez'in performansına sonuna kadar katlananlar için yamashita'nınki kolay lokmaydı doğrusu.
kaldı ki; "it is written there." kesinlikle sıkıcı olmayan, çıkış noktası alçakgönüllü, küçük fikirlerden kurulu, biraz haiku'ları andıran çok hoş ve soyut sahneler/anlar/durumlar barındıran (bunlardan bazıları rahatlıkla pina bausch'un bir yapıtında yer alabilir nitelikteydi), ancak ilginç ama anlaması/idrak etmesi zor sahneler de içeren ve kısa kısa sahnelerin bazıları arasında kolaylıkla bağlantı kurmak mümkünse de, genel kurgunun omurgasını okumanın güç olduğu; son tahlilde, verdiğim iki saate pişman olmadığım bir performanstı.

idans3'ün ağır topları rachid ouramdane, mathilde monnier, la ribot ve ivo dimchev cumartesi'den itibaren ekim'in son haftasında garajistanbul'dalar. kaçırmamalı!

21 Ekim 2009 Çarşamba

sıradışı vampir öyküsü

"kan arzusu" (bakjwi/thirst) bir başyapıt değil, chan-wook sineması veya vampir edebiyatı meraklıları dışındakiler için seyredilmesi elzem de değil, ancak; tutulduğu takdirde serisi çekilemeyecek şekilde yazılmış dürüst ve -kanımca bir vampir öyküsünün barındırması gereken- dehşet, şehvet ve dozunda mizah ile intikam ve vicdan gibi chan-wook'un fetiş temalarını ustaca harmanlayan senaryosu, -yine chan-wook tarzının olmazsa olmazı- lirik anlatımı ve üst düzeyde estetik sinematografisi ile cesur, özgün ve sıradışı bir vampir/aşk öyküsü.
filmekimi'nde diğer gösterimleri cumartesi emek'te, pazar günü maçka g-mall'da.

19 Ekim 2009 Pazartesi

ben ordaydım, onlar yoktu!

geçen hafta konuşuyorduk; dostum k.'ya, çok güvendiği bir büyüğü şöyle öğütlemiş: "bir şeye ne çok sevineceksin ne çok üzüleceksin."
bu haftasonuki maceram, bu veciz söze -haddim olmayarak- şunu eklememe ilham verdi: "ne de çok isteyeceksin!"
altı ay önce büyük bir heyecanla bilet aldığım oyunun son iki gösterisinin iptal olduğunu, sırf bunun için geldiğim kente indiğim sabah öğrenmek, şimdiye kadar yaşadığım hayalkırıklıklarının en büyüğüydü. bu haftasonu başka bir sürü terslik daha oldu.
demek ki şansımı fazla zorlamışım!