deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2024 Pazar

Zamanın Kokusu'ndan...


Yani modern hacının halefleri avare gezenlerle aylaklar. Ama günümüz toplumunda avareliğin rahatlığı söz konusu olmadığı gibi, aylaklığın uçan hafifliğinden de eser yok. Telaş, aşırı heyecan, huzursuzluk, sinirlilik ve dağınık bir kaygı duygusu bugünün hayatını belirliyor. Rahat rahat gezinmek yerine bir olaydan diğerine, bir enformasyondan diğerine, bir imgeden diğerine hızla ilerliyor insanlar. Bu acele ve huzursuzluk ne avareliğin ne de aylaklığın belirleyici özellikleri. Bauman'ın avarelik ve zapping yapmak terimlerini neredeyse eşanlamlı kullanımı gayet sorunlu. Bu terimler postmodern bağımlılık ve bağlayıcılık noksanlığını ifade etmek için kullanılıyor. "Nihai özgürlük, ekranların yönetiminde, yüzeylerde yaşanıyor ve zapping adını alıyor." Burada açıklanan özgürlük kavramı fazlasıyla sorunlu. Özgür olmak bağlanmamış olmak veya bağlayıcı olmamak anlamına gelmez. Bağlarını koparmak ve iliştirilmişlikten çıkmak değil, içerilmek ve iliştirilmek özgürleştirir. Tam bir ilişkisizlik kaygı ve huzursuzluğa yol açar. "Özgür", "barış" veya "huzur" ve "arkadaş" gibi sözcüklerin kökeni olan fri, "sevmek" anlamına gelir. Dolayısıyla "özgür"ün esas anlamı "arkadaşlara veya sevilen insanlara bağlı olmak"tır. İnsan sevgi ve arkadaşlık ilişkilerinde kendini özgür hisseder. Bizi özgür kılan şey bağların yokluğu değil, bağlı olmaktır. Özgürlük, en mükemmel haliyle, ilişkilere mahsus bir sözcüktür. Dayanak olmadan özgürlük olmaz. 
.... 
Sürekli yeniden başlamak, yeni bir versiyonu ya da yeni bir seçenegi tercih etme durumunda olmak hayatın hızlandığı izlenimi yaratır. Oysa gerçekte süremi olan bir deneyim eksikligi söz konusudur. Sürekli ve bir anlatı mantığı çerçevesinde belirlenen bir süreç hızlandığında, bu hızlanma bu haliyle algılanmaz. Büyük ölçüde, sürecin anlatısal anlamı tarafından soğurulur ve tek başına bir arıza veya sıkıntı olarak algılanmaz. Zamanın eskiye göre kayda değer şekilde daha hızla ilerlediği izleniminin kökeninde de bugün bulunma becerisinin kaybedilmiş olması, sürem deneyiminin nadirliği vardır. Acele ettirilme hissinin "kaçırma korkusunun" sonucu olduğu varsayımı yanlıştır: "(Değerli) şeyleri kaçırma korkusu ve bunun sonucunda, hayatın temposunu artırma arzusu ... erken modern dönemde gelişmeye başlayan ve kişinin 'dünyevi seçeneklerin tadını çıkaran' bir hızlanma -yani, deneyim oranını yükseltme- sayesinde hayatını daha tam ve zengin bir deneyim haline getireceğini ve böylece 'iyi hayat'ı gerçekleştireceğini varsayan kültürel programın sonucudur. Kültürel hızlanma vaadinin temelinde bu fikir vardır. Bunun sonucunda, Özne daha hızlı yaşamak ister." Oysa gerçekte tam tersi geçerlidir. Daha hızlı yaşamaya çalışan herkes nihayetinde daha hızlı ölecektir. Hayatı daha doyurucu hale getiren şey olayların toplam miktar değil, sürem deneyimidir. Bir olayın diğerinin hemen ardından geldiği yerde, kalıcı hiçbir sey meydana gelmez. Tamamlanma ve anlam nicelikten yola çıkarak açıklanamaz. Hızla yaşanan ve hiçbir şeyin uzun kalmadığı, yavaş hiçbir şey içermeyen bir hayat, hızlı, kısa vadeli ve kısa yaşanan deneyimlerle nitelenen bir hayat, "deneyim oranı" ne kadar yüksek olursa olsun, kısa bir hayattır. 

-Byung-Chul Han 
(çeviri: Şeyda Öztürk) 
Metis Yayınları

20 Haziran 2024 Perşembe

Zoraki Güzellik'ten...



Bu kitabın pek çok yerinde gerçeküstücülüğün genel olarak sadece bastırılanın geri dönüşü üzerine kurulu olmadığını, bilhassa iki tekinsiz fantezi arasında salındığını öne sürdüm. Bunlardan ilki annedeki bolluğun, herhangi bir ayrılık ya da kayıp yaşanmadan evvelki bedensel yakınlık ve psişik birliğin hâkim olduğu bir mekân-zamanın fantezisi; ikincisi ise baba tarafından cezalandırılma, böyle bir ayrılık ya da kaybın travmasının fantezisiydi. Ayrıca gerçeküstücülüğün, kökleri büyük ölçüde orada olan öznellik ve temsil yapılarını yıkmak için bu fantezileri yeniden canlandırmaya çalıştığını da savundum.
Gerçeküstücüler dünyaya tekinsiz bir canlandırma yansıtırken (örn. Breton, De Chirico ve Ernst için muammalı işaretler, nesneler ve takipçiler şeklinde), dünya da karşılığında bakışını onlara çevirir ve bu bakış da iyilikseverlik hanesiyle iğdiş edicilik hanesi arasında salınır, ki bu salınım da farklı öznel etkiler ve uzamsal anlayışlar meydana getirir. Burada bu iki tip bakışı, etkiyi ve mekânı, tekinsize bağlı olan ayrıca ya gerçeküstücülük döneminde ya da o evrede kafa yorulan iki kavram bağlamında kısaca düsünmek istiyorum: Benjamin' in aura kavramı ve Freud'un kaygı kavramı.
Kaygıyla tekinsiz arasındaki bağlantı ortada. İlki ikincisinin etkilerinden biri. Aura ile tekinsiz de ilintilidir; çünkü tekinsiz nasıl bastırılma yoluyla yabancılaştırılmış tanıdık bir şeyin geri gelmesiyle alakalıysa, aura da "Zaman ve mekândan örülü tuhaf bir ağ; bir uzaklığın emsalsiz biçimde yakınlarda belirmesi"yle ilgidir. O zaman tekinsiz bir bakıma aura ile kaygının, gerçeküstücülüğün meydana çıkardığı ortak menşei ya da kesişim noktasıdır.
Freud en azından iki farklı kaygı anlayışı ortaya atmıştı. İlkinde kaygıya neredeyse fizyolojik bağlamda, cinsel gerilimin ego tarafından atılması olarak bakıyordu. Oysa, Ketlemeler, Belirtiler ve Kaygı'da (1926) kaygının kaynağı olarak egoyu göstermiştir. Burada kaygı, homeopatik bir tehlike sinyaline; egonun beklenen travmayı uzakta tutmak veya hiç değilse zırhını kuşanmak üzere tertiplediği geçmiş bir travmanın bellekte hafifletilmiş bir biçimde tekrarına dönüşür. Bu anlatı kısmen, Doğum Travması'nda (1924) kaygıyı tamamen bu ilk-travmaya bağlayan Otto Rank'e bir cevaptır. Freud bunun aksine travmanın şu gibi pek çok biçim aldığını savunur: Anneyle yaşanan diğer ayrılıklar, iğdiş tehditleri, cinselliğe erken adım atma, hatta ölümlü olmayı hissettiren durumlar. Ancak tıpkı doğum gibi bu travmalar da, bir muhtaçlık (Hilflosigkeit), kaygı üreten bir muhtaçlık yaratır. Tekrara zorlanmanın psişik kuralına göre, ilk olarak doğumun yarattığı muhtaçlıktan hasıl olan kaygı, sonradan travmatik durumlarda, örneğin cinselliğin çocukluk yaşta uyanması halinde, tekrar eder: "Tuhaftır ki cinselliğin gereklilikleriyle erken temasa geçmenin ego üzerinde, dış dünyayla vaktinden önce temasa geçmenin yarattığına benzer bir tesiri olur." Gerçekten de özne ne zaman aşırı uyarıcılara engel olamasa, bu tekrar gerçekleşir. Bu uyarıcılar harici, dış kaynaklı, dünyevi ("gerçekçi" kaygı); ya da dahili, iç kaynaklı, içgüdüsel ("nörotik" kaygı) veya - dahilinin harici gibi görünecek şekilde yansıdığı travmatik durumda olduğu gibi- her ikisi birden olabilir. Demek ki esasında kaygı, tıpkı fort/da oyunu gibi, evvelden algılanmış kayba dair travmatik bir durumu hafifletmek üzere tehlikeye tetiklenen bir tekrar aracıdır.
Bu anlayış benim "travmatik' gerçeküstücülük yorumuma uyuyor, zira gerçeküstücü sanatın çoğunu, başlıca duygu tonu tam da kaygı olan, travmayı dışa vurma girişimleri olarak okudum. Kuramsal düzeyde, travmanın bellekte bir sembole dönüşmesi, belirtileşme ile sembolleşme arasında kurulan gerçeküstücü analojide de sezilir. Psişik düzeyde ise, gerçeküstücülüğün içinde muhtelif külliyatlar travmanın Freud'un değindiği şu farklı anların yineler: Korkulan anneden ayrılık (özellikle Breton' da), travmatik cinsel uyanış (De Chirico'da), cinsel farklılığın şok edici idraki, (Ernst'de), penisin hayal ürünü kaybı (Giacometti'de), mazoşistçe talepler karşısında duyulan ayrıştıran çaresizlik (Bellmer'de) vesaire. Ayrıca gerçeküstücü tecrübede kaygının sıfatları öne çıkar: Örneğin içerisiyle dışarısının karıştırılması yoluyla içten gelen ya da "zoraki" uyarıların dışarıya, çırpınmalı güzellikte olduğu gibi dış kaynaklı ya da "sarsıntılı" işaretler olarak yansıması; içerisinde geçmisle geleceğin, hafızayla kehanetin, sebeple sonucun nesnel rastlantıda olduğu gibi birleştiği bir tekrar ve beklenti vardiyası; ayrıca genel olarak da, bundan önce bahsi geçen bütün gerçeküstücülerin yapıtlarında göze çarpan, ilk olma niteliği taşıyan bir aşk nesnesinin kaybının travmanın, muğlak bir savunması ya da çözümlemesi olarak yeniden canlandırılması. Son olarak, gerçeküstücülükte bu şekilde savuşturulan travmalar, yalnızca bireysel tecrübeden değil, kapitalist toplumdan da hasıl olur: Yani şehrin haddinden fazla sayıdaki uyarıcıları, bedenin makine ve/veya metalaşmasi vs üzerinden. Breton'un "Yorumsal deliryum ancak hazırlıksız yakalanan adam semboller ormanında ani bir korkuya kapıldığında başlar" formülü bunların çoğunu akla getirir. Bu formül pek çok gerçeküstücü kavramı tam da kaygı bağlamında yakalar: De Chirico'nun uyandırdığı "şaşkınlığı ", Ernst'ün savundugu çırpınmalı kimliği, Dali'nin paranoid-eleştirel metodunu, daha genel olarak ise, muğlak işaretlerle dolu bir dünya karşısında disponibilité [müsait olma] vaziyetini.

- Hal Foster
Ayrıntı Yayınları
(Çeviri: Şebnem Kaptan)

17 Haziran 2024 Pazartesi

Kentin Labirenti ya da St. Louis'deki İyonik Sütun'dan...


Ayrı ayrı zamanlarda kentlilerin anlattıkları öykülerin farkı kentin kırılma anlarından ve farklı sahiplerinden doğar. Kent, kendi kırılma anları itibarıyla, farklılıklardan oluşmuş bir tarihe sahiptir ve kentliler de hep içinde oldukları dönemlerinin koşullarını, yani fiziksel tarih ile kendilerinin yarattığı söylentiler ve tasavvurlar tarihinin birleşmesini yaşamışlardır. Daha önce de vurgulandığı üzere, kentin gerçek tarihi, kırılma anlarının yan yana gelmesiyle ve farklı dönemlerin söylentilerinin ve tasavvurlarının birbirleriyle etkileşim kurmasıyla yazılır. Bu etkileşim alanı ise Kuban'ın arayüz dediği şimdiki zamanların üzerinde yer alır. Örneğin, tank olduğumuz kente dair pek çok görüntü, pek çok öykü, pek çok anı ve pek çok efsane vardır ki bunlar tarih boyu farklı dönemlerin karışımından meydana gelmiş ve kentin birçok farklı katmanının bütünselliğini şimdiki zamanlarda oluşturmuştur. Ayrıca bunlar kişisel olarak seçilmiş alanlardan, nesnelerden ya da mekânlardan da oluşabilirler ki asıl ilginç ve değerli olan tarih bunlar üzerinden işler, çünkü kişiseldir. Bir sinema, bir plaj, bir stadyum, bir pastane, bir istasyon, bir okul, bir park, bir sokak, bir kapı, bir ağaç, bir duvar ya da başka bir sey... Bunlar kenti turistik olarak tanıtmaktan, oranın kültürünü yeniden düzenleyerek sunmaktan ve bunları yaparken de birtakım klişe simgeleri tekrarlamaktan farklı şeyleri işaret ederler. Daha önce yazdığımız bir tümceyi yeniden anımsayalım, şöyle demiştik: Kentliler ayrı ayrı kendi zamanlarında, o kent için hangi söylentilere ve tasavvurlara bağlanıp, hangi öyküleri anlatıyorlarsa, o kentin tarihinin bütününü anlattıklarına inanıyorlardır... Bir kenti çoğul bir tarihe sokan, dolayısıyla onu gerçek bir kent yapan davranışın önemi de buradan kaynaklanır. Bunlar, kentin maruz kaldığı vahşi müdahalelerle yok olup gitmiş bile olsa, o yer tümünü zihinlerde korur ve mevcut görüntünün içine bu zihinsel işleyişten bir şeyler sızdırır. 


 Emre Zeytinoğlu 
Literatür Yayınları, 2021