25 Ocak 2026 Pazar

Palimpsest bir peyzajda yaratıcılığın ve yıkıcılığın şiddeti



Sahnede yarattıkları karanlık, tuhaf ve kabus/rüya-vari atmosferlerle tanınan, Gabriela Carrizo ile Franck Chartier’den kurulu Peeping Tom’un en yeni projesi Chroniques (Kronikler), geçtiğimiz Haziran ayında Nice’te prömiyer yaptığından beridir Avrupa sahnelerini dolaşıyor. Topluluktan Carrizo’nun yönetmenliğini üstlendiği Chroniques, Ulusal Nice Tiyatrosu ile ortak yapım olarak üretildi.

Perde açıldığında; etrafta büyüklü küçüklü taş blokların bulunduğu, gri ve siyahın hakim olduğu loş ve sisli bir ortamda, taşları hareket ettirmek, istiflemek ve şekillendirmekle meşgul olan 20. yüzyıl kıyafetleri içindeki adamlar (sanki araştırmacılar) dolaşıyor. Kayalardan en önde ve ortada olanının tepesinde ise, dev gibi bir mağara adamı zamanda donmuş ve haşmetli bir şekilde poz veriyor. Az sonra yer, kayalar ve taşlar sarsılıyor, sanki deprem oluyor. Burasının neresi, dünya üzerinde kayalık bir çöl mü, ay peyzajı mı; zamanın hangi dilimi, günümüz mü yoksa ilk insanların çağı mı, anlayamadan tepeden pat diye ağır bir paket düşüyor. Adamlardan biri paketi açıyor, içinden eskimiş bir fotokopi makinası çıkıyor. Bundan sonraki 70 dakika, çok da daha fazla aydınlanmayacak olan alacakaranlık sahnede, yavaş ve iniş-çıkışı ender olan bir tempoda geçecek.

Chroniques, Gabriela Carrizo’nun diğer işlerinde olduğu gibi, başlangıcı ile sonu olmayan ve birbirine pamuk ipliği ile bağlı parçalardan oluşan, serbest bir anlatı sunuyor seyirciye. Hiperrealist bir mekanda ve belli bir zaman diliminde (çoğunlukla günümüzde) geçen diğer Peeping Tom anlatılarından farkı olarak Chroniques’te, tam da adının çağrıştırdığı üzere, mekan farklı katmanlara, zaman da büyük ileri geri atlamalara sahip.
Mekanın katmanları; gösterinin çoğu aksiyonunun gerçekleştiği, büyük ve kalın bir çerçeve içine alınmış geniş üçgen ön sahne ile gösteri ilerledikçe açılan dar arka sahneden oluşuyor. Zamandaki sıçramalar ise seyirciye, beşi de erkek olan performansçıların kostümlerinin sekanstan sekansa değiştirilmesiyle fark ettiriliyor. Bazen, aynı sekansta da farklı dönemlerin kostümlerini giymiş performansçılar bir arada bulunabiliyorlar. Orta Çağ şövalye başlığı, 20. yüzyıl ortası gömlek-pantolon-ceket takım, İlk Çağ’ı çağrıştıran sadece kalçayı örten bir hayvan derisi parçası, herhangi bir dönemden olabilecek siyah keşiş kıyafetleri, Don Kişot’un berber leğeninden dönüştürdüğü miğferi, 1970’lerin astronot kıyafeti; Chroniques’te anlatının yerlerden bağımsız ve sınırlardan yoksun olarak zamanda serbestçe ileri geri seyahat ettiğinin kanıtları. Mekanlar ve zamanlar süperpoze oldukça, o mekanlarda ve zamanlarda yaşayan, hareket eden bedenler de süperpoze oluyorlar. Böylece ortaya eşzamanlı olarak üst üste binmiş, çok katmanlı bir anlatı çıkıyor.

Ama bu çok katmanlı yapıtta bir kişi ve bir obje ön planda. Kişi, dansçılardan Seungwoo Park. Peeping Tom’un sahnelediği yapıtlarda genellikle, yapıtta sahneye çıkanların kişisel hayat hikayeleri, gösteride dansçı-tiyatrocu olmalarının yanı sıra icra ettikleri diğer meslekleri ve becerileri anlatıya entegre edilir. Peeping Tom, bir yapıtı ortaya çıkarma süreci açısından Pina Bausch’tan esinlenir; Carrizo bu esini, Bausch’a hayranlığını dile getirerek gizlemez zaten. Dolayısıyla Chroniques’te Carrizo dansçılardan Park’ı, ressam tarafını ön plana çıkararak ve ana izleği onun başından geçenler üzerinden kurarak yapıtın protagonistine dönüştürmüş. Gösterinin ikinci yarısından itibaren kısmen, sonuna doğru ise tamamen açılacak olan arka sahnenin tamamıyla arka duvarını kaplayan devasa ve nefes kesici siyah-beyaz resmin de bizzat sahibi olan Park yapıtta bir sanatçıyı canlandırıyor. Park’ın canlandırdığı protagonist, Rönesans sanatçılarından Michelangelo ya da Da Vinci’yi andırıyor, çünkü Park’ın gösteride ortaya koyduğu yaratımlar çok yönlü; hem çizim, diyagram, resim yapıyor (arka sahne ilk açıldığında bir iskelenin üzerinde resmi yapmaktadır, altında insanlar birikir ve onu aşağı çekerler), hem yerde arızalı gibi hareket eden makine-objeleri çalıştırıyor (bu makineler gerçekte Lolo & Sosaku adlı sanatçı ikilisinin tasarladığı robotumsu objeler), hem ön sahnenin sağındaki geniş atölye masasında bir simyacı gibi renkli boya tüpleriyle uğraşıyor, hem heykel yapıyor. Bir sahnede Park’ın ellerinden biri düşüyor; evet yanlış okumadınız, bir eli kopup yere düşüyor ve o sırada rahipler gibi siyah uzun etekli kıyafetler giyinmiş olan diğer adamlar o elle, sanki bir topmuş gibi, ayaklarıyla oynuyorlar. Park, onların birbirlerine attıkları paslarla peyzajda savrulan elini yakalamak için aralarında gidip geliyor. El, sanatçının düşüncesini, tahayyül ettiğini hayata geçirmesini sağlayan en başat araç. Elini kaybetmek, adeta sanatını kaybetmek, icra edememek gibi.



Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın.
Bu yazı 20.01.2026 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.
Yukarıdaki fotoğraf ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir; 15-16 Kasım 2026 tarihlerinde Antibes Anthea Tiyatrosu'nda çekilmişlerdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder