lawrence durrell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lawrence durrell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2017 Pazartesi

korfu'da bir hafta - II


korfu büyük bir ada; bir sürü kumsalı var. uzun süre sığ devam eden ve kum olan kumsallar derin ve çakıllı-taşlı olanlara göre sayıca daha fazla. sığ ve kum olanlarda deniz haliyle bayağı sıcak; ilerde derinleşince de sıcaklığı azalmıyor; dolayısıyla bu kumsallarda ağustos sıcağında serinlemek için değil ancak ıslanmak için denize giriyorsunuz. neyse ki derin ve çakıllı olanlar hem suyun berraklığı hem de soğukluğu açısından idealler; ama hiç biri, örneğin bir bozcaada denizi gibi, ürpertmiyor insanı.

bu yazıda adanın doğusundaki bazı kumsallar hakkında yazacağım.




adanın en güneyinde, doğu tarafına bakan kavos'u es geçmenizi öneririm. kavos teenage ingilizlerin sokaklarda çırılçıplak gezdiği, sabaha kadar gürültülü müziklerin çaldığı parti mekanı. kavos kumsalı sığ ve kumluk, denizi sıcak.

kavos'un biraz üstünde çakıllı ve derin olan boukari koyu ise muhteşem. koyda birkaç otel ve birkaç lokanta var; dolayısıyla sessiz sakin dingin bir yer.




boukari koyu'ndaki otellerden akrogiali rooms'u tavsiye ederim. hem fiyatı uygun, hem yemekleri aile işletmesi olduğu için çok güzel, hem de hemen önündeki kumsalda ağaçlar altında oturup denize girebiliyorsunuz. idealimdeki tatil mekanlarından biri; kafa dinlemek için birebir.
otelde yemekten sıkılırsanız koydaki lokantaların hepsi iyi. ben bir öğlen boukari beach fish tavern'de yemek yedim ve çok memnun kaldım. kalami tavern'i de tavsiye ediyorlar.

adanın kuzey doğusundaki kalami koyu iki lokanta ve iki barın olduğu, konaklama imkanları ise boukari'ye göre daha fazla olmasına rağmen kumsalının vıcık vıcık insan dolmadığı, güneş battıktan sonra ise hoş bir tenhalığa bürünen, geceleyin sadece ağustos böceklerinin seslerinin duyulduğu muhteşem bir yer.
bu koyun bir önce ve bir sonrasında küçük küçük koylar var; onlar da çok güzeller. tam korfu'ya özgü olarak hepsinde selvili zeytinlikler direkt deniz ile buluşuyorlar.






kalami koyunda konaklama seçenekleri geniş. ben villa rita & helena'dan kaldım. fiyatı çok uygundu. apart otel gibi çalışıyor; mutfağı bayağı donatılı. hem pervane hem havalandırma var. bütün odalar önündeki geniş zeytin ağaçlı bahçeye bakıyor. kumsal 1-2 dakika yürüyüş mesafesinde.




bayan margarita odaya girerken yerel üretim kırmızı şarap, ayrılırken de bahçenin zeytinlerinden yağ hediye etti. mutfakla espresso ve filtre kahve aletleri vardı; ben yunan/türk kahvesini tercih ettiğimizi söyleyince, bayan margarita gitti cevze ve fincanlar getirdi.






kalami koyu lawrence durrell'den dolayı ünlü; 1937-38 tarihlerinde adaya geldiğinde durrell ve eşi bu koydaki bir evde yaşamışlar. ev hala duruyor ve beyaz ev (the white house) olarak geçiyor. günümüzde giriş katında bir lokanta var. adaya gelmeden okuduğum bütün yorumlar istisnasız buranın hem yemeklerinin hem de servisinin çok kötü olduğuna dairdi. ben de şansımı denemedim.

koyda yemek yeri olarak thomas' place'i öneririm. sahipleri çok ilgili. yemekleri de ortalamanın üzerinde; ancak fiyatlar da ada ortalamasının biraz üzerinde.

kalami koyu'nda yürüyerek bir sonraki koya ulaşmak mümkün; 5-6 dakika sürüyor. bu koy iyice bakir. koydaki koulura taverna'sı iyi yorumlar almış, ancak denemeye fırsatım olmadı.

 kalami'deki bir gece, ücretsiz tekne seferiyle bir önceki koydaki (agni koyu) nikolas taverna'ya gittim. hem bölgenin hem de adanın en iyi lokantalarından biri olarak tanımlanıyor; gerçekten de öyle. aile işletmesi. servis mükemmel, yemekler mükemmel ötesi.






çok memnun kalınca ertesi gün arabayla agni koyu'na tekrar gidip, öğle yemeğini tekrar nikolas taverna'da yedim. önünden denize girilebiliyor, güneşlenmek için şezlongları var. bu yaz perşembe akşamları yunan gecesi yapıyorlarmış; maalesef kalami'de kaldığım günler perşembeye denk gelmediği için gidemedim. ama eminim çok keyifli oluyordur.

agni koyu'nda toula's seafood isimli bir yer daha var; hakkında çok iyi yorumlar yapılmış. ancak uzaktan garsonları, afişi ve dekoru bana çok fazla "tasarım tasarım" geldi. şehir medeniyetinden uzaktayken, daha otantik ve yerel mekanları tercih ediyorum; o yüzden burayı denemedim.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

korfu'da bir hafta - I




korfu'nun neredeyse bütünü yemyeşil bir ağaç örtüsüyle kaplı; durrell'in korfu için "siyah zeytinler" altbaşlığının da belirttiği üzere yeşil örtünün en hakim ağacı zeytin.
zeytin ağaçları bizdeki gibi bodur (yere yakın) bırakılmamış, bayağı "ağaç ağaç"lar; yüksekler/uzunlar. diğer ağaçlarla birlikte zeytinler, kesintisiz açık yeşil bir örtü gibi serilmiş adanın üzerine.
korfu'yu diğer zeytinlikli coğrafyalardan ayıran en önemli özellik ise selviler. koyu, acı yeşil selviler bu açık yeşil denizin üzerinde, gelişigüzel şekilde dağılmış yelkenliler gibi. ve bu yeşil deniz sarp ve dik yamaçlarla doğrudan kah mavi, kah camgöbeği, kah lacivert denize iniyor; iki deniz, yeşil ile mavi adeta birbirinin içine geçiyorlar...
korfu'nun bu muhteşem yeşil peyzajına bakmaya doyamıyorsunuz. her adımınızda, denizdeyken her kulacınızda, arabadaysanız her virajda baktığınız yer aynı kalıyor ama açınızın değişmesinden dolayı manzara değişiyor; sanki yepyeni bir yere bakıyor gibi oluyorsunuz. ve tabii bu algıdaki en büyük etken biteyive devam eden zeytinliklere adeta "aksan" koyan selviler.
korfu'da kaldığım bir hafta sayesinde yeşile doydum; keşke birazını yanımda yaşadığım yeşil yoksunu -ve hatta düşmanı- şehrime getirebilseydim...




adanın yeşil peyzajı ne kadar doğal ve etkileyici ise, insan elinden çıkan fiziki çevre, yani mimari, o kadar niteliksiz. tabii bunda 1960'lardan itibaren başlayan kitle turizminin büyük etkisi var.
lawrence durrell ne şanslı ki korfu'da 1937-38 yılları arasında yaşamamış ve; peyzajın bile "tasarlanmış" olduğunu belirttiği italya'dan sonra buranın doğallığıyla karşılaştığında büyülendiğini yazabilmiş. 2017'de ben; keşke fiziki çevreye birazcık da olsa yetkin plancı/mimar eli değseymiş demekten kendimi alı koyamadım; hatta keşke bu plancı/mimarlar italyan olsaymış.
günümüzde korfu maalesef muhteşem koylara yerleşmiş devasa kibrit kutusu otellerin, gecekondu mimarisini andıran beton konutların ve çarpık bir yerleşimin hakim olduğu bir ada. korfu'nun nefeskesici yeşili bunları hak etmiyor.
adayı gezerken durmadan şunu düşündüm: yunanistan, nüfusu kalabalık bir ülke olsaydı, korfu yaşanacak yer olmayabilirdi.

korfu'nun en korunmuş ve italyan etkisindeki yerleşimi ve aynı zamanda başkenti kerkyra'yı gezme imkanım olmadı. 37 derece ağustos sıcağı günün hiçbir vaktinde sokakta rahatça dolaşmaya izin vermiyor.
deniz/dinleme tatili amacıyla gittiğim için de başkentte konaklama ayarlamadım, 1-2 dakika yürüyüşle denize girecek kumsal bulamam diye.
adaya indiğim ilk gün otele gitmeden önce kerkyra'ya uğrayıp gezmek istedim, ancak kentin içinde bir kaç tur attığım halde arabayı park edecek yer bulamadım. ben de, bir sonraki sefere diyerek kerkyra'dan ayrıldım ve bir hafta içinde bir daha da fırsat olmadı kente inmeye.

pratik bilgiler:
korfu'ya istanbul'dan atina aktarmalı olarak uçtum. aegean airlines (ege havayolları)'ndan aldım bileti. istanbul-atina ayağı ağırlıklı olarak thy ile ortak yapılıyor. günde tek bir uçuş bütünüyle aegean airlines'a ait. eğer yanınıza sadece 8 kg'lık el bagajı alacaksanız bu uçuş çok uygun fiyata gelebiliyor; diğer uçuşlar hep thy'le ortak olduğu için el bagajlı opsiyon mevcut değil.
ben sabah 7.15'te istanbul'dan bindim, atina'da çok az bir aktarma süresi olmasına rağmen, pasaport kontrolü o kadar seri ilerledi ki iç hat uçuşunu yakalamakta hiç sorun yaşamadım ve 10:50'de korfu'ya indim.
sekiz gün için avis'ten araba kiraladım. araba konusunda hiç sorun yaşamadım; sekiz gün tıkır tıkır çalıştı. ancak; avis depoyu tam dolu olarak veriyor, benzin parasını peşin alıyor, ve yarı veya daha azını kullanırsanız da geri ödeme yapmıyor. bir ucundan diğerine en uzun mesafenin 60 km olduğu bir adada sekiz gün kaldığım ve bayağı dolaştığım halde, deponun ancak yarısını kullanabildim. dolayısıyla yarım depo benzini avis'e hediye etmiş oldum. diğer şirketler nasıl yapıyor bilmiyorum, araştırmadım.
adada, her yunan adasında olduğu gibi yerleşimler arasında otobüsler çalışıyor, ancak korfu büyük bir ada ve gezecek-görecek çok yeri var, bazısı kumsal bazısı dağ köyü; dolayısıyla zamandan tasarruf için araba kiralamakta fayda var.

10 Ağustos 2017 Perşembe

korfu'da bir hafta - prolog



90'ların başında lawrence durrell'i iskenderiye dörtlüsü ile tanıyıp, yazarlığına hayran kaldım. bunda ülker ince'nin ödüllü çevirisinin de büyük etkisi olsa gerek. muhteşem bir anlatıdır iskenderiye dörtlüsü; sadece, ilk kitap justine'in ilk 50 sayfasına dayanmanız gerekir, sonrası su gibi akar; içine daldığınız dünya sizi sarar sarmalar..
durrell'i okumaya başladığımdan beri hep aklımda olan coğrafyalardan biri korfu'ydu. durrell'in her birinde uzun süreler kaldığı ve haklarında birer monografi yazdığı üç yunan adasından biri korfu; diğer ikisi rodos ve kıbrıs. o zamanlar bu kitaplar türkçeye çevrilmemişti, yanılmıyorsam şu anda da sadece kıbrıs hakkında olanının çevirisi var. nereden bulduğumu hatırlamıyorum ama içine tarih yazdığım için biliyorum: 1999 mart'ında üç kitabın 80'lerde rowohlt verlag'dan çıkmış almanca çevirilerini almışım. bu kitapları sözkonusu coğrafyalarda okuma kararım ancak 18 yıl sonra gerçekleşti.

durrell referansı o kadar kuvvetliydi ki, biraz da yapmak için geç kaldığım seyahat rezervasyonları sırasındaki yoğunluğum nedeniyle, korfu'yu araştıramadım. ancak seyahate bir hafta kala vaktim oldu ada hakkında ciddi bir araştırma yapmaya.
öğrendiklerimden, hiç de hayal ettiğim ve daha önce gezdiğim yunan adaları gibi sessiz sakin ve dingin bir yerle karşılaşmayacağım izlenimi edindim; hatta ayaklarım geri geri gitmeye başladı. bundaki en büyük etken, adanın 1960'larda kitle turizmine açılmış olduğunu öğrenmemdi. her yerde; aşırı kalabalık ve turistik olduğu yazıyordu. adaya ayak basmama bir hafta kala; lokantalarının kalite ve pahalılık seviyesinin dengesizliğinden tutun da, korfu'nun yunanistan'ın ibiza'sı olduğuna kadar, okurken beni hayrete ve dehşete düşüren pek çok bilgiyle karşılaştım. önümdeki, bu yaz yapabileceğim tek deniz ve dinlenme tatiliydi ve sanki cehenneme gidiyormuşum gibi bir hisse kapılmıştım. cehennemi deneyimlemek ilginç olabilir tabii, ama şu aralar ihtiyacım cennet gibi bir yerde bir hafta geçirmekti.
beklentiyi düşürmek her zaman işe yarar; beklentisiz insan daha mutlu olur. korfu hakkında okuduklarım da benim bekletimi düşürmeme yaradı. bu sayede çok keyifli bir seyahat yapmış olarak döneceğim belki de diye bile düşünmeye başladım. öyle de oldu.

13 Ağustos 2010 Cuma

"duvar kadar sessiz olursanız o yerde gerçekten var olursunuz."


lawrence durell'in "mekan ruhu - akdeniz yazıları", nice cennet tahayyülüne taş çıkartan kaz dağları eteklerinde, behramkale ile küçükkuyu arasındaki uçsuz bucaksız zeytin ağaçlarının denize kavuştuğu kumsalların birinde, bir zeytin ağacının altında geçen sekiz günlük miskinlik kaçamağımın en kaydadeğer yanıydı. sanki o kitap, ege'nin başka bir yerinde de okunamazdı.
...


fatih özgüven'in "kayıp zamanın izinde"yi yeni okumaya başlayanlara dair duyduğu kıskançlığın aynısını ben "iskenderiye dörtlüsü" için yaşarım. zaten, lawrence durrell'in bu muhteşem roman dizisi, "65 yaşımdan sonra tekrar okuyacağım kitaplar" listemin ilk sırasındadır. [tabii o yaşa sağlıklı bir şekilde ulaşırsam.]


dörtlünün ilk kitabı "justine"i şimdiden iki kere okumuşluğum var. ilk defasında öyle pek beğenmeden, hiç etkilenmeden bitirmiştim, dörtlüye devam etmeyi de düşünmüyordum sanırım.
1.5 yıl sonra beni tekrar "justine"i okumaya itenin ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum; kayıtlarıma göre sene 1996, aylardan ağustosmuş.
ve tabii, bu ikinci kere başlangıçta herşey çorap söküğü gibi geldi, arka arkaya "balthazar", "mountlive" ve "clea" bir nefeste bittiler.
benim için kieslowski'nin "dekaloglar"ı ne idiyse, durrell'in "iskenderiye dörtlüsü" de oydu. hala da öyledir.



anglosakson yazarları orijinal dilinden okuyan hayatboyudostum burcu'ya hediye etmiştim dörtlünün tek bir ciltte toplanmış kitabını.
her ne kadar ülker ince'nin ödüllü çevirisinden hiç bir şikayetim olmamışsa da, hatta büyük zevk almış olsam da, "dörtlü"yü yazıldığı dilde keyif alarak okuyabilecek burcu'yu hem kıskanıyor hem de böyle bir arkadaşım olduğu için gurur duyuyor, onun "dörtlü"yü bir an önce okumasını ve benim türkçesinden aldığım zevkin çok daha fazlasını orijinalinden alıp, bu heyecanı benimle paylaşmasını istiyordum.
burcu o zaman yanılmıyorsam bir-iki kere denedi "dörtlü"ye başlamayı, ama 30 sayfanın ötesine geçemedi. nedendir bilmem, sevmedi, içine giremedi, bıraktı. sonrasında, ben de peşini kovamaladım, "okudun mu" diye.
herhalde hala okumamıştır...

burcu'nun aksine, diğer bir sevgili dostum nuray'la doyasıya yaşamıştık durrell kardeşliğini. can yayınlarından çıkan bir diğer harika dizi "avignon beşlisi", ayrıntı'dan "afrodit'in başkaldırısı", yine can'dan "kara defter", "labirent" hep nuray'la birbirimize pasladığımız, hayranlığımızı paylaştığımız, bittikçe de üzüldüğümüz romanlarıydı durrell'in.

sonra uzun süre durrell'in türkçeye kitabı çevrilmedi. ben almanca'dan rodos ve korfu hakkındaki kitaplarını okudum, adalar üçlemesinin son kitabı " kıbrıs - acı limonlar" da o aralar türkçede çıktı.

can yayınları uzun bir zaman sonra, iki sene evvel yine durrell çevirileri yayınladı: "sırbistan üzerinde beyaz kartallar" romanı ve rafta gördüğümde yüreğimi hop ettiren "mekan ruhu - akdeniz yazıları".
ilki durrell'in "genç erkekler" için yazdığı bir macera hikayesi; pek bir heyecanlı ancak iskenderiye ve avignon dizilerinden, kara defter'den labirent'ten aşina olunan, hayran kalınan durrell dünyasıyla hiç alakası yok.




"mekan ruhu" ise yazarın 1969'a kadar farklı dergilerde çıkan yunanistan ve fransa hakkındaki gezi yazıları, gençliğinden 1969'a mektupları, denemeleri, ilk dönem romanlarından parçalar içeriyor. 532 sayfa bir çırpıda bitiyor, hiç bitmesin diye hayıflanarak.
bu derleme sayesinde hem durrell'in kafasının içinde geziyorsunuz, günlük kaygılarına, sanatsal dürtülerine tanık oluyorsunuz, hem de onun gezdiği yerlerde dolanıyor, mesela kavafis'le, seferis'le dostluğuna tanık oluyorsunuz.
tabii, 30-40 yıl öncesinin yunanistan'ı, mısır'ı ve provence'ı da pek bir cazip; bakirliği, doğallığı ve tenhalığıyla...

mesela, 1940 haziranında atina'dan yazdığı bir mektuptan:
"Masmavi bir gün bugün, buradan ta Nafplion'a kadar pırıl pırıl; sana masmavi gökyüzünden, sudan ve zamandan bir dilim kesip göndermek isterdim. İnsan ayak başparmaklarının üzerinde yükselince uçuyormuş duygusuna kapılıyor; pencereden bütün kent ayaklar altında, bir kalkan kadar parlak ve oymalı."

1945, rodos'tan:
"Yunanistan - sessizliğin durmadan sildiği, dünyanın kıyılarındaki bu sürekli akışkanlığı, suyun alıp götürdüğü bu şeyleri yakalayamazsın. Eski mermerler ve çakıllar üzerinde güneşin sıcaklığı, ya da kulaklarında kuruttuğu ve ısıttığı ve parmaklarının arasında ufalanan tuz."


kitaba adını veren "mekan ruhu" tanımı, durrell'in 1960'da new york times'a yazdığı "peyzaj ve kişi" adlı denemeden alıyor adını.
"iskenderiye dörtlüsü" ile de harikalar yaratan çevirmen ülker ince'nin bu seferki ince işçiliğine de diyecek yok ancak tam da en önemli konuda, yani başlık konusunda yanlış yapılmış sanki; orijinali "spirit of place"deki "place", makalenin yazıldığı dönem dahil olmak üzere günümüze kadar mimarlık kuramında -özellikle de christian norberg-schulz tarafından- kullanılan ve felsefi derinliği de içeren bağlamıyla aslında tam da basit türkçe çevirisi olan "yer"i karşılıyor, "mekan"ı değil.
yani, "mekan ruhu"dan ziyade "yerin ruhu" durrell'in kastettiğine daha yakın bir çeviri olurdu sanki.

bu denemede durrell bütün kültürlerin en önemli kurucu öğesinin, dilden ve hatta dinden de bağımsız olarak, yaşanılan mekanın/yerin ruhu olduğunu savunuyor. insanların içinde yaşadıkları peyzajın yansıması olduklarından bahsediyor. norberg-schulz'un yer ile mimari arasında kurduğu paralelliği durrell yer ile insan arasında kurarak genişletiyor.


kendi deyişiyle "bir yerlerden alelacele geçip gitmekle değil, o yerlerde yaşamakla ilgili" kitapların yazarı lawrence durrell'le kaz dağı'nın eteklerindeki bir zeytin ağacı altında buluşmak pek keyifliydi...