30 Eylül 2018 Pazar

"arama"nın her türlü hali: "searching"


biçimsel kararını sonuna kadar götüren sanat eserlerini seviyorum, hele o biçimsel karar içerikle de örtüşüyorsa daha da çok. evet başta, masa başında verilmiş biçimsel bir karar uygulama aşamasında zorluklara, zorlamalara yol açabiliyor. mimarlıkta tasarım yaparken de karşımıza çıkan bir şey bu. ancak, eğer zorlamalar karşılığında elde edilene değiyorsa, bir noktaya kadar biçimsel karara sadık kalmaya ve zorlamaları tolere etmeye değiyor. sinema sanatında mesela filmi tek bir uzun plan olarak çekmek böylesi biçimsel kararlardan biri.

dün sinemada bir film seyrettim: "searching" (kayıp aranıyor). sinema salonuna film izlemeye giden bir seyirciye 100 dakika boyunca büyük ekranda, günümüzün gündelik hayatında çok da uzak kalamadığı bilgisayar ekranını seyrettirmek cesaretli bir karar; bütün bir filmi sadece bilgisayar ekranında açılan pencereler yoluyla anlatmak da. ama doğrusu değiyor; "searching" çok çok iyi bir film!

filmde; hem ailenin kayıp ferdinin "aranması", hem de hepimizin internette, örneğin google'da, yandex'te mütemadiyen yaptığımız "arama"lar şahane bir şekilde üstüste çakıştırılmış.

ailenin kayıp ferdini bulamamanın verdiği çaresizliğin bir ekranın ve ekranın içinde açılan pencerelerin sınırlarına, çerçevelerine hapsoluyor olmakla anlatılması bir yanda; o pencerelerin kişiye bilmediği şeyler hakkında bilgi veriyor, yani ona dünyayı açıyor, sınırlarını genişletiyor hatta yok ediyor olması arasındaki tezatın da ötesinde, yaptığı "arama"larda ona sunulanların gerçekliğinin sorgulanması diğer yanda.

"black mirror" serisinin izinden giden "searching"de biçim-içerik bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, bir film günümüz toplumunun vazgeçilmezi interneti ve onunla bağlantılı olarak kullanılan haberleşme ve sosyalleşme kanallarını bu kadar ustaca biçim ve içeriği için kullanabilirdi. film ayrıca bir dedektiflik öyküsü olarak da her seferinde şaşırtıcı virajlar alması ve her virajın ondan önceki yolda karşılaşılan ve mantıksız gibi gözüken durumları temize çıkarması bakımından da çok başarılı ve zekice yazılmış bir senaryoya sahip.

aneesh chaganty bu bence şahane ilk yönetmenlik denemesinde senaryo yazarlarından biri de aynı zamanda. dikkat çekici bir ayrıntı olarak filmin görüntü tasarımından üç, kurgusunda ise iki kişinin sorumlu olduğunu eklemeliyim. dolayısıyla bir filmde bu dört kalem çok çok iyi olunca, oyunculuklardaki sırıtan acemilikleri ve yapım tasarımındaki ucuzlukları görmezden gelmeyi tercih ettim. "searching"i şiddetle tavsiye ederim. hemen şimdi hangi sinemalarda oynadığını öğrenmek için internette bir "arama" başlatın :)

29 Eylül 2018 Cumartesi

salzburg festivali'nde diyonisyak warlikowski

hakkında az çok okumuş olduğumdan, salzburg'da "elit" bir festivalle karşılaşacağımı biliyordum. eski yıllarda internetten takip ettiğim salzburg festivali naklen opera/konser yayınlarından da özellikle ortayaşlı veya geçkin, ama mutlaka zengin bir seyirci kitlesinin olduğunu fark etmiştim. aslında sadece bilet fiyatları bile, festivalin seyirci kitlesine dair yanılma payı az bir fikir veriyor. ancak birebir yaşayınca elitlik ve zenginlik seviyesinin, gösteriş mertebesine ulaşacak kadar dudak uçuklattığını söyleyebilirim. özellikle opera gösterilerinde neredeyse tek kravatsız ve koyu renk takım elbisesiz erkek, gece tuvaletsiz kadın yoktu. hanımlar ve beyler eğer gece tuvaleti ve takım elbise giymemişseler, büyük ihtimalle avusturyalıların milli kıyafeti trachten'lar içindeydiler. gözlemimden; sıradan giysililerin %5'lerde kaldığını söyleyebilirim.





(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.






(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..

yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:



(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

yukarda bahsettiğim üç binadan en ilginç olanı felsenreitschule, çünkü salzburg'un kardinaller döneminden kalma, kayalardan oyulmuş açıkhava binicilik okulundan devşirilmiş bir gösteri binası burası.
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.

şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:


(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.

henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.

warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.










"the bassarids"in, içinde sahnelendiği  felsenreitschule'nin ham, kunt ve karanlık atmosferine (tezatlık anlamında da) çok iyi uyduğunu düşünsem de, warlikowski'den daha etkili opera yorumları/yapımları seyretmiş biri olarak, bu sefer çok fazla heyecanlanmadım.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.

27 Eylül 2018 Perşembe

salzburg festivali'nde hipnotik "persler"



fotoğraflar: mehmet kerem özel, 24 ağustos 2018, salzburg

alman coğrafyasında tiyatro binalarıyla ünlü mimar-heykeltraş ikilisi fellner & hellmer tasarımı 1893 tarihli salzburg devlet tiyatrosu'nun altın yaldızlı, süslemeli, heykelli ve tavanı resimli oditoryumuna girdiğimde; ingilizcede proscenium arch olarak geçen, oditoryum ile sahneyi ayıran kemer çerçevenin önüne yerleştirilmiş, orkestra çukurunun yanısıra ilk 4-5 sırayı da kaplayan, arkadan öne doğru eğimli, antrasit grisi renginde devasa bir diskle karşılaştım. nefesim kesildi. aiskylos'un "persler"ini sahneleyen yönetmen-sahne tasarımcısı ulrich rasche; oditoryumun içine yerleştirdiği bu "orchestra" ile, italyan/çerçeve sahneli tipin zirvesini yaşadığı 19. yüzyıl burjuva tiyatrosunu bir antik yunan tiyatrosuna çevirmişti.


ışıklar söndü, tekrar yandığında dönmekte olan diskin üzerinde üç kadın vardı; biri kraliçe atossa'yı, diğer ikisi yaşlılar meclisini temsil ediyordu. disk iki parçadan oluşuyordu; geniş orta kısmı ile çeperdeki dar halka kısmı. ikisi de bazen aynı hızda, bazen ters yönde ama mutlaka durmaksızın dönüyorlar, diskin üzerindeki üç figür de; bir yandan konuşurken, bir yandan belli bir ritimde attıkları adımlarla ya oldukları yerde kalıyorlar, ya da örneğin durduklarında arkada kalanla aynı hatta geliyorlardı. ritim mütemadi bir şekilde devam ediyordu.
sonra; kemer çerçevenin yüzeyini kaplayan siyah tülün ardında, sahnenin tamamını kaplayan, öndekinden daha büyük ve yüksekte, orta kısmı ve halkası ayrı ayrı dönen ikinci bir disk belirdi. bu disk öndekine göre daha görkemliydi ve zeminle daha dik açı yapabiliyordu. bu yüzden; üzerinde beliren pers kralı kserkses'in ve, kserkses'in ordusunu ve ulağı temsilen 15 erkeğin her biri halatlarla diskin merkezine bağlıydılar. onlar da ön diskteki kadınlar gibi, konuşurken belli bir hızda yürüyorlar, minimal jest ve mimiklerle hareket ediyorlardı.

ara dahil dört saat süren gösteride oyuncuların belli bir ritimle icra ettikleri repliklerine, oditoryuma dağılmış beş kişilik orkestranın çaldığı müzik (ari benjamin meyers) kesintisiz olarak eşlik ediyordu. öyle ki, bence "persler" bir tiyatro oyunu değil çağdaş bir opera olmuştu adeta. bazı kısımlarında aklıma robert wilson-philip glass ikilisinin kült yapıtı "einstein on the beach" geldi. ritmik ve yalın hareketlere eşlik eden söz ve müziğin kusursuz birleşimi o kadar etkiliydi ki, adeta bir ayin seyrediyormuş, hatta o ayine bizzat dahil olmuş gibi hipnotize oluyordunuz, en azından ben öyle hissettim.


"persler" yunanlılara karşı her anlamda üstün durumda olmasına rağmen hezimete uğrayan pers kralı kserkses ve ordusunun hikayesini, savaştan sağ olarak ülkesine dönen kralın annesine ve yaşlılar meclisine hesap vermesini ve hep birlikte kayıplarına yaktıkları ağıtı konu ediyor. yazarı aisyklos bizzat bu savaşa katılmış; yani birinci elden bir aktarım söz konusu. "persler" aynı zamanda antik yunan'dan günümüze ulaşan en eski metin, en eski tragedya. aisyklos'un bir yunan olarak savaşta yendiği bir halk hakkında yazıyor olmasının politik altmetni hakkında özlem hemiş'in enfes makalesini tavsiye ederim.



alman tiyatrosunun son yıllarda en dikkat çeken genç yönetmenlerinden, arka arkaya iki yıldır (2016'da "haydutlar", 2017'de "woyzeck" ile) alman tiyatrosunun en prestijli sezon seçkisi berliner theatertreffen'e seçilen ulrich rasche hikayeyi belirli bir tarihten ve belirli bir toplumdan bağımsız ve zamansız olarak yorumlamayı tercih etmiş. iktidar, hırs, kibir, gözükaralık, despotluk ve bütün bunlar sonucunda gelen kaçınılmaz yenilgi; insanın tarih boyunca bıkmadan içine düştüğü, tekrar tekrar yaşadığı, kaçamadığı kaderi. aynı, disklerden bağımsız hareket edemeyen, disklerin merkezkaç kuvvetinden kaçamayan figürler gibi. aynı, ilerledikleri/yürüdükleri halde diskler döndükçe beyhude oldukları yerde kalan/duran figürler gibi.



rasche'nin tiyatrosu 20. yüzyıl başında makineleşen sahne tasarımını ve hareket eden oyuncuyu tiyatroya kazandıran rus avantgardı'nın çağdaş versiyonu adeta. sahne parçalarının ve oyuncuların yürüşünün yarattığı ritim rasche'nin tiyatrosunun ana unsuru. o ritim oyuncunun nefesini belirlediği gibi seyirciye de nefesini tutturuyor.
rasche müthiş bir estet aynı zamanda. ışık tasarımının (johan delaere) da yardımıyla, iki dönen çelik diskin etinden sütünden kemiğinden sonuna kadar faydalanıyor; tüyleri diken diken eden müthiş anlar yaratıyor.

salzburg festivali'nde prömiyer yapan "persler" sezon boyunca schauspiel frankfurt bünyesinde gösterimde olacak. rasche'nin hem berliner theatertreffen'e davet edildiği hem de en iyi sahne tasarımı ödülünü aldığı "haydutlar"ını merak edenler tıklasın.

24 Eylül 2018 Pazartesi

salzburg festivali'nde eğlenceli "jedermann"

salzburg festivali'nde "jedermann"ı beklerken (fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 ağustos 2018)

bu yaz, çocukluk/ilk gençlik zamanlarımdan beri gitmeyi hayal ettiğim avrupa'daki beş festivalden üçünü ziyaret etme fırsatını yarattım kendime. bunlardan sonuncusu, klasik müzik ve opera festivallerinin kraliçesi salzburg festivali idi.

salzburg festivali özellikle klasik müzik ve operayla öne çıksa da, programın üçüncü ayağı olan tiyatro da oldukça önemli bir yer tutuyor programda. hatta 98 yıl önce festivalin temelini atan da bir tiyatro gösterisi aslında.
victor hugo'nun 19.yüzyılın ikinci yarısında temelini attığı tiyatro gösterilerinin oyunların geçtiği mekanlara uygun tarihi yerlerde sahnelenmesi fikri doğrultusunda ünlü tiyatrocu max reinhardt ilk dikkat çekici adımı atar: 1920 yılındaki ilk festivalde salzburg katedralinin önündeki meydanda avusturyalıların en ünlü edebiyatçısı hugo von hoffmansthal'in "jedermann" (ademoğlu) oyununu sahneler. bu gelenek günümüze kadar sürüyor; festivalin hala en rağbet gören, biletleri ilk biten gösterisi "jedermann".

katedralin meydanında gösteri için hazırlanmış geçici tribünler (fotoğraf: mehmet kerem özel, 20 ağustos 2018)

marvin carlson "places of performance" kitabında hugo'nun görüşlerini çok güzel aktarır: "yerin özgünlüğü; gerçekliği kuran ilk öğelerden biridir. konuşan veya rol yapan karakterler, seyircinin ruhunda olayların izlenimlerini gerçeğe sadık bir şekilde uyandırmakta yeterli olamazlar. olayın gerçekleştiği yer, olayın ayrılmaz bir parçası olarak tanığıdır.”
bu doğrultuda reinhardt'ın görüşleri de şöyledir: "iyi oyuncu bırakın bugün bir barakada veya bir tiyatroda; yarın bir handa, bir kilisenin içinde veya ekspresyonist bir sahnede oynasın, mutlaka iyi performans çıkarır; ama eğer oyun ile ilişki kuran bir yerde oynarsa, bu sefer sonuç mükemmel olur.”

burada bir parantez açıp, ülkemizde de hugo'nun fikrine ve reinhardt'ın yapımının festivalin demirbaşı olmasına benzer bir yaklaşımın iksv'nin düzenlediği istanbul festivali'yle birlikte türkiye'ye de ses bulduğunu, gerçekleştirildiğini tarihe not düşmek lazım.
öğrenimini almanya'da görmüş opera sanatçısı, ülkemizin ilk opera rejisörü ve istanbul operası'nın kurucusu aydın gün'ün sanat direktörü olduğu istanbul festivali'nin 1973'teki başlangıcından 90'lı yılların sonuna kadar en önemli gösterisi topkapı sarayı'nın babüssade kapısı'nın önünde sahnelenen mozart'ın "saraydan kız kaçırma" operası idi.
sanırım uzun yıllar boyunca festivale yurtdışından özel olarak bu gösteriyi seyretmeye gelen turist grupları vardı. ben de 80'li yılların sonunda ve 90'ların ortasında iki kere o müthiş ortamda "saraydan kız kaçırmayı" seyretmiştim.

salzburg festivali'nde 21 ağustos 2018'de 17:00 seansında sahnelenen "jedermann" başlamadan önce 
(fotoğraf: mehmet kerem özel)

salzburg festivali'ne ve "jedermann"a dönersem:
festivale gidip de "jedermann"ı seyretmemek olmazdı. neyse ki geçen yılın, yani 2017'nin kasım ayında internetten doldurduğum rezervasyon formundan, bilet çıkmayan bir kaç konser ve operaya rağmen, "jedermann"a yer çıktı.

salzburg festivallerindeki "jedermann" yapımı her sene değişmiyor; eğer seyirci ve eleştirmenlerden de yüksek not almışsa, bir kaç yıl sahnelenmeye devam ediyor. bu yılki "jedermann" geçen yıl prömiyer yapmış, hem kadrosuyla hem de mizanseniyle büyük övgüler almıştı. sanırım en az beş yıl daha devam eder sahnelenmeye.
istanbul tiyatro festivallerinden birinde john malkovich'in seri katili oynadığı müzikli bir gösteri izlemiştik, işte onun yönetmeni michael struminger bu "jedermann"ın da rejisörü.

struminger "jedermann"ı 90 dakikaya indirmiş; dinamik bir mizansenle, süsten arındırılmış duru oyunculuklarla ve 10 kişilik orkestralı canlı müzikle günümüzün kolay sıkılan, her şeyi çabuk ve kısa isteyen, dikkati kolay dağılan seyircisini diri tutmayı başarıyor.
tabii seyircinin ilgisinde, avusturya'nın en ünlü tiyatro/sinema/tv aktörü tobias moretti'nin başrolde olmasının da büyük rolü olsa gerek. moretti'ye sahnede eşlik edenler arasında; alman tiyatro sahnesinin grande dame'ı, almanların yıldız kenter'i de diyebiliriz, edith clever ve istanbul seyircisinin geçen sezon şehrimize konuk olan berliner ensemble'ın "kafkas tebeşir dairesi"nde oynadığı başrolden tanıdığı, bir dostumun "sahne hayvanı" diye lakab taktığı stefanie reinsberger vardı. yani, oyunun kastı, rejisinin önüne geçmişti. böyle bir kastla ne olsa seyredilirdi; öyle de oldu. keyifle ve pür dikkat seyrettik.

salzburg festivali'nde "jedermann"ı bittikten sonra (fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 ağustos 2018) 

yağmur olur da, iptal olursa diye endişelenirken, müthiş güneş gündüz 17:00'de başlayan gösteriyi hem biz seyirciler hem de oyuncular için zor duruma soktu. seyircilerden bayılan bir iki yaşlı hanım oldu mesela. stefanie reinsberger'in de gösteri sonrasında instagram hesabında paylaştığı fotoğrafta ayakları buz kabının içindeydi.



salzburg festivali'nde seyrettiğim beş gösteri arasında en çok seyircinin geleneksel/milli avusturya kıyafeti trachten ile geldiği gösteri buydu. hepimizin "sound of music" (neşeli günler) müzikal filminden hatırladığı, genellikle köy/dağ ortamında giyilen trachten'lar içindeki bir sürü insanı şehirde  dolaşırken ve sonra da gösteri mekanında görmek, maalesef etnografik kıyafetlere değer vermeyen bir toplumdan/kültür ortamından gelen bizler için şaşırtıcıydı. 
trachten japonların kimono'su gibi; önemli günlerde özenilerek giyilen, katınılan etkinliğin önemsendiğini hissettiren bir öğe. hatta, geleneksel trachten kumaşının kullanıldığı çağdaş tasarım kıyafetler de var ki, fiyat olarak geleneksel trachten'ların yanına yaklaşmak bile çok zorken, bunlar iyice el yakıyor. yani, avusturya'da trachten giymek sadece bir milli'lik gösterisi değil aynı zamanda bir prestij gösterisi.  

22 Eylül 2018 Cumartesi

bir cumartesi sabahı

erken kalkmıştı, havuza gidecekti. kahvaltı etti, biraz zaman geçsin diye evde oyalandı, sokağa çıktığında saat 8'i geçiyordu. yaşadığı semtin sokakları akşamdan kalmaydı; ıssızdı, pisti, bira şişeleriyle kaplıydı.
yüzdükten sonra şehrin orkestralarından birine sezonluk bilet almaya gidecek, eve dönmeden önce dün gece internette gördüğü cheesecake'i satan cafe'ye uğrayacaktı. o yüzden, havuz yolundaki küçük pastacının önünden vitrine bakmadan hızlıca geçti.

havuzda kimsecikler yoktu, eylül sabahının güneşi suya vuruyor, sudaki kabarcıkları ışıldaklara dönüştürüyordu. yalnız ve sakin, her zamankinden daha fazla kulaç attı havuzda. bomboş giyinme odasında tek başına duş aldı, giyindi. resepsiyonda da kimse yoktu selam verecek.

kıvrılarak şehrin meydanına çıkan yoldan yürürken rüzgarın esmekte olduğunu fark etti, bir buçuk saat önce yoktu halbuki. rüzgar gibi insanlar da çoğalmıştı, ama şehir hala cuma gecesinin mahmurluğunu üstünden atamamıştı.

biletleri almaya gideceği, şehrin en ünlü caddesinin ağzına geldiğinde etrafta her zamankinden daha fazla polis olduğunu gördü. o zaman hatırladı, cumartesi'ydi. 700 küsür haftadır "annelerin" günü.

cadde de tenhaydı. her köşe başını kadınlı erkekli polisler, motosikletler, mini arabalar, koca tomalar tutmuştu. onu çeviren, nüfus kağıdı soran olmadı. halbuki iki akşam önce konsere giderken çevirmişlerdi. zayıf, kirli sakallı, orta anadolulu suratı belli bir potansiyel taşımıyor değildi.

biletleri alacağı yere gitti. gişedar geç geldi. bilet satışında sorun oldu, işlem tekrarlandı. bir saat kadar vakit geçti.
yüzmüş, biletlerini almış, artık bir akşam önce internette gördüğü cheesecake'i hak etmişti.

cafe'nin adresine, cheesecake'in onu cezbetmesinin hemen ardından bakmıştı; yıllar önce, en-uzun-süreli-sevgilisiyle müdavimi oldukları lokantanın yerindeydi, aşinaydı yani oraya. sevindi o mekan tekrar işlemeye başladığı için. hatta eğer cheesecake'ten memnun kalırsa, semtte tekrar sık sık uğrayacağı bir kapı olacağına da sevindi.
caddeden yürümek yerine, çok iyi bildiği arka sokaktan gitmeye kadar verdi, polisleri görmemek için. tedirgin ediyorlardı onu. korkaktı.

cafe de boştu. "san sebastian'ın internette resmini gördüm, denemeye geldim. paket servisiniz var mı?" diye sordu. "pişman olmayacaksınız" dedi güleryüzlü adam, "evet var".
evde kahvaltıdan biraz kahve artmıştı. cheesecake'i beğenirsem bir dahaki sefere oturur kahvesini de denerim diye düşündü.

elinde küçük kağıt torbayla cafe'den çıktığında tekrar caddeye dönmesine gerek yoktu; dolambaçlı ara sokaklar onu evine çıkaracaktı.
cafe'nin sokağının ilk dirsek yaptığı köşede kalabalık bir polis grubu vardı. demek ki kaçan olursa diye iç sokakları da tutuyorlar diye geçirdi içinden. beş yıl öncesinden çok iyi biliyordu.
dirseği döndü, sokağın diğer ucunda kameralar ve iki tarafta oturan, ayakta duran, konuşan bir kalabalık gördü; demek ki anneler burada toplanıp gidiyorlar caddeye, polisler de o yüzden köşede mevzilenmişler.

annelerin ve destekçilerinin arasından geçerken, uzaktan genç bir adamı gördü; siyahlar içinde, saçları gür ve karışık, yüzü kunt. onu çok iyi tanıyordu. yirmi sene önce, üniversitede asistanlığa başladığının ikinci yılında girdiği dersteki grubunda öğrenciydi o genç adam. dersi bilmem kaçıncı tekrarıydı, o yüzden yaşları az çok yakındı birbirlerine. biraz sarkastik, kendi bildiğini yapmayı isteyen, hatta karşısındaki tıfıl asistana ara sıra bilgiçlik de taslayan ama kesinlikle saygısızlık etmeyen biriydi. sonra onunla okulda hep karşılaştılar, selamlaştılar. sonra o zor da olsa mezun oldu. yıllar sonra babası sokak ortasında, ülkeye sinmiş faşist atmosferin beslediği bir tetikçinin kurbanı oldu.
dönem ortasıydı, asistanlığını yaptığı profesörlerle öğrencilerin projelerine not veriliyordu, telefonuna o en-uzun-süreli-sevgilisi mesaj atmıştı, vuruldu diye. profesörler ağızlarında ah vah'ları geveleyip öğle yemeğine inmişlerdi. onun ise içi acımıştı; diğer cinayetlerde olduğu gibi. çalıştığı üniversiteden cenazeye giden 3-5 kişiden biriydi ama neyse ki cenaze hıncahınç kalabalıktı.
o güzel insanın pisipisine cinayete kurban gidişine ne kadar kahrolsa da, kalabalık içine umut olmuştu ama korkaktı işte; içten içe üzülse de, desteğini ileriki yıllarda sürdüremedi.

ya tanırsa beni endişesiyle gözünü kaçırıp başını eğerek hızla ilerledi sokaktan. o ki; iki hafta önce herkesin hafızasına kazınan fotoğrafın merkezindeydi, yılmamış, yine gelmişti annelere destek vermeye.
o ise utanıyordu; sessiz kaldığı için, onun kadar yürekli, inançlı, ısrarlı olmadığı için.
birazdan evine varmış, müziğini açmış, kahvesinin ısınmasını beklerken cheesecake'ini çatallıyor olacaktı.
labirentvari sokaklarda hızla ilerlerken kendini hamamböceği gibi hissetti. etrafına bakındı; sessizliğine, yüreksizliğine suç ortağı aradı. zorlanmadı, cafelerde oturanlar vardı ya.

birden içinden geri dönmek geçti; geri dönmek ve onun karşısına geçip, beni hatırladın mı demek ve sarılmak, kocaman sarılmak!

20 Eylül 2018 Perşembe

niye "hayatımda gördüğüm herhalde en uyduruk sergi"?



1990 yılında londra'da bir müzik mağazasında ganimet bulmuş gibi sevindiğim ve kucak dolusu aldığım leyla gencer cd'lerinden "macbeth"i koydum şu anda; bir yandan dinliyor bir yandan bu satırları yazıyorum.
geçen hafta blogumda; bu sonbaharda istanbul'da bence kaçırılmaması gereken 5 etkinlik sıralamıştım, aralarında leyla gencer şan yarışması'yla birlikte iksv'nin düzenlediği "leyla gencer - primadonna ve yalnızlık" sergisi de vardı. sergiyi henüz gezmemiştim ama konusu: leyla gencer, küratörü: yekta kara, düzenleyicisi: iksv iştahımı, gezmeden tavsiye edecek kadar kabartmıştı.
dün borusan müzik evi'ndeki sergiye gittim.
ne yazık ki; hayatımda gördüğüm herhalde en uyduruk sergiydi!

şimdi, bu yorumumun gerekçelerini açıklayacağım:

1.
herhangi bir serginin öncelikle mutlaka bir konsepti olur. bu serginin de var: "primadonna ve yalnızlık". küratör yetka kara şöyle yazmış tanıtım yazısında: "... Her gerçek primadonna gibi o parıltılı dünyanın gerisinde, fevlakale yoğun bir çalışmaya, sahnede durmaksızın verilen sınavlara karşı dayanıklı olma çabasına, evde ya da otel odalarında, hep araştırarak, öğrenerek geçirilen yalnız günlere, gecelere dayalı bir yaşam sürdü..."
kara'nın da yazdıklarından görüldüğü üzere, primadonna'lık sözkonusu olunca "yalnızlık" sadece leyla gencer'e özgü bir durum değil.
kara şöyle devam ediyor: "Vatanından, ailesinden, dostlarından, eşinden uzaktaydı. Leyla Gencer'in hayatında her şeyden önce sanatı vardı. Kendini ona adamıştı."
evet, belki her primadonna vatanından leyla gencer kadar ayrı kalmak zorunda kalmamış ama, müzik dünyasında zirvede olmanın büyük fedakarlıklar gerektirdiği, zirvede de ancak yalnız olunabileceği çokça bilinen ve her büyük sanatçı sözkonusu olduğunda sıklıkla dile getirilen bir durumdur, hepimiz biliriz. dolayısıyla daha baştan keşke biraz daha özen gösterip, leyla gencer'e özgü, ancak sadece onu tarif eden "unique" bir konsept bulunsaymış.

2.
serginin mekansal düzenlemesinin, sergilenen objelerin, belgelerin serginin konseptine uygun seçilmesi, bir araya getirilmesi ve tasarlanması gerekir. bu sergide maalesef durum böyle değil.

2a.
leyla gencer'in eşyalarından seçilmiş bir gözlük, bir yelpaze, bir koltuk, iki sehpa, bir ayaklı lamba, bir ayak sehpası, bir piyano, bir sandalye, bir paravan, sayfası açık bir nota kitabı, diğer bazı nota kitapları ve kitaplar.
bütün bu objeler herhangi bir mekana yerleştirilmiş gibi borusan müzik evi'nin giriş katındaki boş mekana serpiştirilmişler. piyano ile paravan birbirlerine yakınlar, koltuk-sehpa-lamba üçlüsü onlardan uzak.
neden bunlar seçilmiş, neden o şekilde yanyana getirilmişler herhangi bir anlam vermek imkansız. kitaplar sehpada üstüste ve yanyana konmuş; alttakilerin hangileri olduklarını görmek mümkün değil, ya da çok zor.




2b.
iki eşya grubunun ortasında; mekana girildiğinde ilk anda fark edilen, serbest hareketi engelledikleri ve en çok onların farkında olunarak hareket edilebildiği için mekan düzenlemesinin en baskın öğeleri mevcut: zemine farklı açılarda yerleştirilmiş dört ekran. mekana girer girmez sizi karşılayan ve dikkatinizi çeken, basmamak için gayret gösterdiğiniz bu ekranlarda ne var diye bakıyorsunuz merakla? dünyadaki çeşitli opera evlerinden fotoğraflar: borusan'ın ertuğ & kocabıyık yayınlarından "palaces of music - opera houses of europa" adlı kitaptan alınma görseller bunlar. kitap da oraya bir köşeye konmuş ayrıca.
sanki sergi o kitabın tanıtımı için yapılmış, leyla gencer bahane! muhtemelen leyla gencer'in sahneye çıktığı operalardan seçilmiş olmalı bunlar ama, bu kadar ön planda ve dikkat çekici olmaları serginin ana öğesinden rol çalmalarına neden oluyor.




2c.
mekanın en gerisinde devlet dairesi grisi renginde, iki tarafından üçer basamakla çıkılan demirden geniş bir platform var. bu da anlamsız çünkü gereksiz. demirci ustası para kazansın diye mi acaba? (biraz sonra bahsedeceğim ekranlardaki görüntüler daha iyi izlensin diye ziyaretçiler bu platforma çıksınlar amacıyla yapıldıysa ise, çok abes; hem korkuluğu yok, hem de ekranlardaki görüntüler zeminden rahatça görülebiliyorlar.)
bu platformun ön yüzünde leyla gencer'in la scala'daki temsillerinin afişleri var. ama düşünün, üç basamak; 50 bilemedin 60 cm eder. o kadar alçağa ve o kadar dar bir alana koyduğunuzda afişlerin hiç bir detayını düzgün bir şekilde görmek mümkün değil. ya da illa da görmek, afişlerin üzerinde leyla gencer'in adını okumak istiyorsanız, tesadüfen ben oradayken gezmekte olan gencin yaptığını yapmalısınız: iki büklüm olmak!
halbuki la scala operası'nın balkonlarına çıkan penceresiz, kapısız seyirci merdivenlerinin her bir duvarı büyük boyutlarda eski afişlerle kaplıdır. eminim arşivinde bu afişlerden tonlarca vardır. la scala'dan 5-10 afiş istenemedi mi? demirciye verilen paraya gelirdi o afişler.

(fotoğraf: la scala operası - milano, mehmet kerem özel, eylül 2015)



2d.
demir platformun arkasındaki duvarda altı ekrandan oluşan üçgen şeklinde, koltuk-lamba-sehpa grubunun arkasındaki duvarda da dört ekrandan oluşan dikdörtgen iki büyük görsel yüzey hazırlanmış. bunlarda fotoğraf, video ve yazılı bilgiler geçiyor.
bütün o fotoğrafları zeynep oral'ın kitaplarında bulmak, videolara youtube'dan, yazılı bilgilere yine oral'ın kitaplarından ulaşmak mümkün.
e o zaman diyorsunuz, bunların biraraya getirilişlerinde bir anlam, bir fikir var. seyrettikçe anlıyorsunuz ki, yok öyle bir şey. üçgen içindeki altı ekranda görüntüler rastgele dolaşıyor; aida temsili videosuna bir ara ikinci sıradaki sol ekranda, sonra üçüncü sıradaki orta ekranda rastlıyorsunuz. leyla gencer'le yapılmış söyleşi videosu da aynı şekilde rastgele dolaşıyor.
bu görüntüler arasında biri sanırım bu sergi için özel yapılmış (hazırlanmakta olduğu ve aralık ayında gösterileceği açıklanan leyla gencer belgeseli için de hazırlanmış, burada kullanılıyor olabilir). videoda bir metronom var ve çubuğunun ucunda da bir göz. leyla gencer'in gözü. metronom düz mantıkla müzisyenler, müzik ve zaman hakkında taşıdığı anlamlar dışında bu sergi için, leyla gencer için, primadonna ve yalnızlık teması için ne anlam işaret ediyor? çok zorlarsam bir şeyler "çıkarırım", ama zorlamayacağım!



3.
serginin bence anlamlı, değerli, leyla gencer'i hissettiğim tek bir öğesi vardı. gözlüğü, yelpazesi falan değil; o gözlük ve yelpaze herhangi birine de ait olabilirlerdi, anneanneme mesela. kitaplar, koltuklar, paravanın üzerine serpilmiş fularlar hiç değil. evet, leyla gencer'in fular kullanmayı çok sevdiğini yaşarken onunla karşılaştığım anlarda ve fotoğraflarından dikkat ettiğim kadarıyla biliyorum, ama fularlar da değil beni etkileyen.
ne mi: piyanonun notalığında açık şekilde yerleştirilmiş nota kitabı. sayfaların üzerine leyla gencer'in kurşun kalemle, kırmızı kalemle aldığı notlarla..




ve borusan müzik evi'nden hayal kırıklığıyla ayrılırken kafamda dolanan sorular:
iksv'nin illa bu sergiyi yapması gerekiyor muydu? zaten ölümünün 10. yılına rastlayan uluslararası şan yarışması ve bu yılı anma nedeniyle hazırlandığı açıklanan belgesel yeterli olmaz mıydı? iksv yöneticileri, kurumlarının mirasçısı olduğu dünyaca ünlü bir sanatçıya bu sergiyi nasıl yakıştırdılar? aşağıdaki fotoğrafı çektirirken hiç mi utanmadılar?


12 Eylül 2018 Çarşamba

2018 sonbaharından 5 öneri

blogumu takip eden ve post'larımın altına yorumlarını paylaşan -neredeyse- tek kişinin, hayal kahvem'in geçenlerde yanlış anlama sonucunda da olsa, bir ricası oldu: sezondan 5 etkinlik önermemi istedi.

istanbul'da gösteri sanatları mekanlarının programları yurtdışında olduğu gibi önceki sezonun sonunda veya yaz başında açıklanıp, sezonluk abonman biletleri satışa çıkmıyor (istanbul'da abonman bilet satan tek etkinlik borusan istanbul filarmoni orkestrası). ödenekli ve özel tiyatroların, klasik müzik ve diğer türlerde sanatçıları ve toplulukları misafir eden kurumların programları genellikle son dakikada açıklanıyor. şimdi hele bir de dövizin ani yükselişiyle birlikte, belki bir çok konser ve etkinlik daha açıklanmadan iptal olacak.
şehrimizin kültür-sanat hayatı için yadırganmayacak bir şekilde şu ana kadar ne işsanat'ın, ne cemal reşit rey konser salonu'nun, ne istanbul devlet senfoni orkestrası'nın, ne babylon'un, ne kukla festivali'nin, ne atta gençlik ve çocuk oyunları festivali'nin programları açıklandı; açıklayan da ağırlıklı olarak sadece eylül-ekim programını açıkladı. bu nedenle istanbul'da sezon başlamadan sezonun geneline bakıp konser ve yabancı gösteri önerilerinde bulunmak çok zor.
tiyatro, dans ve opera önerilerinde bulunmaksa yapımları seyretmeden yapmayı tercih etmediğim bir şey çünkü kağıt üzerinde vaatkar bulduğum ve bana heyecan veren pek çok yapımı seyredince genellikle hayal kırıklığına uğruyorum. isterseniz geçen sezonki değerlendirme listeme bakıp, devam eden yapımlardan merak ettiklerinize gidebilirsiniz.

ezcümle şu ana kadar açıklanmış sonbahar ayları etkinliklerinden 5 önerim şunlar:


hamlet - collage, robert lepage
22-23 kasım 2018
bence 22. istanbul tiyatro festivali'nin en önemli konuğu robert lepage; dünya tiyatrosunun uzun yıllardır mihenk taşlarından biri olan, sahneye koyduğu yapımların sadece biçimiyle, sadece mizanseniyle değil, içeriğiyle de yoğun bir şekilde uğraşan çok özel bir tiyatro insanı. onun hakkında blogumda bir çok paylaşım yaptım. ondan seyrettiğim hiç bir yapım beni hayal kırıklığına uğratmadı. lepage'ı daha iyi tanımak isterseniz, onunla yapılmış bir söyleşi-kitaptan yaptığım çeviriyi tavsiye ederim, şu linke tıklamanız yeterli.


borusan istanbul filarmoni orkestrası, katia & marielle labéque, sascha goetzel
20 aralık 2018
borusan filarmoni'nin bu sezonki programı bana göre müthiş, ancak sezonunun ikinci yarısındakiler, yani 2019'dakiler çok daha heyecan verici; 12 konserden 9'u 2019'da zaten. 2018'de istanbul'da sadece üç  konser verecekler, çünkü aralık ayında avrupa'nın -bu sefer gerçekten- çok önemli konser salonlarına konuk olmak üzere turneye çıkacaklar.
2018'in bu son konserine ise; hem goetzel'in yedi tül dansı'yla yapacağı kıvraklıkları görmek, hem borusan filarmoni'nin başka dört orkestrayla birlikte labéque'ler için çağdaş bir besteciye ısmarladığı yapıtın prömiyerine tanık olmak, hem de yeni yıla girmeden önce beethoven'in en çoşkulu senfonisiyle havalanmak için mutlaka gidilmeli.


tarkovsky quartet
22 ekim 2018
iyi bir caz dinleyicisi olduğumu iddia etmiyor olsam da, akbank caz festivali'nin 28 yıldır çizgisini düşürmeden ve caza bakışını sulandırmadan devam eden istanbul'un tek damardan caz festivali olduğunu iddia edebilirim. ama dediğim gibi modern caza pek meraklı olmadığım için, her sene en fazla 2-3 konser ilgimi çekiyor akbank caz'da. tarkovsky quartet'in ise hiç bir albümünü dinlemedim, programa göz atana kadar da bu quarteti tanımıyordum bile. ama dört üyesinin adlarını okuyunca, üçünü diğer albümlerinden çok iyi tanıdığımı ve yaptıkları müzikleri çok ama çok sevdiğimi fark ettim: françois couturier, anja lechner ve jean-louis matinier bu sanatçılar. dolayısıyla bu konserden beklentim ve heyecanım çok yüksek!


celui qui tombe
11 kasım 2018
fransız kültür merkezi 1990'lı yıllarda her sezon bir-iki enfes gösteri sanatları işi getirirdi istanbul'a. uzun zamandır bu alışkanlığı bırakmışlardı, bu sezon muhteşem bir dönüş yaptılar: fransızların son yıllarda ünü gittikçe artan yeni-sirk/performans/dans sanatçısı yoann bourgeois'nın eski tarihli ama klasikleşmiş bir işini getiriyorlar:"celui qui tombe". bourgeois geçen sonbaharda paris odeon katedrali'nde bir ay boyunca sergilediği üç yere-özgü işiyle büyük övgü aldı, bu hafta başında paris'te açılan yeni gösteri mekanı la scala'ya özel hazırladığı ve bir ay boyunca sahnelenecek açılış gösterisine imza attı. "celui qui tombe" kesinlikle kaçırılmamalı!


9. leyla gencer şan yarışması final konseri
28 eylül 2018
gerçekten uluslararası başarı ve saygınlık kazanmış ender şancılarımızdan leyla gencer ne şanslıyım ki son yıllarında da olsa konserlerini izleyebildiğim, bir keresinde aya irini'nin kulisine gidip imza aldığım çok büyük bir sanatçı. bu yıl onun 10. ölüm yıldönümü. iksv biraz tökezleyerek de olsa onun adına, o hayattayken başlattığı şan yarışmasını düzenlemeyi sürdürüyor. şimdilerde dünya opera dünyasında yer alan nice yetenek leyla gencer şan yarışması'nda keşfedildi; biz istanbul seyircisi bu yarışma sayesinde dünyanın en ünlü opera kurumlarında sahneye çıkan şancılara, kariyerlerinin başlangıcında tanık olduk. işte yine elimizde böyle bir imkan var, kaçırmamak lazım. şehrimizde, hatta ülkemizde düzenlenen en prestijli uluslararası yarışma; seyirci olarak desteklemek lazım!

11 Eylül 2018 Salı

milo rau’dan tiyatro sanatı üzerine beyin fırtınası: “la reprise”

"la reprise. histoire(s) du théâtre (1)" başlamadan önce, 2 eylül 2018, schaubühne - berlin (fotoğraf: mehmet kerem özel)

milo rau’yu 2016’daki 20. istanbul tiyatro festival’indeki “hate radio” (nefret radyosu) işiyle tanıdım. genel olarak belgesel tiyatro olarak tanımlanabilecek işler üreten rau’nun tiyatrosunda beni çarpan; ele aldığı konunun yakıcı içeriği ve konuya hakimiyeti kadar (bu bakımdan rau benim için tiyatronun haneke’si), tiyatro sanatının temelinde var olan mimesis olgusunu gerçek-taklit ikilemi üzerinden sorgulaması ve tabii ki bu sorgulamayı yapış biçimiydi. uzun zamandır içeriği ve biçimiyle bu kadar çarpıldığım, tüylerimin dehşetten diken diken olduğu, bu kadar güçlü bir iş seyretmemiştim; istanbul tiyatro festivali’ne beni rau ile tanıştırdığı için minnettarım..

o zamandan beri bir şekilde denk getirip başka bir milo rau işi, hatta işleri seyretmek istiyordum. diğer işleri ve kendisi hakkında okuduklarım, onun diğer işlerini seyreden arkadaşlarımın anlattıkları her seferinde beni oldukça heyecanlandırıyordu.
rau da son yıllarda daha ünlendi; schaubühne ve bir çok diğer önemli avrupalı toplulukla işbirliği yapmaya başladı, kendi topluluğu international institute of political murder'in direktörlüğü dışında, “avrupalılık” kavramını ispatlarcasına bir isviçreli olarak belçika’da bir ödenekli tiyatro kurumunun, bir şehir tiyatrosunun, nt gent’in başına getirildi.
rau hakkında çok taze bir haber ise; dün (10.09.2018) açıklanan dünyadaki en prestijli tiyatro ödülü olan 17 yıllık avrupa tiyatro ödülü çerçevesinde 15 yıldır verilen "tiyatral gerçeklikler" başlığında ödül alan beş sanatçıdan biri olması.

kişisel olaraksa ne mutlu bana ki, "hate radio"dan iki yıl sonra nihayet başka bir milo rau işini yakalama şansım oldu ve 2018-2019 tiyatro sezonumu onun işiyle açtım: 2 eylül’de berlin-schaubühne’de seyrettiğim “la reprise. histoire(s) du théâtre (1) / tekrar. tiyatronun tarih(ler)i (I)” ile.

"la reprise" mayıs ayında théâtre national wallonie-bruxelles yapımı olarak brüksel'de prömiyer yaptıktan sonra yazın avignon festivali dahil olmak üzere bir çok gösterim yaptı ve 2018-19 sezonunda nt gent yapımı olarak turne yapmaya devam ediyor; örneğin eylül'deki duraklardan biri paris güz festivali. (flamanca ve fransızca oynanan "la reprise"in tamamını bu linkten seyredebilirsiniz)

manifesto
yapıtlarının içerikleri nedeniyle ben onu ne kadar michael haneke’ye yakıştırsam da, rau biçimle de oynamayı seven bir tiyatro insanı; zaten bu yüzden bu yeni dizisinin alt başlığını, ünlü avant-garde sinemacı jean-luc godard’ın sinema sanatını masaya yatırdığı “histoire(s) du cinéma”sından esinlenerek “tarih”i çoğullaştırıp, “tiyatronun tarih(ler)i” olarak atmış ve tabii ki godard’a sadece başlıkla atıfta bulunmayı değil, onun sinema sanatı için yaptığının izinden giderek tiyatro sanatını masaya yatırmayı amaçlıyor. “la reprise” aynı zamanda, rau’nun yeni evi nt gent’te 1 mayıs 2018’de açıkladığı, avrupa’daki ödenekli şehir tiyatrosu kurumlarının sahneledikleri yapımların mantığını tartışmaya açtığı gent manifestosu’nun kurallarının uygulandığı ilk çalışması.
akla lars von trier’in dogma95’ini getiren, zaten basın açıklamalarında ve kendisiyle yapılan söyleşilerde bu referansın dile getirildiği gent manifestosu’nun 10 kuralı var. bunlardan bazıları: klasik metinlerin kullanılmaması, kullanılacaksa özgün metinden sadece %20’sinin kalacak şekilde tekrar yazılması, her yapımın kadrosunda en az iki amatör oyuncunun bulunması, sahnede en az iki farklı dilin konuşulması, yapım sürecinin en az dörtte birlik bölümünün tiyatro mekanı dışında gerçekleşmesi, her yapımın en az üç ayrı ülkede on farklı mekanda sahnelenmesi, bir yapımın dekorlarının en fazla 20m3'lük alan tutması ve normal ehliyetli bir sürücünün kullanabildiği bir kamyonete sığması, her yıl en az bir yapımın savaş bölgelerinden birinde prova edilmesi veya sahnelenmesi gibi. (gent manifestosu'nun tamamına bu linkten ulaşılabilir)

tekrar
gent manifestosu'nun birinci ilkesi "[tiyatro] artık sadece dünyayı tasvir etmek hakkında değildir, onu değiştirmek hakkındadır. amaç gerçeği göstermek değil, temsilin/canlandırmanın/göstermenin kendisini gerçek kılmaktır." (ingilizcede representation kelimesinde re- ön ekinin olması, kelimenin yapısı içinde doğal olarak "tekrar" fikrinin barınmasını sağlıyor, yani kelimenin anlamına "tekrar" fikrinin sinmiş olmasını beraberinde getiriyor; birebir çevrildiğinde "sunumun/sahnelemenin tekrarı" anlamına gelen representation'ın türkçe karşılığı olan "temsil" veya "canlandırma" kelimelerinin yapılarında tekrar fikrinin izini görmek imkansız)

la reprise”nin ana fikri manifestonun ilk ilkesi üzerine kurulu: tiyatro sanatının varoluş şekli “mimesis”i, yani “taklit”i, “miş gibi yapma” halini, yani "temsil etmeyi" "[gerçeği] yeniden sunmayı" sorgulamak, onunla “oynamak” ve hesaplaşmak. oyun, genel olarak bir sanat ürünü (mesela bir roman, bir film, bir müzik parçası), özel olaraksa bir tiyatro yapımı söz konusu olduğunda çok temel birer soruyla başlıyor ve bitiyor: “bir oyuna nasıl başlanır/girilir?” ve “bir oyun nasıl biter?”.
başta ve sonda oyuncular arasından birer kişi (başlangıcı yapan oyunun tecrübeli profesyonel oyuncularından biri, sonda söz alan ise oyunun amatör oyuncularından filmlerde figüran rollerine çıkanı idi) bu soruları soruyor ve sorular hakkında düşündüklerini seyircilerle paylaşıyorlar.
bıraktım 100 dakikalık yapımın genelini, sadece başta ve sonda bu iki temel soru ve bu sorulara verilen cevaplar bile müthiş zihin açıcı ve heyecan verici.

peki bu epilog ile prolog arasında neler oluyor? rau ve ekibi bizlere yaşanmış bazı olayları canlandırıyorlar, yani “tekrar”lıyorlar. oyunun göbeğinde trajik bir olay var: 2012 yılında belçika’nın liege kentinde eşcinsel ve arap bir erkeğin öldürülmesi. ancak “tekrar”lanan sadece o olay değil, aynı zamanda bu yapımın, yani “la reprise”in hazırlık aşamasındaki oyuncu seçmeleri sırasında yaşananlar da “tekrar” canlandırılıyor.
rau oyunun merkezini oluşturan trajik olayı aslında tiyatroyla olan derdini ortaya koymak için araç olarak kullanıyor. tabii ki bu olay üzerinden; kapitalist dünya düzeni yüzünden liege ve liege gibi bir çok işlevsiz bırakılmış eski sanayi kentinin işsizlik başta olmak üzere toplumsal ve ekonomik sorunları, genel olarak kötülük, ve zamanımızın cinsiyet ve ırk ayrımcılığı gibi başat dertleri ortaya serilebiliyor ve bu sayede yapım bir çok anlamda derinlik kazanıyor, ancak rau’nun esas derdi, yukarıda belirttiğim gibi, tiyatro sanatının yapaylığıyla.

rau, yazılanlardan öğrendiğime göre son yıllardaki işlerinin strüktürünü hep altı bölüm halinde kuruyormuş. açıkçası, ben daha sade bir şekilde, bu yapımın yukarıda prolog ve epilog diye tanımladığım kısa kısımları dışında, kabaca iki bölümden oluştuğunu düşünüyorum: 1- oyuncu seçimi sırasında yaşananların tekrarı, 2- eşcinsel arap gencin öldürülmesi olayı etrafında yaşananların tekrarı.

rau ilk bölümde bize, yani seyirciye genel olarak tiyatro sanatının bir çok “miş gibi yapma” trüklerini/tekniklerini/araçlarını "gösteriyor", özelde ise bu yapımda oynayan amatör oyuncuların kişisel özellikleri/zevkleri/seçimleriyle tanıştırıyor.
ilki için örnek vermem gerekirse: bir kaç çeşit ses efekti (kuşlu orman sesi, gece vakti kent sesi, yağmur sesi vb…) dinliyoruz, sis gibi etki efektleri birebir deneniyor, profesyonel bir oyuncu amatör olanına sahnede karşındakine onu acıtmadan ama etkili bir şekilde nasıl vuracağını gösteriyor.
ikinci durum için bazı örnekler vermem gerekirse: dj’lik yapan amatör oyunculardan birinin en çok sevdiği müzik parçasının, hem melankolik hem de kesintisiz yükselen bir enerji içerdiği için alpex twin’in “polynomial c”si, figüran rolleri oynayan diğer bir amatör oyuncununkinin ise henry purcell’in “cold song”u olduğunu öğreniyoruz. afrika kökenli olan aynı amatör oyuncu, onu çoğunlukla arap rollerine çıkardıklarından bahsediyor, bir filmde rol kapabilmek için bilmediği (danca, bengalce gibi) dilleri taklit ettiğini örnekler vererek bize gösteriyor. dj'lik yapan amatör erkek oyuncu profesyonel kadın oyuncuyla öpüşmeyi deniyor. geçkin kadın amatör oyuncuya sahnede çırılçıplak kalıp kalamayacağı soruluyor.
bütün bu genel ve özel bilgiler ve durumlar bize; oyuncu seçmelerinin tekrar canlandırılması sırasında profesyonel oyuncular tarafından seçmelere katılanlara yöneltilen sorular ve alınan cevaplar yoluyla çok doğal, oyun metninin içine çok ustaca yedirilmiş olarak veriliyor.


benim basit çözümlememe göre ikinci olarak tanımladığım bölümde ise; trajik olayın kendisi oldukça ayrıntılı olarak tekrarlanıyor. ama onun dışında da bu olayla ilgili yan olaylar ve durumlar seyirciye aktarılıyor; ekibin bu yapım için liege’de yaptığı saha araştırmalarından, kişilerle birebir görüşmelerden, mahkeme kayıtlarından öğrendikleri şeyler bunlar. örneğin; oyunun oluşum sürecinde katillerden birini oynayan amatör oyuncunun o katille cezaevinde yaptığı görüşmedeki izlenimleri, öldürülen eşcinsel erkeğin sevgilisinin olaydan uzun bir süre sonra yaşadığı ve eski sevgilisini ona hatırlatan bir olay gibi..

rau bütün bu ikinci bölümde bize ilk bölümde “gösterdiği” tiyatronun “miş gibi yapma” trüklerini/tekniklerini/araçlarını ve yapımda oynayan oyuncuların kişisel özelliklerini/zevklerini/seçimlerini “kullanıyor”.
eşcinsel erkek dövülürken gerçekten yumruk ve tekme yemediğini, arabanın bagajında arapça sayıklarken onu oynayan afrika kökenli amatör oyuncunun aslında arapça bilmediği halde uydurduğunu biliyoruz artık. gece sahnesinde şehir sesi, orman sahnesinde kuş sesi, alphex twin’in “polynomial c”si, purcell’in “cold song”u, tepeden yağdırılan buğulu bir yağmur (eğer yağmur  için ses efekti aynı işi görüyorsa neden ayrıca bu fiziksel yağmur efektinin kullanımına gerek duyuldu anlamış değilim), her şey ama her şey ya “mış gibi”ydi, ya da özneldi.
peki eşcinsel erkek öldürülesiye dövülüp, yerde yüzükoyun çırılçıplak bırakıldığında, alacakaranlık bir ışıkta katillerden birinin penisini çıkarıp onun üzerine işediği sahnede o penis ve çiş de tiyatronun trüklerinden, miş gibi tekniklerinden biri miydi, yoksa o penis çıkarma ve işeme sahnesi “gerçek”leşti mi? işte bence “la reprise”in tiyatro sanatının mimesisiyle “oynarken” tüylerimi diken diken yapan, beni seyirci olarak ikircikli bir halde bırakarak dehşete düşüren doruk anı buydu! aynı, “nefret radyosu”nda soykırımcıları galeyana getirmek için radyo istasyonunda çaldığı müzikle çılgınca dans eden ve seyircileri de kendiyle birlikte dans etmeye teşvik eden radyocuya eşlik etmeye başlayan seyircileri gördüğüm andaki gibi.

video
yukarıda uzun uzun anlatmış olmamdan anlaşılacağı üzere oyundan çok etkilenmeme rağmen, bence “la reprise”, “hate radio” kadar pür ve net bir yapım değildi. rau tiyatroyu tiyatronun araçlarıyla zaten müthiş bir şekilde sorgulamayı başarırken, yapımının içine video kullanımını da katmayı tercih etmesine anlam veremedim; verdim aslında, ama bu haliyle iş bana "fazla" ve "oyuncaklı" geldi.
sahnenin en gerisindeki büyük perdeye; bazen sahnede gerçekleşenlerle birebir aynı [ama mesela bar sahnesinde perdedeki görüntülerde daha fazla insan var, ama gerçek (ve hatta liege’de) bir barda da değil, aynı karşımızdakine benzeyen siyah bir sahnede çekilmiş kayıtlar], bazen seyircinin de karşısında/sahnede seyretmekte olduklarının birebir naklen görüntüleri, bölüm başlarında başlıklar, liege’den “pastoral” görüntüler, başlangıç ve bitiş jenerikleri yansıtılıyordu.

videonun bu şekilde kullanımı oldukça heyecan verici ve hiç kuşkusuz ki rau bu yolla sahnede görülen ile görüntüde görülenin farklılıkları üzerinden hayatın ve sanatın doğal olarak ihtiva ettikleri boşluklu ve parçalı/fragmantal olma halini, gerçek-sahte ikilemini ve tekrar fikirlerini sorguluyor.

örneğin oyunun trajik olayla ilişkili iki ayrı sahnesinde şöyle bir mizansenle karşı karşıyayız: sahnenin arka tarafında bir eşya aydınlatılmış (birinde yatak diğerinde koltuk), sahnenin ön tarafında ise sandalyede oturan ve göz ucuyla perdedeki görüntüye bakmaya çalışıp oradakiyle senkronize olmaya çalışan iki oyuncu ve onları yakından çeken (veya çekiyormuş gibi yapan) bir kamera ve kameraman (çünkü perdeye yansıyan, kameranın canlı olarak çektiği görüntü değil) var, perdede ise önceden kaydedilmiş görüntü sesiyle birlikte oynuyor ve orada sahnedekiyle aynı iki oyuncuyu sahnedekiyle aynı yatakta/koltukta yatmış/oturmuş konuşurken ve öpüşürken seyrediyoruz. yani, seyirci olarak aynı duruma dair, o durumu parçalayan, boşluklandıran, bütünleyen üç ayrı nitelikte görüntüyle eşzamanlı olarak karşı karşıya bırakılıyoruz; hepsi birbirini tamamlıyor, kopya ediyor, tekrarlıyor.

başka bir örnek: gösterinin eşcinsel arap gencin onu öldürecek olanların arabasına binmesinden ölümüne kadar olan uzunca bir kısmı biz seyircilere sahnedeki kameraman tarafından yapılan çekimle perdeden canlı olarak da gösterildi.
arabanın içindekileri dışarıdan çeken görüntüde sanki araba otoyolda ilerliyormuş hissi vermek için, oyunculardan o sırada repliği olmayan biri elindeki küçük fenerden gelen ışığı arabanın ön camını üzerinden, eğer kameraman arkadan çekiyorsa arka camının üzerinde, yandan çekiyorsa yan camın üzerinde eşit zaman aralıklarıyla yalatıp geçiriyordu. sahnede bunu görüyor, perdedeki görüntüde ise otoyolun kenarındaki lambalar eşit aralıklarla arabanın camlarında beliriyormuş gibi olduğundan arabanın gece vakti otoyolda ilerlediğini seyrediyorduk.
ancak tabii bu teknik tiyatro sanatına dair bir mış gibi yapma tekniği değil, stüdyoda çekilen az bütçeli filmlerde kullanılan sinema sanatına dair bir mış gibi yapma tekniği. ama hani bu oyun tiyatro sanatının mimesisini masaya yatırmıştı, hani rau “seyirci ne zaman rahat koltuğundan kalkıp sahnedeki olaya müdahele eder?” diye soruyordu!

perdedeki görüntülerden sadece biri, o tiyatroda o anda seyirci olarak oturduğumuz koltuklardan görüş açımızdan dolayı göremeyeceğimiz bir görüntüydü: arabanın bagajında yüzü kan içinde arapça dua etmekte olan eşcinsel adamın yüzüne yapılan yakın-plan çekim.
bu görüntü dışında diğer hiçbir görüntü rau’nun “la reprise”deki temel amacına hizmet etmiyordu; tersine fazlalık olarak kalıyor ve işin manyeristleşmesine neden oluyordu. bu da bence seyircinin kafasını karıştırıp dikkatini dağıtarak, oyunun mesaj(lar)ını muğlaklaştırdığı gibi zayıflatıyordu da!

9 Eylül 2018 Pazar

2017-2018 İstanbul Çağdaş Dans Sezonuna Bir Bakış

Bu makale benden kaynaklanmayan hatalarla; "İstanbul Dans Sahnesi" başlığı, eksik fotoğraf ve yanlış fotoğraf kadrajı ile TEB Oyun dergisinin 2018 Yaz sayısında yayınlanmıştır. Eksik fotoğraf kullanımı ve kullanılan fotoğrafın sahibine sorulmadan kadrajlanması dolayısıyla özür dilerim. Makalenin özgün şekli aşağıdadır.


2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunun en üretken koreografı Tuğçe Tuna’ydı. Çoğunlukla yere-özgü (site-specific) işler üreten Tuna, sezonu “iyi bir komşu” temalı 15. İstanbul Bienali kapsamında Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda sergilediği “Beden Damlaları” ile açtı. “Beden Damlaları” bir maraton misali 1.5 aylık festival boyunca her Cumartesi iki seans olarak seyircilerle buluştu. Tuna, sezon içindeki ikinci yere-özgü işini Pera Müzesi’nde “İz takibi” adıyla sahneledi. “İz takibi”, Tuna’nın “Bana Bak! La Caixa ÇağdaşSanat Koleksiyonu’ndan Portreler ve Diğer Kurmacalar” sergisinde yer alan; Roni Horn, Gilian Wearing ve Christian Boltanski’nin fotoğraf işlerinin bulunduğu alanlara özel olarak ürettiği bir yapıttı. Dans edilen mekanların arkasındaki duvarlarda asılı olan görsellerle biçimsel değil, kavramsal ve anlamsal bir ilişki kuran yere-özgü “İz takibi” zor bir işi başararak; aslında yer fikrini alaşağı ederek silen, günümüzün beyaz küp niteliğindeki yersiz müze/sergi mekanlarına, sergilenen yapıtlar ve onlarla kurulan ilişki vasıtasıyla, gösteri süresiyle kısıtlı da olsa tekrar “yer” niteliğini geri kazandırıyordu. 
Tuğçe Tuna, bu iki yeni çalışması dışında, sabit bir topluluğu olmamasına rağmen, bir repertuvar topluluğunu imrendirecek şekilde, eski işlerini de sahneledi sezon boyunca. Bunlar; “Gövde Gösterisi” (2014), “En Kötü İş” (2016) ve2002 tarihli “Vertigo”dan yola çıkan “Hücre” idi.

2017-2018 sezonunda çağdaş dans alanında İstanbul’un en faal sahnesi, bu sezon başında açılmış olan taze bir mekandı: bomontiada ALT. Fatih Gençkal, Claire Zerhouni ve Burcu Yılmaz’dan kurulu A Corner in the World oluşumunun programlamasını üstlendiği bomontiada ALT’ın bira mahzenlerinden dönüştürülmüş mekanları çağdaş dans bağlamında sadece gösterilere değil, “Tuğçe Tuna ile Türkiye’de Çağdaş Dans Konuşmaları” ve Gizem Aksu’nun “Hisler Arşivi” gibi çağdaş dans ile ilgili söyleşi dizilerine de ev sahipliği yaptı.
Akbank Sanat Dans Stüdyosu her sene olduğu gibi bu sezon da, yurtdışından davet edilen dansçıların verdiği atölyelerin ve çağdaş dans sınıflarının yanı sıra genç koreografların sezon boyunca düzenli olarak işlerini sergiledikleri bir mekân olmaya devam etti. Bu işlerden bazıları Bengi Sevim Yörük’ün “Mut”u ve Ebru Cansız’ın “Vorteks”i idi. 
İstanbul’un önemli yerleşik özel tiyatro topluluklarından ve ödeneksiz gösteri sanatları mekânlarından biri olan Moda Sahnesi ise, açıldığından beridir sahnesinde düzenli olarak çağdaş dans işlerine yer vermesinin yanı sıra bu sezon bir çağdaş dans projesinin yapımını da üstlenerek bu alanda bir ilke imza attı ve Bedirhan Dehmen’in “Balerin”i Moda Sahnesi’nin genel sanat yönetmeni Kemal Aydoğan’ın proje danışmanlığında sezon sonuna doğru ramp ışıklarına çıktı.

Diskolasyon, Fotoğraf: Armağan Özkan

Gizem Bilgen’in “Dislokasyon”u hem Akbank Sanat Dans Stüdyosu’nda hem de Moda Sahnesi’nde sahnelenen işlerden biriydi. Çıplak bir sahne, endüstriyel çağrışımlı bir ses peyzajı, küçük detaylarla farklılaştırılmış olsa da birörnek hissi veren, mor-kahverengi minimalist kıyafetler, seyircinin gözünün içine giren, rahatsız edici, oyun alanını çevreleyen duvarlardaki gölgeleri büyülten ve çoğaltan ışık tasarımı; sert keskin robotumsu hareketlerden, saplantı halinde tekrarlanan jest ve tiklerden, huzursuzluk yaratan yüz ifadelerinden, ender de olsa garipliğiyle güldüren ama tam da bu nedenle rahatlatmak yerine tekinsizlik hissini daha da çoğaltan durumlardan, dengesizliklerden, yalnızlığa karşı topluluk ikileminden, ve her türlü karşılıklı olma halinden beslenen tepkilerden oluşan bir koreografi. “Dislokasyon”un bütün bu özellikleri, sahnede distopik bir atmosfer yaratıyordu, ama; çatışma, rekabet, ayrıştırma, hükmetme gibi durumları çağrıştıran bir hareket tasarımından yola çıkılmış gibi yorumlanabileceği için, tam da bugünden feyz almış hissi uyandıran bir distopyaydı bu; dünyanın şimdi ve burada’sını, günümüzün zeitgeist’ını ortaya seren bir distopya. Dördü dansçı ve -hareket korosu olarak adlandırılan- sekizi tiyatrocu, toplamda 12 kişilik kadrosuyla Gizem Bilgen'in bu sert, yoğun ve atmosferik işibağımsız bir yapım olarak İstanbul çağdaş dans sahnesinde bu sezonun iddialı ve iddiasının hakkını veren işlerinden biriydi.

Abelard – Müzikle İyileşmek, Fotoğraf: Volkan Erkan

2017-18 sezonunda İstanbul çağdaş dans sahnesinin sıradışı üretimlerinden ikisi dans tiyatrosu alanındaydı: Selim Can Yalçın/İşgal Laboratuvarı’nın “Abelard – Müzikle İyileşmek” ve Türkiye tiyatrosunun gizli kalmış üstadlarından Semih Fırıncıoğlu’nun “İki”. 
Güney Amerika’daki darbe ve askeri cunta dönemlerini yaşamış bir gencin parçalanmış zihninin terapi sürecini, üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafyanın benzer geçmişiyle süperpoze ederek, bir anlamda evrenselleştirerek sahneye aktaran, Selim Can Yalçın’ın psikanalist Ümit Eren Yurtsever’le birlikte tasarladığı “Abelard” içinde sergilendiği tiyatro mekânının, yani Tatavla Sahne’nin gerek sahne gerekse seyirci alanının basık ve dar olma niteliğini gerek fiziksel gerekse de kavramsal olarak çok iyi kullanan, neredeyse “yere-özgü” olarak tanımlanabilecek bir yapıttı. “Abelard”, sahne alanına göre terzi kesimi gibi birebir tasarlanmış, rüya ile gerçek arasında salınan, bütün detaylarıyla en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş hiper-gerçekçi bir oda mekânında yaklaşık iki saatlik bir süre boyunca gevşek örgüyle birbirine ilmiklenmiş parçalara (durumlara ve duygulara) seyirciyi tanık ettiren ve kâbus hissi ağır basan atmosferik hissi bütünüyle seyirciye geçirebilen “Abelard”, bu özellikleriyle bir yandan Belçikalı dans tiyatrosu topluluğu Peeping Tom’un, bir yandan da Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu. Yapıtın mekân tasarımı ve kurgusu kadar ses tasarımı da sıradışıydı; aynı zamanda müzisyen de olan Selim Can Yalçın, “Abelard”da yerli sahnemizde az duyulan/rastlanan kalitede ve derinlikte, detaylı bir ses peyzajı yaratmıştı.

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm

Semih Fırıncıoğlu’nun uzun yıllar sonra İstanbul’da sahnelediği ikinci yapıtı “İki” de “Aberlard” gibi parçalı ve boşluklu dramaturjik yapısıyla Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu, zaten Fırıncıoğlu program broşürüne John Cage, Edward Hopper ve bir çok başka sanatçının yanısıra Bausch’un ismini de esin kaynağı olarak sıralamıştı. 
“A Corner in the World / bomontiada alt”ın ilk sezonu kapsamında bira mahzenlerinden dönüştürülmüş yeraltında bir mekanda sahnelenmeye başlanan, sezon kapanışını ise bu sefer gökyüzüne çok yakın bir konumda, Galatasaray-Beyoğlu’nda yenilenen Yapı Kredi Kültür Sanat’ın Loca’sında yapan “İki”; beş kadın oyuncunun aydınlık-karanlık, iç-dış, alt-üst, ön-arka, yukarı-aşağı ikiliklerini, ikilemlerini kâh komik kâh trajik, kâh sakin kâh gerilimli, kâh ironik kâh dramatik, kâh örtük kâh apaçık, kâh sözlü kâh hareketli şekillerde ortaya serdikleri bir yapıttı. “İki”nin öne çıkan özelliği obje ve ışık tasarımıydı. Tasarımlarının anafikri ışık olan, her biri Fırıncıoğlu icadı objeler “İki”yi bir tür Fırıncıoğlu’nun kişisel wunderkammer’ine dönüştürerek hem mecazi hem de kelime anlamıyla göz kamaştırdılar. Sahne arkasının olmadığı, oyuncuların gösteri süresi boyunca önde, arkada ama mutlaka oyun alanında kaldıkları, bu açıdan mekansal derinliğin ustaca kullanıldığı; bir yandan seyirciye geniş açı misali mekanı bütün derinliğiyle açarken, bir yandan da bu geniş plan içinde adeta zoom yapar gibi çerçevelenmiş (kadraja alınmış) görüntüler kullanan; bütün bu özellikleriyle sadece gösteri sanatları bağlamında değil, plastik/görsel sanatlar açısından da değer taşıyan bir yapıttı “İki.

All about the heart, Fotoğraf: Murat Dürüm

Bu sezon dikkat çeken bir gelişme, İstanbul’da en kullanışlı dans sahnesi boyutlarına ve sahne-seyirci açısından en uygun ilişki düzenine sahip MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi Çağdaş Dans Anasanat Dalı Şebnem Selışık Aksan Sahnesi’nin, eski senelerdeki ender kullanımının aksine, birçok gösteri sanatları festivaline ve yoğun olarak festival dışı gösterimlere kapısını açmış olmasıydı. Bunlardan ikisi; ülkemizde pek rastlamadığımız, bir konsept çerçevesinde biraraya gelen iki farklı işi aynı akşamda arka arkaya seyirciye sunma pratiği bağlamında programlanmıştı. İkisi de,  2017 kasım’ında gerçekleşen 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan ve ikisi de operalardan veya opera kahramanlarından esinlenen yapıtlardı: Canan Yücel Pekiçten’in koreografisini yaptığı ve bizzat dans ettiği solosu “All about the heart” ve ülkemizin önemli ve uzun soluklu çağdaş dans topluluklarından Taldans’ın (Filiz Sızanlı ile Mustafa Kaplan) “Güneşin Zaptı”sı.
Bunlardan "All About the Heart", uzun zamandır İstanbul dans sahnesinde seyirci karşısına çıkan en heyecan verici ve etkileyici işlerden biriydi. Tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici olan Canan Yücel Pekiçten yürekleri yaralı üç kadın opera protagonistinden yola çıktığı işinde seyircisinin kalbine dokunuyor, adeta yüreğini dağlıyordu. Pekiçten üç kadının hikayelerinin içeriğinden ve detaylarından ziyade anlatıların anafikirlerine ve atmosferlerine odaklanmıştı. “All About the Heart” dans ile tiyatralliği harmanlayan, fiziksel hareket kadar kavramsallığın öne çıktığı, illüzyon ve şaşırtmaca gibi kadim teknikler yanında film gibi güncel görsel sanatları da içeren, hatta bir bölümünde sahne gösterisini, bir gösteri olmaktan çıkartıp, zaman kavramını birebir imleyen bir nesneye dönüştürerek “meta”laştıran çok disiplinli ve çok katmanlı bir yapıttı.

2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunda, bu öznel derlemede adı anılanlar dışında da birçok çağdaş dans yapıtı sahnelendi. Üretkenliğin ve yaratıcılığın ivmesinin daha da yükseleceğini umduğum yeni sezonu merak ve heyecanla bekliyorum. 

-------------------------------------------