celal mordeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
celal mordeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ocak 2018 Salı
şartlara bağlı deli dolu bir komedi: "bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz"
“bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” birbirinin aynı beyaz kıyafetler içinde, ama tavır ve tonları farklı üç erkeğin sahneye dağıtılmış üç sandalyede otururkenki konuşmalarıyla başlıyor. her birinin bir yandan yemek yermiş gibi yapıp bir yandan da kendi dünyasındaki bir kişiye hitaben söylediği sözleri paralel bir kurguyla izliyoruz; sanki aynı lokantadalar ve biri sevgilisiyle, diğeri müdürüyle, üçüncüsü de ablasıyla konuşuyor.
ancak tabii ki durumda bir olağanüstülük, bir gariplik var: başta da dediğim gibi birbirinin tıpatıp aynı kıyafetler içinde olmalarının yanısıra, her birinin vücudunun farklı bir yeri (birinin boynu, diğerinin bir kolu, üçüncüsünün bir bacağı) sargı beziyle sarılı ve bütün bu ilk sahne boyunca üçünün de gözleri kapalı.
ikinci sahnenin başında karakterlerin gözleri açıldığı için, herhalde ilk sahne onların rüyasıydı diye düşünüyorum ama zamanla üç erkekle birlikte biz de anlıyoruz ki, komada ve/ya rüya görmekte olan onlar değil, sahne dışındaki bir adam ve sahnedeki üç erkek o adamın benliğinin farklı parçaları.
üçüncü sahneyle birlikte ise oyunun kurallarını anlıyoruz: yani o üç erkeğin kendi iradeleriyle rüyadan/sahneden çıkamayacaklarını ve orada, sahnede kalmaya mecbur olduklarını.
dolayısıyla, oyunun anafikri ve ilginçliği ilk 20 dakikada ortaya çıkıyor, ancak bu noktadan sonra oyunun bitmesine bir saat daha var. biraz da önfikirli olarak; sırrını ifşa etmiş, boş sahnede, üç sandalyeli ve üç erkekli bir oyunun 60 dakikası nasıl geçecek diye düşünmem sadece bir-iki saniye kadar sürüyor çünkü oyun o noktadan sonra kendisi dışında başka şeyler düşünmeme izin vermedi. neden derseniz?..
öncelikle, metnin çok zekice yazılmış olduğunu söyleyebilirim. üç erkeğe birbirinden farklı karakterler giydirilmiş oluşu (biri entellektüel, diğeri inançlı, üçüncüsü ise sıradan) aralarında gerilimlerin oluşmasına neden oluyor; oyun bu gerilimlerden besleniyor; oyunun komedisi buradan çıkıyor. dolayısıyla, kolaylıkla biteviyeleşebilecek ve giderek de komiğini yitirilebilecek konu ve durum, başka bir sanat alanında müzik’teki “bir tema üzerine çeşitlemeler” misali ustaca çeşitlendirilmiş oluyor. örneğin edebiyat üçünü birleştiren öğelerden biri; her bir protagonist edebiyata kendi perspektifinden baktığı için aralarındaki tartışmalara zemin hazırlıyor.
metin üst ölçekte ise rüya ve alt benlik temasını sonuna kadar sömürüyor. rüyanın vazgeçilmez bileşeni cinsellik acaba yeterli açıklığıyla ele alınacak mı diye şüphe etmeme de gerek olmadığı fark ediyorum zamanla, çünkü cinsellik sözle ifade etmekten (“ben eşcinselim abla”) birebir hareketle anıştırmaya (mastürbasyon ve önce ikili sonra üçlü sevişme) kadar oyunun çeşitli evrelerine yedirilmiş. yeri gelmişken, oyuncuları bu konudaki cesaretleri dolayısıyla ayrıca tebrik etmek isterim, zira sahnelerimizdeki en zor şeylerden biri; bir yandan kırıtma karikatürlüğüne düşmeden diğer yandan da erkekliğe helal getirmemek adına donuklaşmadan eşcinsel içerikli bir durumda rol almak olsa gerek, hele de bunu, üçlü (menage a trois) bir sevişme sekansında başarmak daha da zor. tabii bu sahnede rejinin, durumun dozunu yakalama konusundaki titizliğinin hakkını vermek gerek.
reji demişken; celal mordeniz tiyatromuzda dekor, ışık, kostüm, makyaj, efekt ve müzik gibi unsurlara abanmadan, neredeyse sadece oyuncuya odaklanan ve bu minvalde birbirinden etkileyici yapımlar üreten ender yönetmenlerden biri; “bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” de onlardan biri.
farklı renkte spotlarla biraz da acemice yaratılmaya çalışılan rüya tekinsizliğine çok da ihtiyaç yoktu kanımca. ve; üç sandalyenin tasarımları arasında küçük farklılıklar olsa da keşke temel ölçüleri değişmeseydi de oyunun sonunda birleştiklerinde tek bir büyük koltuğa dönüşebilselerdi. ama ne gam! bu dediklerim, yapımın geneli için detay ve niteliğini kesinlikle azaltmıyor.
ve gelelim oyunu nefes almadan bir çırpıda seyretme ve çoğu sahnede gülmekten nefessiz kalma nedenime: üç oyuncu. doğu can, hakan emre ünal ve -aynı zamanda oyunun yazarı olan- volkan çıkıntıoğlu; seslerini, tonlamalarını, vurgularını, mimiklerini ve bedenlerini kullanış şekilleriyle, mekanı paylaşmalarıyla, birbirleriyle paslaşmalarıyla; aynı nefesin parçası ve tek bir adamın altbenlikleri olarak üçü de benzersizler.
geçen sezon beni en çok etkileyen yapım murat mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği “sen istanbul’dan daha güzelsin” idi. üç kadın oyuncu, üç sandalye, arkada asılı bir perde dışında boş bir sahne ve yurdumun kadınlarının hikayesiydi beni hem güldüren hem etkileyen. bu sezon daha bitmedi ama ben sanırım en iyi yapımımı şimdiden buldum: üç erkek oyuncu, üç sandalye, boş sahne ve yurdumun erkeklerinin hikayesi.
“bir meşrutiyet faciası yahut gündüzlerimiz” tam da konu edindiği rüyalar gibi sınırı, mantığı, normali olmayan delidolu, absürd ve çok eğlenceli bir komedi. oyunu yürekten tavsiye ederim, kaçırmayın!
21 Nisan 2013 Pazar
seyyar sahne'den iki oyun
seyyar sahne'nin "tehlikeli oyunları"nı geçen sezon izlemiş ve büyülenmiştim. hemen diğer oyunlarının peşine düştüm, sık sık da oynuyorlardı gerçi, ancak ben bir türlü denk getiremedim. mart'ın sonunda tek akşamda "iki oyun birden" yaptılar da yakaladım: tezer özlü'den "çocukluğumun soğuk geceleri" ve pierre riviere'den "ben, pierre riviere..."
ilki 2010 ikincisi 2006 yapımı oyunların sahneleme dili "tehlikeli oyunlar" ile özdeş: dekoru, müziği, makyajı olmayan, oyunculuğa (üç oyunun da yönetmeni celal mordeniz'in deyişiyle "solo performans araştırmaları"na) yoğunlaşan tek kişilik oyunlar. edebiyat uyarlaması olan güçlü metinlerin, yetkin oyunculukların ve boş mekanın seyircide uçsuz bucaksız bir imgelemi hareket geçirdiği oyunlar bunlar.
"tehlikeli oyunlar"da sadece iki salıncak vardı oyuncuya eşlik eden; "çocukluğumun soğuk geceleri"nde üç çarşaf, "ben, pierre riviere.."de bir-iki tebeşir kullanıldı. üç çarşafla hayatı boyunca aykırı olarak yaftalanan bir kızın hikayesi, kara zemini elyazısıyla büyük bir hatırata çeviren tebeşirle ise sıradışı bir câni öyküsü canlanıyor sahne mekanında.
"çocukluğumun soğuk geceleri"nin anlatıcısı nesrin uçarlar'ın hakkını yememek lazım; üstüste bir kaç kere teklemiş olsa da oldukça iyi bir performans çıkardı. ancak esas; "tehlikeli oyunlar"da ilk defa izleyip olağanüstü bir oyuncu olduğuna kanaat getirdiğim erdem şenocak "ben, pierre riviere..."de bu "oyunculuk gösterisinin" bir istisna olmadığını, gerçekten de şu şeytantüyü sahibi ender sanatçılardan biri olduğunu kanıtladı.
"çocukluğumun soğuk geceleri" ile "ben, pierre riviere..." 27 nisan akşamı tekrar peşpeşe itü maçka işletme fakültesinin mütevazi sahnesinde hayat bulacaklar. kaçırmamak lazım; hem enfes iki oyunla başka diyarlarda dolaşmak için, hem de seyyar sahne'nin ege'de inşa etmekte olduğu, herhalde türkiye tiyatrosu için en heyecanverici ve verimli projelerinden biri olan tiyatro medresesi'ne bir bilet parasına yardımda bulunmak için!
Etiketler:
celal mordeniz,
erdem şenocak,
seyyar sahne,
tezer özlü,
tiyatro
8 Mart 2012 Perşembe
tehlikeli oyunlar / seyyar sahne

bir oyuncu tek bir nefes süresinde en fazla kaç karaktere ses verebilir?
...
yakın zamanda bir arkadaşım laf arasında “uzun zamandır izlediğim en iyi oyun” demişti seyyar sahne’in “tehlikeli oyunlar”ı için. haksız değilmiş; bence de son zamanların en nefeskesici oyunu.
sahnede bir oyuncu. çıplak ayaklı, yırtık kazaklı, dizi çıkmış pantalonlu, saçı sakalı birbirine karışmış tek bir oyuncu.
ve iki de salıncak; yanyana, biri önde diğeri arkada, biri yerden normal yükseklikte diğeri ondan biraz daha yüksekte.
ilk bölümü 80 ikincisi 50 dakika süren, tek oyunculu, iki salıncaklı, müziksiz, sabit ışıklı; kağıt üzerinde “yoksul” gözüken “tehlikeli oyunlar”, başladığı ilk andan itibaren avucunun içine aldı beni ve bir an bile sıkmadan geçirttiği yaklaşık 2.5 saat sonrasında “hiç bitmese keşke” dedirterek salıverdi.
bu kadar etkileyici olmasındaki en büyük pay sahibi o tek oyuncu: erdem şenocak. ikinci etkense oyuna kaynaklık eden metnin oğuz atay’a ait olması. ve tabii ki, oyunun diğer yaratıcıları: yönetmen celal mordeniz ve metni düzenleyen-reji danışmanı oğuz arıcı. şenocak’ın oynayan dışında, metni düzenleyenlerden biri olduğunu da belirtmek gerekir.
...
"...Kaygımız oyuncunun ve oyun karakterinin aynı anda sahnede görülebileceği bir form bulmaktı. Oyuncunun kendini sahnede teşhir etmediği aynı zamanda rolün arkasına saklanmadan kendisini seyirciye açtığı bir form… Bu bir süredir arayışında olduğumuz bir şey. Kulis kullanmamak, bölüm aralarındaki su içmeler ve oyunculuktaki rahatlık ve hafiflik bu forma hizmet ediyor..."
“seyyar sahne”cilerden erdem şenocak bir röportajda artaud, grotowski, barba etkisinden bahsediyor.
bu ustaların yanısıra, “tehlikeli oyunlar” bana, bu ustalarla aynı çizgide ürünler veren başka bir ustanın, peter brook’un, son yıllardaki projelerinde iyice rafineleştirdiği oyuncu odaklı sadeliği hatırlattı.
şenocak’ın salıncağa başüstü asılarak, durduraksız konuştuğu sahnede ise, beckett’in sadece bir ağız tarafından oynanan “not i” oyununun etkisini yakaladım.
salıncaklar 130 dakika boyunca neler olmadı. meğer ne marifetmiş seyyar sahnecilerinki; iki salıncaktan koca bir dünya, fantazisi geniş bir rüya yarattılar.
...
"...Romanın uzunluğu, bir kere bu işe girişmeye karar verdikten sonra bizim için güçlük yaratmadı. “Bu oyun mutlaka çıkacak” ya da “şu tarihe yetişecek” kaygısı taşımadığımız için bunalım dönemleri yaşamadık. Rahat rahat, uzun uzun prova yaptık. Ayrıca romanın her sayfası bir tiyatrocu açısından iştah kabartıcı. Biz de prova sürecinin ortalarına kadar romanı ikişer saatten iki oyun halinde oynarız diye düşünüyorduk. Sonrasında senin de seyrettiğin bu 130 dakikalık versiyon üzerinde karar kıldık. Sahnelemede tıkandığımız yerde ise sahne tasarımında kullandığımız salıncaklar imdadımıza yetişti. Fikir oyunun yönetmeni Celal Mordeniz’le buluşmalarımızın birinde Celal’den çıkmıştı. Salıncakların, üzerinde birtakım tehlikeli oyunlar oynanabilecek şeyler olduğunu söyledi. Şimdi dönüp baktığımda salıncakların özellikle Hikmet’in ele gelmeyen, kaygan zihin dünyasının havasını yakalamamızda çok yardımcı olduklarını görüyorum..."
“tehlikeli oyunlar”, hikmet benol’un yere yatmış halde, rüya görürkenki sayıklamalarıyla başlıyor, ortalarda bir yerde erdem şenocak hikmet’i yine gözleri kapalı olarak oynayarak rüya halinin devamlılığını vurguluyor ve oyun 130 dakika sonra hikmet yine yerde yaratken, yeniden rüya halindeki sayıklamalarıyla ve son sözü “düşünüyorum” ile noktalanıyor. [oyunun içinde “cogito”su kullanılmadan atıfta bulunulan ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” (cogito ergo sum) tamamlanmış oluyor.]
“tehlikeli oyunlar” bütünüyle uzun bir rüyadan oluşuyor belki; belki de kesintisiz bir bilinç akışından. hikmet’in hayatına giren onlarca karakter, mekan, olay serbest bir kurguyla konu ediliyor. türkçe edebiyatın benzersiz yazarlarından atay’ın 500 sayfalık “tehlikeli oyunlar” romanı seyyar sahne tarafından özü, atmosferi, dili korunarak sahneye taşınmış.
...
"...Onun dışında tüm oyunu Hikmet’in kafasında geçen bir dizi görüntü, bir sayıklamalar bütünü olarak düşündük. Tek kişilik bir oyun olması da bu dramaturginin bir parçası. Örneğin farklı karakterlerin uzamdaki yerlerini sabitlemedik. Hüsamettin Albay bir an solda, hemen sonra sağda belirebiliyor. Çünkü Hikmet’in kafasında gezinen bir albayla karşı karşıyayız..."
sahnede tek bir oyuncu var, ama o tek oyuncunun bedeninde onlarca can. elleri, ayakları, ayak parmakları, ağzı, gözleri, sesinin tonları, vurgularının şiddeti, nefesinin ritmi; hepsi birbirinden bağımsız olarak canlanıp bir sürü karakterlere bürünüyor. erdem şenocak öyle böyle değil, muazzam bir oyunculuk gösterisi sergiliyor.
bu oyun sayesinde çok net bir şekilde farkına vardım ki, tiyatro denen şey aslında bu! boş bir mekan, çok basit bir aksesuar, tek bir oyuncu ve sıkı bir metin. bu kadar az. bu kadar yalın. bu kadar “basit”.
alıntılar: "seyyar sahne ve erdem şenocak", röportajı yapan: gülay çıtak, www.tiyatrom.com, 01.01.2010.
Etiketler:
celal mordeniz,
erdem şenocak,
oğuz atay,
seyyar sahne,
tiyatro
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



