bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2012 Cuma

keşke...



iksv’nin ünlü katalan topluluk la fura dels baus’a hazırlattığı 40. yaş kutlaması “istanbul istanbul” gösterisinin iki akşamına da bilet almıştım. çünkü, reklamlarında söylendiği üzere, la fura dels baus’un dünyanın en çarpıcı gösteri topluluklarından biri olduğunu düşünüyordum.
1998’de tiyatro festivali’ne konuk olduklarında “f@ust 3.0”ı hayranlıkla izlemiştim. 2010’da istanbul’la birlikte avrupa kültür başkentlerinden ruhr’un duisburg kentindeki açık hava gösterisi “rheingold”un hazırlık aşamasını belgeleyen ve gösterinin tamamını içeren filmi geçen sene arte’de hayranlık ve gıpta ile izlemiştim. zaman zaman mezzo kanalında topluluğun beyinleri carlus padrissa ile alex ollé’nin sahneye koydukları operalara da (örneğin “mahagonny kentinin yükşelişi ve düşüşü” veya “la damnation de faust”) denk gelmiş, büyülenmiştim.
eh böyle bir topluluk istanbul’la ilgili bir prodüksiyon yapıyorsa, mutlaka iki kere izlemeyi hak edecek kadar iyi olacaktır diye düşünmekde haksız olmamalıydım.

...

dün akşam camialtı tersanesine gidip, gösterinin başlamasını beklerken etrafıma şöyle bir göz atınca gördüm ki, 2010 “rheingold”daki alet, edevat, obje ve sistemlerin aynısı buraya getirilmiş. gösteriyi sonuna kadar seyrettikten sonra ise “aydım”.
anlaşılan sanata değil de ticarete kafası müthiş çalışan la fura dels baus’un kurucuları 5-6 adet alet tasarlamışlar, kim isterse gidip, farklı kombinasyonlarla 60 dakikalık bir gösteri hazırlayıp işin içinden çıkıyor, paralarını alıyorlar.
sanat bunun neresinde? sanat bu kadar kolay üretilir ve tüketilir mi oldu!

şimdi geri dönüp tekrar bakınca; “rheingold” yine belli bir kaliteyi tutturan bir işmiş; orada parçalar birbirleriyle anlamlı bir bütün oluşturmuşlar; gerek müzik gerek objeler gerekse de parçaları birbirine bağlayan hikaye sırıtmıyor.
"istanbul istanbul” ise; güneydoğumuzdan bir ağıt, iki karadeniz şarkısı (bari bir de zeybek havası olsaymış), en turistiğinden güvercinli, tramvaylı, istiklalli istanbul görselleri, türkiye’nin en güzel ve vurgusu en mükemmel seslerinden tilbe saran’ın okuduğu “istanbul’u dinliyorum” şiirinin insanı soğutacak kadar tekrarlanan hep aynı dizeleri, “war horse”dan apartılmış at, bir arkadaşın “köy düğününden hallice” diye tanımladığı atmosfer, birbirleriyle bağlanmayan müzikler (carmina burana yerine fazıl say nazım oratoryosu çaldı diye seviniyor insan!)

iksv reklamlarında “dünya prömiyeri” olarak tanımlanınca, haklı olarak gazetecinin biri sormuş basın toplantısında; “bu gösteriyi başka ülkelere götürecek misiniz” diye. ollé ile padrissa “burası için tasarladığımız laleleri ilerde başka gösterilerimizde kullanacağız” diye cevaplamışlar.
beş yapraklı laleler; içlerinde ikişer kişi, her biri ikişer yaprağı kapayıp açıyor, bu sırada beşinci yaprak hep açık kalıyor; bir obje bu kadar mı tasarım özürlü olur!

…

bienali ve üç beste siparişini (2010’da paert’e, 2012’de kancheli ve say’a) bir kenara koyarsak; iksv’nin 40 yılda uluslararası anlamda attığı tek akıllı adım pina bausch’un “nefes”ine ortak olmak oldu. 2003’de ortaya çıkan “nefes” o yıldan beri paris, new york, londra, atina dünyayı dolaştı; her gittiği yerde program broşüründe “istanbul kültür ve sanat vakfı ve istanbul tiyatro festivali ortaklığıyla” ibaresi okundu. onun da ötesinde “istanbul hakkında” bir gösteri 10 yıldır dünyayı dolaşmakta ve tanztheater wuppertal var olduğu sürece de dolaşacak; şehrimizden esinlenmiş dünyaca ünlü bir sanatçı dünya üzerinde bir sürü izleyiciye istanbul’u anlatmaya devam edecek. iksv’nin 40. yılında yapması gereken işte böyle bir ortaklıktı aslında.

tiyatro festivalinin 15.’sinde finanse edilen zingaro at tiyatrosu o gösteriyi kaç yıl oynadı, olsa olsa 2-3 yıl; amos gitai-jeanne moreau projesi bir yaz üç festival gezdi bir de paris’te sahnelendi.
örneğin sidi larbi cherkaoui’nin bir projesine ortak olmak güzel, ancak o da bir yapıtını en fazla 3-4 yıl oynadıktan sonra rafa kaldırıyor. dolayısıyla eğer bir projeye ortak olunacaksa repertuar tiyatrosu mantığında çalışan topluluklardan birine, ilk aklıma gelenler örneğin sacha waltz, anne teresa de keersmaeker, marie chouinard, angelin preljocaj, tr warsawa veya benim bilmediğim ama eminim dikmen gürün hocanın çok daha iyi bilerek belirleyeceği bir sanatçıya teklif götürülüp; onlara gerekirse istanbul’da konaklama ve çalışma imkanı ve mali destek sağlanarak ya istanbul’la ilgili ya da bir şekilde istanbul’a veya türkiye’ye bağlanan, ya da ne biliyim “40” kavramından yola çıkan bir yapıt üretmeleri sağlanmalıydı.
itirazları duyar gibiyim. “ama pina bausch gibi kentler üzerine çalışan yok ki”. iyi de, siz yeterince kararlı ve istekli olursanız, hele de iddia ettiğiniz gibi bir ülkenin kültür ve sanat alanında söz sahibi, deneyimli 40 yıllık bir kurumuysanız, gözünüze kestirdiğiniz bir topluluğu/sanatçıyı ikna etmemeniz için hiç bir engel olamaz ki, eninde sonunda amacınıza ulaşırsınız. yeter ki isteyin.

...

hayal bu ya; iki-üç yıl öncesinden ariane mnouchkine’le bağlantı kurulup ikna edilerek ona bilge karasu’nun “göçmüş kediler bahçesi” verilseydi ve théâtre du soleil’in iksv’nin 40.yılına yetiştireceği yeni projesinin böyle bir uyarlama olması sağlansaydı fena mı olurdu. yapıt çıktıktan sonra, iksv kolunu bile kıpırdatmak zorunda kalmadan, mnouchkine ve théâtre du soleil nasıl olsa; pina bausch gibi, kendi tanınmışlığı ve dünya üzerinde onlara gösterilen talep sayesinde; bu yapıtı sayısız turneye götürecek ve bu sayede istanbul’un, iksv’nin veya türkiye topraklarına dair bir şeyin tanıtımı bütün doğallıyla yapılmış olurdu.

yine duyar gibiyim; théâtre du soleil’i yıllardır getirmek istedik ama bir türlü istanbul’da mekan bulamadık. iksv’nin yıllardır getiremediği théâtre du soleil bu zaman zarfında üç kere atina’ya nasıl gitti! hem de sonuncusu geçen yıl olmak üzere; yunanistan krizle boğuşurken. atina’da da théâtre du soleil’in girebileceği boyutlarda bir mekan yok. ne yaptılar; şehrin dışında bir hangar kiralayıp, otobüslerle ulaşımı sağladılar.

iksv bu sefer de “yeterli seviyede sponsor ve yerel yönetim-devlet desteğinden yoksunuz diyecektir”. 2003’de “nefes”in finansmanı bile zar zor denk getirilebilmişken hele...
iyi de, sormazlar mı o zaman adama; sen ki 40 yıldır bu şehrin kültür-sanat faaliyetlerinde -neredeyse tekel olacak kadar- söz sahibi, saygın, donanımlı, dünyaca tanınan bir kurumsun, bunca yılda sağlam, yerleşik bir kültür vizyonu oluşturamadın mı, partiler-üstü bir yapılanmayla yerel yönetimden kesintisiz destek alma konusunda bir politika/oluşum yaratamadın mı!

…

şimdi elimizde ne var? kendimiz çaldık kendimiz oynadık. ha, arada, la fura dels baus para kazandı.
bu gösteriyi dünya üzerinde kaç sanatsever takip etti; “la fura dels baus istanbul üzerine özel bir proje hazırlıyormuş, gidip istanbul’da seyredelim” deyip şehrimize gelen oldu mu!
iş artık böyle yürüyorsa, yani sanat ticarete dökülmüşse, bari siz de oyunu kurallarına göre oynasaydınız; la fura dels baus’a öyle bir gösteri hazırlatsaydınız ki, dünyanın dört bir köşesinden millet merak edip gelseydi; 40. yaş bahane, şehre, ülkeye katkı, gelir sağlanmış olsaydı!

6 Mayıs 2011 Cuma

karasu & bausch


geçen gün, çoktandır haber almadığım bir arkadaşım bir elektronik mektup yolladı bana; "seni hatırlatan şeyler bombardmanına uğrayınca bir mail atayım dedim" diyerek.

bilge karasu ile pina bausch'u bende birleştiren tek şey ikisini (ve yapıtlarını) çok çok çok seviyor olmam değil sadece.
2004'te ilk defa wuppertal'e, beş günlüğüne pina bausch festivali'ne gidip, dört ayrı yapıtını izleyip döndükten sonra, pina bausch'a (tanztheater wuppertal ofisine) bir paket yollamıştım; dhl paketin ofise teslim edildiği bilgisini geçmişti gerçi, ama bizzat pina bausch'un eline ulaşmış mıdır yoksa topluluğun ofisinin raflarında tozlanıyor mudur bilmiyorum.

o beş günün karşılığı olarak kendimce pina bausch'a bir hediye paketiydi yolladığım; bir mektup içeriyordu, festivalde izlediğim dört ayrı yapıt hakkındaki görüşlerimi aktardığım, kardeş türküler'in dvd'si vardı ve bir de bilge karasu'nun "göçmüş kediler bahçesi" adlı benzersiz, muhteşem yapıtının ingilizcesi.

pina bausch'un yapıtlarını tasarlarken edebiyattan da ilham aldığını bildiğim için (özellikle bir kaç yapıtının künyesinde péter esterházy'nin adı geçiyor), onu kendimce çok sevdiğim ve onun da seveceğini düşündüğüm bir yazarla tanıştırmak istemiştim.
[fazlaca naif ve romantik bir hamleymiş yaptığım, bugünden geriye bakınca!]

"bilge karasu'yu okumak" adlı toplantının bugünkü bölümünde konuşan deniz göktürk meğer "göçmüş kediler bahçesi"ni almanca'ya çevirmişmiş; 1991'de başlamış çevirmeye, 1993'te bitirmiş ve ancak 2002'de yayıncı bulabilmiş kitap.

...

deniz göktürk "göçmüş kediler bahçesi"nin sinemasal esinlerine, özlem özkan bilge karasu'nun barok resimle olan bağlantısına, yıldırım avcı roland barthes'ın fotoğraf sanatında ortaya attığı "punctum" fikrinin karasu metinleriyle olan özdeşliğine değindi.

deniz hanım iki film parçası gösterdi: ilki, karasu'nun bizzat "göçmüş kediler bahçesi"nde adres gösterdiği walerian borowczyk'ın 1971 tarihli "blanche" filmiydi. ikincisi ise, bu sefer deniz hanım'ın konu ve atmosfer olarak karasu'yu çağrıştırdığını düşündüğü, werner herzog'un 2005 tarihli "death for five voices - gesualdo" filmiydi. hatta deniz hanım bundan bir kaç yıl önce herzog'un eline vermiş "göçmüş kediler bahçesi"nin çevirisini; herzog okumuş mudur...

bahsini ettiğim 4.oturum bilge karasu yapıtlarının diğer sanat dallarıyla ilişkisinin kurulduğu, günün en heyecanverici bölümüydü.

ayrıca; fatih özgüven'in müthiş bir yumuşaklık, alçakgönüllük ve sevecenlikle sunduğu, ama içinde çok ince ve keskin gözlem ve yorumlar barındıran "göçmüş kediler bahçesi'ni okurken"i; nihan avcı'nın bütün bilge karasu metinlerinde dolaşarak ustaca derlediği "ölümün kara'sularında"sı; jale parla'nın ve engin kılıç'ın "gece" okumaları ve neslihan demirkol'un "troya'da ölüm vardı"daki anlatıcıları ortaya koyduğu "müşfik'i kim anlattı?"sı günün diğer zihinaçıcı ve heyecanverici sunumlarıydı.

...

toplantının dünki bölümüne katılamamış olmaktan büyük üzüntü duyarak, ama bugünkünü baştan sona takip etmiş olmanın diriliğiyle ayrıldım salondan.

çoğu konuşmacının, sunumları öncesinde bilge karasu'yu tekrar okuduklarını söylemeleri heveslendirdi beni ve; olur da hayatta ve sağlıklı olursam 65'imden sonra tekrar okumayı planladığım kitap listemde külliyatıyla bulunan bilge karasu'nun, hepsini birbirinden derin, etkileyici ve okuması keyifli bulduğum kitaplarına 25 yıl beklemeden tekrar başlama heyecanı filiz verdi içimde...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

bilge karasu'yu okumak




5 Mayıs 2010 Perşembe

9:15 Müge Gürsoy Sökmen
9:30 Oruç Aruoba: “Ioakim’in Tilki’si”

10:30 I. Oturum
Süha Oğuzertem: “Bilge Karasu’nun Okuma Pratiği”
Yücel Kayıran: “Bilge Karasu’da Kurmacanın Kuruluşu”
Tansu Açık: “Bilge Karasu Okumaları: Mektuplar”

12:00 II. Oturum
Ali Akay: “Dumezil Etkisi”
Servet Erdem: “Karasu Metinlerini ‘İki’den Okumak”
Öndercan Muti: “Ses ve Boşluk: Baskı Ortamında Daimon"

14:15 III. Oturum
Murathan Mungan: “Bilge Karasu’dan Öğrendiklerim”
Doğan Yaşat: “Bilge Karasu’da Susku’nun Estetiği”
Ender Keskin: “Hayvanlar ile İnsanlar, Ses ile Söz Arasında”

16:15 IV. Oturum
Kıvılcım Yıldız Şenürkmez: “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Süreklilik, Dönüşüm ve Müzikal Akış”
Cüneyt Türel: “Çeşitlemeli Korku Üzerine”
Seslendirme: Çeşitlemeli Korku
Yöneten: Erdem Çöloğlu
Soprano: Şebnem ÜnalAlto: Elif Tuğba TekışıkTenor: Erdem Nusret KarakaşBariton: Bahadır Noyan CoşkunBas: Fatih Çakmak

6 Mayıs 2010 Cuma
10:00 I. Oturum
Hilmi Tezgör: “Kılavuz’un Bahçeleri”
Nihan Abir: “Ölümün ‘Kara’sularında”
Onur Avcı: “Tanımın Ölümü: Bir İncitmebeni Okuması”

11:30 II. Oturum
Jale Parla: “Gece’nin Distopya ve Bohemyası”
Engin Kılıç: “Gece Nasıl Bir Darbe Romanı?”
Zeki Coşkun: “Gece ve Ötesi”

14:00 III. Oturum
Fatih Özgüven: “Göçmüş Kediler Bahçesi’ni Okurken”
Türker Armaner: “Korku, Yalan, Hakikat: Uzun Sürmüş Bir Gün”
Burak Kesgin: “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda ‘Kaçış’ İzleği”

15.45 IV. Oturum
Özlem Özkan: “Bilge Karasu’nun Bir Metni Üzerine Resim”
Yıldırım Arıcı: “Avından Göz Alan Göz Yazıları”
Deniz Göktürk: “Dönüşümler Diyarında Avrupa’yı Düşlemek”

17:15 V. Oturum
Neslihan Demirkol: “Müşfik’i kim anlattı?: Troya’da Ölüm Vardı’da Anlatıcılar”
Zeynep Zengin: “Ustadan Çırağa: Yaşam ve Ölüm Üzerine”
Levent Kavas: “Dere Tepe Düz: Karasu’nun Süreyerleri”

18:20 Kapanış Konuşması: Doğan Yaşat: “Bilge Karasu’yu Nasıl Okuduk?”

4 Şubat 2009 Çarşamba

eski bir dostla yeniden karşılaşmak gibi

"göçmüş kediler bahçesi" adlı şaheserin, bu diyardan erken göçmüş yazarından kalanlarla derlenmiş yeni bir kitap çıkıyor 5 şubat'ta: "susanlar"

"susanlar"ın içinde bilge karasu'nun daha önce dergilerde yayımlanmış ama kitaplaşmamış öyküleri, denemeleri, şiirleri, onunla yapılmış söyleşiler var. bu kitabı serdar soydan'ın gayretine, yıllar süren araştırma ve çalışmasına borçluyuz, sağolsun!