29 Ekim 2015 Perşembe

yunan koreograf papaioannou'dan insan"oğlu"nun "ilksel meselesi"ne dair bir etüd



dimitris papaioannou 2000’de “medea” ile istanbul tiyatro festivali’nin açılışını yapmıştı; “medea”yı izleyememiştim. 2004 atina olimpiyat oyunlarının açılış töreni’ni onun tasarladığını ise, töreni hayranlıkla izledikten çok yıllar sonra öğrendim. 1984 los angeles olimpiyatı’ndan beri kesintisiz bütün açılışları izlemiş biri olarak, la fura dels baus imzalı 1992 barselona töreni ikinci olmak üzere, seyrettiğim en yaratıcı, esinini bütünüyle bulunduğu toprakların geçmişinden ve kültüründen aldığı halde 1996 seoul gibi folklorik veya 2012 londra gibi pop olmadan evrensel olabilen bir çağdaş sanat ürünüydü 2004 atina açılış töreni.
papaioannou’yu, internette kendisinin paylaştığı işlerinden bölümler içeren videolardan, “2” adlı işinin dvd kaydından ve son olarak da 2014 bakü olimpiyatı açılış töreni’nden takip etmeye devam ettim. bu tören de yine, bir yandan bir olimpiyat açılışının gerektirdiği görkemi içerirken, diğer yandan insaniliği ve insan ölçeğini kaybetmeyen; aynı anda hem epik hem lirik olabilen müthiş bir dengeye ve yaratıcılığa sahipti.
papaioannou’yu ne yapıp edip artık canlı takip etmeliyim diye düşünürken karşıma muhteşem bir fırsat çıktı: papaioannou çağdaş italyan tiyatrosunun haşarı çocuğu, feminist emma dante’nin davetiyle rönesans döneminden kalma ünlü tiyatro binası teatro olimpico’da, sondan bir önceki işi “primal matter”ı sahneleyecekti. hem mekânın benzersizliği hem de papaioannou faktörü birleşince vicenza seyahati elzemleşti; 2-3 ekim 2015 tarihlerinde sahnelenen “primal matter - special edition”ı 3 ekim cumartesi akşamı izleme şansına erdim.


“primal matter” dinden sanata, insan ilişkilerinden tıbba her anlamda yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiyi ortaya seren, tartışan, sorgulayan bir yapıt.
yapıtın “yaratanı” dimitris papaioannou bütünüyle siyahlar içinde (siyah gömlek, siyah takım elbise ve siyah ayakkabasıyla) seyirciyi salonun kapısında karşılıyor, “iyi akşamlar” diliyor ve bileti kontrolü yapıyor. herkes yerleştikten sonra, oditoryumdan sahneye geçiyor; bir priz ile fişi birbirinden ayırıp oditoryumun ışığını kesiyor, başka bir priz ile bir fişi birleştirip sahnenin ışıklarını yakıyor.

bu başlangıç sekansının ardından 80 dakika boyunca bütünüyle siyah kıyafetli yaratan (dimitris papaioannou) ile çırılçıplak yaratılan (michalis theophanous) arasındaki gerilimin çeşitli veçhelerini izliyoruz; kâh ressam ile modelini, kâh heykeltraş ile heykelini, kâh tanrı ile ademi, kâh tanrı ile isa’yı, kâh michelangelo ile davud’u, kâh doktor ile masanın üzerinde muayene/ameliyat ettiği hasta, kâh en basit haliyle iletişim kurmaya çalışan iki farklı (biri ezen, diğeri ezilen) insanı, kâh birbirinin doppelgaenger’i iki adamı, kâh birey ile alter egosunu, kâh biri ile ötekini seyrediyoruz sahnede.

bütün bu ikiliklerin ve ilişkilerin temelinde yatan öz ise 80 dakikanın son 10 dakikasını oluşturan sekansta sunuluyor bize. o 10 dakikayı izleyince anlıyoruz ki, önceki 70 dakikaya ustaca bir kurguyla serpiştirilmiş olan bazı parçalar aslında bu son sekansın bileşenlerini oluşturuyorlar. ve bu son sekansın ışıklar sönmeden hemen önceki son görüntüsü insan”oğlu”nun “ilksel meselesi”nin cinsellik olduğunu fısıldıyor kulağımıza; insan”oğulları”nı yönetenin akıl değil uçkur olduğunu gösteriyor bize.



papaioannou, derdini anlatmak için kullandığı araçları (bu insan bedeni de olabiliyor, cansız nesneler de) parçalamayı, parçalara ayırmayı seviyor; ve daha sonra tekrar birleştirmeyi, ama bu sefer başka araçlarla (başka bedenlerle) birleştirmeyi.
bir bütünün bileşeni olan parçalar önce, bütünden ayrıldıklarında “farkına varılır” olarak kendi başlarına anlam ifade etmeye başlıyorlar; sonra, diğer bir bütüne dönüştüklerinde farklı bir anlam kazanıyorlar. seyirci olarak bir parçayla özdeşleştirdiğiniz bir anlam, parça başka bir bütünün bileşeni haline gelince dönüşüyor; anlamlar çoğalıyor. aynı durum bütün için de geçerli; bir bütünün onunla ilk karşılaştığınızdaki anlamı, bütün parçalandığında bozuluyor, değişiyor, dönüşüyor.

papaioannou bu parçalama ve yeniden birleştirme işlemlerini hem yaparken hem de yapmak için sürekli seyircinin algısıyla oynuyor; tam bir koordinat sistemine, bir bakış açısına, bir duruma/bütüne alışmışken, bir anda herşeyi altüst edip size yepyeni bir koordinat sistemi, bakış açısı sunuyor; yepyeni bir durum/bütün yaratıyor.
papaioannou seyircinin algısıyla oynama şeklini ise genellikle ilüzyon ve şaşırtma teknikleri üzerine kuruyor oluşuyor; tam bir sihirbaz gibi, başarıyla yüzeylerle ve derinlikle oynuyor.

papaioannou’nun, sahneleri kendi içlerinde düzenleme tarzı ise frontal/cephesel; bu da kaçınılmaz olarak iki boyutlu bir tasarım dünyası demek. bu seçim resim eğitimi almış olmasından da kaynaklanıyor olabilir, antik yunan sanatının temeltaşlarından biri olan vazo resimlerinden yoğun olarak esinleniyor olmasından da. belki de zanaatkârane ilüzyon teknikleri kullanan katmanlı barok tiyatronun çerçeve sahnesine yakınlık duyuyordur, bilemiyorum…
işin parçalarını oluşturan sahneler kendi içlerinde iki boyutlu olsalar da işin bütünü, yukarıda bahsettiğim koordinat/bakış açısı/durum yenilenmeleri sayesinde derinlik kazanıyor, üç hatta dört boyutlu hale geliyor. ancak bu derinlik rönesans’ın geliştirip fetişleştirdiği perspektiften ziyade ortaçağ freskolarından, barok tiyatrodan ve kübizminden besleniyor sanki.




“primal matter”ı, 1580 tarihinde inşa edildiğinden günümüze özgün haliyle ayakta kalabilen teatro olimpico’da izlemek ayrı bir keyifti. rönesans’ın kilit figürlerinden andrea palladio’nun, aynı zamanda doğup büyüdüğü ve önemli ürünlerini verdiği kendi şehri vicenza’daki teatro olimpico antik roma tiyatrosundan esinlenen sabit bir sahneye (skene’ye) sahip. sahnedeki kapıların arkasında, perspektif kurallarına uygun olarak inşa edilmiş antik kent sokaklarından oluşan -ve dünyada başka bir benzeri olmayan- üç boyutlu dekoru ise palladio’nun ölümünden sonra yapıyı tamamlayan scamozzi tasarlamış.

papaioannou, normalde sahnenin arka yüzeyini sağır bir duvarla sınırladığı işini bu eşsiz tiyatronun mimarisine uyarlamış; inşaat iskelesine benzeyen bir strüktürün boşluklu yapısı sayesinde palladio-scamozzi’nin sabit dekorunu görünür kılmış; tabii bu antik kültür kaynaklı dekor papaiaonnou’nun işine hem fiziksel olarak hem de düşünsel anlamda müthiş bir “arkaplan” sağlıyor; “primal matter”ın hem esinlendiği antik kültür ile hem de genel olarak sanattaki yaratan-yaratılan gerilimi ile birebir ilişkileniyor. papaioannou bununla da yetinmiyor, yapıtın bir bölümünde bizzat bu üç boyutlu dekorun sokaklarında yürüyerek ve kaybolarak bu eşsiz arkaplanı kendi yapıtı bağlamında işlevsel hale de getiriyor.



dimitris papaioannou’nun takviminde bu sezon 2012 tarihli “primal matter”ın başka bir gösterimi gözükmüyor, ancak 2014 tarihli “still life” adlı yapıtı başta atina ve selanik’te tekrar sahnelenmesinin yanısıra antwerp’ten sao paulo’ya, paris’ten stockholm’e, belgrad’dan şili-santiago’ya ve milano’ya uzanan geniş bir coğrafyada turneye çıkıyor. denk getirip “still life”ı bir şehirde yakalamak dileğiyle..


4 yorum:

  1. müthiş, yazınız için teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. yorumunuz için esas ben teşekkür ederim; yazımın birilerine ulaşmış olduğundan haberdar olmak sevindirdi beni :)
    iyi-kötü fark etmez, ses çıkaran olmayınca, sanki boşluğa yazıyormuşum gibi geliyor bazen :(

    YanıtlaSil
  3. Ben o kadar bayıldım ki dimitris zaten Pina dan sonra çok müthiş bir sanatçı benim için yeni fakat the great tamerin şuanda sold out olması beni çok üzdü. ama üzülme ben tüm yazılarını okuyorum genelde devam et 👌🏻

    YanıtlaSil
  4. The Great Tamer'ı bir yerde yakalarsınız; Mayıs sonunda Atina'da daha yeni gösterime başlayacak. Amsterdam, Avignon benim bildiğim ilk uluslararası durakları..

    YanıtlaSil