8 Ocak 2022 Cumartesi

istanbul'daki yeni atatürk kültür merkezi'nin düşündürdükleri

istanbul atatürk kültür merkezi 29 ekim 2021 cumhuriyet bayramı akşamı bir pseudo-açılışla hayatımıza katıldı. pseudo diyorum çünkü ne büyük salona sahne ekipmanı monte edilmişti (ki bu açıdan yıkılmadan önce dünyanın en donanımlı ve büyükleri arasındaydı), ne de açılıştan bir ay sonra gezdiğim yerleşkenin diğer mekanlarındaki inşaat çalışması tamamlanmıştı. ama 29 ekim simgesel bir tarih ve iktidarlar simgeleri kullanmayı pek severler.

yukarıdan aşağıya: perret, güney & kip, baba tabanlıoğlu, oğul tabanlıoğlu projelerinin ön cepheleri

şu anki bina; 1930'ların sonunda auguste perret'nin hazırladığı ön projeden esinlenerek 1946'da rükneddin güney ile feridun kip'in tasarladıkları ve 2. dünya savaşı sonrasındaki ekonomik buhran nedeniyle kaba inşaat seviyesinde kalmış projenin, kolonları tutularak 1956'da hayati tabanlıoğlu tarafından yeniden tasarlanarak 1969'da kullanıma açılan, 1970'deki yangından sonra revize edilen ve 1978'de tekrar açılan halinin 2010'larda murat tabanlıoğlu tarafından sadece ön cephesi tutularak yeniden tasarlanan ve 2021'de yarım yamalak kullanıma açılan şekli. 
istanbul akm'nin tasarım ve inşa süreci bana göre mimarlar arasında birbirlerinden habersiz oynanmış bir kulaktan kulağa oyunu. kelime kulaktan kulağa söylendikçe nasıl başka bir şeye dönüşürse, bu bina da aynı şekilde dönüşerek günümüze kadar geldi. 
ayrıca, her anıtsal mimarlık örneği gibi bu bina da en başından itibaren iktidarların oyuncağı olageldi. ilk olarak ismet inönü/lütfi kırdar zamanında tasarlandı, yarım kaldı, süleyman demirel tarafından açıldı. sudan nedenlerle kapatıldığı 2008'den günümüze siyasi çekişmeler ve inatlaşmalar içeren macerası ise zaten herkesin malumu, tekrarlamaya gerek yok.  

bu kadar tarih yeter, gelelim şu anki yerleşkenin tasarımına:
ana binanın tasarımının ana fikri kırmızı küre. oğul tabanlıoğlu büyük salonun oditoryumunu (yani seyirci kısmını) bu kürenin içine, küreyi de binanın dış konturlarını tanımlayan bir dikdörtgen prizma boşluğunun içine yerleştirmiş. küre iç mekanda prizmaya önden, iki yandan ve yukarıdan değmiyor, yani prizma tarafından tanımlanan büyük bir hacmin içinde kendi başına duruyor. kürenin taksim meydanı'na bakan tarafında neredeyse hiç bir şey yok. amaç, kürenin önünü herhangi bir döşeme ile kesmeyip, küreyi meydandan seyrettirmek. bunun için, bir gösteri sanatları binasında konvansiyonel ve işlevsel olarak kent ile oditoryum arasına konumlanması gereken fuaye kah giriş kotuna, kah bu kotun, yani yerin altına alınmış, kah üst kotlarda prizmanın tanımladığı boşluğun iki yanına, küreden arta kalan yan hacimlere sıkıştırılmış. 


(bu fotoğraf dışındaki bütün yeni akm fotoğrafları bana ait)

dıştan içe doğru fuaye-oditoryum-sahne sıralamasından oluşan gösteri binalarının bildik işleyiş şemasını altüst etmek, her ne kadar ışıklandırma ve cephedeki ışık yansımaları nedeniyle istendiği kadar bariz bir şekilde olmasa da, yani hakkıyla başarılamamış da olsa, kürenin meydandan görünmesi için verilmiş en büyük taviz. bildik şemaları altüst etmek herkesin harcı değil maalesef. ve daha da önemlisi: ne feda ediliyor ve ne uğruna! 
bildik şemaları altüst etmek ve ezber bozmak konusunda usta olan rem koolhaas'ın dallas'taki dee ve charles wyly tiyatrosu'nda yaptığı gibi bir tiyatro şemasını/işleyişini hem tipe yeni bir bakış açısı sunarak, hem de bunu binanın bulunduğu bağlamla da ilişkilendirerek altüst edebiliyorsanız, ancak o zaman literatüre geçer ve sizden sonra gelenlere ilham olursunuz.    

OMA & REX ortaklığında tasarlanıp inşa edilen dee ve charles wyly tiyatrosu'nun 
kelimenin tam anlamıyla altüst ettiği konvansiyonel tiyatro şeması

peki içeride, bu "kastre edilmiş" fuayede nasıl bir yaşantı var? 
.giriş kotundakiler zaten burunların dibindeki kırmızı küre dışında hiç bir şey göremiyorlar, onun önünde fotoğraf çektirmekle meşguller. 
.alt kot fuayesindekiler yukarıda dünyanın en ünlü meydanlarından birini seyretmek yerine mağaraya girmiş gibi, arkalıksız altıgen puflara rahatsızca tünemiş, kağıt bardaklardan kahvelerini yudumluyorlar (altıgen sehpalar eski akm fuayelerinin demirbaşlarındandı, ama arkalıksız puf olarak değil, sehpa olarak. eski akm'de koltuklar arkalıklı ve çok rahattı). 
.üst kotlarda yanlara çekilmiş fuayelerden ise meydan gözüküyor gözükmesine ama oralara ulaşabilirseniz. yan fuayelerin en anlamsız özelliği; birindeyseniz diğerine gidemiyor oluşunuz, gidebilmek için bir ya da iki kat merdiven inip, giriş kotunda diğer yöne yürüyüp, tekrar bir ya da iki kat merdiven çıkmak zorundasınız (bu yolculuk için neyse ki iki yana birer asansör de konmuş). peki bu zahmet neden var? çünkü yan fuayeler birleşmiyorlar, çünkü ortası boşluk, çünkü kırmızı kürenin meydandan gözükmesi lazım. yani aslında meydanı en güzel seyredebileceğiniz orta alanlar kürenin meydandan gözükmesi için boş bırakılmış, oralara döşeme atılmamış. 
eski akm zamanında önemli bir topluluk geldiğinde, mesela new york filarmoni orkestrası, ya da uluslararası bir gösterinin prömiyeri yapıldığında, mesela pina bausch'un istanbul'dan esinlenen "nefes"i, topluluk üyelerine ve davetlilere üst kat fuayesinde resepsiyon verilirdi; bazen masalı, bazen kokteyl düzeninde. merak ediyorum, bundan sonra böyle bir resepsiyon nerede verilecek; giriş kotu bu iş için uygunsuz, alt kot ise izbe! herhalde bunun için artık, vakko'nun işleteceği, boğaz manzaralı lokanta kullanılır... (bizleri akm'den mahrum bırakan 13 yıllık serüven zaten, o konumda bulunan bale prova salonuna bir lokanta koyma fikriyle başlamamış mıydı, bari artık tepe tepe kullansınlar o lokantayı!)

tiyatro-opera mekanları tarihsel olarak seyircilerin birbirlerini seyretme-seyredilme mekanlarıdır. bu seyretme ve seyredilme hali antik ve klasik yunan dönemi açıkhava tiyatrolarından, elizabeth dönemi ingiliz globe'larına, italyan opera binalarına uzanan 2300 yıl boyunca, yani kabaca 19. yüzyılın ortalarına kadar oditoryumda cereyan etmişken (ki bu durumun en istismara uğradığı 17.-18. yüzyıllarda aristokratlar sahnedeki gösteriden çok kendilerini seyretmeye tiyatro gelmişlerken, ki at nalı formunun da gerekçelerinden biri buyken, ki localardaki aristokrasi birbirini/kendini rahat rahat seyrederken sahneyi doğru düzgün göremezken, ki zaten o dönemde sahne de loştur, ancak en ucundakiler gözükür. siz bakmayın "farinelli" filmindeki gösteri sekanslarına, çoğunlukla bugünün bakışıyla çekilir dönem filmleri, stanley kubrick olmak her yönetmenin harcı değildir); oditoryumun karartılabilmesini sağlayan elektriğin icadıyla, wagner'in gesamtkunstwerk anlayışı doğrultusunda bayreuth operası oditoryumunda amfi düzenini tercih etmesiyle ve garnier'in ey paris sosyetesi oditoryumda birbirinizi seyretmek istiyorsunuz biliyorum ama orada sanat icra ediliyor, o zaman bari birbirinizi fuayede seyredin diyerek paris'te inşa ettiği yeni opera binasında, ortasına gösterişli, devasa, üç kollu bir merdiven kondurduğu, en az oditoryum kadar şaşalı bir fuaye hacmi tasarlamasıyla, seyretme-seyredilme olgusu artık oditoryumdan fuayeye taşınmış olur. bir sonraki aşama ise, 20. yüzyılla birlikte yaygınlaşan ve artık geniş yüzeyleri kaplayacak şekilde imal edilebilen cam malzeme sayesinde fuayenin, bütünüyle şeffaflaşarak kentten seyredildiği ve kenti seyrettiği bir konuma taşınmasıdır. 
kentsel olarak ise; bütün dünyada akm gibi iktidarların gösteriş objeleri olan anıtsal tiyatro-opera binalarının hepsinin önünde birer meydan yer alır, bu yaklaşık 1700'lerden beri böyledir. nedeni çok açıktır: bu binalar hükümdarların, devletlerin, hükümetlerin halklarına armağanlarıdır, ama diğer yandan da güçlerinin gösterisidir ve herkes tarafından görülmeli, seyredilebilmelidirler. meydan yoksa, uzaklardan itibaren görülebilmeleri için önleri açıktır, örneğin nehre, limana bakarlar. en ünlüsü sidney opera binası, en yenilerinden biri hamburg elbfilarmoni olan bu binalarda içeride olanlar gösteri öncesi, arası ve sonrasında dışarıyı, kenti, dışarıda olanlar ise içeridekileri, hareketleri ve silüetleri seyrederler. binanın şeffaf cephesi gösteri öncesi ve arasında hareketli bir duvardır, hatta bir sinema perdesidir adeta, şehrin yaşamına dahil olur.





buyrun, yeni akm'mizin küresinin esin kaynaklarından biri olan, ama akılcı çözümlerden de vazgeçmeyen bir tasarım: 
henning larsen'in kopenhag'daki kraliyet opera evi (2005).
oditoryum kütlesi aynı akm'ninki gibi gerek form gerekse malzeme ve renk olarak özelleştirilmiş, ve oditoryuma aynı akm'de olduğu gibi köprülerle giriliyor, ama nedense henning larsen fuayeleri iki yana atmayı, ortayı boşaltıp, tam da limanın diğer tarafındaki kraliyet sarayının/meydanının/heykelinin eksenine yerleştirdiği binasının en göz alıcı öğesi olan küreyi dışarıdan kabak gibi seyrettirmeyi akıl edememiş. aksine, fuayeler her katta birleşiyorlar, böylece seyirciler hem içeriyi hem dışarıyı seyrediyorlar ve seyrediliyorlar. 
garnier'in ünlü ettiği (ama aslında ilk defa ondan 100 yıl önce victor louis tarafından bordeaux büyük tiyatro'da kullanılan) fuayedeki büyük merdiven fikrinin ihtiva ettiği törensellik de bu binada korunmuş, çünkü burada girişten üst kota iki yandan çıkan merdivenler akm'de olduğu gibi birbirlerine çok uzak değiller, iç boşluğun uçlarına yerleştirilmemişler, dolayısıyla mekan yaşantısının/deneyiminin temel bileşenleri halindeler.  

işte, anıtsal bir gösteri sanatları binasının gerek iç yaşantı gerekse de kent bağlamlarında ihtiva ettiği bu en temel kavram, seyretmek ve seyredilmek, artık istanbul akm için pek geçerli değil. meydandakiler devasa bir kırmızı küreyi, o da cepheden yansıyan ışıkların arasından seçebildikleri kadarıyla, seyrediyorlar; içeride hareket eden insanlara, silüetlere değil, yaşayan, cıvıl cıvıl bir iç mekana değil, cansız, kırmızı bir nesneye bakıyorlar. içeridekiler için ise, yukarıda anlattığım gibi, durum daha vahim. halbuki eski akm'nin alt veya üst kat fuayelerinden güneşin batışını, meydanın hareketini, insanları, taşıtları ve kentin bize sunduğu sürprizleri, örneğin siz gösteriyi seyrederken bastırmış karın, araya çıktığınızda meydanı esir alışını seyretmek ne güzel, ne keyifliydi.

eski akm bir taraftan iç mekanda meydanla bu görsel bağlantıyı sağlarken, diğer taraftan dış mekanda taksim meydanı'ndan 4-5 basamak aşağıdaki kotu ve önündeki taşıt yoluyla arasındaki ince yeşil hat sayesinde meydanın keşmekeşinden, gürültüsünden de yalıtırdı sizi. şimdi artık o, alçak bitkiler ve ağaçlardan oluşmuş yeşil hat da yok. akm'nin önündeki alana, bina boyunca devam eden taş basamakların her noktasından inebiliyorsunuz. kabak gibi ortadasınız. bina da kabak gibi ortada. zaten öyle olması istenmiş, içeride ve dışarıda kırmızı kürenin gözükmesini engelleyebilecek her şey ortadan kaldırılmış.





tekrar iç mekana dönüyorum; küre o kadar önemsenmiş ki, içine yerleştirildiği dikdörtgen prizmanın içinde temiz, hiç bir parçası yenmemiş, yani tam olarak gözükebilmesi için, büyük boş hacimler bırakılmak zorunda kalınmış. bunlar sadece insan ölçeğini değil, binanın kendi ölçeğini de aşan, anlamsız boşluklar. doğal olarak bu boş hacimlerin etrafı, yani yan ve arka duvarlar, tavan, hepsi gri taş kaplı ve sağır. inanılmaz bir hacim ve malzeme israfı var. ne uğruna! 
merak ediyorum; 21. yüzyılın ilk yirmi yılını geride bırakmışken insanı bu kadar ezen, küçük gösteren, insan ölçeğinden bu kadar uzak ve her şeyden öte "kaba" bir tasarım dünyanın hangi "uygar" ülkesinde kendine yer bulabilirdi?





kastre edilmiş fuayeden arta kalan yan alanların kıvrımlı çizgilerinin cephenin düz çizgisiyle birleşme hali ise evlere şenlik! 
mimarlık okullarında birinci sınıfta öğretilen temel kurallardandır, eğri çizgi ile düz çizgi öpüştürülmez, birleştirilmez çünkü zaten öpüşemezler, öpüştürülürlerse ortaya garip, hilkat garibesi sonuçlar çıkar. ben yaptım oldu derseniz, olur tabii. müşteriniz yiyorsa ne ala!



eski akm'nin en ikonik öğelerden biri, giriş fuayesiyle büyük salonun parter fuayesini birleştiren, ortasında bir ışık ekseni olan, geniş basamaklı, alçak rıhtlı dairesel merdivendi. bu merdiven yeni mekana monte edilmiş. "monte edilmiş" diyorum, çünkü ona her yere konabilecek bir obje gibi davranılmış, bağlamı korunmamış. 
merdiven burada da eskisine benzer şekilde giriş fuayesiyle üst fuayeyi birini bağlıyor, ama orada içinde bulunduğu hacmin ritmik düzeni içinde merkezi karakterdeydi ve etrafındaki her şey ortagonalken, eğriselliği ile farklılaşıp özelleşiyordu, dolayısıyla her açıdan baskın bir odaktı. burada ise; her şey, yani kürenin kendisi ve üstteki yan fuayelerin konturları eğrisel, dolayısıyla merdiven çevresinden farklılaşamıyor, ve en önemlisi, içinde bulunduğu hacim o kadar ölçeksiz ve yüksek ki, bırakın odak olmayı üstteki fuaye döşemesi tarafından üzerine bastırılmış gibi duruyor, ve bu yüzden de bütünün içinde basık ve eğreti kalıyor.

döner merdivenin eski ile yeni bağlamları

eski binanın izlerinden bahsetmişken, ünlü seramik sanatçısı ve heykeltraş sadi diren'in büyük salonunun fuayeye bakan yüzeylerini ve binadaki bir çok diğer duvarı kaplayan seramik tasarımlarına gönderme olarak yeni binada da benzer tasarımda seramikler kullanılmış. bunlardan en gösterişlisi tabii ki kürenin yüzeyini kaplayanı. bu yeni binanın tasarımdaki çoğu büyük, ölçeksiz ve kaba detay gibi, seramiklerin yeni yorumu da öyle. sadi diren'in ölçülü seramikleri abartılı şekilde büyütülmüş, büyütülünce de oranları kaybolmuş. sanki marifet yapılmış gibi de, açılış haftasındaki fuaye sergilerinden birinde eski seramiklerden bir pano hazırlanmış, sunuluyor.


fotoğraftaki bu nokta, yani oditoryum ile sahne kısmının fuayeden gözüken birleşimi, yapılabilecek en kaba detayla çözülmüş, ya da çözülmemiş: bir malzeme ve bir form gelip pat diye başka bir malzemeye ve forma tosluyor. 
iki ayrı malzeme, iki ayrı form nasıl birleşirler, "geçiş" nasıl olur, hiç böyle bir mefhum üzerine kafa yorulmamış sanki, belli ki "evde yoklar"! halbuki mimarlık öğrencilerine birinci sınıftan itibaren verilmeye, geçirilmeye çalışılan bir anlayıştır bu: biçimler, malzemeler, mekanlar arasındaki geçişler. kaldı ki sadece mimarlıkta değil, bütün sanatlarda "geçiş", tasarımın en önemli öğelerinden biridir.

oditoryumun içine gelirsem:
açılış haftasında iki opera ve iki orkestra konseri olmak üzere dört gösterinin her birini farklı koltuklardan seyrettim. dolayısıyla parter'de, 1. ve 2. balkonlarda oturdum. oturduğum bütün koltukların görüş açıları, fiyat kademeleriyle orantılı olarak iyiydi. akustik açıdan ise, bu konunun uzmanı değilim, ama genel olarak seslerin duyulduğu söyleyebilirim. ama zaten iki opera sahnelemesinde şancılar özellikle sahnenin ucuna gelerek aryalarını söylüyorlardı, sanırım duyulabilsinler diye. iki orkestra konserinde ise, orkestralar sahnenin içine değil, orkestra çukuru olan alanın üzerine konumlandırılmışlardı. orkestra çukuru oldukça geniş tutulduğu için, bu alan oditoryum hacminin içine doğru girer şekilde bulunuyor. dolayısıyla orkestra konserlerinde çalgılardan sesi kaybolan yoktu, hepsi duyulabiliyordu, bariz bir eko da yoktu. (akustik konusuna ilerde daha detaylı değineceğim)

parter'den

1. balkon'dan

2. balkon'dan

yeni oditoryumun gösteri objesi tabii ki tavandaki avize. tarihsel ve konvansiyonel olarak opera salonunun avizesi her zaman bir şaşaa objesi olmuştur, dolayısıyla, eski akm'de, belki de modernist bir tavırla, avizesiz tasarlanan oditoryum tavanına karşılık, avizenin, gösteriş ve şov meraklısı bu çağda yeni akm'de kendine yer bulmasına şaşırmadım. ama keşke kopya bir tasarım olmasaymış. norman foster'ın dallas'taki winspear operası'nın ışık çubuklarından oluşan avizesi gibi, ışık damlalarından oluşan yeni akm'ninki de gösteri başlamadan önce tavanın içine çekiliyor.

konvansiyonelinden çağdaşına, sol üstten başlayarak, giuseppe piermarini'nin teatro alla scala di milano (1778), charles garnier'in opera de paris (1875), vittorio gregotti'nin grand théatre de provence (2007) ve carlo mollino'nun teatro regio di torino (1973)   binalarındaki oditoryum avizeleri (bu fotoğraflar bana ait)

norman foster'ın dallas winspear operası'nın avizesinin sarkık ve içeri çekilmiş halleri

elektrik ve mekanik tasarımlara bel bağlamanın riskli olduğu mimarlık öğrencilerine hep söylenegelir. elektrik kesilebilir, voltaj farklı gelebilir, mekanik aksam bozulabilir, hele de bakım-onarım için yeterli ekipmanınız, paranız ve işgücünüz yoksa kalıverirsiniz, bu yüzden öğrencilere bir tasarım yaparken "gereksiz yere" elektrikle inen kalkan, dönen sürülen mekanik sistemler önermemeleri tavsiye edilir. 
yeni akm'mizin zihni sinir avize tasarımı, açılışının hemen ertesindeki 30 ekim akşamki "sinan" operası gösteriminde mükemmelen inip kalkarak çalışırken, 7 kasım pazar günkü "aida" gösterimi sırasında patlamış/yanmayan ampülleri, tavandaki yuvasına sıkışıp kaldığı için inmeyen ya da gerektiğinden fazla ya da az inen lambalarıyla henüz kullanılmaya başlanmasından bir hafta geçmişken patetik bir hal almıştı bile.

30 ekim 2021 tarihli gösteri öncesinde avizenin tavanın içine çekilmesi


eski akm'nin büyük salonunun parter fuayesinde iki kademe vardı. soyut bir dans eden çift heykeli bu kademe farkının olduğu hat üzerine, basamaklarda yapılan bir oyunla yeri hazırlanmış şekilde konumlandırılmıştı. o heykel şimdi dış alanda, ana binadan ek binalara giden yol üzerinde yan tarafa, havuzun kenarına yerleştirilmiş, kenarda olmasına rağmen, ortada kalmış gibi tanımsız bir konumda duruyor; zavallı, şaşkın ve çevresine yabancı. zeminde onu hazırlayan hiç bir şey yok; belki zemin kaplaması farkı olabilirdi, belki çok alçak bir yükselti olabilirdi, hazır havuzun dibinde, belki -kontrollü şekilde- içinde olabilirdi. bir heykel bu kadar mı üzerine hiç düşünülmeden, eğreti konar bir yere. 

heykelin eski ve yeri konumları
(bu vesiyle salt arşiv'deki arkadaşlara da bir uyarıda bulunmak isterim: hayati tabanlıoğlu arşivi'ndeki akm fotoğraflarının ciddi bir kısmı yanlış taranmış. fotoğraflar dia/slayt olduğu, tarayan kişi bilmediği ve belli ki yanında bir danışman da olmadığı için fotoğraflar yatay yönde ters durumdalar. örneğin, yukarıda kullandığım fuaye fotoğraflarını doğru bakış yönüne ben çevirdim.) 

ve bir de; ya sahi, eski akm'nin önündeki heykele ne oldu? eski binanın paha biçilmez bakır malzemeden projeksiyon spotlarının (varşova ulusal tiyatrosu'ndakiler hala kullanılıyor ve bu spotların verdiği ışığın kalitesinin yenilerinde olmadığı uzmanlar tarafından söyleniyor) ve diğer iç aksamının hurda fiyatına satılması gibi, bu heykel de hurdaya mı çıkarıldı yoksa! 


maalesef şimdiki ön meydan bütünüyle taş kaplı sert zemin, dolayısıyla soğuk, insancıllıktan ve yumuşaklıktan uzak. giriş kapıları dışında cephe boyunca sığ bir havuz yapılmış. eskisinde de bir havuz vardı ama cepheye dik olarak çizgisel konumdaydı, etrafındaki peyzaj düzenlemesiyle birlikte binayı ve önündeki alanı yumuşatıyordu. 
gösteri akşamlarında karanlıkta yanlışlıkla girilmesin diye olsa gerek, sığ havuzunn önüne boylu boyunca çekilen kırmızı hat binanın törensi atmosferine pek yakışıyor. ayrıca, havuzların şimdiden yosun tutmaya başladığını da söylemeden geçemeyeceğim..



eski akm'de sorun olan bir tasarım kararı yenisinde de devam ediyor maalesef: bilet gişesinin konumu. eskisinde gişelerin olduğu mekandan son anda bilet alıp, gişe meydanı ile ana meydanı ayıran duvar + havuz yüzünden koşturarak ana girişe yetişmekte zorlanırdık, hele de cumartesi sabahları istanbul devlet senfoni orkestrası konserine bilet almayı son dakikaya bırakmışsak ve bilet kuyruğu her zamankinden uzunsa. ama en azından, biraz dar da olsa gişeler kapalı bir alandaydı. kuyrukta dışarda kalmışsak, sabah ayazında üşürdük, hem de bayağı!
şimdikinde de gişe yine ana binaya uzak bir konumda. ama keşke sadece bu olsa, bir de bütünüyle dışarda! yani, bilet almak için kışı kıyameti, soğuğu, yağmuru bırakın, yılın çoğu zamanı ve günün çoğu saati serin olan bir yerde bekleşeceğiz. neden serin? çünkü, akm'nin ön tarafı, binanın taksim meydanı'na doğru mecburi konumlanması yüzünden zaten ancak öğleden sonraları güneş almaya başlar, yan tarafları, hele de eski otoparkın olduğu şimdiki gişe tarafı oldukça rüzgarlıdır, çünkü kuzeye açıktır. (bu noktada da doğru tasarım yapmanın önemli başka bir girdisinin unutulduğunun altını çizmekte fayda var: iklim) 
kaldı ki, dünyanın bütün saygın ve prestijli operaevlerinin, direkt bina içinde olmasa da, hemen yakınlarında kapalı, içinde afişlerin asılı olduğu, sezon kitapçıklarının, broşürlerin, opera kurumuna dair hediyelik eşyaların, hatta müzik albümü ve kitapların satıldığı konforlu bilet gişeleri vardır (ilk aklıma gelen örnek münih bavyera operasınınki). böyle bir mekanı düşünmek, bırakın kurumun saygınlığını, prestijini, insana verilen değerle de alakalıdır.


eskisi ile yenisini karşılaştırıp her seferinde yenisinde kusur buluyorum diye, eskisinin hatasız, şahane bir bina olduğu sanılmasın. vıcık vıcık "ah nerede o eskiler" nostaljisine düşülecekse de, bunu yapacak ilk insanlardan biri ben olurdum herhalde; 7-8 yaşında olduğum 1970'lerin sonundan beridir, bir mabed gibi merdivenlerinden çıktığım, hele de tırabzanlarına mimarlık eğitimi almadan çok önceden beridir hayran olduğum, içinde sayısız opera, tiyatro, konser, film seyrettiğim, sergi gezdiğim, önünde arkadaşlarımla buluştuğum bu bina doğup büyüdüğüm bu kentteki yaşantımın, kente dair deneyimimin önemli bir parçasını oluşturmuşken hele. ama doğruya doğru; büyük salonun fuaye tasarımı, sahne ekipmanı, sahne boyutları ve seyirci koltuklarının görüş açıları mükemmele yakın olsa da, akustiği kötüydü. hatta, 1970'de yanmadan önceki ilk halinin akustiğinin çok daha iyi olduğu, yeniden yapılırken oditoryumdaki yan balkonların iptal edilmesinin akustik niteliği bozduğu söylenir. peki o zaman, bir gösteri mekanının en temel niteliklerinden biri olması gereken akustiği kötüyse, neden o binayı kaybettik diye ağıtlar yakıyorum, yakıyoruz. çünkü, eninde sonunda, eski akm beğenelim beğenmeyelim, asık suratlı ve mesafeli bulalım bulmayalım, belli bir dönemin, belli bir mimari tarzın, yani 1950'lerin ve uluslararası tarz'ın özelliklerini taşıyan bir tasarıma sahipti. hatta kendi tipinin, yani bütünüyle ön cephesini kaplayan şeffaf fuayesiyle önündeki meydan üzerinden kentle ilişki kuran anıtsal tiyatro binası tipinin, inşaatın bitirildiği yıl değil ama tasarımın yapıldığı yıl (1956) olarak bakıldığında, dünyadaki erken örneklerinden biriydi. ilk defa, 1944 yılında açılan malmö şehir tiyatrosu’nda karşımıza çıkan ve ondan sonra ancak 1950'lerin başından itibaren yaygınlaşan bu yaklaşıma sahip dünyadaki diğer erken örneklerden sadece bir kaçını sayarsam, istanbul akm'nin neden önemli olduğu ve ne sayede uluslararası literatüre geçtiği (örneğin hannelore schubert'in 1971 tarihli genelde dünyadaki ve detaylı olarak almanca konuşulan ülkelerdeki tiyatro-opera binalarını ele alan "moderner theaterbau" kitabı) daha net anlaşılır sanırım: londra kraliyet festival salonu (1951), frankfurt operası (1951), mies van der rohe'nin mannheim tiyatrosu yarışma projesi (1953), hamburg operası (1955), musiktheater im revier (1959), heerlen tiyatrosu (1961), new york metropolitan operası (1966). (türkiye özelinde, bir anıtsal tiyatro binası olarak atatürk kültür merkezi'ni ve cumhuriyet döneminde istanbul'daki diğer anıtsal tiyatro binalarını değerlendirdiğim akademik makalemi merak ederseniz tıklayın)


gelelim yerleşkenin ek binalarına:
yerleşkenin, eskiden üstü açık, katlı otoparkın bulunduğu yere konumlanan bu kısmının ana fikri sanırım, tam ortadan geçerek üst kottan aşağıdaki sokak kotuna kademe kademe inen, dümdüz ve gereksizce geniş tutulmuş sokak. buraya "kültür sokağı" adı verilmiş.
bu sokağa bağlanan mekanlardan en büyüğü tiyatro salonu. bu salon da maalesef, fuayesi ve oditoryum tasarımıyla şimdiye kadar yazdıklarıma benzer kabalıktan, özensizlikten, boyutsuzluktan ve ölçeksizlikten nasibini almış. 
adı tiyatro salonu ama orada istanbul devlet senfoni orkestrası haftalık konserlerini vermeye başladı. ancak akustik o kadar berbat ki! salon, sahnede icra edilen müziğe eşlik eden pes, boğuk bir ses üretiyor. müziği bu boğuk sesin eşliğinde dinliyorsunuz (merak edenlere söyleyim bu berbat ses deneyimini balkon 1. sıra tam ortada otururken yaşadım). 

"akustiğe giriş": tiyatro, konser ve opera salonlarının gerektirdikleri hacimlerin hepsi birbirlerinden farklıdır, çünkü bu salonlardaki reverberasyon (sesin yankılanma) süreleri farklı olmalıdır. 
bu noktada, işin ciddiyetini anlamak için güncel örneklerden birinden bahsetmek yararlı olur. berlin'in en eski opera kurumu olan staatsoper unter den linden'in son yıllarda ünlü şef daniel barenboim öncülüğünde dünyanın önemli opera kurumlarından biri olarak öne çıkmaya başlaması üzerine, kurumun evsahibi olduğu binanın, özellikle de akustiğinin, elden geçirilmesi gerekliliği doğdu. 1745'te inşa edilmiş (2. dünya savaşında bombalanmış ama ardından özgün haliyle tekrar ayağa kaldırılmış) binanın akustiğini iyileştirmek adına ciddi bir restorasyon ve renovasyon projesi hazırlandı. dış kütledeki oranları bozmayacak şekilde içeride oditoryumun tavanı beş metre yükseltildi ki opera salonlarının gerektirdiği ideal hacime yaklaşılsın. böylece salonun reverberasyon süresi 1.1'den 1.6'ya yükseltilerek ideale yakın bir seviyeye ulaştırıldı. 

staatsoper unter den linden'in oditoryumunun solda eski, sağda yeni hali

yani, anlayacağınız akustik ciddi iştir, yaptım olduyla halledilemez. söz konusu tiyatro, opera ve konser olduğunda, aynı hacim iki ya da üç ayrı işleve birden hizmet edemez. ederse olacağı yeni akm'nin tiyatro salonunda olandır; kirli bir sestir. bir mekanda klasik müzik konseri veriliyorsa, orkestra burada olduğu gibi kutu sahnenin içine hapsedilemez. hapsedilirse, sesin çoğu o kutuda kalır. halbuki, (yine: "akustiğe giriş") çalgılardan çıkan ses bir an önce ve özellikle yan yüzeylere çarparak yansımalı ve oditoryuma dağılmalıdır. peki, sesin bu şekilde dağılmasına imkan verecek mimari çözümler yoksa ne olur, günümüzde zorlu psm'deki borusan filarmoni orkestrası konserlerinde olduğu gibi, müziği orkestradan ziyade hoparlörlerden dinlersiniz; yani, konser türleri arasında en akustik olması gerekeninde elektronik ses sistemi kullanıyor olursunuz.. 

aslında önemli olan sahnede üretilen sesin oditoryumdan sadece "duyulabilmesi" de değildir, bu olsa olsa yeterli şarttır. bir konser salonunda olması gereken, o salonda üretilmiş sesin bir kalitesinin, bir tınısının, bir karakterinin olmasıdır. o kadar ki, konser/opera salonları adeta bir çalgı gibi olmalıdırlar.  
acaba yeni akm'nin tiyatro ve opera salonlarının reverberasyon süreleri nedir? yeni akm'nin salonları bir stradivarius gibi mi tınlıyor, yoksa tıfıl bir öğrencinin alibaba'dan 20 dolara aldığı keman gibi mi!.. 






bu kadar ruhsuz, insanı ezen, insan ölçeğinden uzak, ne yöne dönseniz sert zemin ve taş gördüğünüz bir tasarımı 21. yüzyılda hayal ve inşa etmek hem binanın mimarı hem binayı kullanacaklar hem de deneyimleyecek olan biz seyirciler için çok büyük talihsizlik. 

gelelim, yerleşkenin bu kısmının ana fikri olan sokağa: 
üst kottan alttaki atatürk kitaplığı'nın olduğu sokağa doğru, üstü korunaklı ama açık havada, dümdüz ve gereksizce geniş boyutta inen bu orta eksen her seviyede geriye çekilerek yerleştirilmiş kat kat döşemelerden ve bunları birbirine bağlayan merdivenlerden oluşuyor. inerken alt kotların üzerini kapatan teras çatılar doğal olarak ileri doğru bakışınızda görüşünüzü kesiyor. zaten o eksen ilerideki belli bir nirengi noktasına odaklanmıyor, ama yine de insan üst kotlardan baktığı zaman önünün açık olmasını istiyor, çatı görmek istemiyor. hatta belki boğaziçi bile gösterilebilirdi o kotların bazılarından, eski otoparkın ucuna doğru gittikçe boğaz gözükürdü. o kotları kullanan sıradan halka boğaz gösterilmiyor, ama şimdilerde içi yapılmakta olan divan bittiğinde, onun terasından parasıyla boğaz manzarası seyretme imkanı olacak insanların.

geniş orta sokağın sonunda varılan alt meydanın boyutları da, yerleşkenin tamamındaki gibi abartılı ölçülere sahip. o noktada bu kadar büyük bir meydana, insanları yerleşkenin içine çekmeye çalışan bu kadar devasa bir duvar ve saçakla tanımlanmış büyük bir ağıza gerek var mıydı? 
eskiden otobüs duraklarının olduğu bu alan, gümüşsuyu ile elmadağ'ı bağlayan tali bir sokağa açılır ve taksim'den gelip gezi parkı'nın yanından elmadağ'a inen mete caddesi'nin kotu çok yukarda olduğu için de gömülmüş gibidir. e, şimdiki meydan da gömülmüş gibi. yerleşke o meydanı da kapsayacak şekilde ve gittikçe daha da küçük parçalara bölünerek bitirilebilirdi ve o ağzı da hemen alttaki fotoğrafta olduğu gibi yarısı şeve yarısı çok ilerdeki taşkışla'ya bakmak yerine, ustaca bir manevrayla açıyla oynanarak döndürülüp boğaza baktırılabilirdi. (kütle kompozisyonunun parçalanarak bağlama dahil olması konusunda bakınız: sedad hakkı eldem'in zeyrek sosyal sigortalar tesisleri)




orta sokağın eni o kadar geniş tutulmuş ki, iki yanında kalan kapalı mekanların kalınlıklarıyla aynı, hatta onlardan daha geniş. bu yüzden iki yandaki mekanların boyutları, içlerine yerleştirilen işlevlerle orantılı değil. anlayacağınız yerleşke genelinde gerek ana binanın iç mekanında gerekse de ek binaların dış mekanlarında müthiş bir hacim israfı var. 

orta eksenin neden bu kadar geniş tutulduğu belirsiz. mimaride bu tür törensellikler ve anıtsallıklar taa 1943'te jose louis sert, ferdinand léger ve sigfried giedion'un yayınladıkları nine points on monumentality bildirisinde topa konmuştu; binaların anıtsallıklarıyla iktidarların değil, insanların sosyal, törensel ve toplumsal yaşamını temsil etmelerinin ve kentteki toplum yaşamını örgütlemelerinin önemine dikkat çekmişlerdi. 

törensel orta eksenin iki yanındaki mekanlarda neler var?
-garip bir kütüphane (dibinde muhteşem koleksiyonuyla atatürk kitaplığı gibi bir kurum dururken, buraya vakko'nun hediyesi, tabiri caizse "sehpa kitapları"ndan oluşan bir sanat kitapları kütüphanesi açmak çok komik ve gereksiz olmamış mı?..) 
-çok amaçlı bir salon (tasarımın temel bilgilerinden biridir, bir mekan çok amaçlıysa hiç amaçlı demektir. burası da maalesef öyle..)
-"müzik platformu" adı altında bir mekan. bu mekanın küçücük m2'li giriş kotunda, üzgünüm ama böyle tanımlamak zorundayım, kıytırık bir sergi var. danışmanın arkasında ise iki görevli oturuyor.
-çocuk sanat merkezi. bu mekanın eni, orta sokağın eni kadar, hatta sanırım daha dar. içinde doğal hava ve ışık almayan, basık ve sıkışık odalar var. (mimarlıkta temel tasarım ilkelerinden biri dolaşım alanlarıyla kullanım alanlarının oranını doğru belirlemektir. bu yerleşke bu başlıktan da sınıfta kalıyor maalesef.)
-sinema (henüz orada bir şey izlemediğim için görüş belirtmeyeceğim)
-dükkanlar (bir tanesinin adı "tasarım dükkanı". diğer birini dr işletiyor; herhalde istanbul'daki dr'lerin en miniği istanbul'un bu en büyük, gösterişli kültür merkezine pek yakışmamış. başka birini bir kahve zinciri kiralamış)
-kotlardan birinden istanbul devlet opera ve balesi'nin idari bürolarına giriş var. ofisler, toprak altına doğru gittiği için karanlığa (yapay ışığa) ve havasızlığa (yapay havalandırmaya) mahkum gibi görünüyorlar.


 ışık alınmaya, saksı içinde bitki ve oturma bankları konarak yaşatılmaya çalışılan kuyu gibi derin ve daracık boşluklar

kademelenme yüzünden çözülememiş, sağır bitirilmiş yüzeyler

çocuk merkezidenki doğal ışıksız ve havasız etkinlik odası dışarıdan bile gözüküyor


doğal ışık ve hava almayan istanbul devlet opera ve balesi ofislerinin girişi

ek binaları gezerken bir şey dikkatimi çekti, tabelalarda türkçe ile birlikte ingilizce de kullanılmış. neden ki! almanya'da, fransa'da, italya'da devlete ait herhangi bir kültür merkezine gittiğinizde kendi dillerine ek olarak ingilizce açıklama görmezsiniz. bizim topluma zorunlu eğitim sırasında çok iyi ingilizce öğretildiği için olsa gerek, gündelik hayatlarının içerisinde alıştırma yapmaya devam edebilsinler diye herhalde, tabelalar iki dilde. 




yok, biz uluslararası nitelikte bir merkez yaptık, o yüzden ingilizce de kullanıyoruz deniyorsa da, keşke binanın tasarımı, detayları ve uygulaması da uluslararası nitelikte olsaymış diyesim var. 
yerleşkenin genelindeki malzeme detaylarına ve işçiliğe uzun uzun değinmeyeceğim; o kadar içler acısı, o kadar yalapşaplar ki. detaylar genel olarak hem tasarım açısından kötü ve kaba, hem de özensizce uygulanmışlar. belli ki işçilikte ne titizlik gözetilmiş ne de zaman. gelişigüzel ve hızlı olması yetmiş anlaşılan, ha tabii bir de 29 ekim'de yetişmiş olması! 


bütün bu eleştiriler binanın kullanıcılarından ve dolayısıyla mekanlarından sadece yarısını kapsayan seyircilerden, hasbelkader mimar olan ama bilinçli olarak gösteri sanatlarına ilgi duyan birinin, yani benim gözümle seyirci tarafına (uluslararası literatürdeki adıyla: front of house'a) dairdi. 
bizim, yani seyirci tarafı önemlidir, ancak esas önemli olan binanın diğer kullanıcılarının, yani sanatçılar, sahne teknisyenleri ve idaredekilerin mekanlarındaki, yani sahne arkası (back of house)'daki konfordur. lobisi, kafesi, yatak odaları istediği kadar şımşıkır, gözalıcı, albenili olsun, muayene odaları ve ameliyathaneleri gerekli boyutlarda, ilişkilerde ve konforda tasarlanmadıktan sonra beş para etmez o hastane, değil mi.. e, bir gösteri sanatları merkezinde de sanat icra edilir ve icra edilen sanatın nitelikli olabilmesi için, o sanatın üretildiği mekanların asgari koşulları sağlamasının "ötesinde" özelliklere sahip olması, o sanatın üreticilerinin kendilerini evlerinde ve konforlu hissetmeleri gerekir.
akm'nin esas kullanıcıları olan istanbul devlet opera ve balesi, istanbul devlet senfoni orkestrası ve istanbul devlet tiyatrosu'nun sanatçıları buradan tam 13 yıl mahrum kaldıktan (provalarını başka, gösterilerini başka mekanlarda yapmak, opera ve bale için tasarlanmamış bir sahne, sahne arkası ve oditoryuma sahip kadıköy süreyya'da gösteri sahnelemek, ve her konseri kentin başka bir salonunda vermek zorunda bırakıldıktan) sonra kendilerine ait bir binaya tekrar dönmüş olmaktan çok memnun olmalılar, dolayısıyla ülkemizdeki çoğu konu hakkında olduğu gibi bunda da kol kırılır yen içinde kalır diyerek binaya dair eleştirileri varsa da susuyorlar, ama eminim kendi aralarında konuşuyorlardır. istanbul'un yeni atatürk kültür merkezi'ni bir de onlardan dinlenmeyi çok isterdim..

--------------

ek - eski atatürk kültür merkezi hakkındaki yazılarım:
atatürk kültür merkezi - fotoğraflar, anılar..
atatürk kültür merkezi neden yıkılmamalıdır! 
akm bahane, kültür -günün moda deyimiyle- iklimimiz şahane!
yeter artık!
duyarlı sanatçı ve sanatseverlerden akm eylemi
"akm nasıl yaşar?"
protesto


6 yorum:

  1. Böyle güzel bir bina eleştrisi okumayalı çok olmuştu. Bilale anlatır gibi anlaşılır ama çok güzel saptamalar örneklerle örgülenmiş. Mimarların medyanın göremediği ne çok şey var. Mimarlık ofislerinin tasarım yaparken kendini kör ettiği aşikar. Kırmızı küreye odaklanıp neler neler kaçmış. Elinize sağlık. can elmas

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yorumunuz için çok teşekkür ederim.
      kerem özel

      Sil
  2. Konudan hiç anlamayan biri olarak bile nedense hiç şaşırmadım..

    YanıtlaSil
  3. Belki de ders diye ilgili müfredata eklenmesi gereken muhteşem bir eleştiri. Hem teşekkür ederim hem de kutlarım.
    Bülent Çakım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yorumunuz için teşekkür ederim.
      kerem özel

      Sil