14 Temmuz 2014 Pazartesi

"Barbarları Beklerken"den:

-->


… “Ama açık konuşmak gerekirse, “ diyor, “savaş zaten böyle bir şey: birilerini kendi rızalarıyla yapmayacakları bir seçime zorlamak.” Beni Harp Okulu’nun genç bir mezununun kibirli samimiyetiyle süzüyor. Büro’nun bir memuruyla işbirliği yapmayı reddedişimin öyküsü çoktan yayılmış olmalı ve eminim o da işitmiştir. Bana bakarken ne gördüğünü bilmiyorum sanırım: bu arka bahçede yıllar geçirdikten sonra yerliler gibi tembelleşmiş, eski kafalı, geçici ve tehlikeli bir barış için İmparatorluk’un güvenliği üstüne kumar oynamaya hazır, önemsiz bir sivil yönetici.
Saygılı, çocuksu bir şaşkınlık havasıyla öne eğiliyor: Benimle oynadığından giderek daha fazla emin oluyorum. “Lütfen söyleyin efendim, emin olun ki aramızda kalacak, “ diyor, “bu barbarlar neden memnun değil? Bizden ne istiyorlar?”
   İhtiyatlı olmalıyım ama değilim. Esnemeli, sorusunu geçiştirmeli, akşamı sona erdirmeliyim; ama yemi yutuyorum. (Çenemi tutmayı ne zaman öğreneceğim?)
   “Topraklarındaki yerleşim merkezlerinin artışını durdurmak istiyorlar. Topraklarını geri istiyorlar artık. Eskiden olduğu gibi sürüleriyle meradan meraya gitmek istiyorlar.” Konuşmayı durdurmak için çok geç değil. Yine de sesimin giderek yükseldiğini işitiyor ve öfkenin zehrine pişmanlıkla teslim oluyorum. “Son zamanlarda onlara tamamen haksızca yapılan baskınlardan ve daha sonraki zulümlerden hiç bahsetmeyeceğim, ne de olsa İmparatorluk’un güvenliği söz konusu ya da bana öyle söylendi. O birkaç gün içinde verilen hasarın telafisi yıllar alacak. Ama bunu bir kenara bırakalım, ben size barış zamanında bile, sınır ilişkileri iyiyken bile bir yönetici olarak neyi umut kırıcı bulduğumu söylemek istiyorum. Bildiğiniz gibi göçebeler her yıl belirli bir zamanda ticaret yapmaya gelir. O süre içinde pazara gidip kimin kandırıldığına, dolandırıldığına, azar işittiğine ve itilip kakıldığına bir bakın. Kimin askerler tarafından aşağılanacaklarından korkarak kadınlarını arkada, kampta bıraktığına bakın. Kimin kaldırım kenarında sarhoş yattığına ve kimin ona tekmeyi bastığına bakın. Bir hakim olarak barbarlara karşı gösterilen bu horgörüyle, en bayağı han seyisinin ya da köylü çiftçinin bile sergilediği bu horgörüyle yirmi yıl mücadele etmek zorunda kaldım. Horgörüyü nasıl yok edebilirsiniz, özellikle de yalnızca sofra adabındaki ya da gözkapağının yapısındaki farklılıklar gibi önemsiz şeylerden kaynaklanıyorsa? Bazen ne diliyorum, size söyleyeyim mi? Keşke bu barbarlar ayaklanıp bize bir ders verse, bize onlara saygı duymayı öğretse diyorum. Buradaki toprakları bizim olarak, İmparatorluğumuzun parçası olarak düşünüyoruz – ileri karakolumuz, yerleşim yerimiz, pazar meydanımız olarak. Ama bu insanlar, bu barbarlar kesinlikle öyle düşünmüyor. Yüz yıldan fazladır buradayız, çölü yeşillendirdik, su kanalları açtık, ekinler ektik, sağlam evler inşa ettik, kasabamızın etrafına bir sur ördük, ama bizi hala gelip geçici olarak, ziyaretçiler olarak görüyorlar. Aralarında ebeveynlerinin kendilerine bu vahanın eski halini anlattığını anımsayan yaşlılar var: göl kıyısındaki gölgeli, kışın bile bol otu olan bir yer. Hala böyle bahsediyorlar, belki hala böyle görüyorlar, sanki toprak hiç kazılmamış, üst üste hiç tuğla konmamışcasına. Yakın bir zamanda eşyalarımızı at arabalarımıza yükleyip geldiğimiz yere geri döneceğimizden, evlerimizin fare ve kertenkele yuvalarına dönüşeceğinden, hayvanlarının bizim oluşturduğumuz bu verimli tarlalarda otlayacağından eminler. Gülümsüyor musunuz? Size bir şey anlatıyım mı? Her sene gölün suyu biraz daha tuzlanıyor. Basit bir açıklaması var – önemli değil. Barbarlar bu gerçeği biliyor. Şu anda kendi kendilerine şöyle diyorlar: ‘Sabırlı olalım, yakında ekinleri tuzdan solmaya başlayacak, karınlarını doyuramayacaklar, gitmek zorunda kalacaklar.’ Böyle düşünüyorlar. Bizden fazla dayanacaklarını.”
“Ama gitmeyeceğiz,” diyor genç adam usulca.
..."






J.M. Coetzee
Can Yayınları, (Çeviri: Dost Körpe)