15 Temmuz 2015 Çarşamba

romeo castellucci’nin esrarengiz işlerinden bir diğeri: “go down, moses”



romeo castellucci'nin işlerinde şifreleri çözmek kolay değil. zaten kendisi de bir söyleşide, johann christian friedrich hölderlin'in “empedokles’in ölümü” adlı oyunundaki empedokles ve nathaniel hawthorne'un "the minister's black veil" adlı öyküsündeki papaz hooper adlı protagonistlerden (ilki suretini ortadan kaldırmak için kendini etna dağına atar, diğeri yüzünü siyah bir bez ile örter) yola çıkarak sanatçıların eklemek yerine bir şeyleri ortadan kaldırdıklarına veya azalttıklarına inandığını söylemiş. aynı söyleşide castellucci hawthorne için dahi tabirini kullanıyor ve nedenini, hiç bir şey anlatmıyor, yarattığı karakterlerin hareketlerinin nedenlerini gizliyor olmasıyla açıklıyor; hawthorne'nun anlatısındaki belirsizliği övüyor. 
benzer şekilde; castellucci’nin işleri de kendini kolay ele vermiyor; biraz gizli, örtük, örtülü kalıyorlar. hâl böyle olunca, seyirci olarak bir castellucci yapıtını izlerken sahnedeki simgelere takılarak onları çözmeye çalışmak yerine, kendimi yapıtın genel atmosferine bırakıp, sürüklenmeyi tercih ettim.

castellucci, kendi topluluğu societas raffaello sanzio yapımı olarak sahnelediği "go down, moses" adlı son çalışmasında ışıktan, sahne tasarımına, sahnelerin arka arkaya geliş sırasından müziğe had safhada gizemli bir atmosfer yaratmış. 
“go down, moses” bazen çok bariz bir şekilde, bazense neden ve nasıl olduğunu anlamadan ama yapıtın 80 dakikası boyunca koltuğumda rahatsız ve tedirgin oturttu beni.
kanama geçiren hamile genç kadının kapısı kilitli ve daracık bir umumi tuvalette kendini ve mekânı kana bulayarak dakikalarca çırpındığı doğum sahnesi bariz bir şekilde ne kadar rahatsız edicidiyse; 1950-60’lardan şık kıyafetler içindeki kadın ve erkeklerin yumuşak bir ışık altındaki açık gri mekânda nedensizce dolaşırken birbirlerinin her türlü (kafatası, kalça, torso, dirsek, omuz) ölçülerini alır gibi el kol hareketleri yapmaları, arada sırada da hepsinin aralarından birini merkeze alarak ölçüp biçtikten sonra, bir kişinin ellerini birleştirip seçilmiş olanın karnına doğru bastırması ve bütün vücuduyla ona doğru abanması, ama bastırılanın değil de bastıranın o sırada duyulan bir çatırdama sesiyle iki büklüm yere çömelmesi nedeni belirsiz bir tedirginliğin hükmettiği tanımsız ve tekinsiz bir atmosfer yarattı.

.


castellucci, musa peygamberin doğum hikayesinden yola çıkmış, ancak -rahatlıkla tahmin edileceği üzere- hikayeyi alışılmış bir şekilde anlatmamış.
castellucci kendisiyle 2014 yılında paris’te theatre de la ville’de yapılan söyleşide musa’yı bir peygamber olarak değil, bir insan olarak ele aldığını; musa’nın hayatının etaplarının, günümüz toplumunun da haşır neşir olduğu sürgün, ötekilik ve her an yolda oluyor olmak gibi konuları içerdiğini söylemiş.
castelluci musa’dan yola çıkmış ama anlatısının odağına musa'yı değil, annesini almış. castellucci ayrıca anlatısını zaman olarak iki farklı döneme yerleştirmiş; bunlardan ilki günümüz, ikincisi ise ilk(el) çağ. ayrıca; yapıtın başına 1950-60'larda geçtiğini kostüm tasarımından tahmin ettiğim bir prolog var.
prologda; yukarıda anlattığım gibi, bir takım kişilerin telaşsızca sergi mekânı gibi bir yerde dolanarak birbirlerini ölçme mizanseni devam ederken, aralarında biri yerden bir afiş kaldırır ve onu duvara asar: albrecht dürer’in “tavşan” resmidir bu.
prologdan sonra sahnenin en önünde upuzun ve kalın bir çelik merdane görürüz; iki ucundaki motorlar yoluyla çalışmaya başlar; gittikçe hızlanarak dönmektedir. yukarıdan kadın perukları iner ve dönen silindir makinaya müthiş bir ses eşliğinde (etkileyici ses ve müzik tasarımı castellucci’nin uzun süredir beraber çalıştığı scott gibbons’a ait) kapılarak dönerler. insan boyutlarının ölçümü ile perukların makinaya kapılmaları arasında yolu faşizme çıkan bir paralellik bulmak yanlış olmaz sanırım.
tekrar sahne kararır ve bu sefer yukarıda anlattığım umumi tuvalette kanama geçiren hamile kadının uzun sahnesi gelir.
tekrar sahne kararıp aydınlandığında bomboş sahnede ağzına dolu bir çöp konteynerini görürüz; bir yandan da, otoyolda son sürat giden arabaların sesleri gelmektedir; zamanla fark ederiz ki çöp torbalarından biri belli belirsiz hareket ediyordur ve araba seslerinin arasından bir bebek ağlaması sesi duyuyoruzdur.
sahne tekrar kararıp aydınlandığında hamile kadının bir karakolda sorguya çekildiğini, bebeğinin nerede olduğunun sorulduğunu; onun ise tevrat’tan alıntılarla yeni bir dönemin kapıda olduğunu ve bebeğinin bu dönemin kurtarıcısı olacağını, daha bir halk olduğunun farkında olmayan halkı özgürleştireceğini söylediğini dinleriz.
kadın fenalaşır; beyninde bir sorun vardır; bir sonraki sahnede emar makinasına sokulur.
tekrar çelik merdane sahnede belirir ve tekrar yukarıdan inen perukları kapışını izleriz.
bunun ardından sahne alacakaranlık bir ışıkla tekrar aydınlandığında; ilk çağda bir mağaranın içinden dışarıya doğru baktığımızı fark etmemiz uzun zaman alır. yeryüzünün derinliklerine gidiyor oluşuyla mağara ilk çağdan günümüze insanlığın kolektif kültür tarihinde dişilikle özdeşletirilen bir mekân olagelmiştir. dağ, ağaç, direk, menhir eril figürlerken, mağara, su gibi öğeler dişildir. castellucci’nin merkeze kadını aldığı bir anlatıda mekân olarak mağarayı ve hatta mağarayı içeriden dışarıya doğru bakarak kullanması anlam katmanlarını zenginleştirir.
ilk insanlar yemek yemektedirler; aralarından kadın olanı, bebeğini kucağına alır. bu kadın insanlığın anası, ilk-ana mıdır?.. bebeğin kolları ve başı aşağıya düşer. ilk-ana, bebeğin öldüğünü anlar; mağaranın bir kenarında toprağı kazar, bebeği gömer, üzerine bir taş koyar. sonra mağaranın başka bir köşesine gider ve yere sırtüstü uzanarak bir erkekle çiftleşir.
bu sahnenin ardından ilk-ana öne doğru gelir; elini çamura batırarak sahne ile seyirciyi ayıran şeffaf perdeye elinin baskısını çıkarır; gittikçe şiddetlenen bir hızda şeffaf perdeye her vuruşunda kulakları sağır eden bir ses mekânı kaplar. bunu defalarca tekrarladıktan sonra elleriyle “S O S” yazar ve diğerleriyle birlikte mağaradan çıkarak kaybolur.
ilk insanların mağara duvarlarına yaptıkları çizimlerin dekoratif olmadıkları, inanç -ile alakalı kurban, bereket, hasat- içerikli olduklarını hatırladığımızda; çağlar öncesinden, bizlerin günümüzden bakınca “ilkel” olarak tanımladığımız bir varlık, bütün insanlık adına yardım çağrısında bulunmakta, bizleri uyarmaktadır. castellucci bu sahnede iki şekilde seyirciyi şaşırtır ve sarsar: ilk-ana’nın eliyle sahne ile seyirci arasındaki şeffaf duvara şiddetle vurması, onun çoçukları olan bizlerin yüzlerine inen şamarlar gibidir. bu bir yandan da sahne ile seyirciyi ayıran “dördüncü duvar”ın cisimleşmesidir. artık koltuklarımızda rahat bir şekilde oturamayız; sahne bizleri fiziksel ve zihinsel olarak taciz etmiştir.
bir sonraki sahnede mağaranın ortasında emar makinasını görürüz; içinden genç kadın çıkar; mağarayı dolaşır; mezar taşını görür. ilk-anne’nin sırtüstü uzandığı yere uzanır; aynı az önceki ilk-anne gibi ama üstünde bir erkek olmadan çiftleşiyormuş gibi kollarını hareket ettirir. 
ışıklar yavaşça söner..

.



yapıt hakkında seyretmeden önce bir bilginiz yoksa, başlığından yapıtın belki musa ile alakalı olabileceğini çıkarabilirsiniz; ama hiç kuşkusuz ki yapıt bundan daha fazlasıdır.
prolog sırasında çalan ve başlıkla aynı isimdeki “go down, moses” adlı şarkı, müzikten ve icra edenlerden hemen anladığımız üzere afrikalı amerikalıların ünlü bir spritüelidir; ancak, “go down, moses”ın afrikalı amerikalılarla görünürdeki tek bağlantısı budur.
oyun sonrasında araştırma yapıp da, afrikalı amerikalıların kölelikten ve ikinci sınıf vatandaş olma durumlarından kurtulma ve özgürleşme sürecinde musa’yı özgürlük simgesi bir figür olarak görmüş olmalarını ve bu spititüelin de afrikalı amerikalıların özgürlük mücadelesinin alevlendiği 1950’li yıllarda louis armstrong’un yorumuyla ünlenmiş olmasını öğrenirseniz, 1950-60'lı yıllardan kıyafetler içindeki kişilerin dolaştığı prolog anlam kazanır; yapıtın katmanları çoğalmaya başlar.
araştırmanızı derinleştirip; 1963 yılı yapımı, her bölümünde bağımsız bir hikaye anlatılan “the great adventures” adlı amerikan dizisini keşfederseniz ve dizinin “go down moses” adlı bölümünde afrikalı amerikalıları özgürlüğe yani kuzeye götürmek için gönüllü rehber (dizide “conductor” olarak geçiyor) olan siyahi kadının kod adının “moses” olduğunu ve dizide ayrıca hamile bir kadının olduğunu ve doğum yaptığını eklenerseniz; castellucci’nin işinden aldığınız keyif iyice katmerlenir. tabii bu ancak post-alımlama sürecinde yaşantılayacağınız bir keyiftir.

“go down, moses”ın alımlama süreci bittikten sonra aklımda kalan ve işi seyrederken çözemediğim imgelerden bir diğeri ise; yapıt boyunca iki kere tekrarlanan, ikincisinde kilit bir rolü de olan albrecht dürer'in "tavşan" tablosuydu. ilk seferde, yukarıda anlattığım gibi prologda çıkan "tavşan" tablosunun reprodüksiyonu yapıtta ikinci defa hamile genç kadın, komiser tarafından sorguya çekilirken çantasından çıkarır ve bebeğinin insanlığa özgürlük getireceğini söylerken açar ve gösterir.
tavşan neyi simgelemektedir? castellucci neden dürer'in çizimini kullanmıştı? tablonun yapılış tarihi mi önemliydi; yoksa ressamı mı; yoksa direkt konunun kendisi mi?. bu sorular izlerken değil ama sonrasında zihnimi kurcaladı.
bir yandan “tavşan”ın neleri simgelediğini, diğer yandan dürer'i araştırıp öğrenince; sanırım taşlar biraz da olsa yerine oturdu.
tavşan, üstün biraz düşününce, ilk akla geldiği üzere, doğurganlık, üretkenlik ve verimlilik ile özdeşleşiyor; üretkenliğiyle bağlantılı olarak ta bahar ile, yeniden doğum ile, yeni başlangıçlar ile..
albrecht dürer’in ise bu tek tavşan çizimi dışında başka bir tavşanlı çizimi de var ki; dürer orada adem ile havva’yı beraber resmetmiş ve havva’nın ayaklarının altına bir tavşan yerleştirmiş. dolayısıyla dürer’in de tavşan’ı dişilikle, ve hatta havva ile özdeşleştirdiğini düşünebiliriz. castellucci’nin hınzırlığı ise; kullandığı dürer referansını direkt bu çizim üzerinden değil ama aynı ressamın başka bir çizimi üzerinden, örtülü olarak veriyor olması.

.


"go down, moses" romeo castellucci'nin canlı olarak izlediğim üçüncü işi. diğerleri "orpheus et eurydice" ve "le sacre du printemps" idi. tesadüf şu ki, bu üç işin çıkış zamanları aynı döneme rastlıyor: "orpheus et eurydice" viyana'da mayıs 2014'te, "le sacre du printemps" duisburg'da ağustos 2014'te ve "go down, moses" lozan'da ekim 2014'te ilk defa sahnelendi.

prömiyerleri arasında bu kadar yakın zaman olan, dolayısıyla üretim aşamasında birbirlerinin içine geçmiş olma olasılıkları güçlü olan bu üç iş arasında, aynı yaratıcının elinden çıkmaları bağlamında paralelliklerin olması çok doğal. tabii ki bu paralellikleri, önceki işlerini de biliyor ve seyretmiş olsam daha sağlam bir şekilde castellucci’nin dünyasının karakteristikleri arasına katabilirim. örneğin; castellucci’nin uzun zamandır yapıtlarında musa peygamberin hikayesini işliyor olduğunu bilmek “go down, moses”a farklı bakmamı sağlayabilirdi.

izlediğim üç iş arasındaki iki bariz parallelikten söz edersem: 
bunlardan ilki “le sacre du printemps” (bahar ayini)’nde müziğin keskin vuruşlarla iyice çığrından çıktığı bir bölümünde tozların sahne ile seyirci arasına gerilmiş şeffaf perdeye şiddetle vurması ile “go down, moses”da ilk-ana’nın elleriyle sahne ile seyirciyi ayıran şeffaf perdeye, etkisi ses tasarımıyla da kuvvetlendirilmiş bir şekilde vurması idi.
ikincisi ise, “orfeus et eurydice”de bütün operanın çağdaş, soyut ve minimal bir mekan tasarımında ve gerçek mekanlardan canlı video görüntüleri ile sahnelenmesinin ardından, bitmesine çok az kala, sahnenin ön tarafındaki perdenin yukarı kalkıp ardından ortaya çıkan 17. yüzyıl tabloları tarzında son detayına kadar betimlenmiş, figüratif ve gerçekçi cennet sahnesi ile “go down, moses”da bütün diğer sahnelerin minimal ve soyut tasarımına zıt teşkil eden, en küçük detayın bile gerçeğe uygun olmaya çalışıldığı, betimlemeci tarzdaki mağara sahnesi arasındaydı.

.


geçen yıl "go down, moses" bir çok diğer avrupa şehri ve festivali dışında, dünyanın önemli ve prestijli tiyatro festivallerinden biri olan wiener festwochen'a da konuk oldu. bu vesileyle avusturya bazlı, “dans ve ötesi”ni kapsayan internet sitesi www.tanz.at'de çıkan yazı şöyle başlıyordu: 
"önemli bir festival artık yönetmen, yazar, sahne ve kostüm tasarımcısı romeo castellucci'siz düşünülemez." 
aynen öyle! 1986'dan beri işler üreten, 2000'lerin başından itibaren sahne sanatları alanında önemli bir isim olmaya başlayan, 2001'de avrupa tiyatro ödülünü, 2013'te venedik tiyatro bienali altın aslan ödülü alan ve üretimini “görüntüleri, onları aşmak; esas ilgimi çeken o görünmeyen görüntüye ulaşmak için ortaya koyuyorum” sözleriyle açıklayan romeo castellucci'siz bir istanbul tiyatro festivali de düşünmek istemiyoruz!

geçmişinde pina bausch, robert wilson, peter brook, giorgio strehler, tadashi suzuki, heiner goebbels, eimuntas nekrosius, la fura dels baus, stephane braunschweig, sasha waltz, anne teresa de keersmaeker, the wooster group, jan fabre, william forstyhe, hotel pro forma, johann kresnik, heiner müller, richard eyre, edward hall, theodoros terzopoulos, dimitris papaioannou, bartabas gibi isimler bulunan ve önümüzdeki yıl 20. kere düzenlenecek istanbul tiyatro festivali daha da geç kalmadan istanbullu tiyatroseverleri ve tiyatrocuları romeo castellucci ile buluşturmalı..

----------------------------------------------------------------

yazıda bahsi geçen bazı kaynaklar:


louis armstrong'un "go down, moses" şarkısı için tıklayın.


the great adventures adlı 1963 yapımı amerikan dizisinin "go down, moses" adlı bölümünü izlemek için tıklayın.


Questions of Practice with Romeo Castellucci (Full Interview) from Pew Center for Arts & Heritage on Vimeo.
romeo castellucci ile yapılmış kapsamlı bir söyleşi (ingilizce) için tıklayın.

romeo castellucci ile "go down, moses" vesilesiyle yapılmış bir söyleşi (almanca) için tıklayın.

tavşan'ın sembolik anlamları için tıklayın.

albrecht dürer'in "tarla tavşanı" çizimi için tıklayın.

albrecht dürer'in "adem ile havva" çizimi için tıklayın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder