jerzy skolimowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jerzy skolimowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2011 Cumartesi

2009 / 28. istanbul film festivali



.35 film

.blogumun ilk yılında, ilk defa festival izlenimlerimi internette yayınlayıp, paylaşıyorum.

.seks filmleri gösteren bir salondan vizyon filmleri gösteren bir salona evrilen rüya sineması festivaldeki iki yılından ilkini yaşıyor. zaten hemen bu iki yılın ardından, emek gibi kapatılacak.
rüya'nın 70'lerden kalma dekoru pek bir havalı. yazık ki, emek ile sırtsırta (emek'in perdesi rüya'ya dayalı) olduğundan emek'teki filmin sesi rüya'nın içinde. maalesef makinası da o kadar eski ki, netleme sorunları var.
herşeye rağmen festival seyircisi rüya'yı benimsiyor. yazık ki beraberliğimiz kısa sürecek!

.etkileyici filmlerin olduğu bir yıl: sıradışı vampir öyküsü "let the right one in", sıradışı aile öyküsü "home", imkansız ve karşılıksız aşk öyküsü "anna ile dört gece" festivalin en iyileri
ayrıca: doris dörrie'den "kirschblüten hanami", andrey khrzhanovsky'den "bir buçuk oda", erik poppe'den "bulanık sular", hirokazu kore-eda'den "bitmeyen yürüyüş"...

.cemal kafadar'ın seçkisini hazırladığı "asiler, azizler, âşıklar" bölümü çok iyi. "aşık garip", bunuel'ler, dreyer'den "jan dark'ın tutkusu", hal asby'den "bound for glory", mizoguchi'den "oharu'nun yaşamı" ve daha fazlası...

.panos koutras'tan "strella" ve gus van sant'tan "milk" festivalin çarpıcı filmlerinden...

8 Nisan 2011 Cuma

film festivali 30 izlenim 05: mutlakagörülesi 02


bu sene festivalde evlere, odalara konuk oluyorum: “torino atı”nda kırsaldaki mütevazi bir çiftlik evine, “ömrümüzden bir sene”de londra’nın yüzyıl başından kalma üç katlı konutlarından birine, “canım komşularım”da montréal’nin eski apartmanlarından birine, “artık yıl”da mexico city’nin kenar mahallelerinde harap bir konuta. bu senenin filmleri konutlardan, iç mekanlardan pek çıkmıyorlar; protagonistlerinin iç dünyalarını, ruhsal hayatlarını, en mahrem mekanlarının; evlerinin odalarının içinden aktarıyorlar seyircilere.

“pina”yı bir kenara koyarsam, ilk haftanın saf sinema örneği olarak parıldayan ve beni derinden etkileyen iki filminin, “torino atı” ile “artık yıl”ın, iç mekanlarda geçmenin yanı sıra, şaşırtıcı şekilde, başka ortak özellikleri de var.
iki film de protagonistlerinin biteviye hayatlarını, tekrar eden gündelik ritüeller üzerinden anlatıyorlar ve ikisinin de kaçınılmaz sonları bu tekrarlar üzerine kurulu.
yalnız; ritüellerin gerçekleşmesini sağlayan ögeler “torino atı”nda azalırken, “artık yıl”da artıyor. ilkinde ögelerin azalması protagonistlere bağlı değil; doğa yavaş yavaş kendini geri çekiyor; ilk önce yiyeceği azaltıyor, sonra suyu, sonra ışığı... ikincisinde ise cinsel fantezi (belki de "sapkınlık") ritüelinin şiddetini arttıran bizzat protagonistin kendisi.
neticede iki filmin protagonistleri aynı sona doğru sürükleniyorlar: hiçliğe!
peki bu sonu, hiçliği hazırlayan ne? insani ilişkilerin çözülmesi, kaybolması... insanın ruhunu, yaşama isteğini, “mutluluk”unu kaybetmesi... yalnızlaşması... [mutluluk ve yalnızlık mike leigh’nin filminin de temel temasıydı]

ne ilginç; “torino atı”nda iletişimleri en aza inmiş bir baba-kız var, “artık yıl”da ise kız var ama dört sene önce 29 şubat’ta (yani artık yılda) ölmüş olan baba -fiziki olarak- yok, ancak –belli belirsizliği ustaca sağlanmış [senaryo çok çok iyi] değindirmelerle [pedofili, ensest] anlaşıldığı üzere– bütün duygusal ağırlığıyla kızın üzerine abanmış durumda.

ve iki filmin biçimsel tercihleri de oldukça paralel: (“torino atı”nın açılış sekansını saymazsak) hareketsiz kameranın çektiği sakin, durgun, uzun planlar.

“torino atı” radikal ve karamsar bir çizgide sonlanırken, “artık yıl” son dönemeçte umuda göz kırpıyor. iyi ki de öyle yapıyor, çünkü -bir anlamda- kuramsal/kavramsal olması dolayısıyla seyirci olarak belli bir mesafeyle yaklaşmanız mümkün olan “torino atı”na nazaran “artık yıl”ın günümüzün metropollerinde bir çok insanın başından geçen/geçebilecek gerçekçi ve tanıdık hikayesiyle seyirci olarak bir tarafından/ucundan özdeşleşmemek mümkün değil! film bir de karamsar bir tonda bitseydi, çıkışta bir yerlerimizi jiletlememek için zor tutardık kendimizi herhalde; şaka bir yana, sanırım kolay kolay kendime gelemezdim.

yılların yönetmeni béla tarr'ın jübile filmi “torino atı” (a torinói ló) 2011 berlinale’den yönetmen ödüllü, michael rowe imzalı meksika filmi “artık yıl” (año bisiesto) cannes’da ilk filmlere verilen altın kamera'yı almış.
[geçen gün büyük beklentiyle izlediğim jerzy skolimowski'nin bol ödüllü son filmi "ölümüne kaçış"ın (essential killing) bende yarattığı hayalkırıklığını ve kazandığı ödüllerin -benim nezdimde- anlamsızlığını düşündüğümde, bazen ödüllerin hak edenlere de gidebiliyor olması sevindirici!]

“artık yıl”ın festival gösterimleri -maalesef- bitti, türkiye’de dağıtım hakkı da alınmış değil [alınsaydı zaten bayağı bir sahnesi sansürden geçemezdi, geçtiği halinin de bir anlamı olmazı].
olur da, kadın filmleri festivalleri bu filmi programlarına alırlarsa kaçırmayın, ya da internetten indirebiliyorsanız hiç vakit kaybetmeyin. siniriniz bozulacak bozulmasına; üzülecek ve öfkeleneceksiniz de: ama değecek!

6 Nisan 2011 Çarşamba

film festivali 30 izlenim 03: uzakdurulasılar ve mutlakagörülesiler



tanıdığım, tarzını sevdiğim, daha önce tek filmini bile olsa çok beğendiğim yönetmenlerin yeni filmlerine gözüm kapalı giderim; son iki gündür bu kontenjandan aldığım üç film -ve doğal olarak yönetmenleri- beni arka arkaya yarı yolda bıraktılar!
dönüp kitapçıktaki tanıtım yazılarını okuyunca aslında filme dair yeterince ipucunun orada olduğunu gördüm. körlemesine bilet almanın zararları!
cristi puiu “katil diye bir şey yoktur, yalnızca birilerini öldüren insanlar vardır” demiş filmi “şafak” için. jerzy skolimowski ise kendi filmi “ölümüne kaçış” için “dramatik fantezi” tabirini kullanmış. sırayla gideceğim:

pazartesi günü ilk hayal kırıklığını john sayles’in son filmi “amigo” ile yaşadım.
tamam, filmin konu ettiği tarih sayfası daha önce pek bilinmiyordu, ancak insan o coğrafyadaki o tarihi olayları bir romanda da okuyabilirdi; seyrettiğimin “sinema sanatı”na dair bir yapıt olmasının farkı ve artısı neredeydi. bir hikaye bu kadar mı “history channel tarzı”nda anlatılır! bu filmi festival programına alanlarda da kabahat!

pazartesi son seansta romen yönetmen cristi puiu’nun “şafak”ına gittim. filmi pazar günü seyretmiş bir dostumun uyarısını, yönetmenden iki yıl önce izlediğim “bay lazarescu’nun ölümü”nün etkisiyle kulakarkası ettim; etmez olaydım.
sinemada daha önce ne sevimsiz kahramanlar ne alelade olaylar ne cansıkıcı mizansenler seyrettim, ama böylesini, bu kadar anlamsızına daha önce rastlamamıştım. puiu “cinayet işlemenin bir açıklaması olmadığına dikkat çekmeye çalıştım” diyor; iyi de “anlamsız olma”nın da bir janrı yok mudur; öylesine anlamsız olabilir misiniz!
tamam, “şafak” doğu blokunda komünizm sonrası doğu çürümüşlüğü, boşvermişliği, yoksulluğu, teslimiyeti usul usul çok güzel ortaya seriyor ama bunu anlatmak için 180 dakikaya ihtiyacınız yok! “şafak” puiu’nun, oldum olası sevemediğim geveze kahramanların yönetmeni eric rohmer’a adadığı “bükreş’in kenar mahallerinden altı hikaye” adlı serisinin ikinci filmiymiş. ilkini çok beğenmiş olsam da ikincide pes ediyorum!
cumartesi günki marian crisan’ın “yarın”ını da düşününce, son yıllarda revaçtaki romen sinemasının yükselişi buraya kadarmış demek geliyor içimden!

salı günü ise bir heves, iki yıl önceki festivalde sinemaya dönüş filmi “anna ile dört gece” ile beni kalbimden vurmuş jerzy skolimowski’nin son filmi “ölümüne kaçış”ın (essential killing) yolunu tuttum. keşke bilet almadan önce skolimowski’nin film için “dramatik fantezi” sözünü okumuş olsaydım; dramatiği eksik, fantezisi abartılıydı. bir filmin inandırıcılıktan uzak olmasına çok da takılmam, yeter ki anlattığı derde vakıf olabileyim; skolimowski’nin “ölümüne kaçış” neyi anlatmaya çalıştığını anlamadım! neyse ki 83 dakikaydı; işte usta olmanın farkı, kötü de olsa kısa; “kısa ve acısız”!



peki bu iki günde hiç mi dişe dokunur bir şeyler seyretmedim? seyrettim seyretmesine, ama onlar zaten yeni filmler değildi, çoktan kendini kanıtlamış yapıtlardı: claire denis’nin müthiş bir ergenlik hikayesi “nennette ile boni” ile andrey tarkovski’nin müthiş bir olgunlaşma hikayesi “andrey rublev”.

son iki günü kurtaran yeni tarihli film ise “muhbir” (the whistleblower) idi.
son birkaç yıldır amerika birleşik devletleri’nden çıkan en sivridilli, fütursuz, cesur ve gerçekleri olduğu gibi ortaya seren filmler kadın yönetmenlerden geliyor (kathryn bigelow istisna!): bu sene debra granik’ten “winter’s bone” (gerçeğin parçaları), geçen sene courtney hunt’tan “frozen river” (donmuş nehir), cherien debis’den “amreeka” (amerika).

“muhbir” ukrayna asıllı toronto doğumlu, los angeles'ta yaşayan larysa kondracki’nin ilk uzun metrajlı filmi; hem yönetmen koltuğunda hem senarist.
“muhbir” öyle sinema sanatı açısından bir tazelik veya farklılık barındırmıyor, ancak o kadar önemli, canalıcı bir konuyu ele alıyor ki, yeter! uluslararası insan ticareti, savaş sonrası bosna’sında birleşmiş devletler barış ordusu görevlilerinin dahil olduğu hem insan hem seks ticareti!
film gerçeklerden yola çıkılarak çekilmiş; barış ordusu’nda çalışmak için bosna’ya gelmiş olan amerikalı polis memuru kathryn bolkovac’ın başından geçen gerçek hikayeyi sözünü sakınmadan perdeye taşıyor. basılmamış kitapların yazarlarının tutuklandığı bir ülkede, bir filmin kendi ülkesinin kurumları, şirketleri konusunda bu kadar korkusuzca açık sözlü olabilmesi daha bir anlam kazanıyor kanımca! filmin içinde bir yerde bolkovac’ın “we will have our humanity” ile biten mektubu fazla “amerikan” (amerikan filmlerinde çokça kullanılan olumsuzluklarla sonuna kadar savaşıp doğruyu savunan sıradan amerikalı klişesi) kaçsa da, bayan bolkovac’ın gerçekte adeta hayatını riske atarak birleşmiş milletler’in ve ona hizmet veren taşeron güvenlik firmasının ipliğini pazara çıkarma hikayesi ibretlik!

“i want you”dan beri hayranı olduğum rachel weisz kathryn bolkovac’ta çok başarılı. monica belluci de yan rollerden birinde ama filmin esas sürprizi vanessa redgrave. yaşına rağmen redgrave’i tekrar sinemada, hem de dünya görüşüne ve politik duruşuna da cuk oturan bir rolde seyretmek büyük keyif. ister erkek olsun ister kadın şu ingiliz oyunculara hayranım; peter o’toole da öyleydi; yaşlansalar da hala kondisyonlu, dinç ve seyircinin karşısındalar!

atom egoyan filmlerinin bestecisi mychael danna’nın sade ama etkili müziğinin yanı sıra, bitiş jeneriğinde brenda mckinnon’un seslendirdiği “moj dilbere” şarkısı da ayrı bir hüzünlü.

“muhbir” festivalde iki kere daha gösterilecek; türkçe altyazısı üstündeydi, yakında vizyona da girecek demektir: kaçırmayın!

17 Nisan 2009 Cuma

film festivali 28 - izlenimler 9: hayalkırıklıkları ve birkaç başyapıt

bu haftaiçinde seyrettiğim filmlerin geneli bende hayalkırıklığı yarattı; bu durum, belki, ilk hafta filmlerinin çok iyi olmasından dolayı beklentilerimi yüksek tutmamdan kaynaklandı.

romen filmi "pescuit sportiv" (oltanın ucunda) yeterince ilginç ve özgün değildi,
"unmade beds" (dağınık yataklar) tam da filmden çıkarken muhtemelen bir sinema-tv öğrencisinin, kulak misafiri olduğum "film çekmek bu kadar kolaysa ben de çoktan çekmiştim bir tane" lafını doğrularcasına dağınık ve manasızdı,
neden animasyon tekniğiyle çekildiğini anlayamadığım "$9.99" laf kalabalığına boğulmuştu,
sinema diline hayran olduğum atom egoyan'ın son filmi "adoration" (tapınma) fazlaca yapay, donuk ve duygudan yoksundu,
hindistan denen koca diyarın temel sorunlarından birine (din kavgasına) farklı ve içerden bir bakış atan "firaaq" ise bütün samimiliğine rağmen fazlaca klasik bir sinema dili kullanıyordu.

gelelim iki başyapıta. ikisi de eski doğu bloku ülkelerinden gelen bu filmler: uzun rusça adının türkçesiyle "bir buçuk oda" ve uzun yıllardır film çekmeyen leh yönetmen jerzy skolimowski'nin "cztery noce z anna" (anna ile dört gece)'si.

andrey khrzhanovsky'nin "bir buçuk oda"sı yarın akşam, adayı olduğu altın lale'yi alır mı bilemem ancak fipresci ödülünü kimselere kaptırmayacağını umarım; sinema eleştirmenlerine güvenim sonsuz.
sinemanın dönemlerine dair farklı çekim tekniklerini (siyah beyaz sessiz dönem, renkli dönem, video/el kamerasıyla çekilen filmler, farklı animasyon teknikleri) ustaca harmanlayarak rusya'nın neredeyse bütün 20. yüzyılını bir şair, onun anne-babası ve bir kent üzerinden anlatan, slav duyarlılığında bir film "bir buçuk oda".
son yıllarda festivalde çok da fazla rastlamadığımız halis sanat sineması örneği.
hiç bitmesin istedim.

bitmesini istemediğim diğer filmse "anna ile dört gece"ydi; keşke 1001 gece sürseydi!
21.30 seansında gösterilen filmini sunmak için siyah güneş gözlükleri takmış olarak yeni rüya'dan içeri giren skolimowski, ağır adımlarla perdeye yürüdü, sahneye çıktı, ilk lafı "her ne kadar filmimde öyle görüntüler yoksa da, sizlerle bir porno sinemasında karşılaşmak varmış" oldu.
skolimowski filmini "insanın karanlık tarafına dair" diyerek sunduysa da, bana kalırsa "anna ile dört gece" insanın en saf, en kırılgan, en dolaysız, en çoçuksu hallerine dair karanlık bir filmdi.
yalnızlık, terkedilmişlik, tutku, aşk, saplantı, saflık ve rastlantılar üzerine hüzünlü bir novella gibiydi; romantik saf aşk ile saplantılı tutku arasında bir yerlerde geziniyordu.
mükemmel görüntüleri karanlığın tonlarıyla oynuyordu; her an bulutlu bir gökyüzünden süzülen loş ışıkla doygunlaşan polonya kırsalındaki pitoresk bir kasabanın mimarisi ve renkleri eşliğinde sessizce iç acıtan, sakinliği içinde zaman zaman fırtınalar barındıran sert bir filmdi.
"anna ile dört gece" son iki güne girdiğimizde festivalin en iyisi!