29 Ekim 2018 Pazartesi
yılın bu vaktini sevmemin nedenlerinden bir diğeri:
Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün öğrencilerimizin aziz hatıralarına…
ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU 9
31 EKİM-1 KASIM 2018
MSGSÜ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ KONFERANS SALONU
BOMONTİ YERLEŞKESİ
31 EKİM 2018 ÇARŞAMBA
10:00-10:30 Açılış konuşması, Gevher Gökçe
10:30-12:05 Biyografik film: Das Ende ist mein Anfang Yönetmen Jo Baier
12:05-13:00 Öğle arası
13:00-14:45 Belgesel film: At the Death House Door Yönetmenler: Steve James, Peter Gilbert
14:45-15:00 Kahve arası
15:00-15:30 Onur Beyhan, İslam Öncesi ve Sonrasında Mersiye Geleneği
15:30-16:00 Mersiyehan Kumru Dilber, Sohbet ve icra: Kerbelâ Mersiyeleri
16:00-16:15 Kahve arası
16:15-17:05 Belgesel film: Çırılçıplak [Şilfîtazî] Yönetmen Zekeriya Aydoğan’ın katılımıyla
1 KASIM 2018 PERŞEMBE
10:00-11.00 Belgesel film: Last Supper: The Life of the Deathrow Chef Yönetmenler: Mats Bigert, Lars Bergstrom
11:00-11: 15 Kahve arası
11:15-12:30 Belgesel film: Griefwalker Yönetmen: Tim Wilson
12:30-13:00 Öğle arası
13:00-14:40 Belgesel film: Facing Death: Elisabeth Kübler-Ross Yönetmen: Stefan Haupt
14:40:15:00 Kahve arası
15:00-17:00 Dücane Cündioğlu, Bir Felsefi Sorun Olarak “Tanrısal”
Programda yer alan filmler Türkçe seslendirmeli veya Türkçe altyazılıdır.
Gevher Gökçe tarafından MSGSÜ Mimarlık Bölümü programında yürüttüğü Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir.
İletişim: gevher.g@hotmail.com
28 Ekim 2018 Pazar
istanbul kukla festivali'nin tayvanlı konuğu
yılın bu vaktini sevmemin nedenlerinden biri istanbul kukla festivali. festivalde şimdilik bir gösteri seyredebildim: tayvan'dan flying group theatre ile fransız l'est et l'ouest topluluğunun ortak yapımı: la naissance (doğuş).
pei-yu shih'nin kurucusu olduğu flying group theatre'ın gösterisi bir çocuğun rüyasına beni ortak etti ve çok serbest bir şekilde el kuklası, obje tiyatrosu, parmak kuklası, geleneksel gölge oyunu, tepegözle yansıtma, ışığı önden vererek gölge yaratma gibi bir çok farklı tekniği ve ayrıca da bir çok farklı estetik tercihi birarada kullanarak beni ölçeksiz ve kuralsız bir aleme götürdü. gösteri, topluluğun adı gibi sahnede artistik olarak özgürce uçan/dolaşan, hatta kanatlanan bir işti.
festival 4 kasım'a kadar devam ediyor; dünyanın dört bir yanından ayağıma kadar gelmiş bu fırsatları kaçırmayıp, ilginç olacağını tahmin ettiğim bir-iki gösteriyi daha seyretmeyi planlıyorum.
15 milyonluk şehirde 100 kişilik salonları dolduracak kuklasever seyircinin olmamasını da bir türlü aklım almıyor. bu yıl 21.si gerçekleşen festivali ısrarla ve yılmadan devam ettirdiği için cengiz özek'i candan kutlarım.
24 Ekim 2018 Çarşamba
bir pazar akşamı
on gün önce bir adamla yazışmıştı cep telefonundaki buluşma-tanışma aplikasyonlarından birinde; iki gece önce de
sözleşmişlerdi, o akşam buluşmak için. adam "gizliyim" demişti, ne telefon ne mail
adresi vermişti. aplikasyon üzerinden haberleşmişlerdi sadece. o akşam tiyatro çıkışı adam kapıya gelecekti; gelirse buluşacak, gelmezse
buluşmayacaklardı. birbirlerini nasıl tanıyacaklardı, bilmiyordu. randevuyu
bu şekilde ayarladığına göre adamın bir bildiğinin olduğunu düşünmüştü. öyle de
oldu; çıkışta, fazla tereddüt etmeden birbirlerini tanıdılar, adam yaklaştı
önce, adını söyledi, el sıkıştılar. kahve içip sohbet etmek için tiyatronun kafesine gittiler; adam çay söyledi o filtre. biraz sohbet ettiler. adam fena bir insana benzemiyordu.
akşam boşsan bana gelir misin, sohbete devam ederiz dedi adam, tamam dedi. onun, senin evin karşıda, benimki daha yakın, istersen bana gidelim teklifine rağmen, adam arabam var ben seni geri getiririm deyince ısrar etmedi.
yolda sohbete devam ettiler; ama daha çok konuşan oydu, adamsa kendinden pek bahsetmedi, onu da öyle can kulağıyla dinliyor gibi değildi. karşı yakayı çok bilmese de, adamın onu evine biraz karmaşık bir yoldan götürdüğünü sezdi. keskin bir dönüş sonrasında bir anda apartmanın önüne gelmişlerdi. o daha sitenin adının yazılı olduğu tabelayı göremeden, yeraltı otoparkının kepengi açıldı, arabayla rampadan aşağıya indiler. adam, bir sürü arabanın arasından geçerek, asansör şaftına en yakın konuma getirdi arabayı.
arabadan çıktılar, adam bagajdan içi çok dolu olmayan siyah bir çanta ve içinde havlular bulunan bir torba aldı. beraber asansör holüne yöneldiler. etrafta kimse yoktu. asansörle çıkarken, o sormadan anlatmaya başladı adam; siyah çanta spor çantasıymış, sabah spor yapmış, havluları da çoktandır satın almak istiyormuş, çok fazla kuzeni varmış ve sık sık ona geliyorlarmış, lazım oluyormuş.
12. kata çıktılar. apartmanın holü daracıktı, hole sadece iki kapı açılıyordu. adam 23 numaralı kapıyı açtı, içeri girdiler. girer girmez, dairenin dekorasyonu biraz garip geldi ona, modern çizgilerle tasarlanmıştı ama abartılı bir hali vardı. sanki bir şirketin misafirleri için geçici konaklama amacıyla kullanılıyor gibiydi, ya da garsoniyer olarak.
ayakkabısını, paltosunu çıkardı. adam paltoyu aldı, vestiyere astı, terlik verdi, salona geçtiler. salon sanki içinde hiç yaşanmıyormuş gibi soğuk ve boştu. krem rengi geniş koltuklar, ortadaki beyaz "tasarım" sehpa, yerdeki renkli ultra modern halı, duvardaki tablolar ve tabloların önündeki mumluklar hoştu ama mekanda yaşam yoktu; tasarlanmış ve öylece kalmış gibiydi. ilk işkillenmesi o anda gerçekleşti.
ne içersin diye sordu adam, şarap dedi, beyaz mı kırmızı mı diye sordu adam, kırmızı dedi. adam mutfağa gitti, o ise salon penceresinden dışarıya bakmaya. aynı yüksek apartmandan çok yakında bir tane daha vardı, aralarında da ışıklandırılmış bir yüzme havuzu.
içerden şarap şişesinin açılma sesi gelince, biraz önceki işkillenmesi kabardı; bu ıssız apartman dairesinde, içinde ne olduğu belirsiz siyah spor çanta ve havlu dolu bir torbayla gelmiş bir adamla birlikteydi, şarabına ilaç katabilir, çantadan kesici aletler çıkabilir, etrafa saçılan kanları havlularla temizleyebilirdi ve kimsenin ruhu duymazdı. ona ne telefon ne mail adresi vermişti; yok olsa kimse ne onun izini ne de adamınkini sürebilirdi. tiyatrodan çıkışta park görevlisi görmüştü ikisini uzaklaşırken, sonrasında ne arabayla sitenin yeraltı otoparkına girerken ne de daireye çıkarken kimseyle karşılaşmışlardı. tek bir upuzun an boyunca bunları düşününce içi çekildi ve hızlıca mutfağa yöneldi.
mutfak da cansızdı; fırının üzerinde iki küçük tencere vardı, tezgahlar boştu. burada kimse yaşamıyor gibi dedi, sahi mi diye karşılık verdi adam. o sırada tezgah üzerindeki ilaç tabletlerini gördü; kutusu hemen ilerde duruyor, içinden çıkarılmış bir sıra tablet şarap şişesinin yanında bekliyordu. heyecanı iyice arttı. adam şarap kadehlerini çıkarttı dolaptan, ışığa tutup, lekesiz olanını sana vereyim diyerek kontrol etti. kadehlere şarap doldurdu, salona geçtiler.
adamın şaraba ilaç katacağı konusundaki tahmininin doğru çıktığını düşündü. mutfağa zamanında gitmeseydi adam bunu başaracaktı da. ne yapacağını şaşırmıştı. salonun da yaşamıyor olduğunu söyleyince, gel sana evi gezdireyim dedi adam, bir yandan da anlatmaya başladı: iç mimar bir arkadaşı dekore etmiş evi, bazı şeyleri o da abartılı bulmuş ama ses çıkarmamış. gerçekten de, özellikle yemek salonu modern ama abartılı bir şekilde tasarlanmıştı, aynalar, tavanda ışıltılı kumaşlar. ve en önemlisi, sanki hiç yemek yenmiyormuş gibiydi. içeriki odalara geçtikçe, hayat belirtileri fazlalaştı; giyinme odasındaki kıyafetler, çalışma odasındaki bir iki kitap, banyo, çamaşır-ütü-temizlik odası ve yatak odası. daha çok evin bu tarafında yaşıyorsun deyince o, nerden bildin, valla öyle diye hayretler içinde kaldı adam. ya da kalmış gibi yaptı.
salona döndüler, koltuklara oturdular. şarap kadehlerini tokuşturup ilk yudumları aldılar. nasıl yapıp da ayrılacağını düşünmeye başladı, adamdan korkmaya başlamıştı ama şüphesini belli edip onu sinirlendirmek istemiyordu, hafiften eli titriyordu.
adam yerinden kalkıp, bu sert rüzgarlı havada çok ses yapıyor salon pencerelerinin panjurlarını kapatıyım deyince içindeki endişe had safhaya çıktı. sesindeki telaşı saklayamadan, kendini rahat hissetmediğini ve gitmek istediğini söyledi. olumsuz bir söz etmek istemiyordu, ama iyice korkmuştu.
adamsa onu yatıştırmak için, bu ve karşıki apartmanda çoğunlukla tanıdık-akraba oturduğunu söyleyince iyice ne yapacağını şaşırdı. gazetelerde günlerce okumamış mıydı o malum cinayet haberini; sevgilisini öldüren gence ailenin nasıl yataklık ettiğini. kendini üçüncü sayfa haberlerine fazlaca kaptırmış, fazlaca polisiye film seyretmiş olabilir miydi! "yazıyor muydu?" yoksa, paranoyak mıydı! peki ya tahminleri gerçektiyse?
gitmek istediğini söyledi tekrar. peki dedi adam sakince, şarabını bitirmek zorunda değilsin, seni hemen evine bırakabilirim diye ekledi. peki dedi o da. tuvalete gideyim önce, çıkarız dedi adam. tekrar peki diyip hemen antreye yöneldi; adam tuvaletteyken paltosunu, ayakkabısını giydi. içeriden bir fısıltı duyar gibi oldu. adam geldi, mantosunu giydi, eline uzun metal çekeceği aldı, ayakkabısını giymek için eğildi. o sırada o kapıyı açmaya çalıştı ama kilitliydi. adam öne doğru uzandığında, o geri çekilmeye çalışıyordu!
akşam boşsan bana gelir misin, sohbete devam ederiz dedi adam, tamam dedi. onun, senin evin karşıda, benimki daha yakın, istersen bana gidelim teklifine rağmen, adam arabam var ben seni geri getiririm deyince ısrar etmedi.
yolda sohbete devam ettiler; ama daha çok konuşan oydu, adamsa kendinden pek bahsetmedi, onu da öyle can kulağıyla dinliyor gibi değildi. karşı yakayı çok bilmese de, adamın onu evine biraz karmaşık bir yoldan götürdüğünü sezdi. keskin bir dönüş sonrasında bir anda apartmanın önüne gelmişlerdi. o daha sitenin adının yazılı olduğu tabelayı göremeden, yeraltı otoparkının kepengi açıldı, arabayla rampadan aşağıya indiler. adam, bir sürü arabanın arasından geçerek, asansör şaftına en yakın konuma getirdi arabayı.
arabadan çıktılar, adam bagajdan içi çok dolu olmayan siyah bir çanta ve içinde havlular bulunan bir torba aldı. beraber asansör holüne yöneldiler. etrafta kimse yoktu. asansörle çıkarken, o sormadan anlatmaya başladı adam; siyah çanta spor çantasıymış, sabah spor yapmış, havluları da çoktandır satın almak istiyormuş, çok fazla kuzeni varmış ve sık sık ona geliyorlarmış, lazım oluyormuş.
12. kata çıktılar. apartmanın holü daracıktı, hole sadece iki kapı açılıyordu. adam 23 numaralı kapıyı açtı, içeri girdiler. girer girmez, dairenin dekorasyonu biraz garip geldi ona, modern çizgilerle tasarlanmıştı ama abartılı bir hali vardı. sanki bir şirketin misafirleri için geçici konaklama amacıyla kullanılıyor gibiydi, ya da garsoniyer olarak.
ayakkabısını, paltosunu çıkardı. adam paltoyu aldı, vestiyere astı, terlik verdi, salona geçtiler. salon sanki içinde hiç yaşanmıyormuş gibi soğuk ve boştu. krem rengi geniş koltuklar, ortadaki beyaz "tasarım" sehpa, yerdeki renkli ultra modern halı, duvardaki tablolar ve tabloların önündeki mumluklar hoştu ama mekanda yaşam yoktu; tasarlanmış ve öylece kalmış gibiydi. ilk işkillenmesi o anda gerçekleşti.
ne içersin diye sordu adam, şarap dedi, beyaz mı kırmızı mı diye sordu adam, kırmızı dedi. adam mutfağa gitti, o ise salon penceresinden dışarıya bakmaya. aynı yüksek apartmandan çok yakında bir tane daha vardı, aralarında da ışıklandırılmış bir yüzme havuzu.
içerden şarap şişesinin açılma sesi gelince, biraz önceki işkillenmesi kabardı; bu ıssız apartman dairesinde, içinde ne olduğu belirsiz siyah spor çanta ve havlu dolu bir torbayla gelmiş bir adamla birlikteydi, şarabına ilaç katabilir, çantadan kesici aletler çıkabilir, etrafa saçılan kanları havlularla temizleyebilirdi ve kimsenin ruhu duymazdı. ona ne telefon ne mail adresi vermişti; yok olsa kimse ne onun izini ne de adamınkini sürebilirdi. tiyatrodan çıkışta park görevlisi görmüştü ikisini uzaklaşırken, sonrasında ne arabayla sitenin yeraltı otoparkına girerken ne de daireye çıkarken kimseyle karşılaşmışlardı. tek bir upuzun an boyunca bunları düşününce içi çekildi ve hızlıca mutfağa yöneldi.
mutfak da cansızdı; fırının üzerinde iki küçük tencere vardı, tezgahlar boştu. burada kimse yaşamıyor gibi dedi, sahi mi diye karşılık verdi adam. o sırada tezgah üzerindeki ilaç tabletlerini gördü; kutusu hemen ilerde duruyor, içinden çıkarılmış bir sıra tablet şarap şişesinin yanında bekliyordu. heyecanı iyice arttı. adam şarap kadehlerini çıkarttı dolaptan, ışığa tutup, lekesiz olanını sana vereyim diyerek kontrol etti. kadehlere şarap doldurdu, salona geçtiler.
adamın şaraba ilaç katacağı konusundaki tahmininin doğru çıktığını düşündü. mutfağa zamanında gitmeseydi adam bunu başaracaktı da. ne yapacağını şaşırmıştı. salonun da yaşamıyor olduğunu söyleyince, gel sana evi gezdireyim dedi adam, bir yandan da anlatmaya başladı: iç mimar bir arkadaşı dekore etmiş evi, bazı şeyleri o da abartılı bulmuş ama ses çıkarmamış. gerçekten de, özellikle yemek salonu modern ama abartılı bir şekilde tasarlanmıştı, aynalar, tavanda ışıltılı kumaşlar. ve en önemlisi, sanki hiç yemek yenmiyormuş gibiydi. içeriki odalara geçtikçe, hayat belirtileri fazlalaştı; giyinme odasındaki kıyafetler, çalışma odasındaki bir iki kitap, banyo, çamaşır-ütü-temizlik odası ve yatak odası. daha çok evin bu tarafında yaşıyorsun deyince o, nerden bildin, valla öyle diye hayretler içinde kaldı adam. ya da kalmış gibi yaptı.
salona döndüler, koltuklara oturdular. şarap kadehlerini tokuşturup ilk yudumları aldılar. nasıl yapıp da ayrılacağını düşünmeye başladı, adamdan korkmaya başlamıştı ama şüphesini belli edip onu sinirlendirmek istemiyordu, hafiften eli titriyordu.
adam yerinden kalkıp, bu sert rüzgarlı havada çok ses yapıyor salon pencerelerinin panjurlarını kapatıyım deyince içindeki endişe had safhaya çıktı. sesindeki telaşı saklayamadan, kendini rahat hissetmediğini ve gitmek istediğini söyledi. olumsuz bir söz etmek istemiyordu, ama iyice korkmuştu.
adamsa onu yatıştırmak için, bu ve karşıki apartmanda çoğunlukla tanıdık-akraba oturduğunu söyleyince iyice ne yapacağını şaşırdı. gazetelerde günlerce okumamış mıydı o malum cinayet haberini; sevgilisini öldüren gence ailenin nasıl yataklık ettiğini. kendini üçüncü sayfa haberlerine fazlaca kaptırmış, fazlaca polisiye film seyretmiş olabilir miydi! "yazıyor muydu?" yoksa, paranoyak mıydı! peki ya tahminleri gerçektiyse?
gitmek istediğini söyledi tekrar. peki dedi adam sakince, şarabını bitirmek zorunda değilsin, seni hemen evine bırakabilirim diye ekledi. peki dedi o da. tuvalete gideyim önce, çıkarız dedi adam. tekrar peki diyip hemen antreye yöneldi; adam tuvaletteyken paltosunu, ayakkabısını giydi. içeriden bir fısıltı duyar gibi oldu. adam geldi, mantosunu giydi, eline uzun metal çekeceği aldı, ayakkabısını giymek için eğildi. o sırada o kapıyı açmaya çalıştı ama kilitliydi. adam öne doğru uzandığında, o geri çekilmeye çalışıyordu!
16 Ekim 2018 Salı
11 Ekim 2018 Perşembe
her şey meraktan!..
her sanat dalı söz konusu olduğunda herkesin sevdikleri, gönlündekiler ayrıdır. ben, sevdiğim sanatçıların şehrime gelmesini, arkadaşlarımın ve tanımadığım insanların o sanatçıların işlerini görmesini, beğensinler-beğenmesinler fark etmez o sanatçıları tanımalarını isterim. şehrimizde yabancı müzisyenlerin konser vermesi ve plastik sanatçıların sergi açması, gösteri sanatları işlerinin sahnelenmesinden görece daha kolay olagelmiştir. gösteri sanatları deyince ise, istanbul seyircisinin yabancı topluluklarla tanışabildiği en başat etkinlik iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali'dir.
uzun zaman önce bloguma yazdığım istanbul tiyatro festivali eleştiri yazılarından birine "niye bu isimler getirilmiyor" diye bir liste de eklemiştim. şimdi o listenin afakiliğinin farkındayım; ben krzysztof warlikowski'nin, peeping tom'un gelmesini isterim, bir dostum forced entertainment der, bir diğeri maguy marin'in, başka biri simon stone'un ismini telafuz eder. dolayısıyla gönlümüzdekilerin sınırı ve ölçüsü yok.
doğal olarak, benim veya bir başkasının takip edip sevdikleriyle festival direktörlerininki de farklıdır.
ancak şunu da belirtmek isterim ki, o yazımdaki listeye isimler yazarken pek de öznel davranmamaya çalışmış, kendim seyretmemiş olsam bile avrupa'daki festivallerde adlarına rastladığım sanatçıları, yani merak ettiklerimi de saymıştım.
tabii sadece estetik/artistik tercihler rol oynamıyor bir işin istanbul'a getirilmesinde; eminim festival direktörlerinin de gönüllerinde kimler vardır bizlere sunmak için, ancak sanırım çoğu projenin hayata geçirilme aşaması mali ve lojistik olanaksızlıklara takılıyor.
önümüzdeki yine yeni bir istanbul tiyatro festivali var, bu sefer 22.cisi. festivali bahane ederek, "gösteri sanatları alanında istanbul'a şimdiye kadar kimler gelmiş" listesi yaptım.
bu liste büyük oranda iksv-istanbul tiyatro festivali'nin getirdiği sanatçıları kapsıyor ama onlarla sınırlı değil.
listeyi yaparken öznel olmamak adına, herkesin kabul edeceğinden kuşkumun olmadığı bir ödülü baz aldım: avrupa tiyatro ödülleri'ni. sanırım bu ödülün dünyada verilen en köklü ve en saygın tiyatro ödülü olduğunda herkes hemfikirdir. ben ondan daha eskiye dayananı ve daha kapsayıcı olanını bilmiyorum, bulamadım. ayrıca bu ödülün, eser bazlı değil kişi bazlı verildiği için, olabildiğince objektif olduğunu düşünüyorum.
gerek istanbul tiyatro festivali gerek idans gerekse bağımsız organizatörler sayesinde aşağıda vurgulu olanlar dışında da bir çok önemli sanatçıyı istanbul sahnesinde seyretme imkanımızın olduğunu ve bu listenin bu olguyu yadsımadığını özellikle vurgulamayı önemsiyorum.
son olarak; aşağıdaki listenin bir tespit çalışması olduğunu; ondan yorum çıkaracak olanların okuyucular olduğunu belirtmek isterim.
listedeki vurguların lejandı şöyle:
kalın: istanbul tiyatro festivali'ne -veya iksv'nin organizasyonuyla- gelen sanatçılar.
italik: idans'a gelen sanatçılar.
altı çizgili: yukarıda adı geçen iki festival dışındaki organizasyonlarla gelen sanatçılar.
[kırmızı]: sanatçıların geldikleri yıllar.
iki ayrı festivale veya festival dışı organizasyonla gelen sanatçı adlarında her iki vurgu birden kullanılmış, yıl kısmında festivalin/organizasyonun tipi belirtilmiştir.
Avrupa Tiyatro Ödülü sahipleri:
1987: Ariane Mnouchkine. 1989: Peter Brook [2006]. 1990: Giorgio Strehler [1997,1998,2006]. 1994: Heiner Müller [1997]. 1997: Robert Wilson [1996,1998,2000,2016]. 1998: Luca Ronconi. 1999: Pina Bausch [1998,2000,2003,2010]. 2000: Lev Dodin. 2001: Michel Piccoli. 2006: Harold Pinter. 2007: Robert Lepage [2018]. Peter Zadek. 2008: Patrice Chéreau. 2009: Krystian Lupa. 2011: Peter Stein. 2016: Mats Ek [2006]. 2017: Isabelle Huppert, Jeremy Irons. 2018: Valerij Fokin.
Avrupa Yeni Tiyatral Gerçeklikler Ödülü sahipleri:
1990: Anatoli Vassiliev. 1994: Giorgio Barberio Corsetti, Els Commediants [1995], Eimuntas Nekrosius [2006,2008]. 1997: Compagnia della Fortezza (Armando Punzo), Théâtre de Complicité (Simon McBurney). 1998: Christoph Marthaler. 1999: Royal Court Theatre. 2000: Theatergroep Holladia (Johan Simons), Thomas Ostermeier [2004,2012,2014], Societas Raffaello Sanzio (Romeo Castellucci). 2001: Heiner Goebbels [1996,2002], Alain Platel. 2006: Oskaras Korsunovas, Josef Nadj. 2007: Alvis Hermanis, Biljana Srbljanovic. 2008: Rimini Protokoll [2010, 2012], Krzysztof Warlikowski, Sasha Waltz [2002]. 2009: Guy Cassiers [2010, 2016], Pippo Delbono, Rodrigo García, Arpád Schilling, François Tanguy - Théâtre du Radeau. 2011: Viliam Docolomansky, Katie Mitchell, Andrey Moguchiy, Kristian Smeds, Teatro Meridional, Vesturport Theatre. 2016: Viktor Bodó, Andreas Kriegenburg [2010], Juan Mayorga, National Theatre of Scotland, Joël Pommerat. 2017: Susanne Kennedy, Jernej Lorenci, Yael Ronen, Alessandro Sciarroni, Kirill Serebrennikov, Theatre NO99, Dimitris Papaioannou [2000]. 2018: Sidi Larbi Cherkaoui [2010,2014,2015], Julien Gosselin, Cirkus Cirkor, Milo Rau [2016], Tiago Rodrigues [2011], Jan Klata.
Ödül adayları:
Radu Afrim, Akko Theatre – David Maya Sarz, Artistas Unidos, Tamás Ascher, Atelier Fomenko, Stefan Bachmann, O Bando, Eugenio Barba, Jérôme Bel [2007,2010, 2011], Calixto Bieito, David Bobée, Viktor Bodó, Lazlo Boxardi, Stéphane Braunschweig [1995,1998], Bremer Shakespeare Company, Catalina Buzoianu, Stefan Capaliku, Gianina Carbunariu, Marta Carrasco, Nigel Charnock, Philippe Chemin, Credo Theatre, Emma Dante, Leo De Berardinis, Anne Teresa De Keersmaeker – Rosas [2006,2011,2013], Emmanuel Demarcy-Mota [2012], Jacques Delcuvellerie, Michel Deutsch, Viliam Docolomansky, Dogtroep Theatre Company, Declan Donnellan - Cheek By Jowl [2004], Dejan Dukovsky, DV8 Lloyd Newson, Jan Fabre [2006], Fanny & Alexander, Abattoir Fermé [2009], Filter, Daniele Finzi Pasca, Forced Entertainment, La Fura Dels Baus [1999,2012], Massimo Furlan, Rezo Gabriadze, Miro Gavran, Kama Ginkas, Evgeny Grishkovets, Emil Hrvatin, László Hudi, Improbable Theatre, Grzegorz Jarzyna [2014], Dan Jemmett, Gilles Jobin, Kamerini Teatar 55, Frank Castorf, Katona József Theatre, Michel Keegan, La Zaranda, Eric Lacascade, Antonio Latella, Jan Lauwers - Needcompany, Johann Le Guillerm, Petr Lebl, Dea Loher, Miguel Loureiro, Michael Marmarinos, Mario Martone, Margarita Mladenova - Theatre Sfumato, Mladinsko Theatre, Enzo Moscato, Fernando Mota, Wajdi Mouawad [2017], Stanislas Nordey, Lars Norén, Miguel Orel, Suzanne Osten, Moni Ovadia - Theaterorchestra, Dusan David Parizek, Luk Perceval, Vincenzo Pirrotta, René Pollesch [2010], Aleksandar Popovski [2011,2014,2015], Omar Porras - Teatro Malandro, Silviu Purcarete [1994], Olivier Py, Ravenna Teatro-Tam Teatro Musica, Maria Ribot (La Ribot) [2009], Alex Rigola, Royal de Luxe, Ruanda 94, Thierry Salmon, José Sanchis Sinisterra, Carlos Santos, Einar Schleef, Spiro Scimone, Semola Teatro, Toni Servillo [1994, 2010], Nicolas Stemann, Galin Stoev, Meg Stuart [2008], Pawel Szkotak - Biuro Podrózy, Salvador Tavora, Teatar & TD, Teatro Due Parma, Theodoros Terzopoulos - Attis Group [1990,1991,1993,1995,1996,1999,2006,2010,2017,2018], TG Stan, Michael Thalheimer [2018], The Right Size, Théâtre de la Tempête, Teatro Meridional, Teatr Piesn Kozla, Theatre Neumarkt, James Thiérrée, Traverse Theatre, Rimas Tuminas, Gabriele Vacis, Enrique Vargas, Lotte van den Berg [2010], Vesturport Theatre, Victoria Group, Roman Viktyuk, Marius Von Mayenburg, Deborah Warner, Oscar van Woensel, Andrij Zholdak, Sándor Zsótér.
uzun zaman önce bloguma yazdığım istanbul tiyatro festivali eleştiri yazılarından birine "niye bu isimler getirilmiyor" diye bir liste de eklemiştim. şimdi o listenin afakiliğinin farkındayım; ben krzysztof warlikowski'nin, peeping tom'un gelmesini isterim, bir dostum forced entertainment der, bir diğeri maguy marin'in, başka biri simon stone'un ismini telafuz eder. dolayısıyla gönlümüzdekilerin sınırı ve ölçüsü yok.
doğal olarak, benim veya bir başkasının takip edip sevdikleriyle festival direktörlerininki de farklıdır.
ancak şunu da belirtmek isterim ki, o yazımdaki listeye isimler yazarken pek de öznel davranmamaya çalışmış, kendim seyretmemiş olsam bile avrupa'daki festivallerde adlarına rastladığım sanatçıları, yani merak ettiklerimi de saymıştım.
tabii sadece estetik/artistik tercihler rol oynamıyor bir işin istanbul'a getirilmesinde; eminim festival direktörlerinin de gönüllerinde kimler vardır bizlere sunmak için, ancak sanırım çoğu projenin hayata geçirilme aşaması mali ve lojistik olanaksızlıklara takılıyor.
önümüzdeki yine yeni bir istanbul tiyatro festivali var, bu sefer 22.cisi. festivali bahane ederek, "gösteri sanatları alanında istanbul'a şimdiye kadar kimler gelmiş" listesi yaptım.
bu liste büyük oranda iksv-istanbul tiyatro festivali'nin getirdiği sanatçıları kapsıyor ama onlarla sınırlı değil.
listeyi yaparken öznel olmamak adına, herkesin kabul edeceğinden kuşkumun olmadığı bir ödülü baz aldım: avrupa tiyatro ödülleri'ni. sanırım bu ödülün dünyada verilen en köklü ve en saygın tiyatro ödülü olduğunda herkes hemfikirdir. ben ondan daha eskiye dayananı ve daha kapsayıcı olanını bilmiyorum, bulamadım. ayrıca bu ödülün, eser bazlı değil kişi bazlı verildiği için, olabildiğince objektif olduğunu düşünüyorum.
gerek istanbul tiyatro festivali gerek idans gerekse bağımsız organizatörler sayesinde aşağıda vurgulu olanlar dışında da bir çok önemli sanatçıyı istanbul sahnesinde seyretme imkanımızın olduğunu ve bu listenin bu olguyu yadsımadığını özellikle vurgulamayı önemsiyorum.
son olarak; aşağıdaki listenin bir tespit çalışması olduğunu; ondan yorum çıkaracak olanların okuyucular olduğunu belirtmek isterim.
listedeki vurguların lejandı şöyle:
kalın: istanbul tiyatro festivali'ne -veya iksv'nin organizasyonuyla- gelen sanatçılar.
italik: idans'a gelen sanatçılar.
altı çizgili: yukarıda adı geçen iki festival dışındaki organizasyonlarla gelen sanatçılar.
[kırmızı]: sanatçıların geldikleri yıllar.
iki ayrı festivale veya festival dışı organizasyonla gelen sanatçı adlarında her iki vurgu birden kullanılmış, yıl kısmında festivalin/organizasyonun tipi belirtilmiştir.
Avrupa Tiyatro Ödülü sahipleri:
1987: Ariane Mnouchkine. 1989: Peter Brook [2006]. 1990: Giorgio Strehler [1997,1998,2006]. 1994: Heiner Müller [1997]. 1997: Robert Wilson [1996,1998,2000,2016]. 1998: Luca Ronconi. 1999: Pina Bausch [1998,2000,2003,2010]. 2000: Lev Dodin. 2001: Michel Piccoli. 2006: Harold Pinter. 2007: Robert Lepage [2018]. Peter Zadek. 2008: Patrice Chéreau. 2009: Krystian Lupa. 2011: Peter Stein. 2016: Mats Ek [2006]. 2017: Isabelle Huppert, Jeremy Irons. 2018: Valerij Fokin.
Avrupa Yeni Tiyatral Gerçeklikler Ödülü sahipleri:
1990: Anatoli Vassiliev. 1994: Giorgio Barberio Corsetti, Els Commediants [1995], Eimuntas Nekrosius [2006,2008]. 1997: Compagnia della Fortezza (Armando Punzo), Théâtre de Complicité (Simon McBurney). 1998: Christoph Marthaler. 1999: Royal Court Theatre. 2000: Theatergroep Holladia (Johan Simons), Thomas Ostermeier [2004,2012,2014], Societas Raffaello Sanzio (Romeo Castellucci). 2001: Heiner Goebbels [1996,2002], Alain Platel. 2006: Oskaras Korsunovas, Josef Nadj. 2007: Alvis Hermanis, Biljana Srbljanovic. 2008: Rimini Protokoll [2010, 2012], Krzysztof Warlikowski, Sasha Waltz [2002]. 2009: Guy Cassiers [2010, 2016], Pippo Delbono, Rodrigo García, Arpád Schilling, François Tanguy - Théâtre du Radeau. 2011: Viliam Docolomansky, Katie Mitchell, Andrey Moguchiy, Kristian Smeds, Teatro Meridional, Vesturport Theatre. 2016: Viktor Bodó, Andreas Kriegenburg [2010], Juan Mayorga, National Theatre of Scotland, Joël Pommerat. 2017: Susanne Kennedy, Jernej Lorenci, Yael Ronen, Alessandro Sciarroni, Kirill Serebrennikov, Theatre NO99, Dimitris Papaioannou [2000]. 2018: Sidi Larbi Cherkaoui [2010,2014,2015], Julien Gosselin, Cirkus Cirkor, Milo Rau [2016], Tiago Rodrigues [2011], Jan Klata.
Ödül adayları:
Radu Afrim, Akko Theatre – David Maya Sarz, Artistas Unidos, Tamás Ascher, Atelier Fomenko, Stefan Bachmann, O Bando, Eugenio Barba, Jérôme Bel [2007,2010, 2011], Calixto Bieito, David Bobée, Viktor Bodó, Lazlo Boxardi, Stéphane Braunschweig [1995,1998], Bremer Shakespeare Company, Catalina Buzoianu, Stefan Capaliku, Gianina Carbunariu, Marta Carrasco, Nigel Charnock, Philippe Chemin, Credo Theatre, Emma Dante, Leo De Berardinis, Anne Teresa De Keersmaeker – Rosas [2006,2011,2013], Emmanuel Demarcy-Mota [2012], Jacques Delcuvellerie, Michel Deutsch, Viliam Docolomansky, Dogtroep Theatre Company, Declan Donnellan - Cheek By Jowl [2004], Dejan Dukovsky, DV8 Lloyd Newson, Jan Fabre [2006], Fanny & Alexander, Abattoir Fermé [2009], Filter, Daniele Finzi Pasca, Forced Entertainment, La Fura Dels Baus [1999,2012], Massimo Furlan, Rezo Gabriadze, Miro Gavran, Kama Ginkas, Evgeny Grishkovets, Emil Hrvatin, László Hudi, Improbable Theatre, Grzegorz Jarzyna [2014], Dan Jemmett, Gilles Jobin, Kamerini Teatar 55, Frank Castorf, Katona József Theatre, Michel Keegan, La Zaranda, Eric Lacascade, Antonio Latella, Jan Lauwers - Needcompany, Johann Le Guillerm, Petr Lebl, Dea Loher, Miguel Loureiro, Michael Marmarinos, Mario Martone, Margarita Mladenova - Theatre Sfumato, Mladinsko Theatre, Enzo Moscato, Fernando Mota, Wajdi Mouawad [2017], Stanislas Nordey, Lars Norén, Miguel Orel, Suzanne Osten, Moni Ovadia - Theaterorchestra, Dusan David Parizek, Luk Perceval, Vincenzo Pirrotta, René Pollesch [2010], Aleksandar Popovski [2011,2014,2015], Omar Porras - Teatro Malandro, Silviu Purcarete [1994], Olivier Py, Ravenna Teatro-Tam Teatro Musica, Maria Ribot (La Ribot) [2009], Alex Rigola, Royal de Luxe, Ruanda 94, Thierry Salmon, José Sanchis Sinisterra, Carlos Santos, Einar Schleef, Spiro Scimone, Semola Teatro, Toni Servillo [1994, 2010], Nicolas Stemann, Galin Stoev, Meg Stuart [2008], Pawel Szkotak - Biuro Podrózy, Salvador Tavora, Teatar & TD, Teatro Due Parma, Theodoros Terzopoulos - Attis Group [1990,1991,1993,1995,1996,1999,2006,2010,2017,2018], TG Stan, Michael Thalheimer [2018], The Right Size, Théâtre de la Tempête, Teatro Meridional, Teatr Piesn Kozla, Theatre Neumarkt, James Thiérrée, Traverse Theatre, Rimas Tuminas, Gabriele Vacis, Enrique Vargas, Lotte van den Berg [2010], Vesturport Theatre, Victoria Group, Roman Viktyuk, Marius Von Mayenburg, Deborah Warner, Oscar van Woensel, Andrij Zholdak, Sándor Zsótér.
Etiketler:
dans,
idans,
istanbul tiyatro festivali,
listeler,
tiyatro
4 Ekim 2018 Perşembe
danzon'dan bir kıyak :)
hayran olduğum şeyleri başkalarıyla paylaşmak için açmıştım bu blogu on yıl önce. sevdiklerimi, gördüklerimi başkalarının da görmesi ve tabii ki sevmesi beni her zaman mutlu etmiştir.
geçtiğimiz temmuz ayından beri tanztheater wuppertal pina bausch’un yönetim kademesinde yaşanan ve çocukluğumun “dallas”ının entrikalarını aratmayan talihsizliklerden dolayı, dimitris papaioannou’nun topluluk için yaptığı bu şahane işi bu sezondan sonra seyretme imkanı büyük ihtimalle olmayacak.
geçtiğimiz temmuz ayından beri tanztheater wuppertal pina bausch’un yönetim kademesinde yaşanan ve çocukluğumun “dallas”ının entrikalarını aratmayan talihsizliklerden dolayı, dimitris papaioannou’nun topluluk için yaptığı bu şahane işi bu sezondan sonra seyretme imkanı büyük ihtimalle olmayacak.
"seit sie"in üç turnesi kaldı:
2019 temmuz’daki paris turnesinin biletleri tükeneli aylar oldu.
2019 şubat ortasındaki londra turnesi için hala bilet var, ama malumunuz, döviz bu halde değilken bile, londra çoğumuz için sadece gösteri seyretmeye gitme amaçlı tercih edilesi bir destinasyon değildir.
2018 aralık’taki atina turnesi ise hem biletler daha satışa çıkmadığı hem de olabilecek en ekonomik bütçeye sahip olacağı için bizler için en uygun seçenek. pegasus’un atina biletleri hala çok hesaplı. turne tarihlerini henüz resmi olarak açıklamadılar ama özelden soran olursa kulağına fısıldayabilirim, ki uçak biletini ve kalacak yeri daha da geçe kalmadan ayarlayabilsin :)
biraz da iştah kabartmak için art unlimited'in eylül 2018 sayısında çıkan yazımı paylaşıyorum:
30 Eylül 2018 Pazar
"arama"nın her türlü hali: "searching"
biçimsel kararını sonuna kadar götüren sanat eserlerini seviyorum, hele o biçimsel karar içerikle de örtüşüyorsa daha da çok. evet başta, masa başında verilmiş biçimsel bir karar uygulama aşamasında zorluklara, zorlamalara yol açabiliyor. mimarlıkta tasarım yaparken de karşımıza çıkan bir şey bu. ancak, eğer zorlamalar karşılığında elde edilene değiyorsa, bir noktaya kadar biçimsel karara sadık kalmaya ve zorlamaları tolere etmeye değiyor. sinema sanatında mesela filmi tek bir uzun plan olarak çekmek böylesi biçimsel kararlardan biri.
dün sinemada bir film seyrettim: "searching" (kayıp aranıyor). sinema salonuna film izlemeye giden bir seyirciye 100 dakika boyunca büyük ekranda, günümüzün gündelik hayatında çok da uzak kalamadığı bilgisayar ekranını seyrettirmek cesaretli bir karar; bütün bir filmi sadece bilgisayar ekranında açılan pencereler yoluyla anlatmak da. ama doğrusu değiyor; "searching" çok çok iyi bir film!
filmde; hem ailenin kayıp ferdinin "aranması", hem de hepimizin internette, örneğin google'da, yandex'te mütemadiyen yaptığımız "arama"lar şahane bir şekilde üstüste çakıştırılmış.
ailenin kayıp ferdini bulamamanın verdiği çaresizliğin bir ekranın ve ekranın içinde açılan pencerelerin sınırlarına, çerçevelerine hapsoluyor olmakla anlatılması bir yanda; o pencerelerin kişiye bilmediği şeyler hakkında bilgi veriyor, yani ona dünyayı açıyor, sınırlarını genişletiyor hatta yok ediyor olması arasındaki tezatın da ötesinde, yaptığı "arama"larda ona sunulanların gerçekliğinin sorgulanması diğer yanda.
"black mirror" serisinin izinden giden "searching"de biçim-içerik bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, bir film günümüz toplumunun vazgeçilmezi interneti ve onunla bağlantılı olarak kullanılan haberleşme ve sosyalleşme kanallarını bu kadar ustaca biçim ve içeriği için kullanabilirdi. film ayrıca bir dedektiflik öyküsü olarak da her seferinde şaşırtıcı virajlar alması ve her virajın ondan önceki yolda karşılaşılan ve mantıksız gibi gözüken durumları temize çıkarması bakımından da çok başarılı ve zekice yazılmış bir senaryoya sahip.
aneesh chaganty bu bence şahane ilk yönetmenlik denemesinde senaryo yazarlarından biri de aynı zamanda. dikkat çekici bir ayrıntı olarak filmin görüntü tasarımından üç, kurgusunda ise iki kişinin sorumlu olduğunu eklemeliyim. dolayısıyla bir filmde bu dört kalem çok çok iyi olunca, oyunculuklardaki sırıtan acemilikleri ve yapım tasarımındaki ucuzlukları görmezden gelmeyi tercih ettim. "searching"i şiddetle tavsiye ederim. hemen şimdi hangi sinemalarda oynadığını öğrenmek için internette bir "arama" başlatın :)
29 Eylül 2018 Cumartesi
salzburg festivali'nde diyonisyak warlikowski
hakkında az çok okumuş olduğumdan, salzburg'da "elit" bir festivalle karşılaşacağımı biliyordum. eski yıllarda internetten takip ettiğim salzburg festivali naklen opera/konser yayınlarından da özellikle ortayaşlı veya geçkin, ama mutlaka zengin bir seyirci kitlesinin olduğunu fark etmiştim. aslında sadece bilet fiyatları bile, festivalin seyirci kitlesine dair yanılma payı az bir fikir veriyor. ancak birebir yaşayınca elitlik ve zenginlik seviyesinin, gösteriş mertebesine ulaşacak kadar dudak uçuklattığını söyleyebilirim. özellikle opera gösterilerinde neredeyse tek kravatsız ve koyu renk takım elbisesiz erkek, gece tuvaletsiz kadın yoktu. hanımlar ve beyler eğer gece tuvaleti ve takım elbise giymemişseler, büyük ihtimalle avusturyalıların milli kıyafeti trachten'lar içindeydiler. gözlemimden; sıradan giysililerin %5'lerde kaldığını söyleyebilirim.
aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.
herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..
yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:
yukarda bahsettiğim üç binadan en ilginç olanı felsenreitschule, çünkü salzburg'un kardinaller döneminden kalma, kayalardan oyulmuş açıkhava binicilik okulundan devşirilmiş bir gösteri binası burası.
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.
şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:
bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.
henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.
warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)
aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)
herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..
yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:
(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.
şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:
(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)
bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.
henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.
warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.
"the bassarids"in, içinde sahnelendiği felsenreitschule'nin ham, kunt ve karanlık atmosferine (tezatlık anlamında da) çok iyi uyduğunu düşünsem de, warlikowski'den daha etkili opera yorumları/yapımları seyretmiş biri olarak, bu sefer çok fazla heyecanlanmadım.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.
Etiketler:
clemens holzmeister,
hans werner henze,
herbert von karajan,
krzysztof warlikowski,
małgorzata szczęśniak,
max reinhardt,
mimarlık,
opera,
salzburg,
salzburg festivali
27 Eylül 2018 Perşembe
salzburg festivali'nde hipnotik "persler"
fotoğraflar: mehmet kerem özel, 24 ağustos 2018, salzburg
alman coğrafyasında tiyatro binalarıyla ünlü mimar-heykeltraş ikilisi fellner & hellmer tasarımı 1893 tarihli salzburg devlet tiyatrosu'nun altın yaldızlı, süslemeli, heykelli ve tavanı resimli oditoryumuna girdiğimde; ingilizcede proscenium arch olarak geçen, oditoryum ile sahneyi ayıran kemer çerçevenin önüne yerleştirilmiş, orkestra çukurunun yanısıra ilk 4-5 sırayı da kaplayan, arkadan öne doğru eğimli, antrasit grisi renginde devasa bir diskle karşılaştım. nefesim kesildi. aiskylos'un "persler"ini sahneleyen yönetmen-sahne tasarımcısı ulrich rasche; oditoryumun içine yerleştirdiği bu "orchestra" ile, italyan/çerçeve sahneli tipin zirvesini yaşadığı 19. yüzyıl burjuva tiyatrosunu bir antik yunan tiyatrosuna çevirmişti.
ışıklar söndü, tekrar yandığında dönmekte olan diskin üzerinde üç kadın vardı; biri kraliçe atossa'yı, diğer ikisi yaşlılar meclisini temsil ediyordu. disk iki parçadan oluşuyordu; geniş orta kısmı ile çeperdeki dar halka kısmı. ikisi de bazen aynı hızda, bazen ters yönde ama mutlaka durmaksızın dönüyorlar, diskin üzerindeki üç figür de; bir yandan konuşurken, bir yandan belli bir ritimde attıkları adımlarla ya oldukları yerde kalıyorlar, ya da örneğin durduklarında arkada kalanla aynı hatta geliyorlardı. ritim mütemadi bir şekilde devam ediyordu.
sonra; kemer çerçevenin yüzeyini kaplayan siyah tülün ardında, sahnenin tamamını kaplayan, öndekinden daha büyük ve yüksekte, orta kısmı ve halkası ayrı ayrı dönen ikinci bir disk belirdi. bu disk öndekine göre daha görkemliydi ve zeminle daha dik açı yapabiliyordu. bu yüzden; üzerinde beliren pers kralı kserkses'in ve, kserkses'in ordusunu ve ulağı temsilen 15 erkeğin her biri halatlarla diskin merkezine bağlıydılar. onlar da ön diskteki kadınlar gibi, konuşurken belli bir hızda yürüyorlar, minimal jest ve mimiklerle hareket ediyorlardı.
ara dahil dört saat süren gösteride oyuncuların belli bir ritimle icra ettikleri repliklerine, oditoryuma dağılmış beş kişilik orkestranın çaldığı müzik (ari benjamin meyers) kesintisiz olarak eşlik ediyordu. öyle ki, bence "persler" bir tiyatro oyunu değil çağdaş bir opera olmuştu adeta. bazı kısımlarında aklıma robert wilson-philip glass ikilisinin kült yapıtı "einstein on the beach" geldi. ritmik ve yalın hareketlere eşlik eden söz ve müziğin kusursuz birleşimi o kadar etkiliydi ki, adeta bir ayin seyrediyormuş, hatta o ayine bizzat dahil olmuş gibi hipnotize oluyordunuz, en azından ben öyle hissettim.
alman tiyatrosunun son yıllarda en dikkat çeken genç yönetmenlerinden, arka arkaya iki yıldır (2016'da "haydutlar", 2017'de "woyzeck" ile) alman tiyatrosunun en prestijli sezon seçkisi berliner theatertreffen'e seçilen ulrich rasche hikayeyi belirli bir tarihten ve belirli bir toplumdan bağımsız ve zamansız olarak yorumlamayı tercih etmiş. iktidar, hırs, kibir, gözükaralık, despotluk ve bütün bunlar sonucunda gelen kaçınılmaz yenilgi; insanın tarih boyunca bıkmadan içine düştüğü, tekrar tekrar yaşadığı, kaçamadığı kaderi. aynı, disklerden bağımsız hareket edemeyen, disklerin merkezkaç kuvvetinden kaçamayan figürler gibi. aynı, ilerledikleri/yürüdükleri halde diskler döndükçe beyhude oldukları yerde kalan/duran figürler gibi.
rasche'nin tiyatrosu 20. yüzyıl başında makineleşen sahne tasarımını ve hareket eden oyuncuyu tiyatroya kazandıran rus avantgardı'nın çağdaş versiyonu adeta. sahne parçalarının ve oyuncuların yürüşünün yarattığı ritim rasche'nin tiyatrosunun ana unsuru. o ritim oyuncunun nefesini belirlediği gibi seyirciye de nefesini tutturuyor.
rasche müthiş bir estet aynı zamanda. ışık tasarımının (johan delaere) da yardımıyla, iki dönen çelik diskin etinden sütünden kemiğinden sonuna kadar faydalanıyor; tüyleri diken diken eden müthiş anlar yaratıyor.
salzburg festivali'nde prömiyer yapan "persler" sezon boyunca schauspiel frankfurt bünyesinde gösterimde olacak. rasche'nin hem berliner theatertreffen'e davet edildiği hem de en iyi sahne tasarımı ödülünü aldığı "haydutlar"ını merak edenler tıklasın.
24 Eylül 2018 Pazartesi
salzburg festivali'nde eğlenceli "jedermann"
salzburg festivali'nde "jedermann"ı beklerken (fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 ağustos 2018)
bu yaz, çocukluk/ilk gençlik zamanlarımdan beri gitmeyi hayal ettiğim avrupa'daki beş festivalden üçünü ziyaret etme fırsatını yarattım kendime. bunlardan sonuncusu, klasik müzik ve opera festivallerinin kraliçesi salzburg festivali idi.
salzburg festivali özellikle klasik müzik ve operayla öne çıksa da, programın üçüncü ayağı olan tiyatro da oldukça önemli bir yer tutuyor programda. hatta 98 yıl önce festivalin temelini atan da bir tiyatro gösterisi aslında.
victor hugo'nun 19.yüzyılın ikinci yarısında temelini attığı tiyatro gösterilerinin oyunların geçtiği mekanlara uygun tarihi yerlerde sahnelenmesi fikri doğrultusunda ünlü tiyatrocu max reinhardt ilk dikkat çekici adımı atar: 1920 yılındaki ilk festivalde salzburg katedralinin önündeki meydanda avusturyalıların en ünlü edebiyatçısı hugo von hoffmansthal'in "jedermann" (ademoğlu) oyununu sahneler. bu gelenek günümüze kadar sürüyor; festivalin hala en rağbet gören, biletleri ilk biten gösterisi "jedermann".
katedralin meydanında gösteri için hazırlanmış geçici tribünler (fotoğraf: mehmet kerem özel, 20 ağustos 2018)
marvin carlson "places of performance" kitabında hugo'nun görüşlerini çok güzel aktarır: "yerin özgünlüğü; gerçekliği kuran ilk öğelerden biridir. konuşan veya rol yapan karakterler, seyircinin ruhunda olayların izlenimlerini gerçeğe sadık bir şekilde uyandırmakta yeterli olamazlar. olayın gerçekleştiği yer, olayın ayrılmaz bir parçası olarak tanığıdır.”
bu doğrultuda reinhardt'ın görüşleri de şöyledir: "iyi oyuncu bırakın bugün bir barakada veya bir tiyatroda; yarın bir handa, bir kilisenin içinde veya ekspresyonist bir sahnede oynasın, mutlaka iyi performans çıkarır; ama eğer oyun ile ilişki kuran bir yerde oynarsa, bu sefer sonuç mükemmel olur.”
burada bir parantez açıp, ülkemizde de hugo'nun fikrine ve reinhardt'ın yapımının festivalin demirbaşı olmasına benzer bir yaklaşımın iksv'nin düzenlediği istanbul festivali'yle birlikte türkiye'ye de ses bulduğunu, gerçekleştirildiğini tarihe not düşmek lazım.
öğrenimini almanya'da görmüş opera sanatçısı, ülkemizin ilk opera rejisörü ve istanbul operası'nın kurucusu aydın gün'ün sanat direktörü olduğu istanbul festivali'nin 1973'teki başlangıcından 90'lı yılların sonuna kadar en önemli gösterisi topkapı sarayı'nın babüssade kapısı'nın önünde sahnelenen mozart'ın "saraydan kız kaçırma" operası idi.
sanırım uzun yıllar boyunca festivale yurtdışından özel olarak bu gösteriyi seyretmeye gelen turist grupları vardı. ben de 80'li yılların sonunda ve 90'ların ortasında iki kere o müthiş ortamda "saraydan kız kaçırmayı" seyretmiştim.
salzburg festivali'nde 21 ağustos 2018'de 17:00 seansında sahnelenen "jedermann" başlamadan önce
(fotoğraf: mehmet kerem özel)
salzburg festivali'ne ve "jedermann"a dönersem:
festivale gidip de "jedermann"ı seyretmemek olmazdı. neyse ki geçen yılın, yani 2017'nin kasım ayında internetten doldurduğum rezervasyon formundan, bilet çıkmayan bir kaç konser ve operaya rağmen, "jedermann"a yer çıktı.
salzburg festivallerindeki "jedermann" yapımı her sene değişmiyor; eğer seyirci ve eleştirmenlerden de yüksek not almışsa, bir kaç yıl sahnelenmeye devam ediyor. bu yılki "jedermann" geçen yıl prömiyer yapmış, hem kadrosuyla hem de mizanseniyle büyük övgüler almıştı. sanırım en az beş yıl daha devam eder sahnelenmeye.
istanbul tiyatro festivallerinden birinde john malkovich'in seri katili oynadığı müzikli bir gösteri izlemiştik, işte onun yönetmeni michael struminger bu "jedermann"ın da rejisörü.
struminger "jedermann"ı 90 dakikaya indirmiş; dinamik bir mizansenle, süsten arındırılmış duru oyunculuklarla ve 10 kişilik orkestralı canlı müzikle günümüzün kolay sıkılan, her şeyi çabuk ve kısa isteyen, dikkati kolay dağılan seyircisini diri tutmayı başarıyor.
tabii seyircinin ilgisinde, avusturya'nın en ünlü tiyatro/sinema/tv aktörü tobias moretti'nin başrolde olmasının da büyük rolü olsa gerek. moretti'ye sahnede eşlik edenler arasında; alman tiyatro sahnesinin grande dame'ı, almanların yıldız kenter'i de diyebiliriz, edith clever ve istanbul seyircisinin geçen sezon şehrimize konuk olan berliner ensemble'ın "kafkas tebeşir dairesi"nde oynadığı başrolden tanıdığı, bir dostumun "sahne hayvanı" diye lakab taktığı stefanie reinsberger vardı. yani, oyunun kastı, rejisinin önüne geçmişti. böyle bir kastla ne olsa seyredilirdi; öyle de oldu. keyifle ve pür dikkat seyrettik.
salzburg festivali'nde "jedermann"ı bittikten sonra (fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 ağustos 2018)
yağmur olur da, iptal olursa diye endişelenirken, müthiş güneş gündüz 17:00'de başlayan gösteriyi hem biz seyirciler hem de oyuncular için zor duruma soktu. seyircilerden bayılan bir iki yaşlı hanım oldu mesela. stefanie reinsberger'in de gösteri sonrasında instagram hesabında paylaştığı fotoğrafta ayakları buz kabının içindeydi.
salzburg festivali'nde seyrettiğim beş gösteri arasında en çok seyircinin geleneksel/milli avusturya kıyafeti trachten ile geldiği gösteri buydu. hepimizin "sound of music" (neşeli günler) müzikal filminden hatırladığı, genellikle köy/dağ ortamında giyilen trachten'lar içindeki bir sürü insanı şehirde dolaşırken ve sonra da gösteri mekanında görmek, maalesef etnografik kıyafetlere değer vermeyen bir toplumdan/kültür ortamından gelen bizler için şaşırtıcıydı.
trachten japonların kimono'su gibi; önemli günlerde özenilerek giyilen, katınılan etkinliğin önemsendiğini hissettiren bir öğe. hatta, geleneksel trachten kumaşının kullanıldığı çağdaş tasarım kıyafetler de var ki, fiyat olarak geleneksel trachten'ların yanına yaklaşmak bile çok zorken, bunlar iyice el yakıyor. yani, avusturya'da trachten giymek sadece bir milli'lik gösterisi değil aynı zamanda bir prestij gösterisi.
Etiketler:
aydın gün,
festival,
hugo von hoffmansthal,
max reinhardt,
micheal rudinger,
müzik,
opera,
salzburg,
salzburg festivali,
stefanie reinsperger,
tiyatro,
tobias moretti
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















