21 Ekim 2014 Salı
ölüm sanat mekan sempozyumu 5 / 18-20 kasım 2014
üzerinden bir yıl geçti, ve şehrin en sıradışı akademik etkinliklerinden biri olan "ölüm sanat mekan sempozyumu"nun vakti geldi çattı yine!
gevher gökçe acar'ın tek başına düzenlediği bu mükemmel etkinliğin beşincisinin programı:
18 KASIM SALI
10:30- 10:45 Açılış
10:45-11:15 Nurcan Boşdurmaz Bosna-Hersek Osmanlı Dönemi Mezar Taşları
11:15-11:45 Hüseyin Yanar İŞARETLER: Başka Dünyalar Arasında...
11:45-12:15 Aykan Özener İmroz’un Huzursuzluğu
12-15-12:30 Tartışma
12:30-13:30 Öğle arası
13:30-14:00 Alper Maral Şiddet, Dehşet, Tedirginlik, Yitim ve Travma: 2. Dünya Savaşı Sonrası Müzik Gramerinin Ölüm ve Korku Betimlemesi Odaklı, Kurucu İmgeleri. Kilit Yapıtlar Üzerinden Bir İmgelem Analizi
14.00-14:30 Erdem Ceylan Yaşarken Ölmenin Psiko"Soma"tik Coğrafyası: Madenler İçin Bir Durumcu Okuma Denemesi
14:30-15:00 Mehmet Kerem Özel Pina Bausch'un "Bahar Âyini"nde Ölüm Teması
15:00-15:15 Tartışma
15:15-15:55 Film gösterimi: Igor Stravinski “Bahar Âyini”, koreografi: Pina Bausch
15:55-16:10 Kahve arası
16:10- 17:45 Film gösterimi: Benjamin Britten “Savaş Requiem'i”, bir Derek Jarman filmi
19 KASIM ÇARŞAMBA
11:00-11:30 Tuna Erdem Nekropolisde Performans
11:30-12:00 Cebrail Ötgün Ölümün Resimgesel Şiddeti
12:00-12:30 Ahmet Soysal Ölüm Şarkıları: Müzikte Ölüm Sözü [Moussorgsky, Mahler, Wolf vd.] 12:30-12:45 Tartışma
12:45-13-30 Öğle arası
13:30-14:00 Selami Kalay Ankara'nın Kayıp İlçesi: İSTANOZ
14:00-14:30 Turgay Yazar Koçkiri Mezar Taşları
14:40- 15:00 Elvan Gökçe Erkmen Ağaç Sustuğunda…
15:00-15:30 Seval Şahin Bir Modernleşme Aracı Olarak Cinayet
15:30-15:45 Tartışma
15:45-16:00 Kahve arası
16:00-18:10 Film gösterimi: “Madenci İlâhileri”, bir Bill Morrison filmi, müzik: Jóhann Jóhannsson
20 KASIM PERŞEMBE
11:00-11:30 Fatmagül Berktay Kadınlar, Doğum ve Ölüm
11:30-12:00 Emre Zeytinoğlu Sanat Yapıtlarında Ölümün Hemen Öncesi
12:00-12:30 Ali Artun Bataille'da Aşk-Ölüm Birliği ve Sanat
12:30-12:45 Tartışma
12:45-13-30 Öğle arası
13:30-14:00 Mustafa Çağhan Keskin Gecikmiş Bir İade-i İtibar: Şehzade Mustafa Türbesi
14:00-14:30 Nevsel Sezen Süslü Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi'nde Devlet Başkanları Anıt Mezarları
14:30- 15:00 Nihan Tahtaişleyen Ağıt İcrasında Mekân Değişimi
15:00-16:00 Yusuf Altıntaş Musevîlikte Ölüm ve Ölüm Ötesi Anlayışı (Hazan [Duahan] Natan Siliki’nin katılımıyla)
16:00-16:15 Tartışma
16:15-16:30 Kahve arası
16:30-17:40 Film gösterimi: “Tibetin Ölüler Kitabı”, yönetmen: H. Mori, Y. Hayashi, B. McLean, seslendiren: Leonard Cohen
18 Ekim 2014 Cumartesi
istanbul kukla festivali'nde ispanyol parmak kuklaları
istanbul kukla festivali bütün hızıyla devam ediyor. mesela bugün aksanat ile fransız kültür arasında mekik dokuyup dört gösteri izlenebilirdi. kore'den kyeng-gi kukla tiyatrosu ile aksanat'ta başlayıp, türkiye'den yolcu tiyatro'nun geçen sezon başlayan "kapıların dışında" adlı yapımı ile fransız kültür'de devam edip, a.b.d.'den robin frohardt'ın "güvercinname"si de orada seyredip, akşam 20:30 seansında tekrar aksanat'a dönüp bu sefer ispanya'dan cia. el patio ile gün noktalanabilirdi. ben "güvercinname"yi perşembe gündüz seansında sakin bir salonda seyretme şansına ermiştim; aldığım duyumlara göre, bugünkü seansa 20 bilet fazla satılmış, zor durumlar yaşanmış.. keşke ek gösteri konsaymış..
üç gündür "ispanya'dan beden ve kukla" başlığı altında iki ayrı topluluktan üç gösteri izledim.
cia. zero en conducta (hal ve gidiş sıfır topluluğu) iki ayrı projeyle konuktu.
"allegro ma non troppo" (neşeli ama o kadar da değil) fiziksel tiyatro, dans ve parmak kuklasının harman edildiği iki kişilik bir gösteriydi; aşk'ın çeşitli çehrelerini anlatıyordu. dans için belki aksanat'ın sahnesi biraz kısıtlayıcıydı.
birbiriyle çok da bağlantısı olmayan epizodlar halinde ilerleyen gösteride; john carpenter'ın "memories of an invisible man"daki görünmez adamın tasarımı, pedro almodovar'ın "hable con ella" (konuş onunla)'sının içindeki siyah-beyaz kısa filmde kadının bedeninde dolaşan küçük adam fikrini ve pixar animasyon stüdyosu'nun hareketli logosu canlı masa lambası fikrini çağrıştıran bölümler vard; hepsi, esinlenildikleri kaynakların ötesine geçmeyi başarmış, yaratıcı fikirlerle zenginleştirilmişti.
topluluğun ertesi akşamki gösterisi tek kişilik parma kuklası ve gizli el gösterisi "nymio" idi. yine epizodik karakterdeki gösteri bir akşam önce olduğu gibi yetkin bir ustalıkla algımızı şaşırtmayı başardı. "nymio" yarın iki seans olarak marmara forum'da sahnelenecek.
festivalin diğer ispanyol parmak/el kuklası topluluğu cia. el patio idi. topluluğun "a mano" (elden) adlı yapıtı festivalde maalesef tek gösterimi yaptı.
45 dakikalık sözsüz yapıtta; çekmeceli küçük bir komodinin bir çömlekçi dükkanına dönüşmesini, dükkanın vitrinindeki kilden küçük protagonistin kaderine başkaldırmasını izledik. iki kuklacı, dört el, kilden ve porselenden protagonistler, minik bir dünya; komik olduğu kadar hüzünlü, içli bir öykü..
yaratıcılığın uç sınırlarında gezinerek basit bir fikirle ne kadar geniş dünyalar ortaya konabileceğinin mükemmel bir örneğiydi cia. el patio'dan "a mano". müziğinden, oyunculuğuna, dekorlarından objelerine çok özenilmiş, küçük bir mücevher gibi bir işti.
oyundaki bütün levhaların (dükkanın adı, fiyat etiketleri, vs..) asıl tasarıma uygun olarak türkçe hazırlanmış olması da ayrıca takdire değerdi..
üç gündür "ispanya'dan beden ve kukla" başlığı altında iki ayrı topluluktan üç gösteri izledim.
cia. zero en conducta (hal ve gidiş sıfır topluluğu) iki ayrı projeyle konuktu.
"allegro ma non troppo" (neşeli ama o kadar da değil) fiziksel tiyatro, dans ve parmak kuklasının harman edildiği iki kişilik bir gösteriydi; aşk'ın çeşitli çehrelerini anlatıyordu. dans için belki aksanat'ın sahnesi biraz kısıtlayıcıydı.
birbiriyle çok da bağlantısı olmayan epizodlar halinde ilerleyen gösteride; john carpenter'ın "memories of an invisible man"daki görünmez adamın tasarımı, pedro almodovar'ın "hable con ella" (konuş onunla)'sının içindeki siyah-beyaz kısa filmde kadının bedeninde dolaşan küçük adam fikrini ve pixar animasyon stüdyosu'nun hareketli logosu canlı masa lambası fikrini çağrıştıran bölümler vard; hepsi, esinlenildikleri kaynakların ötesine geçmeyi başarmış, yaratıcı fikirlerle zenginleştirilmişti.
topluluğun ertesi akşamki gösterisi tek kişilik parma kuklası ve gizli el gösterisi "nymio" idi. yine epizodik karakterdeki gösteri bir akşam önce olduğu gibi yetkin bir ustalıkla algımızı şaşırtmayı başardı. "nymio" yarın iki seans olarak marmara forum'da sahnelenecek.
festivalin diğer ispanyol parmak/el kuklası topluluğu cia. el patio idi. topluluğun "a mano" (elden) adlı yapıtı festivalde maalesef tek gösterimi yaptı.
45 dakikalık sözsüz yapıtta; çekmeceli küçük bir komodinin bir çömlekçi dükkanına dönüşmesini, dükkanın vitrinindeki kilden küçük protagonistin kaderine başkaldırmasını izledik. iki kuklacı, dört el, kilden ve porselenden protagonistler, minik bir dünya; komik olduğu kadar hüzünlü, içli bir öykü..
yaratıcılığın uç sınırlarında gezinerek basit bir fikirle ne kadar geniş dünyalar ortaya konabileceğinin mükemmel bir örneğiydi cia. el patio'dan "a mano". müziğinden, oyunculuğuna, dekorlarından objelerine çok özenilmiş, küçük bir mücevher gibi bir işti.
oyundaki bütün levhaların (dükkanın adı, fiyat etiketleri, vs..) asıl tasarıma uygun olarak türkçe hazırlanmış olması da ayrıca takdire değerdi..
16 Ekim 2014 Perşembe
istanbul kukla festivali'nden izlenimler: "pulcinella" ve "güvercinname"
istanbul kukla festivali başladı; 1.5 yıl beklememize değdi, festival enfes bir programla karşımızda. cengiz özek'i yıllardır bu festivali, arkasında hiç bir kurumsal destek olmadığı halde niteliği düşürmeden sürdürdüğü için canı yürekten kutlamak lazım!
dün akşam hollanda başkonsolosluğu'nun bahçesinde sıcak, samimi bir açılış töreni vardı. konuşmalar uzun değildi.. kokteyl formatında herkes ayakta, programdaki iki gösteriden kısa bölümler izledik. üzerimiz ağaç dalları ve gökyüzü, etrafımız istiklal caddesi'nin keşmekeşinden yalıtılmış sakin bir atmosfer ile çevriliydi. festivale konuk olan kuklacılar da aramızdaydı..
italya'dan, cengiz özek'in sunuşuyla "pulcinella ustası" bruno leone bize "pulcinella'nın hikayeleri"nden kısa bir bölüm sergiledi; eğlenceli ve komikti. gösteriye eşlik eden yerel napoli şarkıları da ayrı bir güzeldi.
bu atmosferde bir an boş bulunduğunuz takdirde, kendinizi italya'da bir villanın bahçesinde zannetmeniz çok doğaldı, çünkü bulunduğumuz bahçenin boydan boya arka sınırını oluşturan kirli sarı rengindeki duvar ortamın toskana etkisini kuvvetlendiriyordu.
italyan topluluk la guaretelle, pulcinella'nın hikayelerinin tamamını fesival kapsamındaki gösterimlerde sahneleyecek.
beyazlar içindeki tatlı pulcinellacıyı ve eşlikçi müzisyen arkadaşını kaçırmayın derim..
festivalin resmi programı ise bugün başladı. festival sanırım bunca yıldır ilk defa a.b.d.'den bir kuklacı ağırlıyor: robin frohardt. topluluğun "the pigeoning" (güvercinname) adlı gösterisini bu sabah aksanat'ta izledim; sahne sanatları ile ilgilenen herkese tavsiye ederim, cumartesi akşamı fransız kültür'de ikinci gösterimi var.
maalesef bu sabah aksanat, fransız lisesinden gelen 65 öğrenci olmasaydı, bomboş gibiydi. umarım cumartesi akşamı fransız kültür daha dolu olur..
program broşüründe "obsesif kompulsif bozukluğu ve güven ve kontrol yanılgısı gibi temalar üzerine gelişen bir kara komedi" olarak tanımlanan "güvercinname" takıntılı bir karakter olan frank'ın geçirdiği dönüşümü anlatıyor. frank'ın temizlik, düzen ve komplo saplantısından güvercinler sayesinde nasıl kurtulduğuna tanık oluyoruz.
frank'ı siyahlar içinde kaybolmuş üç kuklacı canlandırıyor; hatta bir sahnede dört! frank'ın bürosu ile parkta sandviçini yediği bank sahnede baştan itibaren gördüğümüz iki mekan. ancak, oyun ilerledikte hiç tahmin edilemeyecek, hayalimizi aşan başka mekanlar, yaratıcı tasarımlar ve durumlarla da karşılaşıyoruz; ve bütün bunlar çok ustaca yapılıyor; toplamda beş kuklacı sahnede harikalar yaratıyorlar.
alkış sırasında başlarındaki siyah kapşonları çıkardıklarında hepsinin gencecik insanlar olduklarını görmek de insanı ayrıca mutlu ediyor.
oyunun atmosferinin yaratılmasında, sahnenin yanında alt kotta konumlanan müzisyenin de etkisi çok büyük; hem müziği canlı olarak çalıyor hem de bilgisayardan efektleri kontrol ediyor.
"güvercinname" robin frohardt'ın ilk "uzun-metrajlı" kukla projesiymiş. frohardt "frank" karakterini ilk defa san francisco apocalypse puppet theater'da yaratmış. 2011'den beridir üzerinde çalışılan oyun 2013'ün ekim'inde prömiyer yapmış. istanbul'daki gösteri ise oyunun avrupa prömiyeriymiş.
"güvercinname"nin bir internet sitesi var; ayrıca, robin frohardt'ın internet sitesi de uğramaya değer. sitede frohardt'ın "güvercinname"den önceki projesi, werner herzog'un "fitzcaraldo" filminin sadece mukavvalar kullanılarak animasyon versiyonu'nu da izlemek mümkün.. meraklılara tavsiye edilir..
14 Ekim 2014 Salı
Dansın Rekonstrüksiyonu: Genç Bedenlerde Yaşayacak Yeni Bir Arşiv
[bu makale TEB oyun dergisinin bahar 2014 / 21. sayısında yayınlanmıştır.]
Almanya’da
ülke genelindeki kültür faaliyetlerini destekleyen devlet kurumu Federal Kültür
Vakfı’nın (Kulturstiftung des Bundes) inisiyatifi olan Tanzfonds Erbe,
Almanya’nın dans alanındaki mirasını korumayı, yaşatmayı ve arşivlemeyi
amaçlıyor. Tanzfonds Erbe 2013-2014 sezonunda dans tiyatrosu alanında üç önemli
prestij projesini hayata geçirdi: Mary Wigman’ın “Sacre” (Ayin), Pina Bausch’un
“Wind von West” (Batı Rüzgarı) ve Susanne Linke’nin “Ruhr-Ort” (Ruhr-Bölge) adlı
yapıtlarının rekonstrüksiyonları. Bu yazı, Kasım-Aralık 2013’te izleme imkanı
bulduğum Wigman ve Bausch’un yapıtları hakkındaki izlenimlerimi ve dansın
rekonstrüksiyonunun yapılabilirliği konusundaki tartışmaları içeriyor.
“Wind von West” (Batı Rüzgarı)
“Wind
von West“, Bausch’un 1975 yılında tasarladığı “Frühlingsopfer – Dreiteiliger
Tanzabend von Pina Bausch” (Bahar Ayini – Pina Bausch’tan Üç Bölümlü Dans Akşamı)
isimli gösterinin parçalarından biri. Bausch, bu akşamı oluşturan yapıtlarının
tümünde İgor Stravinski’nin müziklerini kullanmış: 1951/52 tarihli dini
içerikli “Cantata”nın müziğiyle “Wind von West”, küçük piyano parçaları ve ünlü
“Tango”su ile “Der zweite Frühling” (İkinci Bahar) ve 1913 tarihli “Le Sacre du
Printemps” ile “Das Frühlingsopfer” (Bahar Ayini).
Bu
dans akşamı özgün haliyle en son 1979 yılında sahnelenmiş. Üçlünün en ünlüsü,
“Das Frühlingsopfer”, 1981 yılından itibaren Bausch’un diğer bir başyapıtı,
“Café Müller” ile eşleştirilerek, aynı akşamda sahnelenmeye başlanmış ve o
günden bugüne 37 ülkede yaklaşık 250 kez seyirci karşısına çıkmış.
“Frühlingsopfer
– Dreiteiliger Tanzabend von Pina Bausch” (Bahar Ayini – Pina Bausch’tan Üç
Bölümlü Dans Akşamı) özgün haliyle sahnelenmesinden 35 yıl sonra ilk defa 2013’ün
Kasım ayında Wuppertal Barmen Operası’nda yeniden sahneye kondu. Bu akşamın
birinci bölümü olan “Wind von West“i, Pina Bausch’un eğitim hayatındaki önemli
iki durak olan Essen Folkwang Sanatlar Üniversitesi ile New York Juilliard
Okulu’nun öğrencileri ve Bausch’un 1983’ten vefatına kadar yöneticiliğini
yaptığı Folkwang Tanzstudio Essen’in dansçıları sundular.
Bu
projenin sanat yönetmenliğini ve koordinasyonunu üstlenen, Bausch’un ilk yıllardan
itibaren dansçısı ve yol arkadaşlarından biri olan Dominique Mercy, projenin en
zor ve büyük kısmının, en son 1979’da sahnelenmiş bir yapıtın rekonstrüksiyonunun
yapılması olduğunu belirtti. Çalışmada video kayıtlarından, fotoğraflardan,
Pina Bausch’un notlarından, sahne tasarımcısı Rolf Borzik’in çizimlerinden,
sahne tasarımına ve ışık yerlerine dair sahne amirinin notlarından; ve en
önemlisi, bu iki yapıtta başrolleri dans etmiş dansçıların hafızalarından
faydanılmış. Özgün “Wind von West”te başrolü dans eden Josephine Ann Endicott,
ve ayrıca, prömiyerinin hemen sonrasında bu yapıtta görev alan Vivienne
Newport, John Giffin, Mari diLena, Ed Kortlandt ve Tjitske Broersma
rekonstrüksiyona dair kararların verilmesinde aktif rol almışlar ve daha sonra
New York ve Essen’deki öğrencileri çalıştırmayı da üstlenmişler.
Pina
Bausch üç bölümlü Stravinski akşamı için defterine “Geburt – Liebe – Tod”
(Doğum – Aşk – Ölüm) notu düşmüş. Bu başlıklardan anladığımız; Bausch’un, nasıl
bu yapıttan bir yıl sonra sahneleyeceği “Orpheus und Eurydike” operasının dört
perdesine, yapıtın özgün librettosundan farklı olarak, kendi oluşturduğu
dramaturjiye göre başlıklar koyduysa, aynı besteciye ait olsa da birbirinden
çok farklı türlerde ve zamanlarda bestelenmiş müzikler içeren Stravinski akşamı
için de benzer bir dramaturjik bütünlük öngörmüş olması.
İlk
bölüm “Wind von West”in müziği olan “Cantata”nın içerdiği sözlere (bunları bir
nevi libretto olarak kabul edersek) kulak verdiğinizde; Hz. İsa’yla
özdeşleştirilebilecek bir figürün dini anlamdaki son yolculuğunun anlatıldığını
fark edersiniz. Ancak, Bausch’un bu yapıt için “Doğum” başlığını kullanması ve
başrolde bir kadın dansçının olması; Bausch’un hikayeyi, yolculuğu yapan erkek
figürden çok, onu doğuran kadın üzerinden anlattığının ipucu olsa gerek. İpucu
diyorum, çünkü bu konuda kesin bir bilgimiz yok; bunun nedeni ise, Bausch’un o
dönemde de, sonrasında da yapıtları hakkında konuşmamayı tercih etmiş, yorumlar
konusunda yapıtlarını ve seyircilerini özgür bırakmış bir sanatçı olması.
“Wind
von West”, mekanı çok radikal bir şekilde kullanan ve oldukça heyecan verici
bir anlatım kurgusuna sahip bir yapıt. Sahne, şeffaf (tülden) duvarlarla
derinlemesine (arkaya doğru) dörde bölünmüş; her bir duvarın iki yanına birer
kapı açılmış. Başka bir deyişle; sahnede dört mekan katmanı var, bunlar şeffaf
duvarlarla ayrıldığı için hepsi görülebiliyor; ve kanımca, bu dört mekan
katmanı dört farklı zaman katmanına karşılık geliyor.
Perde
açıldığında; en ön katmanda bir anne ve kucağında bir kız çocuğu; önden ikinci
katmanda ameliyat masasını andıran bir yatak ve üzerinde bir kadın; en gerideki
dördüncü katmanda ise seyirciye arkasını dönmüş, üzerinde sadece ten rengi bir
külot olan bir erkek dansçı durmakta.
Koreografiden
ve yapıtın içindeki bazı durumlardan; önden ikinci katmandaki (doğum yapan)
kadının hikayenin protagonisti (ana karakteri) olduğunu, onun üç farklı yaşının
sahnede eşzamanlı olarak var olduğunu ve bunun Bausch tarafından mekansal
katmanlarla anlatıldığını düşünüyorum. Örneğin, yapıtın hemen başlarında ana
karakter olan kadın dansçının, ameliyat masasının bulunduğu ikinci katmanda
saçlarını tarakla tararken, bir gerideki (üçüncü) mekansal katmanda başka bir
kadın dansçının ellerini saçlarının içine sokarak bütünüyle dağıtması, bana bu
iki dansçının aynı protagonistin farklı zamanlarını ifade ettiklerini
düşündürttü; protagonistin en küçük hali ise, en öndeki katmanda annenin
kucağındaki kızdı. Bu üç kadın dansçı yapıt boyunca önce ayrı mekansal
katmanlarda kalarak aynı koreografik hareketleri birbirlerine ters yönlere
doğru yaptılar; ilerleyen sahnelerde tek bir katmanda biraraya gelerek trioda
birleştiler.
Protagonistin
kocasını oynayan siyah pantalon-ceketli erkek dansçı bir sahnede mekansal
katmanları oluşturan şeffaf duvarların iki yanında açılmış kapılardan hızlıca
öne ve arkaya koşarak adeta hayatına girdiğini kadının farklı zamanlarını kat
etti.
Yapıtın
başında uzun süre en arkada hareketsiz duran çıplak erkek ise, kadının
doğuracağı bebekti sanki; çıplaklığıyla masumiyeti temsil ediyordu. Bir
sahnede; ikinci katmandaki kadın ameliyat masasının üzerinde yatarken ayak
ucunda pantalon-ceketli erkek ayakta, baş ucunda çıplak erkek çömelmiş olarak
durmaktaydılar.
Yaklaşık
35 dakika süren “Wind von West”te sadece sololar, duolar ve triolar yoktu;
topluluğun kullanıldığı sahneler de vardı. Bausch bazı sahnelerde topluluğu her
dört katmanda birden konumlandırılmıştı. Topluluğun koro olarak kullanımında,
mekansal konumlandırılmalarında ve koreografik hareketlerinde bir yıl önceki
(1974) “Iphigenia auf Tauris”ten ve özellikle bir yıl sonraki (1976) “Orpheus
und Eurydike”den izler görmek mümkündü. Bedenin ve kolların kıvrıldığı,
kırıldığı, döndüğü tipik Bauschvari hareket cümleleri içeren koro
koreografisinde; doğumla gelecek sevinçten ziyade ölümün hüznü ve üzüntüsü
hakimdi. Yapıt bu açıdan da, Bausch’un bir yıl sonra sahneleyeceği “Orpheus und
Eurydike”nin “Trauer” (Matem) başlıklı ilk bölümdeki topluluk koreografisiyle de
oldukça benzer bir tasarıma sahipti.
Sacre (Ayin)
Mary
Wigman’ın, İgor Stravinksi’nin 1913 tarihli çığır açıcı “Le Sacre du Printemps”
(Bahar Ayini) müziğini kullandığı “Sacre” (Ayin) adlı son koreografik yapıtı
1957’de Berlin Operası’ndaki prömiyer gösterilerinden sonra bir daha hiç
seyirci yüzü görmemiş.
Tanzfonds
Erbe’nin öncülüğünde üç Alman tiyatro-opera kurumu (Osnabrück ve Bielefeld
tiyatrolarının dans toplulukları ve Münih Bavyera Devlet Operası’nın bale
topluluğu) Stravinski’nin müziğinin 100. yılının kutlandığı 2013’ün belki de
dünyada en ses getiren dans projesinde güçlerini birleştirdiler ve Wigman’ın
“Sacre”sına yeniden hayat verdiler. 2013-14 sezonunda Osnabrück ve Bielefeld
tiyatrolarında, bu tiyatro sahnelerinin boyutlarına uygun olarak, dördü oyuncu
olmak üzere 29 kişilik olarak sahnelenen “Sacre”, 45 kişilik özgün haliyle, her
açıdan imkanları daha geniş olan, Almanya’nın en büyük opera kurumlarından
Münih Bavyera Operası’nın bale topluluğu tarafından 2014 yazında sahnelenecek.
Yaklaşık
1.5 yıl süren rekonstrüksiyon çalışmasında genç Alman koreograf Henrietta Horn,
Susan Barnett ve Wigman’ın öğrencisi ve dansçısı Katherine Sehnert görev
almışlar. Belge olarak, Wigman’ın detaylı çizimleri, yine Wigman’ın müziğin
piyano transkripsiyonuna aldığı notlar, metinler ve bol bol fotoğraf olmasına
rağmen, çalışma süreci oldukça sancılı geçmiş. Almanya’da eleştirmenler ve
dans camiası tarafından genel olarak büyük beğeniyle karşılanan rekonstrüksiyon gerçekten de müthiş bir
çalışma olmuş. Program kitapçığında yayınlanan Wigman’ın detaylı (ama doğal
olarak iki boyutlu) eskizleri, Horn-Barnett-Sehnert üçlüsünün titizlikle
belirledikleri seçimlerle üçüncü boyuta başarıyla kaldırılmış.
Wigman’ın
topluluk koreografisi müthiş etkili; zemine sımsıkı basan, ağır ve törensel bir
niteliğe sahip. Sahne tasarımı, kostümler ve ışıkla da birleşince ortaya çıkan
atmosfer bin yıl önce olmuş ya da bin yıl sonra olabilecek, zamansız bir
ritüeli andırıyor. “Sacre” bütünüyle Wigman’ın imzasını taşıyan bir iş, çünkü
Wigman koreografi dışında sahne ve kostüm tasarımında da söz sahibi olmuş. Zeminden
yükselerek hafif eğimli duran yuvarlak diskten oluşan sahne tasarımı; rahip ve
rahibelerin bütün bedenlerini ve başlarını saran, tek renk, minimal kostümler
ve yapıtın ikinci yarısında arka çaprazdan gelen ters-ışık etkili olduğu kadar
hiç bir zaman eskimeyecek, zamansız bir tören atmosferini yaratmayı da başarıyorlar.
Rekonstrüksiyonun
en zor süreci; Wigman’ın koreografisini dansçı Dore Hoyer’e bıraktığı, yani
koreografiye hiç karışmadığı, yapıtın finalindeki ünlü “Seçilmiş Bakirenin Dansı”
kısmıymış, çünkü bu bölüme dair 14 fotoğraf dışında hiç bir belge yokmuş.
“Seçilmiş Bakirenin Dansı” koreografisi hakkında bir yazı veya çizim olmadığı
gibi, Hoyer’in genel hareket kalitesi konusunda da dünyadaki dans arşivlerinde
“Afectos Humanos” isimli bir film görüntüsü dışında hiç bir bilgi-belge bulunamamış.
Eldeki
verilerin azlığından dolayı bu noktada devreye, rekonstrüksiyon projesine
özellikle bu nedenle dahil edilmiş olan Henrietta Horn girmiş. Horn 14
fotoğraftan, yapıtın özgün halinde koroda dans etmiş olan ve Amerika’dan sırf
bu proje için davet edilen 80 yaşındaki iki hanım dansçının dans etmedikleri
bir solo hakkında hatırladıklarından, yine yapıtın tasarım süreci sırasında Wigman’la
çalışmış olan öğrencilerinden Katharine Sehnert’in fikirlerinden ve dans tiyatrosu’nun
yaşayan efsanelerinden Susanne Linke’nin (ki Linke Berlin’de Wigman’ın
öğrencisi olmuş ve “Sacre”da Hoyer’i sahnede izlemişmiş) danışmanlığından yola
çıkarak “Seçilmiş Bakirenin Solosu”nu yeniden tasarlamış. Yaklaşık
beş dakika süren ve yapıtın doruğunu oluşturan bu son bölüm, eldeki malzemenin
azlığından dolayı, gerektiği kadar etkileyici değil maalesef.
Dansın Rekonstrüksiyonu
Dansın
rekontrüksiyonu söz konusu olunca, belki de akla gelen ilk soru; hayatta
olmayan bir koreografın, yapıtının yeniden sahnelenmesini isteyip istemeyeceği.
“Sacre”ın gösteri kitapçığında Katherina Sehbert’e bu konuda bir soru sorulmuş.
Sehbert, Wigman’ın hayattayken hiç bir dansını bir kereden fazla dans
etmediğini, bunun bilinçli bir seçim olduğunu; Wigman’ın dansın anlık itki ve
duygulardan yola çıkılarak yapılması gerektiğini düşündüğünü ve bu yüzden de tekrarlanmasına
karşı çıktığını aktarmış. Sehbert, Wigman’ın bu düşüncesinin özellikle solo yapıtları
için geçerli olduğunu, “Sacre” gibi devasa bir yapıtının yeniden sahneye
konmasından memnun kalacağını zannettiğini de ayrıca belirtmiş.
Bausch’un
ise, hayattayken bir çok yapıtını tekrar sahnelediği halde, 1975’ten kalan üç
bölümlü dans akşamından sadece “Bahar Ayini”ni bırakıp diğerlerini yeniden ele
almamış olması, belki de bilinçli bir seçimdi, belki de zaman azlığından
kaynaklanıyordu. Bausch’un yerine verilen bir kararla da olsa bu dans akşamının
yeniden repertuara kazandırılması önemli bir adım.
Yaratıcısı
hayatta olmayan bir dans yapıtının rekonstrüksiyonunda ikinci önemli soru; rekonstrüksiyonun
yapıtın özgün haline ne kadar yakın olabileceği. Örneğin, Wigman’ın “Sacre”sı
için hazırlanan gösteri kitapçığında Henrietta Horn ve Susan Barnett açıkca ve
samimiyetle, sahnede izleyeceğimizin ne kadarının özgün Wigman & Hoyer
koreografisi olduğunu bilemediklerini belirtiyorlar.
Bu
nedenle yeniden biraraya getirilen yapıtın özgün halinden çok, özgün haline en
yakın olan hali olduğunu kabul etmek gerekiyor sanırım. Çünkü yapıtın değil sadece
çizimleri, video kayıtları bile mevcut olsa, bu kayıtlar bazı durumlarda
yapıtın özgün halini doğru ve gerçeğine en yakın şekilde yansıtamayabiliyormuş.
Örneğin,
Bausch’un “Wind von West” rekonstrüksiyon süreci hakkında Dominique Mercy
şunları söylüyor: “Bir video kaydından iki dansçının birbirleriyle olan
mekansal ilişkisini görüyorsunuz, rekonstrüksiyonu ona göre kurguluyorsunuz,
ancak iki hafta sonra başka bir video kaydı ortaya çıkıyor ve bu kayıtta iki
dansçı diğer kayıda göre belki bütünüyle bambaşka konumda değiller ama
farklılar; bu durumda sizing iki farklı konum arasında seçim yapmanız
gerekiyor.” Bu konuda Julliard Okulu’nun müdürü Lawrence Rhodes ise şunları
söylüyor: “Biz eğitimin bir parçası olarak her sene öğrencilerle repertuar
çalışırız, başımıza çok gelmiştir, yapıtta dans etmiş eski bir dansçı gelir,
elimizdeki video kaydını seyrettikten sonra “Hiç buna bakmayın, o akşam bütün
topluluk çok kötü bir performans çıkarmıştık, buradaki her şey yanlış!” diyebilir.”
Dans
yapıtlarının rekonstrüksiyonun yapılabilirliği söz konusu olunca, Tanzfonds Erbe’nin
idarecilerinden Madeline Ritter’in yaklaşımı belki de en kabul edilebilir
olanı: “Geçmişten gelen bir yapıt, ancak genç bedenlerle geleceğe taşınabilir. Ne
olursa olsun, bu projeler sayesinde 20-21 yaşındaki öğrenciler ve dansçılar bu yapıtları
bedenlerine kazımış olacaklar ve onların bu deneyimleri 50 yıl sonra çok değerli
olacak. Bu projeler sayesinde genç bedenlerde yaşayacak yeni bir arşivin
yaratılması sağlanmakta.”
12 Ekim 2014 Pazar
3 Ekim 2014 Cuma
"Romeo, our contemporary Orfeo" / Peter de Caluwe
As for Rilke, Romeo Castellucci considers that "beauty is always at the source of the ugly, the terrible". Theatre is a laboratory for him to dissect our fears and emotions. He enables us to find the direct route to our most intimate secrets that all too often we wish to leave undisclosed. With Romeo as our guide, a bit like with Dante, theatre becomes a voyage through an unknown territory that is charming and frightening at the same time. As a visionary and a prophet, here - invents mythology and integrates it into our individual journeys. He is capable of changing our ways of looking at our lives and radically altering our vision on the human being and on society. Nothing seems to be more essential to me in our today's world.
I first was confronted with his work when seeing his intriguing Tragedia Endogonidia in de Singel in Antwerp in 2005, a house where he has been a loyal guest f or many years now. His project of Divina Commedia however filled me with even more excitement. It was clear that one day we would be working together. When I took over the Intendanz of La Monnaie and invited Christian Longchamp to be my dramaturg, we almost immediately came to speak about Romeo.
In the summer of 2008, witnessing the intriguing Parsifal as interpreted by Stefan Herheim in Bayreuth, I was so struck by the relevance of that project for the Wagner reception, its intimate relation with the history of the lieu and the essential role the piece has for Germany, that I suddenly, in a flash, got the idea to invite Romeo for a "Brussels" Parsifal. I hoped this combination would have the same effect and relevance as Herheim's interpretation had for Bayreuth: a tailor - made project for the Capital of Europe, for a population and a continent searching for new leadership and new recipes for living together in a multifaceted society. Romeo would surely offer us a radically humanistic approach, far from its Germanic context, stripped o f its reducing Christian message and open to the reality of a n ever - changing global society.
We took the step and simply asked Romeo if he would consider this. A couple of weeks later, he sent an sms stating "Parsifal é mio!". We cancelled the originally planned Stiffelio and went for Parsifal, a title you only mount when you have the right ingredients, a new vision, a new direction. The combination of Romeo as a novice with the true Wagner specialist that is Hartmut Haenchen laid the foundations for a major event. The path towards the creation was not easy. Romeo's demands, or let me call it "strong suggestions", are of a nature that could frighten many opera houses when confronted with them. The secret lies in listening to him narrating his vision, in his soft toned but convincing voice and typical mix of French and Italian, explaining the difference between the signifier and the signified, speaking about the "Mimesis" which is the central dramatic determinate for him - starting with a total tabula rasa and reinvent a radically new theatrical reality. My team got the message and the project was realised. I personally felt we could have done with two more weeks of preparation in order to fine - tune the three totally different acts, but the effect the show had on the audience and everyone involved was overwhelming. The Brussels Parsifal became an appeal for responsibility to each individual, for tolerance and empathy of the highest degree, a desire to regain a sense community , an essential basis for a peaceful and harmonic way of living together in today's world.
It was clear Romeo had to come back to La Monnaie to work on another project. Tristan, of course, another metaphysical piece, came to mind. But another Wagner title would have been too easy. Latera l thinking helped: one evening, walking along the canals in Bruges, I suddenly imagined what was for me the perfect Orfeo image - the immaculate reflection of the houses on the mirror still water. How would it be to see it from the other side, from below, from under neath the surface? The distortion of the image made me think of Romeo. The project was born. And again a couple of weeks later , an sms: "Orfeo è mio!".
But much sooner than on our first project, Romeo informed me of his thoughts. It was the most exciting challenge we had ever encountered and yet, I felt confident from the start. We wo uld find a way of realising his vision, even if it would require know how and follow up that I thought we did not have in the house. But as with Parsifal, the Orfeo & Euridice project managed to bring people together, and it continued to do so during the run, backstage, with the audience and within the wider community. Because of the sincere approach of Romeo, because of his sensitivity towards people and his very humble way of communicating, we found answers to all questions - humanly speaking that is. The process was intense; the encounters with doctors, ethical commissions families and patients that had to become part of the story telling were highly rewarding experiences. Technically, the project was yet another challenge which I cannot say we came to master in a perfect way. That is the other side of Romeo: he is convinced his ideas can work, he does not accept limitations. It upsets him if it does not or if it looks like one did not do the maximum to achieve the best through detailed preparation and technical perfection.
At some stage during the preparation, Romeo came with the proposal to include the Wiener Festwochen in the project. I was very pleased with that, but not entirely happy that the new intendant Markus Hinterhaüser already wanted the project for the first edition of his Festival in 2014, which meant that the premiere would take place in Vienna and not in Brussels. But we agreed that this ambitious artistic project needed another partner and a larger audience. Romeo ' s empathic message needed to be spread and it was suggested that we would go even further and bring in a third partner: Vienna could do the Wiener Fassung in Italian, Brussels the Berlioz version and the third partner (we had hoped for Ruhrtriennale) the Paris version for hautecontre. The project however ended in Brussels and it will remain like that. This is also typically Romeo: an experience of that intensity cannot be exploited or extended. It remains a fragment, a moment of intense reflection about our condition humaine.
Romeo is the perfect incarnation of the Renaissance man and therefor ideal for making opera today. But his work requires the right circumstances, the right context, the right audiences and evidently, the teams willing to go with his unbridled fantasy and ambition.
Romeo's spirituality comes close to what we consider to something in the realm of the angels, the gods... Mentally and physically, he is of an astounding beauty. With his purity, he discloses our soul, illuminates our brain. He is a bit of a San Francesco d'Assisi, a charismatic and unlimited source of inspiration, working like an arte povera artist in his wanting to achieve only the essential. The messages he conveys, initially through his own projects which he has been constructing himself from A to Z and more recently via opera and music theatre, are universal, his emotional impact has no borders - he is a true uomo universalis, one we dearly need in order to make ourselves and our societies go forward, if only to realise that we need not look for the energy and the solutions elsewhere but within ourselves.
Peter de Caluwe
General Director La Monnaie De Munt, Brussels
26 Eylül 2014 Cuma
yaşlılığa ağıt: "viktor"
"viktor" pina bausch'un bir şehirden esinlenerek sahnelediği ve ortak yapımcılığını o şehirden bir kurumun üstlendiği yapıt dizisinin ilk halkası (gayri resmi olarak, bir buenos aires seyahati sonrasında ortaya çıkan "bandeneon"u saymazsak). bausch ve dansçılarının 1985 yılında esinlerini almak üzere ziyaret ettikleri şehir ise roma.
peter pabst'ın tasarladığı sahne her tarafından çok yüksek toprak tepelerle kuşatılmış bir mekan; savaş siperlerini de andırıyor; katakompları (roma'daki yeraltı mezarlarını) da, bir sığınağı da..
arada sırada biri en yukardan aşağıya kürek kürek toprak atıyor; sahne bir toplu mezar da olabilir dolayısıyla..
benim algımda; bausch'un roma'sı iç acıtan bir hüzünle kaplı, yaşlı, yalnız, metruk, kokuşmuş ve kırık-dökük bir atmosfere sahip. buradan çıkış da yok, kaçış da. üstten de durmadan toprak dökülüyor; eninde sonunda dolacak, kapanacak bu çukur; gömülecekler içindekiler!
bausch'un roma'sı; bir zamanlar dünyaya hükmetmiş genç, dinamik, çapkın ve zengin bir adamken, şimdilerde zar zor ayakta duran, kadınları ancak parayla etkileyebilen, rutubet kokusu sinmiş kıyafetler içinde, bu dünyadaki son demlerini yaşayan, hayattan bitap düşmüş, grotesk bir mirasyediyi anlattı bana; benim mayıs 2014'teki halet-i ruhiyeme..
...
pina bausch, yapıtları hakkında çok fazla konuşmayı tercih etmediğinden, öncesinde belli kalıplara sıkışmak zorunda kalmadan her seyircinin kendi yorumunu oluşturmasına, sahnede izlediklerini kendi süzgecinden geçirerek yorumlamasına sonuna kadar imkan tanıyan "açık yapıtlar" onunkiler.
bir dramaturgla (raimund hoghe) çalıştığı 80'lerin sonuna kadarki dönemde, bausch'un yapıt üretme sürecinin temel bileşeni olan dansçılara sorduğu sorulardan bir kısmı ve dramaturg'un prova izlenimleri gösteri broşüründe yayımlanırken, daha sonraki dönemde bausch bu uygulamadan da vazgeçerek seyirciyi iyice özgürleştiren bir yaklaşıma doğru yelken açtı.
1986 yılında prömiyeri yapılan "viktor"un broşüründe -2014'te de seyirciye eşlik eden- sorular mevcut. bunlardan bazıları şunlar:
fare olup herhangi bir şey anlatmak / insanın bıçağı kullanmadığı durumlar / bir şeyi açık arttırmaya çıkarmak / çok güzel şeyler söylemek - çok basitçe / ciddi bir şekilde cevap vermek / gece. dışarısı. yorgun. tül elbise / şansımız varmış, daha kötüsü başımıza gelebilirdi / kedi gibi / küçük bir göbek dansı hareketi / durmayan kol / bir şeyin kendi içine girmesine izin vermemek / burnuma kadar geldi, yeter / oradan buraya hızlıca / uçmak ile alakalı küçük bir hareket / lysistrata / dengede yürümemek / bir daha tekrarlanmayacak bir an / yasaklı güzel bir şeyi yapmak / birisinin eve gitmesini sağlayan şey nedir? / bir anda görünüp kaybolan şey / roma'da neye sevindiniz? / ruhlar / çok farklı şeyler yanyana / birisini korkutmak / gerçekten duygusal olmak ne güzel / bir örtünün altına saklanmak / yeni bir eşli dans formu / kediden esinlenerek bir şey / bir gülümsenin arkasında olabilecek bir şey / kırmaya kıyamadığınız şefkat / mitolojiden roma'yla alakalı bir şey / roma'da yaşayan bir kişiye dair hatırladıklarınız / birisinin birisine acı vermesi / insan gizlice çok bir şey yapamaz / sadık kalmamak / gücünüzü aşan bir şey / yine de / siz en büyüksünüz / keyifsiz / bir iddiayı kaybetmek / kuşkucu / güneş, güneş, güneş / wild cats / ölülerle ilgili bir şey / la doce vita / iç içe mekanlar / sağlıkla ilgili bir şey / heykel / deniz gittikçe daha yakına geliyor / herkesin yapabileceği bir şey / turistler / bir şeyin izleri / hayatta kalmak / bedenle oyun / toprak ve su / çiftler arasında bir şey / asılı kalmak / küçük, hırçın bir çingene gibi / bir şeyi paketlemek / iktidarda kalmanın yolları / elde iki taş / ölüm tehdidi / yabancı birisiyle beklenmedik güzel bir karşılaşma / çok güzel bir şey ve arkasında saklı olan / yaşlılığı nasıl anlaşılır? / kaçış / bir eşya ile alışılmamış bir şey yapmak / bedensel olarak acı veren bir şey / insanları tartmak / hırsızı yakalamak / nefesinizle bir şey / bir kar tanesi / sessiz tanıklar / lamento / herkese servis yapmak / son güneş ışığı
raimund hoghe'nin gösteri programında yayınlanan "roma, notlar"dan kısa bir bölüm:
"son güneş ışığı". yaklaşık üç hafta sonra pina roma'daki son provayı bitirdi. "oturumu kapatıyoruz". kostümler ve aksesuarlar tekrar duvar kenarında duran tahta kutulara kondu. matthias bir plak koydı, "arrivederci roma". jakob ile finola bir süre dans ettiler. monika bir köşede duran, kırmızı satenden eski tiyatro koltuğuna oturdu. rolando "haydi eve" dedi.
...
pina bausch tiyatrosu'nun; su oyunları, tekerlemeler, çocukluk anıları, melek figürü, basit ilüzyonlar, cross dressing, saçların savrulması, dördüncü duvarın yıkılarak seyirciyle kurulan ilişki gibi alamet-i farikaları; ilgi-şefkat arayışı, hasret, sevgi, kadın-erkek ilişkileri, iktidar gibi fetiş temaları; ve helezonik, içe doğru dönen, bükülen ve tekrara dayalı kol, baş, beden hareketleri gibi koreografik öğeleri "viktor"da da mevcuttu..
"viktor"un, bütün yaz boyu bana eşlik eden, aklıma kalan, dönüp dolaşan sahneleri, imgeleri ise şunlardı:
kolları olmayan bir kadına giydirilen kürk; kadınlara palto ve kürk giydiren yaşlı erkekler; buzdolabından çıkan kürkler; dizleri kırılarak yürüyen garson; başta "ağır ağabey" gibi giydirilip etrafta dolaşan, ikinci yarıda zamanla cadıya dönüşen erkek; piyano çalan adamın üstünün siyah kumaşla örtülmesi; elinde kova payetli kıyafetiyle yerden dışkı toplayan kadın; kocaman gardolaplardan vazolara eski-yeni bir sürü eşyanın yanısıra kanlı-canlı köpeklerin de mezata çıkarılması, hem de aşırı bir hızla, yangından mal kaçırır gibi; bu gösteriler için topluluğa konuk olan amatör yaşlı adamlar topluluğunun genç ve alımlı dansçı kızlarla dans etmeleri; kızların yaşlı bir genelev patroniçesi kılığına girmiş bir erkek tarafından belirli dans hareketleri yapmaya zorlanmaları, yönlendirilmeleri, kızlardan seçilenlerin yaşlı erkeklerle tanıştırılmaları; yerde ölü yatan çiftin bir adam (belki bir rahip) tarafından elleri, kolları, başları, gövdeleri, dudakları kukla gibi hareket ettirilerek evlendirilmesi; üç erkeğin bir kadını kukla gibi yöneterek ona kitap okutmaları, sayfaları çevirtmeleri; zeminin sanki su basmış da üzerinde yürünemiyormuş gibi uzun tahta parçalarıyla kaplanıp onların üzerinde yürünmesi; üç grotesk lokantacı kadının bir erkeğe isteksizce, hayatlarından bezmişcesine, zar zor yemek-kahve servisi yapmaları; kağıttan ördeğe yem veren, sandalyeye pabuç-kıyafet giydirip onunla insanmış gibi konuşan kadın; iki el-dolduran taş, ikisi arasında atılan çığlık, ikisiyle kırılan şarap şişesi, ikisi arasında kalan parmak, ikisini ileri atmaya çalışıp da hep gerisine düşüren kadın; sarıldığı kadının arkasındaki kadının göğüslerini okşayan erkek; bir erkek ile bir kadının bomboş ve loş sahnenin köşesindeki bir masada oturup sessizce (duyulur duyulmaz bir sesle) opera şarkıcılığı üzerine sohbet etmeleri; kendilerine dayanak olan diğerleri sayesinde zeminle açı yapacak şekilde yana yatmış olarak yürüyenler; elinde bastonu, çıplak yaşlı adam; marangoz aletiyle kesilen tahtadan çıkan acı çığlık; ve tabii, wim wenders'in "pina" filminde kullandığı sahnelerdenden biri de "viktor"da karşımıza çıkıyor: bale ayakkabılarının içine çiğ et yerleştirip, çaykovski'nin patetik senfonisi'nin o içli mi içli "adagio lamentoso" müziği eşliğinde dans eden cristiana morganti.
"viktor"da hafif, ferah sahneler çok azdı ve hemen hemen hepsi, ardlarından gelen sahnelerdeki hüzünle unutuldular.
yine de; kızların fred astaire'in "i'm in heaven" şarkısı eşliğinde havada uçarak sallanmalarını, hemen sahne önünde yağ ve reçel sürülüp seyircilere dağıtılan ekmekler, bir erkekle bir kadının -gerçek- koyunlar için pazarlık etmesi ve kadının en sonunda koyunları bir palto, çizme, radyo ve yorgana karşılık alması, iki erkeğin sahnenin gerisinde bir yerde birbirlerine kabaetlerini göstermeleri, bir erkeğin seyircilere kartpostallar satması; fokstrot eşliğinde yapılan toplu dans gibi eğlenceli sahneleri unutmak kolay değil.
yine birbirinden etkili, içimde bir yerlere dokunan, minimal sahneler/durumlar arka arkaya geldi:
kadının saçından bıyık yapan erkek, erkek sesiyle konuşan (erkek sesine dublaj yapan) kadın, kadınları ağaç kütüklerine asılı şekilde taşıyan erkekler, yerde oturarak sahnenin en arkasından en önüne bir çizgi üzerinde sadece bedeninin üst tarafını hareket ettirerek, kolları ve başıyla dans ederek gelen kadın, göğüslerini pervaza dayamış pencereden dışarı bakıyormuş gibi olan kadın..
ama sanırım "viktor"da hiç bir zaman unutamayacağım an; istanbul esinli yapıtına da adını veren "nefes"in, -insan hayatında ve dansta olduğu kadar- pina bausch'un neredeyse bütün yapıtlarında önemli bir yer tutması gibi, "viktor"da da hizmet ettiği şiirsel sahneydi: deniz dalgalarının kıyıya vururken çıkardıkları sesi andırırcasına nefes alıp vererek uyuyan adam.. o adam benim için şehrin denize özlemiydi..
...
yaşlı adamlar topluluğuyla birlikte 29 dansçı, iki koyun ve dört köpekli kalabalık bir kadroyla seyirci karşısına çıkan "viktor" iki yıl önce londra'daki kültür olimpiyatından sonra ilk defa tekrar 2014 mayıs'ında wuppertal'de sahnelendi; maalesef topluluğun 2014-15 sezon programında gözükmüyor..
neredeyse 30 yıllık bu pina bausch yapıtı benim için hala taptaze; aklımdan çok duygularıma ve duyularıma hitap etti; bana yeni şeyler söyledi, hayalgücümü tetikledi.. umarım ileriki sezonlarda oynanmaya devam eder..
25 Eylül 2014 Perşembe
heiner goebbels'le ruhrtriennale üzerine
konsepti, sahne sanatlarına özgür ve deneysel alan açmak konusunda hınzır fikrilerin mucidi belçikalı sanat insanı gerard mortier tarafından 2001 oluşturularak başlatılan ruhrtriennale bence dünya üzerindeki en heyecan verici festivallerden biri. diğerlerinden iki temel noktada ayrılıyor:
1- sahneleme mekanı olarak sadece eski endüstri yapılarından dönüştürülmüş yapılar kullanılıyor,
2- genel sanat yönetmeni üç yılda bir değişiyor (başlığındaki "üç yılda bir" ibaresinin menşei de buna dayanıyor zaten).
festivalin 2012-2014 yıllarında genel sanat yönetmenliği yapmış olan heiner goebbels ayrılıyor; önümüzdeki sene johan simons'un üç yıllık dönemi başlıyor. goebbels'e istanbul tiyatro festivali'ne 2002 yılında konuk olduğu "hashirigaki" adlı işinden aşinayız; kendisi besteci, yönetmen, yazar ve aynı zamanda eğitimci.
bu vesileyle wz'den ulrich fischer'in goebbels ile yaptığı ve gazetenin internet sitesinde bugün yayınlanan röportajı türkçeye çevirerek paylaşıyorum:
bay goebbels, genel sanat yönetmenliği döneminiz bitiyor. daha fazla zamanınız olmadığına üzülüyor musunuz yoksa bu yükten kurtulacağınız için mutlu musunuz?
bu pozisyonu hiç bir zaman yük olarak görmedim. ve benim için üç yıllık bir süre dilimi en mükemmel olanı. eğer bu fırsatı benim denemeye çalıştığım "çok kişisel çağdaş bir estetiğin sunulması" şeklinde yorumluyorsanız, üç yıldan sonraki değişim bir festivale iyi gelir. çünkü arkasıdnan başka birisi gelir ve ağırlık noktalarını yeniden belirler.
sizden önceki genel sanat yönetmenlerinden farklı olarak siz ruhrtriennale'yi sadece yönetmediniz, aynı zamanda yapıtlar sahneye koydunuz da. festival iyi bir platform sunuyor mu?
dünyanın en iyi festivallerinden biri olduğunu düşünüyorum. öncelikle, gösteri mekanları ve endüstri anıtlarının sanatçılar için bir meydan okuma olduğu kadar büyük bir şans ta teşkil etmeleri. ikinci olarak; festival sadece yapımları davet etmeyi değil bizzat yapım üretme imkanı da vermesi. üçüncü ise büyük bir açıklıkla ve merakla festivalin çizgisini takip eden seyirci profili. bu yıl yaklaşık %90 doluluk oranına ulaştık.
ruhrtriennale'de iyileştirilmesi gereken şeyler görüyor musunuz?
seyirci yaş ortalamasını bilinçli olarak gençleştirmeye çalıştık, başardık da. bunun devamı sağlanabilir. kendimi repertuar sisteminden bağımsızlaştırdım ve ta en başında şunu söyledim: başka bir yerde görülemeyecek ve başka yerde yaratılamayacak şeyleri göstermek istiyorum. buna geleneksel anlamda tür sınırlarını muğlaklaştıran yapımlar ve aynı zamanda görsel sanatlar da dahil.
ama tabii, bu sorunuzu her genel sanat yönetmeni kendi cevaplamalı. halefim johan simons'un tavsiyeye ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. çok başarılı bir tiyatro insanı ve sanat yönetmenidir; eminim çoktan bir plan yapmıştır bile.
herkese kapınızın açık olduğunu, ruhrtriennale'nin seyircisinin hiç bir altyapıya ihtiyacı olmadığını defalarca söylediniz. bu kadar avantgard bir festivalde bu gerçekten doğru mu?
yeni'nin karşısında hepimiz eşitiz; eğitimli ya da değil. burada anlamadığımız, ama başka yollara ulaşmamızı sağlayan yeni dillere kulak verdik. seyirci sayısının artması da, kolay erişebilirliğin çağdaş sanat kavramının karşısında olması gerekmediğini kanıtladı.
23 Eylül 2014 Salı
sezonda oynarsa "cambazın cenazesi"ne gidin!
dün akşam azapkapı'daki ikincikat'tan çıktığımda yüzümdeki gülümsemeyi ve mutluluğu hissedebiliyordum. telefonuma sarılıp birilerini aradım; heyecanımı paylaştım. dünden beridir de kimi görsem anlatıyorum:
karagöz-hacivat gölge oyununun üçüncü boyuta taşındığını düşünün. nasıl gölge oyunu ustası anlattığı hikayedeki bütün karakterleri seslendiriyorsa, iki oyuncunun da oyundaki kadın-erkek-yaşlı-çocuk, siz deyin 15 ben diyim 20, bütün karakterleri canlandırdıklarını düşünün.
ortaoyunundan esinlenildiğini, doğaçlamaya ve seyirciyle diyaloğa açık kapı bırakıldığını, brecht'in yabancılaştırma efekti mantığında oyuncuların "oynadıklarının" farkında olduklarını her an bize fark ettirdiklerini de ekleyin.
üzerine; iki "canavar" gibi oyuncu koyun; her rolün, her aksanın, her mimiğin, her jestin altından ustaca kalkan, anında bir rolden diğerine geçiveren.
içerik olarak da; ülkemizin inşaatlarla dolan kıyı beldelerinden birindeki gündelik hayattan bir kesitin anlatıldığı aklınızın bir köşesinde olsun.
yönetmen: berfîn zenderlioğlu, oyuncular: tolga iskit ile ibrahim halaçoğlu, yazar: firuze engin.
yer: ikincikat, proje: sami berat marçalı'nın "yarının oyunları"nın ilki, oyunun adı: "cambazın cenazesi".
uzun zamandır bir oyunda bu kadar çok gülmemiştim; "cambazın cenazesi"nden çok keyif aldım, oyunu çok büyük bir zevkle izledim. son üç cümlede özellikle ve üzere basarak "ÇOK" yazıyorum çünkü bunu hak eden bir yapım var; özellikle rejisiyle ve oyuncularıyla.
tabii, bir kaç "keşke"m var:
keşke; başlangıçta ve sonda ezan değil, sela (vefat nedeniyle vakit namazlarından önce okunan dua) çalınsaydı.
keşke; oyunu gereksiz yere yavaşlatan, hikayeye ve karakterlere herhangi bir katkısı olmayan "merve" hikayesi oyuna hiç konmasaydı.
keşke; gölge oyunları daha fazla kullanılsa, daha işlevsel olsaydı; hadi olmadı, bari ışık daha anlamlı kullanılsaydı.
"keşke"lerim bir yana; umarım "cambazın cenazesi" sezon içinde oynanmaya devam eder; yaz sezonu için 1.5 ayda çıkarılan ve sadece on kere oynanacağı ilan edilen "yarının oyunları" projesinin ilk yapımı, seyirciyle buluşmak için on oyundan daha fazlasını hak ediyor.
21 Eylül 2014 Pazar
theater an der ruhr ile altıdan sonra tiyatro ortak yapımı: "ekonomania"
roberto ciulli ve yiğit sertdemir, “theater an der ruhr “oyuncuları ve “altıdan sonra tiyatro” oyuncuları; her biri çok sevdiğim tiyatrocular, sanatçılar.
sertdemir ve ekibinin sahne üzerine getirdikleri hemen hemen her şeyi izledim; ciulli ve ekibini gerek 2005’te istanbul’da gerek 2013’te mülheim’da sıkı takip etmişliğim var.
sanatlarını birleştirerek büyüyen bu iki ekip ne yapsa baştan 1-0 onlara teslim eder(d)im kendimi seyirci olarak.
kabaca baktığımda bile; theater an der ruhr’un “clowns 2½” ve “kaos”, altıdan sonra tiyatro’nun “dertsiz oyun”, "surname 2010” ve "ikiye bölünen vikont" işlerini düşününce “ekonomania”nın bu iki topluluğun ürettikleri, üzerine düşündükleri, yoğunlaştıkları tiyatro tarzlarının doğal sonucu olduğunu rahatlıkla görüyor insan. “ekonomania”dan ayrıca yoğun beckett hissi aldığımı da eklemeliyim.
“ekonomania” iç içe geçmiş oyun halkalarından oluşuyor. seyretmeye başladığımız oyunun (çöp yiyen işçiler) içinde başka bir oyun (bir yaz gecesi rüyası) oynanıyor; sonra bu ikisinin bir oyun provası olduğunu anlıyoruz, bir üst halkaya geçiyoruz.
hepsinin de üstünde “yazar”ın sesi var (sanırım bu sesin sahibi bizzat oyunun yazarı yiğit sertdemir; yazar olarak kendi metnini mi okuyor yoksa bu oyunu yazarken esinlediği "dağın devleri" adlı bitmemiş oyunun yazarı luigi pirandello’yu mu oynuyor/seslendiriyor, bilemedim; çünkü bu sesin anlattıkları devlerle ilgili, ama ne kadarı pirandello'dan ne kadarı sertdemir belirsiz); bu üst ses hem ilk halkada (çöp yiyen işçiler) hem de üst halkada. yazar bize az çok, zaten seyretmiş olduğumuz, oyuncuların sahnede yapmış oldukları şeyleri "anlatıyor"; kafam(ız) karışıyor; neden mi, anlatıyım: ciulli'nin/sertdemir'in oyununun mantığında “çöp yiyen işçiler” ile “bir yaz gecesi rüyası” organik bir şekilde birbirine bağlı bir “kurgu oyun” oluşturuyorlar ve biz “yazarın sesi”ni ilk defa "kurgu oyun"da teyp çalıştırıldığında duyuyoruz. oyunun sonuna doğru, artık her şey çıkmaza girmişken, herkes (sahnede oyuncular ve salonda bizler, "ben") "sıkıntıyla beklemeye" başlamışken oyunculardan birinin aklına esiyor, teybi tekrar çalıştırıyor ve sahne gerçekliği içinde aslında “oyun olmayan” üst halkada “yazarın sesi” tekrar duyuluyor; nasıl oluyor da "yazarın sesi" üst halkada da duyuluyor. neticede, sahnede izlediğimiz oyunların toplamı tek bir “oyun” ise, oyunlar arası bu sıçrama neden olmasın da denebilir.
neden olsun peki; bu trük ne işe yarıyor! benim için şuna yaradı:
toplam 85 dakikalık oyun sırasında anladığım ama “anlam veremediğim” bir sürü şeyden (replik, söz, jest ve imajdan) sonra, oyunun bitmesine bir dakika kala “yazarın sesi”nden dinlediklerim etkilenmemi sağladı; oyun ile “gezi” arasında net bir bağ kurdum. geriye doğru sarıp oyunun bütünü üzerine düşününce yine de bu bağın arkası, -oyundaki pek çok imaj için de geçerli olmak üzere-, benim için pek dolu değil; belki başka seyirciler için dolu olabilir ancak ben, kişisel birikimimle dolduramıyorum; bağ gevşek, imajlar yüzeyde kalıyor benim için.
baştaki ağız seslerinin senfonisi ve ara ara gelen devlerin ayak sesleri dışında, oyunda en çok sevdiğim fikirlerden bir diğeri:
oyunda hem almanca hem türkçe konuşan, gerçek hayatta da sahnede de bu iki dili bilen, oyuncular arasında tercüme yapan tek oyuncunun, recai hallaç’ın “provası yapılan oyun”da fabrika düdüğünden etkilenmiyor ve sonunda sahnedeki herkes baygınken onun muzipçe bizlere bakıyor olmasıydı; yani bu sahne sayesinde, ele aldığı konular içinde dil’in işlevsizleşmesi, gücünü, anlamını, yapısını kaybetmesi de olan “ekonomania”da, bildiği ve konuştuğu dillerden dolayı asıl iktidar sahibinin bir tek o olması benim için, oyunun dramaturjisinde de yerini bulan, anlam kazanan bir öğeye dönüştü.
yapımın oyunculuklarını (özellikle petra von der beek ile gülhan kadim'i), ışık (ruzdi aliji), sahne (gerhard benz) ve ses (matthias flake) tasarımlarını çok beğendim, ancak son tahlilde oyunun beni şöyle sıkıca elimden, yüreğimden tutup başka bir diyara sürüklediğini söyleyemeyeceğim. açılış sahnesindeki ilk görüntü ve seslerde, ve sahneyi ve salonu ilk defa “devler”i imleyen adım sesleri kapladığında içimde bir şeyler kıpırdadı, maalesef o kadarla da kaldı.
"ekonomania" kasım'da mülheim'da almanya prömiyerini yapacak, aralık'ta tekrar istanbul'da olacak.
____________
roberto cuilli ve yiğit sertdemir ile yapılış çok güzel, okuması keyifli bir röportaj için tıklayın.
ayrıca oyun broşüründe de cuilli, sertdemir ve oyunun dramatugu helmut schaefer ile yapılmış zihin açıcı, uzun bir röportaj var; oyunu anlamlandırmada faydası dokunuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































LaszloSzito.jpg)








