23 Mart 2011 Çarşamba

gece tarlabaşı bulvarından meydana çıkmak / nihal geyran koldaş


istiklal caddesi’nin kalabalığını arkanızda bırakarak pasaja girin, iki kollu merdivende dört defa döne döne ikinci kata çıkın, eski günlerden tanıdık bir mekan yeniden açılmış sizi karşılıyor; loş, sakin ve tenha bekleme salonunda birkaç dakika geçirdikten sonra sizi içeriye, esas mekana, gösteri salonuna alacaklar.
salon istiklal’e paralel konumda; aşağıdan sesler, müzikler, gürültüler sızıyor pencerelerden; aralıklardan kulağınıza kadar ulaşıyor. ama hiç önemli değil, çünkü sahnedeki hikaye de pek uzak bir koordinatta değil; hemen yanıbaşınızdaki tarlabaşı bulvarında, taksim meydanında cereyan etmekte; yabancı değilsiniz…

piyasaya çıkmış travesti ile trafiği kontrol eden polisin karşılaşması.
hikaye basit, “öylesine”, gündelik, her an karşımıza çıkabilecek sıradanlıkta(ymış gibi). gücü de burada.

hikaye kalabalık.
uzun süre travesti ile polis başroldeler. ardından, hikaye tam da bitmeye yaklaşmışken taksi şoförü, taksi müşterisi ve ilkyardım doktoru dahil oluyorlar yardımcı rol kategorisinden.

karakterlerin hepsi erkek. oyuncuların hepsi kadın.
bütün karakterleri tek bir oyuncu canlandırıyor; bütün oyuncular tek bir oyuncunun bedeninde birleşmiş.
her bir karakter en basit ve en temel jestlerle temsil edilmiş, tanımlanmış; özellikle de el ve kol jestleriyle.

metin deniz’in mekan, giysi ve görsel danışmanlığını yaptığı oyunda görsel olarak en öne çıkan öge kostüm: siyah kumaş üzerine baskı olarak aplike edilmiş yırtık gazete parçaları hem her bir karakterin (her birimizin) (özellikle travestinin) kendi içindeki (içlerimizdeki) parçalanmışlığı (huzursuzluğu) hem kolektif üçüncü sayfa haberi merakımızı hem de sokaktaki ölüleri “örttüğümüz” gazeteleri çağrıştırıyor.

sahne bomboş, siyah. sadece oyuncunun sahnedeki oyun alanı zeminde merkeze
yerleştirilmiş beyaz bir daire alanı ile tanımlanmış; karlı zemini de temsil ediyor olabilir, ışığı, sıcaklığı, boşluğu da.
dairenin üzerinde çokgen bir şemsiye asılı; hem ışık kaynağı hem koruyucu öge hem de zemindeki alanı üçüncü boyutta tamamlıyor.

oyun herşeyiyle basit ve sade. azaltılmış, öze indirgenmiş, damıtılmış bir oyunculuk ve mizansen var karşımızda. hikaye de uzun sürmüyor zaten, sarkmıyor; 40 dakikada anlatıyor derdini.

mekan: maya sahnesi,
oyun: “gece tarlabaşı bulvarından meydana çıkmak”,
oyunun yazarı, yönetmeni ve oyuncusu: nihal geyran koldaş.

21 Mart 2011 Pazartesi

yüzyılın aşk(lar)ı


yaşadığımız coğrafyada 20. yüzyılda yaşanmış kırılmalar, travmalar; ihtilaller, idamlar, sürgünler...
türkiye'nin cumhuriyet tarihinden seçilmiş dokuz sancılı an; tam yeri ve tam tarihi belirtilerek; günü, ayı ve yılıyla; kırılmaların öncesine, sonrasına, tam göbeğine denk getirilmiş...

her bir kırılma bir aşk hikayesi üzerinden sahneye taşınmış.

sahnenin ortasında kocaman beyaz bir masa; bütün aksesuarlar masaya gömülmüş farklı boyutlarda çekmecelerden, kapaklardan, sürgülerden çıkıyor.
masa, yaşadığımız coğrafya sanki; üzerinde gezindiğimiz, altında ebedi uykumuza yattığımız toprak.

iki de sandalye var sahnede. iki de oyuncu; kadın ve erkek.

iki yandaki kara tahta benzeri duvarlara tebeşirle oyundan replikler yazılmış; ilkokulda el yazısını öğretmek için öğretmenlerimizin yazdıkları okunaklı, kıvrımlı, güzel el yazısıyla.
arkadaysa; üzerine hareketli-hareketsiz görüntülerin yansıtıldığı bir beyazperde. sona doğru, o beyazperde siyahlaşıyor; daha bir iç kanırtıcı hale dönüştükçe kırılmalar...

türkiye'nin geçmiş yüzyılına bakmanın yollarından biri: kırıklıkları, kırılmaları, bunalımları, öfkeyi, çaresizliği, iletişimsizliği, kabullenmişliği, başkaldırıyı aşk üzerinden okumak: imkansız aşk, karşılıksız aşk, pazarlıklı aşk, sahte aşk, ebedi aşk, anlık aşk...

"yüzyılın aşkı", ve diğer şeyler topluluğu'nun yeni oyunu; topluluğun beyni yeşim özsoy gülan yazmış, yönetmiş. kadın ile erkeği sanem öge ile deniz celiloğlu canlandırıyorlar.

oyunun fikri kağıt üzerinde (teoride), sahne üzerinde (uygulamada) olduğundan daha kusursuz duruyor. yönetmenin yazarken de, yönetirken de ne yapmak istediğini anlayabiliyor ve takdir edebiliyorsunuz; ancak bir sahne olayı olarak karşınızda seyrettiğiniz şey yeterince düşündürücü, kapılar açıcı, dinamik, sürükleyici ve sizi alıp hikaye edilen zamanlara götürecek kadar etkileyici değil.

deniz geçmiş'li 4. sahne, binyıl dönümü arifesinde bir alışveriş merkezindeki 5. sahne [ki bu tarihin takvimin değişmesi dışında herhangi bir kırılmaya denk geldiğini söylemek imkansız] ve son üç sahne; 80 ihtilali sonrası ankara, varlık vergisi ve ikinci dünya savaşı gölgesindeki -muhtemelen- istanbul ve "şimdi" gittikçe artan gerilim ve dramalarıyla oyunu etkileyici bir sona vardırıyorlar.
ancak; oyunu başlatan, temposunu veren ve seyirci olarak oyunun içine girmenizi sağlaması gereken ilk üç bölüm arka arkaya oldukça zayıflar.
bunlar içinde de 1990 tarihli 2. sahnenin varoluş nedenini oturtamadım. bir de; tabii neticede yazarın kişisel seçimi ancak, cumhuriyet tarihimizde sivas katliamı gibi ciddi bir travma dururken saltanatın ülkeyi terk etmesine bir bölüm ayrılmasını da anlamlandırabilmiş değilim; bu da benim kişisel tercihim.

oyunculuklara gelirsem [ki böyle bir oyunu "uçuracak" esas öge bence oyunculuktur]; çok başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim.
haliyle bir oyun [hele de böylesine her farklı kahramanının farklı bir travma içinde kaybolduğu bir oyun] süresi boyunca dokuz ayrı karaktere bürünmek, can vermek kolay değil; oyunculuk anlamında tam bir meydan okuma aslında!
ve ilginç bir tesadüf; bu sezon istanbul sahnelerinde oyuncuların birden fazla kahramanı canlandırdıkları yapımlara sıklıkla rastlıyoruz: "kıyıya oturmanın böylesi", "annem yokken çok güleriz", "karabahtlı kardeşlerin bitmeyen şen gösterisi" ilk aklıma gelenler.
"yüzyılın aşkı"nın iki oyuncusu da bu halkaya ekleniyorlar; ancak saydığım diğer yapımlardaki performanslar kadar başarılı olarak değil maalesef.
ikisinin içinde sanem öge bir adım önde; daha inandırıcı. deniz celiloğlu ise karakter değişimlerinde yeterince belirgin değil; sanki yüzyıl boyunca dokuz farklı aşkı yaşayan tek bir erkek! belki de öyle olsun istemiştir?

20 Mart 2011 Pazar

onnik amca'nın film listesi


onnik amca 1989 yılında, tam olarak sağ üstteki tarihten belli, 12 mart 1989'da yazmış bu listeyi; adı o zamanlar "sinema günleri" olan 8. istanbul film festivali'nde görmek istediği filmlerin listesi.

onnik (ermenicede ohannes adının samimiyet içeren kısaltılmışı) amca gençliğinde, 1950'lerde 60'larda herkes gibi sinemaya gidermiş. 70'lerdeki seks filmleri furyası ve 80'lerin başında da ülkenin genel yoksunluğundan dolayı sinemadan ayağı kesilmiş.

1987-88 gibi apartman komşumuz olmalarıyla ailecek tanıdık onnik amca ile eşi nebiş teyzeyi (nebiye'nin kısaltılmışı) ve dost olduk. çocukları yoktu, apartmanın çocuklarını, yani bizleri çocukları bilirlerdi.
[tahmin edileceği üzere ermeni onnik amca ile türk nebiş teyzenin aşkı film gibidir; bambaşka bir yazının konusu. hele de geçen akşam galata perform'da "yüzyılın aşkı"nı izlemişken, sanatçının hayalgücünün hayat karşısında bazen ne kadar kısır kalabileceğini düşünmedim değil!]

apartmanın çocuklarından ayrı olarak benim onnik amca'yla aram başka bir iyiydi; 17-18 yaşında bir genci büyük adam gibi kabul eder; benimle her şeyi konuşurdu. her şey hakkında sohbet ederdik, tartışırdık; beni kızdırmayı, zorlamayı severdi.
ayrıca; king oynardık, televizyonda tenis maçı seyrederdik.
benim için onnik amca ikinci bir baba gibiydi, onnik amca ile nebiş teyzenin evi de üçüncü bir ev; üçüncü çünkü aynı apartmanda oturduğumuz anneannelerimki ikincisiydi. evde yemeği beğenmezsem anneannemlere iner, onlardakini de gözüm tutmazsa -ki anneannem ve yemek sözkonusu olunca böyle bir durum çok ender olurdu-, nebiş teyzelere iner, teklifsizce sofralarına otururdum; iki kişilik hazırlanmış masaya bir tabak daha eklenirdi.

tiyatro, konser ve sinemaya olan merakım onnik amcayı da tetiklemiş, film festivali sayesinde de ilgisini tekrar sinemaya çekmeyi başarmıştım. onun da tam, fabrikasını kapatıp kendini emekliye ayırma dönemiydi. müsaitti, meraklıydı, hevesliydi.

onnik amca'nın eline festival kitapçığını tutuşturduğum ilk yıl 1989'du; "bizimkiler de gidecekler, siz de seçin ilginizi çekenleri" gibi bir şeyler demiş olmalıyım.
onnik amca teker teker bütün filmleri okumuş ve sanırım üç-dört gün sonra yukardaki listeyi vermişti bana; büyük bir ihtimam ve zaman harcayarak daktiloda yazılmış şekilde; sadece günü, seansı, sineması değil, dakikasıyla da.
liste üzerindeki el yazıları bana ait; onnik amca'nın mükemmel listesine bir-iki öneri yapıp eklemelerde bulunmuşum.
bu liste, çok sevdiği birisi olarak benim özel ilgi duyduğum bir şeye onun gösterdiği özenle aslında bana verdiği değeri somutlaştıran bir göstergeydi. o zaman bunu fark etmemiştim ama şimdi, bugünden geriye bakınca kesin böyle olduğunu hissediyorum.

1999'daki zamansız vefatından iki yıl öncesine kadar onnik amca, nebiş teyze ve bizimkilerle nice film festivali geçirdim.
ilk defa onnik amca sayesinde emek sineması'na -herkesin bildiği ve benim de yıllarca bellediğim istiklal caddesi tarafından değil de- arkadan, tarlabaşı'ndan kestirme gitmeyi öğrendim. bu sayede kaç filme vaktinde yetiştim; taksim'den istiklal boyunca koşturmak yerine, tarlabaşı üzerindeki ömer hayyam'dan içeri dalıp, aradan arka sokaklardan geçerek.

annemler ve onnik amcalarla aynı filme gitmediğimiz zamanlarda seans aralarında buluşup beraber yemek yerdik, filmleri tartışırdık; görmediğimiz filmleri birbirimize tavsiye ederdik.
listeye dikkatlice bakılırsa, sanat sinemasına özel ilgisi olmayan ama müthiş bir hayat tecrübesi ve görüşü olan onnik amca'nın bir çok iyi filmin yanında "aşk üzerine küçük bir film"i de seçtiği fark edilebilir.
filme ben bilet almamıştım. onnik amca ile nebiş teyze ise filmden eve geldiklerinde çarpılmış gibiydiler: "bir film seyrettik ki üffff!!!" ertesi gün sadece bu filmden konuştular; yönetmenin insan doğasını anlatış şekline, gözlemlerine, ustalığına, hikayeye, oyunculara hayran kalmışlardı.
festivalin son günüydü ve filmin gösterimi yoktu; kaçırdığıma ne hayıflanmıştım. 2-3 yıl sonra film vizyona girdi ve ben kieślowski'yle tanışmış oldum.

uzun yıllardır en sevdiğim yönetmenler listemde birinci sırada olan krzysztof kieślowski'yi ilk olarak onnik amca'nın hayran olup bana tavsiye ettiği bu filmle; onnik amca sayesinde tanıdım.

18 Mart 2011 Cuma

festival kuyruğunda film gibi 23 yıl







1985'ten beri baharımı şenliğe dönüştüren istanbul film festivali'nde (ilk yıllarındaki adıyla "sinema günleri"nde) 1988'den beri ilk defa bu yıl cumartesi günki genel satış (ilk yıllarındaki rezervasyon formu verme) kuyruğuna gitmiyorum. sabahın köründe ve soğuğunda saatlerce ayakta dikilmekten kurtulduğuma seviniyorum gerçi, ama boşluk hissi de var biraz içimde.
hele de lale kart uygulaması çıktığından beri iki kere kuyruğa girmek zorunda kalıyorken; önsatışta lale kartla iki kişili seanslarıma bilet alıyor, daha fazlalıları için cumartesi günki genel kuyruğa giriyordum. bu yıl, öyle denk geldi, eş dost akrabada festivale ilgi azaldı ve ben önsatışta bütün biletlerimi alabilmiş oldum.

...

mart ayının ortasında mutlaka istanbul'a kar gelir; ya havada kalır, ya hafifçe bir örtü olur arabaların ağaçların üzerinde. kar gelmezse bile soğuğu mutlaka gelir; tam ısındı havalar derken, son bir şaşırtma yapar hava istanbul'da.
bu olguyu etrafımdakilere söylediğimde, hafif bir alaycılıkla beni "kocakarı" ilan ederler. [ne tesadüftir ki, tam da bu soğukların adı "kocakarı soğuklarıdır"!] halbuki dünyanın, mevsimlerin döngüsüdür, doğalıdır; isteyen saatli maarif takviminden öğrenebilir yıllık fırtınaları, soğukları, cemreleri...

ama benim mart ortası soğuğunu biliyor olmam, bütünüyle kişisel ampirik tecrübem sayesindedir; öyle takvim yaprağı karıştırarak falan değil.
siz de yıllarca düzenli olarak mart ayının ortasındaki cumartesi gününün sabahında daha güneşin doğmadığı buz gibi bir havaya kalkıp, in ile cinin bile top oynamadığı sokaklardan geçip, tek tük geçen tenha otobüslerden birini yakalayıp, rüzgarın buz gibi estiği ve sabahleyin uzun süre günışığı almayan atatürk kültür merkezi'nin ön avlusunda bekleşenlerle kuyruğa girip sıra numarası almış, saatte bir yapılan yoklamalarda "burdayım" deyip eğer önünüzdekilerden gelmemiş olan varsa numaranızı yükseltmişseniz, siz de biliyorsunuzdur: mart'ın ortasında istanbul'da soğuk olur, kar yağar. isterse badem ağaçları çiçek açmış olsun, isterse cemrelerden bazıları düşmüş olsun. bu, istanbul'un olağanıdır.

uzun zamandır; güneş almayan akm avlusunun soğuğundan, güneş almayan emek sineması sokağının rüzgarına taşınmıştı kuyruk.
saray sineması yapısının yıkıldığı yıl, sürpriz şekilde, güneşle ısınmıştı sırtlarımız; sevinememiştik bile, razıydık üşümeye, saray yıkılmasaydı bir tek.
son iki senedirse daha bir korunaklı mekanlarda uzuyor kuyruk; atlas'ın, beyoğlu'nun kapalı pasajlarında. hatta bu yıl atlas'ın fuayesine koltuklar dizilmiş, oturarak bekliyorsunuz. akıl edene teşekkürler; ince ve nazik bir uygulama.

...

yarın sabahki kuyruğa gireceklere kolaylıklar dilerim...



30.yılda film önerileri


. tabii ki büyük heyecanla beklediğim "pina 3d". bu filme bilet bulamayanlar kızmasın çünkü ben bir şımarıklık yapıp iki seansa gidiyorum!
. lübnan asıllı kanadalı wajdi mouawad'ın "yangınlar" oyununu bu yıl istanbul'da rotterdam günlerinde ro theater'dan büyülenerek ve ürpererek izlemiştim. konusuyla da, sahnelemesiyle de mükemmeldi. kanada yapımı oyunun film uyarlaması "incendies" (içimdeki yangın) da çok iyi eleştiriler almış. heyecanlıyım!
. zamanında "yeşil papayanın kokusu" ile bizleri büyülemiş şiirsel filmlerin ustası tran anh hung'un son filmi "noruwei no mori" (imkansızın şarkısı) bir murakami uyarlaması.
. imdb puanı düşük de olsa pieter brueghel'i konu eden bir filmi kaçırmam: lach majewski'nin "the mill and the cross" (değirmen ve haç)'ı.
. "balıklı bulgur" ile dikkat çeken abdellatif kechiche'nin vaatkar yeni filmi: "vénus noire" (siyah venüs).
. "suriyeli gelin" ile ortadoğu coğrafyasına ironik bakışlı filmler hediye eden eran riklis'in "shlihuto shel ha'memuneh al mash'abei enosh" (insan kaynakları müdürü) adlı filmi.
. sayısız filmiyle beni derinden etkilemiş mike leigh ustanın son filmi: "another year" (ömrümüzden bir sene).
. hakkında merak uyandırıcı şeyler okuduğum "never let me go" (beni asla bırakma).
. son yıllarda eski formunda olmasa da, yıllar önce beni "kelebek avı" ile vurmuş olan gürcü usta otar iosseliani'den "chantrapaz" (işe yaramaz).
. iki yıl önce, sinemaya geri dönüş filmi "anna ile dört gece" ile çarpılmış olduğum jerzy skolimowski'nin "essential killing" (ölümüne kaçış)ı.
. "tony manero" ile sinemaya arızalı bir karakter hediye etmiş olan şilili pablo larrain'in -adından da anlaşılacağı üzere aynı minvalde devam ettiğini düşündüren- "post mortem" (morg görevlisi) adlı filmi.
. "before the rain" ile herkesi derinden etkileyen, sonrak ihiç bir filmininse vasatı aşamadığı milcho manchevski'nin, "yağmurdan önce" hatırına merak ettiğim "majki" (anneler)i.
. ingiliz alt sınıfına bakışıyla her filminde benzersiz durumların altını çizen oyuncu-senarist-yönetmen peter mullan'ın son filmi "neds" (serseriler).
. 1996'daki festivalde alkazar'da 7.5 saatlik "şeytan tangosu"nu izleyenlerden biri olarak kaçırmayacağım son bela tarr filmi "a torinoi lo" (torino atı). hele fatih özgüven hakkında iyi şeyler yazmışken.
. "bay lazarescu'nun ölümü" ile beni çarpan cristi puiu'nun "aurora" (şafak)'ı.

keşfetmeyi düşündüklerim:
. sound of noise (yaşamın ritmi), ola simonsson & johannes stjärne nilsson
. la vida util (faydalı hayat), federico veiroj
. as if i am not there (yokmuşum gibi), juanita wilson
. shi (şiir), lee chang-dong
. jodaeiye nader az simin (bir ayrılık), asghar farhadi
. la nostra vita (hayatımız), daniele luchetti
. good neighbours (canım komşularım), jacob tierney
. the edge (kray), alexey uchitel
. morgen (yarın), marian crisan)
. erratum (düzelti), marek lechki
. lucia, nikes atallah
. mesa sto dasos (ormanda), angelos frantzis
. homme au bain (banyodaki adam), christophe honoré
. schastye noe (mutluluğum), sergei loznitza
. ano bisiesto (artık yıl), michael rowe
. attenberg, athina rachel tsangari
. made in poland, przemyslaw wojcieszek

eskilerden ne yapıp edip sinemada seyretmek istediklerim:
. bodas da sangre (kanlı düğün), carlos saura
. nénette et boni, claire denis
. sitcom, françois ozon
. il grido (çığlık), michelangelo antonioni
. mauvais sang (kötü kan), léos carax
. i soliti ignoti (bilinmeyen kişiler), mario monicelli

eskilerden ne yapıp edip sinemada seyredilmeli diyebileceklerim:
. andrey rublev, andrei tarkovski
. mephisto, istvan szabo
. el-haimoune (çöl işaretçileri), nacer khemir
. europa (avrupa), lars von trier
. chungking express, wong kar-wai
. vive l'amour (yaşasın aşk), tsai ming-liang [olur da bu filme benim tavsiyemle giderseniz sakın küfür etmeyin. 1996'da küflü dünya sinemasında seyrettiğim film boyunca salon gittikçe tenhalaşmış ve filmin sonunda bir avuç insan kalmıştık. ama değiyor, inanın!]
. bonnie and clyde, arthur penn
. 40m2 almanya, tevfik başer

17 Mart 2011 Perşembe

güzel şeyler "hangi" tarafta?



üç boyutlu bir film mi izliyoruz; yoksa bir apartman dairesinin salonundan kesit alınmış, araya şeffaf ayırıcı (cam) yerleştirilmiş, kobay misali kahramanların belli koşullar altında nasıl tepki verdiklerini, hangi duygulardan geçtiklerini incelediğimiz bir deney laboratuarında mıyız?
hatta, hiç bir fısıltı bile kaçırılmasın diye, o cam arkasındaki kobayların seslerini, bizlere verilen kulaklıklardan dinliyoruz; her bir nefes alışı, iç çekişi, ağlama sesini.
ışıklandırma elemanları gözükmüyor; sahnenin bütününe laboratuarvari beyaz, soğuk, -neredeyse- gölgesiz bir ışık hakim; kobayların hiç bir mimiği, hareketi, jesti kaçmıyor, saklanmıyor, karanlıkta kalmıyor; her bir gözyaşı, göz süzüş, ürkek göz kaçırma bütün çıplaklıklarıyla gözlerimizin önünde.

"üç boyutlu bir film mi?" dedim, çünkü oyun metninde filmlere, televizyon dizilerine bolca gönderme var. oyunun oynandığı salonun tasarımı son 10-15 yılda mantar gibi her yerde biten cep sinemaları gibi. sahne ağzının sinemaskop perde oranlarında olması ve oyundaki sesleri kulaklıklarımızdan en ince ayrıntısına kadar duyuyor olmamız da sahnelemenin biçimsel olarak sinemaya öykünme halini güçlendiriyor.

gerçek-kurgu, seyredilen-sunulan, yaşanan-yaşandığı zannedilen karşıtlıkları oyunun, biçimsel sahneleme tercihleriyle de altı kalınca çizilen temaları.
oyunun masaya yatırdığı en temel derdi ise: sahici-sahte ikilemi.

hangisinin aşkı daha sahici; kültür ve sanatla çevrelenmiş entel kentli erkeğinki mi, yoksa bütün imkansızlıkların içinde aşkını bulmuş köylü kızınki mi! hangisi daha sahici; bir film hakkındaki gerçek fikrini bile sevgilisine söylemekten korkan kentli kadınınki mi, yoksa namus/töre cenderesi altında aşkı uğruna ölümü göze alan köylü erkeğinki mi!
kentli erkeğin kendisini çevreleyen entellektüel ortamda yaşadığı aşkla ulaştığını zannettiği mutluluk mu sahici, yoksa hayatta birbirlerinden başka "hiçbir şeyleri olmayan" köylü kız ile sevgilisinin "birlikte" ulaştıkları mutluluk mu! yıllarca bir yalanı yaşayan kentli kadın mı mutlu, yoksa rüyasında ninesinin onu tanıştırdığı erkekle kaçan köylü kız mı!

absürd ve eğlenceli "yangın duası", mükemmel ve tüyler ürpertici "bayrak", ortalama "bomba" ve olmasa da olur "hoop gitti kafa"dan sonra berkun oya "güzel şeyler bizim tarafta" ile tekrar onikiden vuruyor.
oya aşkı, sevgiyi, gerçek ve sahte olanı deşiyor ama bir yandan da ahlak, din, toplumsal önkabuller, önyargılar, töre-namus cinayetleri gibi güncel bir avuç demirleblebi konuyu oyununa ustaca yediriyor. bazen bir kahramanın basit (neredeyse sıradan) bir tepkisiyle geçiriyor bir fikri seyirciye, bazense uzun monologlar veya diyaloglarla karakterlerine anlattırıyor/tartıştırıyor bu konuları; ve tahmin edileceği üzere: didaktik olmadan. hatta bazen hiç hissettirmeden.

"güzel şeyler bizim tarafta"da içerik ve sahneleme ayrılmaz bir bütün. o kadar ki, bu metin ancak böyle sahnelenebilirdi dedirtiyor; bu ışıkla, bu ses düzeniyle, bu sahne tasarımıyla.

oyunculardan tülin özen ile ozan çelik kısa rollerinde iyiler. bartu küçükçağlayan kendinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi oluyor (bknz: "çoğunluk"); "bomba" ve "hoop gitti kafa"ya nazaran daha inandırıcı.
oyunun yıldızı ise; benzersiz bir performans sergileyen öykü karayel. herşeyiyle çok çok iyi; oyun biraz da onun sayesinde bu kadar içine işliyor insanın; bütün yabancılaştırma efektlerine rağmen oyun onun sayesinde bu kadar "gerçek"!

sahneleme biçimi olarak yeni ve farklı bir denemenin başarıya ulaşıyor olması bir yana "güzel şeyler bizim tarafta"nın bence en önemli artısı: içeriğiyle günün nabzını tutuyor olması. ve bunu ne didaktik, ne göze batırarak, ne de yukardan bakan bir havayla yapıyor olması.




...

"bomba" ve "hoop gitti kafa"dan sonra hafifçe soğuduğum berkun oya-bartu küçükçağlayan ortaklığının bu en yeni yapımına "mutlaka gör" diyerek dikkatimi çeken altıdansonra'dan nilgün kurt'a teşekkürü borç bilirim.

13 Mart 2011 Pazar

mart'ta oda müziği 1


bütün gün yarına yetiştirmem gereken bir işle uğraştım, aklımda akşamki konser. brahms'ın klarnetli beşlisi, schumann'ın piyanolu beşlisi, prokofiev'in klarnet piyano ve yaylı çalgılar için yahudi temalı üvertürü: brahms ve prokofiev'inkileri ilk defa dinleyecek olmanın verdiği merak ve benzersiz bir yapıt olduğu tartışmasız schumannkini canlı dinleme imkanı. neyse ki işim son anda son rotüşları dışında bitti gibi olunca, attım kendimi metroya. istasyonda, gözleri etrafa güzel ve iyi bakan bir tanıdıkla karşılaştım; "sen nereye gidiyorsan ben de" dedi, tuttuk yolunu cemal reşit rey'in.

bir pazar akşamı oda müziği konseri için içerisi oldukça kalabaklıktı; sonradan anladım ki salonu dolduranlar sahnedeki türk müzisyenlerin konservatuardan öğrencileri. keşke her konsere gelseler; bölüm aralarında alkışlamadılar, konser sırasında kendi aralarında veya telefonla konuşmadılar, telefonlarının ışığı yanıp yanıp sönmedi, ve hatta sanatçıları her yapıt sonrasında bir kere değil iki kere sahneye çağıracak kuvvet ve kararlılıkta alkışladılar.

brahms'ın klarnetli beşlisi meğer ne modern bir yapıtmış; çağının kat be kat ilerisinde. hayran kaldım.
schumann'ın piyanolu beşlisi ise malum, crème de la crème [bu tabiri çoktandır kullanmamıştım, yeri geldi, iyi oldu :-P]. derli toplu yorumlandı; ne olağanüstüydü ne de sıradan.
prokofiev'in üvertürünü ise kolay kolay canlı dinlemek zor olsa gerek, zira klarnet, piyano ve yaylı çalgılar dörtlüsünü birarada bulmak nadir. yapıt kısa, sevimli ama etkiliydi; topluluk yapıtın altında kalmadı, mükemmel yorumladı.

kimler miydi?
klarinet'te gürhan eteke, 1.keman'da usta pierre amoyal, 2.keman'da andrey baranov, viyola'da miguel da silva, viyolonsel'de yovan markovitch ve piyano'da iris şentürker.

crr'de bir sonraki oda müziği buluşması 27 mart'ta; sahnede philharmonia quartet berlin olacak; schubert, schulhof ve brahms dörtlüleri çalacaklar.

12 Mart 2011 Cumartesi

film festivalinin en keyifli günü

müdavimlerinin "sinema günleri" adını daha çok sevdiği istanbul film festivali'nin en keyifli günü hangisidir?
bence kitapçıkların çıktığı cumartesi günü.

sabah erkenden istiklal'in yolu tutulur; çok eskiden cuma günü geç saatte emek'in veya akm'nin önünden şöyle bir geçilirdi, acaba kitapçıklar gişeye akşamdan düşmüş müdür diye; şimdilerde ne emek, ne akm, ne de sürpriz yapıp cuma akşamından çıkan kitapçıklar kaldı.

sabahleyin atlas, beyoğlu, alkazar veya akm gişelerinde de vardır ama kesinlikle emek'e gidilir. eşe dosta da alındığından yanınızda büyükçe bir sırt çantası mutlaka vardır.

çok kıymetli bir şeyleri taşıyormuş hissiyle, beyoğlu'nda bir kafede oyalanılmaz, hemen eve dönülür.
tam kahve saatidir; kahve yapılır, bir kurşunkalem alınır, üçlü koltuğa veya yatağa uzanılır, müzikçalara tercihen bir film müziği albümü yerleştirilir ve kitapçığın kapağı açılıp okunmaya başlanır.

gerçi, eve gelirken kitapçığa gözucuyla şöyle bir bakılmıştır; arada yakalanan bir kaç yönetmen veya film, kalbin ritmini hafiften hızlandırmaya yetmiştir. ama evde sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi sindire sindire, teker teker her film incelenir; yönetmenine, ülkesine, ödüllerine, oyuncularına bakılır.
bütün kitapçık hızlıca bir kere hatmedilir. ardından, bu sefer bütün filmler kabaca bilinerek, tekrar geçilir üzerinden. ikinci seferde bazı favori bölümlerinizin filmlerine daha da dikkatli bakarsınız.
[kaldırılıncaya kadar "sinema ve sanatlar", "bir ülke bir sinema", şimdilerde "mayınlı bölge" ve her daim "uluslararası yarışma" ve "dünya festivallerinden" benim favori bölümlerim olmuştur. 90'lı yıllarda doruk noktasını yaşayan ve her biri kült bir yönetmene adanan "toplu gösteriler" (fellini'ler, fassbinder'ler, jarman'lar, bunuel'ler, tarkovski'ler, bergman'lar) son yıllarda kaldırıldı; bunların yerine potpori tarzında sinema tarihi derlemeleri yapılıyor.]

eskiden; kitapçıkta filmin türkçe altyazılı olup olmadığı kontrol edilerek, filmin festivalden sonra vizyona gireceği tespit edilir, o filmler seçilmezdi; nasıl olsa izleme şansı olacak diye.
şimdilerde bütün filmler için "türkçe altyazılı" ibaresi kullanıldığı için ayrım yapmak imkansızlaştı.

eskiden, bu kadar çok yönetmen tanımazken; teker teker bütün filmlerin konusu okunurdu.
hoş, festival filminde illa da konunun gidişatına takılmayabilirdiniz, ancak seçtiğiniz bir filmin konusunun kitapçıkta sonuna kadar anlatıldığı filmler de çıkmaz değildi; seyrederken siz daha fazla olay bekleyerek hüsrana uğrardınız.
ya da bazı filmler kitapçıkta o kadar abartılı tarif edilirdi ki, yazılanlar ile alakası olmazdı perdede oynayanın. acemi festivalmeraklıları hala bu reklamcı taktiğine kanarlar; hoş, ali sönmez iksv'den ayrıldığından beri film özetlerinin ayağı daha bir yere basar oldu.

hiç bir yorgunluk hissi duymadan, gözünüz yorulmadan, aç bilaç filmden filme, sinemadan sinemaya koşuşturmadan, nisan yağmurlarından etkilenmeden, kışın soğuğunu barındıran küf kokulu (özellikle "dünya") sinemalarda, rahatsız koltuklarda (hala "atlas") uzun uzun oturmak zorunda kalmadan; o cumartesi günü bütün filmleri keyif getiren yarenlik misali "hayalinizde", istediğiniz gibi seyredersiniz; bütün filmler ulaşılabilir, seyredilebilirdir; bütün filmler sizindir! hayatta bundan keyiflisi yoktur! hayalkırıklığı da yoktur; sadece beklentiler ve heyecanlar vardır.

akşama doğru karnınız biraz ağrımaya başlar; çünkü kitapçıkta kenarına işaret koyduğunuz bir dolu filmi çizelgeye yerleştirdikçe, hüsran içinde istediklerinizin hepsine gidemeyeceğinizi fark edersiniz; ya filmler çok ters gün ve saatlerde oynuyordur, ya da siizn listenizde bir sürü çakışma vardır.
öğrencilik zamanında nisanın ilk haftasına denk gelen vizelerle, iş hayatında haftaiçinde "hiç bir şekilde kaytarılamayacak" gün ve saatlerle çakışan filmler hayallerinizi altüst etmeye devam eder.
o kadar ki; çok istediğiniz bir filmin seanslarını "size göre" ters bir gün ve saate koyan festival programcısına küfür etmeye kadar vardırabilirsiniz durumu.
ama her şeye rağmen; meraktan öldüğünüz ve "asla" vazgeçemeyeceğiniz bazıları için hayatınızda olağanüstü ayarlamalar yapıp; öğrencilikte iki ders/sınav arası, iş hayatında "long weekend" esinli "uzun öğlen yemeği paydosu" gibi formüller icat ederek, ne yapıp edip listenize sokarsınız o filmleri.
[ben öğrenciliğini de, iş hayatını da istiklal'e 10 dakika mesafede geçiren "şanslı" istanbullulardan biri olarak bu formülleri her yıl uygulamaktayım.]

cumartesi gecesi o yılki programınızı kaba taslak oluşturmuş olmanın gönül rahatlığıyla yatarsınız.
pazar günü, programa tekrar bakılacak, içe sinmeyen durumlar düzeltilmeye çalışılacak, liste revize edilecektir. aslında bu revize işini, bilet satışlarının başlayacağı bir sonraki cumartesi gününe kadar devam ettirirsiniz; kimbilir kaç defa, kaç filmin sineması, günü, seansı değişir.
özellikle, başta fark etmediğiniz film süreleri değişiklik yapmanıza neden olan başat etkendir; 21.30 seansına koyduğunuz 2.5-3 saatlik bir filmi hem güya bir dünya metropolü olan istanbul'da gece geç saatte eve dönmenin zorluğundan hem de 3-4 film seyrettikten sonra göz yorgunluğuyla uyuma riskinden dolayı bir gündüz seansı ile değiştirmeye çalışırsınız; o seans için seçtiğiniz filme de başka bir yer bulayım derken çizelgeniz yeniden çorba olur; işin içinden çıkmak -bir süreliğine de olsa- zorlaşır. ama bu da bir keyiftir!
bir hafta zarfında, fikrine değer verdiğiniz eleştirmenlerin gazetelerde öneri listeleri de çıkmıştır; kendi listenizi onlarınkiyle karşılaştırıp, tekrar gözden geçirirsiniz; bu da bir değişiklik gerektirebilir.

...

işte her yıl bir kere yaşanan o cumartesilerden biri bugün.

belki artık 15-20 yıl önceki kadar masum ve saf değilsiniz; hayata daha açık ve sorgulayan gözlerle bakıyorsunuz; dolayısıyla bu cumartesinizi öyle sadece kitapçık keyfiyle geçiremeyecek kadar "dolu"sunuz.
günlük hayatın hengamesinde sığınabileceğiniz bir liman gibi olan festival kitapçığı (ve vaat ettiği sanat dolu filmler) olmasa; zorluklara katlanmak, üstesinden gelmek ve cehaletle baş etmek için ihtiyacınız olan enerjiyi başka nereden toplayabilirdiniz!

herkese film kitapçığı ile haşır neşir bir hafta diliyorum...

10 Mart 2011 Perşembe

toute sweet yo-yo & kathryn!


ikinci yarının başında sahnenin ucuna gelip "biz bu salonu seviyoruz" demeseydi bile, daha konserin başında sahneye çıkarken iki kolunu açması ve selam verirkenki içten gülümsemesiyle burada olmaktan mutlu ve keyifli olduğu belliydi. evet, yo-yo ma üçüncü kez istanbul'da işsanat salonundaydı bu akşam. kathyrn stott da ikinci kere eşlik ediyordu ma'ya.

ilk üç kısa parçayı aralıksız, birbirlerine ekleyerek çaldılar; üçü de melodileriyle öne çıkan parçalar bence etkileyici veya nefeskesici olmaktan veya müthiş bir yoruma imkan vermekten ziyada, konsere ısınma babındaydılar.
ikinci yarının kısa yapıtı ise piyanist kathryn stott'un beş yıl önce 50. yaşgünü için yo-yo ma'ya bir i-pad almak yerine günümüz bestecisi graham fitkin'e ısmarladığı; roma rakamıyla elli'nin, ingilizce'de line'ın, lust'ın, life'ın, longing'in ve başka dillerde -mesela türkçe'de- l ile başlayan her türlü kelimeyi kapsayacak olan; ayrıca, yo-yo ma'nın elli yaşın bütün yoğunluğu ve üretkenliğinin kişiyi paralize etmesini çok güzel yansıttığını düşündüğü "L" idi.
bütün bu i-pad, 50 yaş paralizasyonu, l'nin kapsayıcılığı gibi konuları nereden mi öğrendim; hayır, kulağıma kuşlar fısıldamadı. yo-yo ma ile kathryn stott ikinci yarının başında "bu salonu çok seviyoruz" dedikten sonra, bizlerle sohbet etmeye başladılar ve bunları anlattılar.

birinci yarının uzun yapıtı brahms'ın birinci viyolonsel ve piyano sonatı, ikincininki rahmaninof'un op.19 viyolonsel ve piyano sonatıydı.
ikilinin brahms yorumu bana biraz heyecansız ve fazlaca romantik geldi; keşke daha tutkulu, fırtınalı, girdaplı olsaydı; en azından ben brahms'a böyle bir yorumu yakıştırıyorum.
rahmamninof'ta ise, ikilinin brahms yorumunda bulamadığım her şey vardı: enerji, heyecan, çoşku, fırtına; rüzgarıyla, tutkusuyla kapıp götürdü beni! mükemmel bir icraydı.

istek parçası olarak ma ile stott önce rahmaninof'tan devam ettiler; sonatın fırtınasını "vocalise" ile dindirdiler.
ardındansa tekrar çoşup, bizleri de büyülediler; bu sefer manuel de falla'nın ispanyol ateşiyle!

yo-yo ma'yı istanbul'a bir dahaki sefere ipek yolu projesiyle bekliyoruz...

9 Mart 2011 Çarşamba

keşke bütün aylar böyle olsa!


mart, istanbul’da soğukla beraber klasik müzik sezonunun da doruğa ulaştığı ay oldu, oluyor, olacak.

borusan filarmoni orkestrası mart’a denk getirdiği iki konserde istanbul’da az rastladığımız yapıtları seslendiriyor. verdi’nin “messa da requiem”ini 3 mart’ta yorumladılar, 17 mart’ta ahmed adnan saygun’un “eski üslupta kantat”ını ve bruckner’in 7. senfonisini çalacaklar; requiem’i sacha goetzel yönetti, saygun ile bruckner’de gürer aykal podyumda olacak.

viyana singverein korosunun üyeleriyle güçlendirilmiş ankara devlet çoksesli korosu ve borusan filarmoni requiem’in mahşer gününü tasvir eden “dies irea” bölümünde, ve bu temanın yapıt içerisindeki diğer iki tekrarında yeri göğü inlettiler; gür, güçlü ve etkileyiciydiler. orkestra içindeki trompetler dışında ikişerli trompet gruplarının iki yandaki balkonlara yerleştirilmesiyle müzik bizi sardı, iyice atmoferin içine çekildik; sanki topluca hieronymus bosch’un cehennem tasvirlerinden birine ışınlandık.

istanbul’da uzun zamandır bu kadar kusursuz ve etkili bir orkestra – koro birlikteliğine tanık olmamıştım. hatta, özellikle “dies irea” bölümü, evdeki claudio abbado & scala orkestrası kaydının operatik etkisini yakaladı.
sadece “dies irea”nın gürlüğünde değil, yapıtın neredeyse “sessiz” söylenen girişi “requiem & kyrie”, ortasındaki lirik “lacrimosa” ve, sopranonun ilahi bir yorumla söylediği ve koronun yine neredeyse sessizce sonlandırdığı “libera me” son bölümlerinde de topluluk genel olarak çok çok iyiydi. [tek kusur, tam da bu “sessiz” kısımlarda çoğalan seyircilerin öksürük korosuydu!]

siyahi soprano michéle crider partisini ezberden söyleyerek herkesin takdirini kazanmasının yanı sıra, bence sesi, yorumu ve duruşuyla da göz doldurdu, kulaklarımızın pasını sildi. aynı şekilde mezzo soprano anna lapkovskaja da beğeni topladı. tenor marius brenciu’nun sesi bana biraz fazla tiz geldi [malum “tenor” işte, başka ne olabilirdi dediğinizi duyar gibiyim]; o kadar ki, “quid sum miser” bölümünde neredeyse “carmina burana”nın ünlü kızartılmış kuğunun şarkısı “olim lacus colueram”daki kontrtenor sesini duyar gibi oldum! bas burak bilgili ise bütün bilgeliği ve yetkinliğiyle akşamın artılarının başına yazıldı.

sacha goetzel’den [fazlaca “gösterişli” bulduğum tarzı nedeniyle] pek haz etmesem de, hakkını yemiyim: verdi’nin requiem’inde hem orkestra ve korodan çok iyi sonuç aldı hem de yapıtı bütün derinliğiyle, karanlığı ve ışığıyla yorumladı.



yönetim değişikliğiyle birlikte klasik müzik konserlerinin sayısı ve kalitesi düşen cemal reşit rey konser salonu’nda bu ay iki oda müziği konseri var dikkat çekiyor. ilki 13 mart’ta “ustalar ve yıldızlar” başlığıyla sunuluyor; programda her zaman duyulamayacak brahms’ın “klarinetli beşli”si, en son argerich ve arkadaşları’ndan dinlediğimiz schumann’ın “piyanolu beşli”si ve yine ender çalınan bir yapıt prokofiyev’in “klarinet, piyano ve yaylılar dörtlüsü için yahudi temaları üzerine üvertür” var.
ayın sonuna doğru, 27 mart’taysa philharmonia quartet berlin schubert, schulhof ve brahms’tan dörtlüler çalacaklar.




işsanat’ta mart, küçük bir yıldızlar festivali gibi: yo-yo ma, joshua bell, steven isserlis, vadim repin, thomas quasthoff, academy of st. martin in the fields…

7-8 mart’ta, joshua bell ile steven isserlis işsanat’ta iki akşam üst üste academy of st. martin in the fields orkestrası ve şef ian brown eşliğinde çok ilginç ve heyecan verici bir projeye imza attılar.

heyecan verici olan; çok solistli olmalarından dolayı konser salonlarında ender çalınan iki konçertonun programda olması: brahms’ın ikili konçertosu ilk akşamın demir leblebisi, beethoven’ın üçlüsü ikinci akşamınkiydi.
ilginç olansa; her iki akşamda çalınan diğer yapıtlarda bell ile isserlis’in hem birer orkestra üyesi gibi görev almaları hem de bu yapıtların şefliğini yapmalarıydı.

isserlis ilk akşam haydn’ın 13. senfonisi’ni yönetti, adagio cantabile’deki viyolonsel soloyu enfes güzellikte yorumladı, ikinci akşamsa aynı romantik, yumuşak yaklaşımla bu sefer çaykovski’nin 7 dakikalık şaheseri andante cantabile’sini çaldı.

joshua bell ise ilk akşam beethoven’ın 4. senfonisi’ni yönettiği gibi aynı zamanda birinci keman görevini de üstlendi. bell 3. ile 5. arasına sıkışmış gibi duran 4. senfoni’ye dinamik, taze ve enerjik bir yorum getirdi; genellikle “hor görülen” 4.’nün hakkını teslim etti!
ikinci akşamsa isserlis’in kaldığı yerden devam edip çaykovski’nin “floransa anıları”nı yine birinci keman ve şeflik görevlerini üstlenerek çaldı. bu yapıtın da ağır bölümü “adagio cantabile e con moto” insanı uçuracak güzellikte yorumlandı; şımarıklık edip, viyolonsel soloyu yine isserlis çalsaydı keşke diye düşünmedim değil, ancak keman soloyu çalan bell ile birinci viyolonsel stephen orton adeta kumrular gibi muhabbet etmeye başlayınca hemen siliverdim bu düşünceyi aklımdan.

ilk akşamki mükemmele yakın brahms keman-viyolonsel konçertosu’ndan sonra, ikinci akşamki beethoven keman-viyolonsel-piyano konçertosu (piyano’da topluluğun şefi ian brown vardı) biraz arızalı başladı; joshua bell hemen başta feci detone bir cümle kurdu, bell’in suratı ekşidi, isserlis ile bakıştılar. neyse ki devamı kazasız belasız geldi; hatta ikinci bölüm largo’dan itibaren -yine bir akşam önceki “kayıt kalitesinde”- mükemmel -ama sanki yeterince heyecanı ve buluşu olmayan- bir yorumla akşamı tamamladılar.

istanbul’a ilk defa 10 yıl önce festival kapsamında gelen [yanılıyorsam “adsız bey” düzeltir nasıl olsa] joshua bell kentimizin müdavimlerinden oldu, sayısız kere [matematiğim hiçbir zaman pekiyi olmadığı için sayı vermemeyi tercih ediyorum, nasıl olsa “adsız bey” çetele tutmuştur] konuğumuz oldu. en son geçen yılki işsanat konserinin benzersizliği hala dillerde [ben maalesef izleyemedim]; bu yılki sıradışı projesiyle de istanbullu hayranlarını fazlasıyla memnun etti. kendisini en kısa zamanda tekrar bekliyoruz…



perşembe günki yo-yo ma konserinin biletleri çıktığının ertesi günü tükenmiş olsa da, sanırım hala vadim repin & nikolai lugansky ve thomas quasthoff & camerata salzburg konserlerine bilet var.
özellikle; quasthoff’un, ustası olduğu mozart yorumlarını kaçırmamak lazım; öyle böyle değil, “tek defalık” bir deneyim olacak; hatta “argerich ve arkadaşları’nınkinden sonraki yılın konseri” olmaya aday! benden söylemesi.

kentimizde keşke bütün aylar böyle olsa…