13 Şubat 2011 Pazar

naklen berlinale'den, "pina"nın basın toplantısından:


hayatımda ilk defa canlı bir basın toplantısı izledim; yaklaşık bir saat önce, hem de berlinale'de!
yok, hayır, berlin'de falan değilim; istanbul'da, evimdeyim.
basın toplantısıysa berlinale'nin internet sitesinden video-streaming yoluyla yayınlandı; oturduğum yerden postdamer platz'daki berlinale palast'ın basın odasına bağlandım; mükemmel bir hizmet değil mi!

beni bilgisayar başına oturtan basın toplantısı, tahmin etmek zor olmasa gerek, "pina" filmine aitti. yönetmen wim wenders, dansçılardan julie shanahan, barbara kaufmann, sahne tasarımcısı ve filmin sanat yönetmeni peter pabst, tanztheater wuppertal'in -pina sonrası- artistik direktörlerinden peter sturm ve filmin yapımcısı gian-piero ringel.

filmin basın gösterimi gündüz yapıldı, akşama da seyirciye açık prömiyer gerçekleştirilecek.
toplantıda söz alan ispanyol, fransız, alman bütün gazeteciler lafa önce filmi ne kadar çok beğendikleri ile başladılar; duygulananlar, hatta hala gözyaşlarını tutamayanlar vardı içlerinde. [bu arada, basın toplantısının beş kamera ile görüntülendiğini belirtiyim.]
sorular genellikle -ve doğal olarak- wim wenders'a soruldu.

kısa kısa aklımda kalanları paylaşırsam:

.küçük birer dinazor gibi olan kameraları (üç boyutlu filmler aynı anda iki kamera ile çekiliyormuş) bir süre sonra dansçılar fark etmez olmuşlar; wenders ve ekibi koreografiyi ezbere bildikleri için kameraları dansçıların sahnede bulunmadıkları yerlere kaydırmaya dikkat etmişler; hatta wenders başkameraman için "zamanla o da dansçılardan biri haline geldi" dedi.

.farklı müzik kullanımı üzerine sorulan bir soru üzerine "pina bir dünya sanatçısıydı, nasıl topluluğunda farklı ülkelerden dansçılar çalışıyorsa, yapıtlarında kullandığı müzikler de dünya müzikleriydi. filmde 40 ayrı müzik parçası kullandık; hepsinin kendi ruhu olmasına rağmen, toplamda bir potpori gibi gözükmemesini sağlamak için, her zaman çalıştığım bir besteci ile müzikleri birbirine bağlayan, alçak tonda bir müzik de özel olarak tasarladık."

.dış mekanlarda, özellikle de wuppertal'de çekimler yapmaya pina'nın vefatından sonraki süreçte karar verilmiş. wenders "pina, yönettiği tek film olan muhteşem "die klage der kaiserin"de dansçılarını wuppertal sokaklarına ve çevresine çıkarmıştır. dolayısıyla pina'nın wuppertal'i ne kadar önemsediğini bildiğimiz için filmde kente de rol vermek istedik" dedikten sonra "şansımıza, wuppertal'de ne zaman dış çekim yapsak hava güneşliydi" diyerek salonu güldürdü; malum, wuppertal'in yağmuru ve kapalı havası ünlüdür.

."dramaturji olarak kendi içlerinde bir bütün olan pina bausch'un yapıtlarını filmde kullanırken herhangi bi değişik yaptınız mı?" diye soran bir gazeteciye wenders "pina'nın yapıtlarında düzeltilecek veya iyileştirecek hiç bir şey yoktur, pina'nın yapıtları mükemmeldir" diye cevap verdi. sadece; sahne kayıtlarında 3-boyutlu kameraların çekim yapabilmesi için sahne ışığı yetersiz kaldığından, ışığı arttırmak zorunda kalmışlar.

.bir gazetecinin "bir yönetmen olarak kendinizi geri çekmiş gibi duruyorsunuz, bu alçakgönüllüğünüzün nedeni nedir?" sorusuna ise wenders "biz hepimiz pina için oradaydık ve kendimizi bütünüyle geri plana çektik" cevabını verdi.
"pina ile" bir film yapmaktan "pina için" bir film yapmaya dönüşen projede; wenders pina'nın her an onunla olduğunu hissetiğini; omuzunun üzerinden her çekilen görüntüyü seyrettiğini ve her gün sonunda pina'ya "oldu mu?" diyerek sorular sorduğunu belirtti ve ekledi: "bizimle olmadığı için aslında daha fazla bizimleydi" dedi.

."pina hayattaykenki düşüncemizde pina filmin başkahramanı olacaktı. her görüntüyü benimle birlikte izleyecek, değişiklikler önerecekti. topluluğun güney amerika ve asya'ya yapacağı birer turneyi takip edip görüntüler alacaktık. pina'nın bir yapıtı nasıl oluşturduğunu, nasıl değişiklikler yaptığını, provalarda dansçılarıyla nasıl çalıştığını gözlemleyecek, belgeleyecektik. o zamanki, şimdikinden bütünüyle farklı bir projeydi."
"başta sadece dört yapıtın sahne gösterimlerinin kaydı planlanmıştı. pina'nın yapıtlarını yaratma sürecindeki soru-cevap tekniğini ben de bu filmin anafikri olarak kullandım ve dansçılarına pina'yı sordum. zamanla dansçıların farklı yapıtlardaki solo ve düetlerini ekledik."

.dansçı barbara kaufmann'a pina'yla ilişkisi sorulduğunda "açık olmak, herşeye açık olmak ve her seferinde tekrar tekrar yeniden keşfetmek" diye cevap verirken julie shanahan "öyle bir güven ortamı yaratmıştı ki, duygusal olarak kolaylıkla incinebileceğinizi bile bile kendinizi pina'ya bütünüyle açardınız ve bilirdiniz ki sizi hiç bir zaman yargılamayacak..."

sokakta 08: 12 years graffiti writing / ozkar gorgias




sanata ve hayata protest bir yaklaşımla bakan sokak sanatlarına ayırdığım bir haftalık toplamı "12 years graffiti writing" ile sonlandırıyorum.
sokak sanatçısı ve fotoğrafçı ozkar gorgias, 12 yıllık süreçte grafiti yaparken giydiği spor ayakkabılarını belgelemiş.
metro ve tren raylarının, terk edilmiş binaların ve çatıların tozu, kiriyle ve üzerlerine sıçramış boya lekeleriyle 12 yılın canlı tanıkları bu ayakkabılar.

12 Şubat 2011 Cumartesi

danser ravel et debussy! / thierry de mey


wim wenders'in üç boyutlu "pina"sı yarın akşam berlinale'de prömiyer yapacak; 21'inde essen, 22'sinde wuppertal prömiyerlerinin ardından 24'ünde almanya genelinde vizyona girecek.
filmin facebook sayfasına üye yüzlerce uluslararası pina hayranı filmin kendi ülkelerinde ne zaman gösterime gireceğini soruyor; şimdilik sadece fransa, avusturya ve isviçre tarihleri belli. darısı istanbullu pinaseverlerin de başına...

wenders'in "pina"sı dünyayı kasıp kavurmadan önce, arte geçenlerde muhteşem bir dans filmi gösterdi.
bu konuda -bence- otoritelerden biri olan thierry de mey'in 2001'den 2010'a üç kısa metraj dans filminin bir araya getirildiği 60 dakikalık bir debussy-ravel seçkisi: "danser ravel et debussy!"


film ravel'in "ma mère l'oye" (kaz ana)'sı ile başlıyor; 2001'de çekilmiş.
yaklaşık 60 belçikalı dansçı-koreograf görev almış 28 dakikalık filmde; herkes kendi partisini hazırlamış ve dans etmiş. anne teresa de keersmaeker, michele anne de mey, jonathan burrows gibi isimlerle, o zamanlar az tanınan sidi larbi cherkaoui, damien jalet, erna omarsdottir bir aradalar.
film bütünüyle ormanda çekilmiş. müthiş güzellikteki doğal gün ışığının eşliğinde; genellikle hayvanların hareketlerine öykünen, ama su perilerini ve orman cinlerini de es geçmeyen enfes bir toplam.
koreograflar gibi, thierry de mey de yönetmenliğini konuşturmuş. ekranı bazen üçe bazen ikiye bölmüş; bazen kamerayı sabit tutmuş, bazen hareketli el kamerası kullanmış; görüntülerin renkleriyle oynamış; kurguyla oynayarak ileri-geri sıçramalar yapmış.
herşeyden önemlisi, bu yönetmenlik oyunlarının hiçbiri koreografileri zedelememiş. tersine, ravel'in ruhuna ve koreografilere cuk oturmuş.


filmin içindeki ikinci kısa film debussy'nin "prélude à l'après-midi d'un faune" (bir faun'un öğleden sonrası)'ndan esinlenen "prélude à la mer". 19 dakikalık bu filmde koreografi anne teresa de keersmaeker'e ait.
genellikle debussy'nin yapıtıyla özdeşleşen orman yerine bu filmde mekan olarak; göz alabildiğine düz, beyaz toprak zeminin ve üzeri bulutlarla bezeli masmavi gökyüzünün fon oluşturduğu bir coğrafya seçilmiş.
film 2009 ekim'inde, aral gölü'nden geriye kalan tuz çölünde çekilmiş.
genellikle sert, kesik hareketleri ve tekrara dayalı koreografileriyle bilinen keersmaeker bu sefer bambaşka bir koreografi hazırlamış; hem yapıtın ilk ve en ünlü yorumcusu nijinsky'nin koreografisine atıflar var hem de bütünüyle keersmaeker'e ait. müthiş şiirsel, ve aynı zamanda vahşi!



filmi ravel'in "la valse" (vals)'i noktalıyor.
orman ve çölden sonra bu sefer bir kent peyzajındayız; brüksel'in en yüksek gökdeleninin çatı terasında ve devasa bir hangarın içinde.
thomas hauert ve ZOO dans topluluğu'nun ortaklaşa koreografisi hazırladıkları "la valse"de dansçılar sanki kent semalarında dans eden sığırcıklar gibi dalgalar halinde dönüp duruyorlar. "la valse"in hipnotik, gittikçe yükselen ve kendi içinde sarmallanan ritmiyle ustaca örtüşen koreografi bir ara -kurgu marifetiyle bile engellenemeyip- biteviyeliğe düşse de, genelinde ravel'in fırtınaya dönüşen valsinin atmosferini yansıtmakta başarılı.





filmi arte'de seyrettikten sonra internette araştırma yapınca öğrendim ki; thierry de mey'in, bu üç dans filmini canlı orkestra eşliğinde her defasında canlı olarak yeniden kurguladığı bir projesi varmış. 2009'da charleroi/danses bienali için hazırladığı "equi voci" adlı bu proje 24-26 şubat 2011'de lyon'da ek müziklerle birlikte son haliyle sergilenecekmiş.
belki lyon'dan bildiren birileri olur...

sokakta 07: fur recycling / neozoon








neozoon kadın sokak sanatçılarından oluşan bir kolektif. işlerinde eski ikinci-el kürkleri kullanıyorlar.

11 Şubat 2011 Cuma

sokakta 06: gebäuden / evol







berlin'de yaşayan evol gündelik hayatımızda kamusal alanda gördüğümüz kent mobilyalarını, elektrik-telefon kutularını minyatür mimari yapılara, kentin kendisine dönüştürüyor.
evol kesinlikle boya kullanmıyor, önceden üzerine görüntü bastığı kağıtları yapıştırarak oluşturuyor enstalasyonlarını.

8 Şubat 2011 Salı

kainatın en hızlı saati / philip ridley / eyüp emre uçaray


[dikkat dikkat! bu yazı oyunun konusuna dair hiçbir hayati gelişmeyi ele vermiyor; rahatlıkla okunabilir.]

couger glass: güzel. kusursuz bir güzellik; çırılçıplak, genç, taze, diri; “sunulan” bir güzellik; aynada kendini seyreden, kendini kendine hayran bırakan güzellik!
kaptan tock: çirkin. gömleği göğsünde ve kollarında son düğmesine kadar kapalı, "saklanan" bir çirkinlik; kırışıklıklarla dolu bir cilt, kirli tırnak içleri; hayattan aynayı çıkartacak derecede çirkinlik!
gençlik, saçlar; gür siyah saçlar! yaşlılık, kellik; kısa beyaz saçlar!

yıldızların kuş gözlerine, beyaz tüylerle kaplı mekanın cehennemvari bir tuzağa, hayallerin kabusa dönüştüğü; gençlik ile yaşlılığın, güzellik ile çirkinliğin, masumiyet ile kurnazlığın, sevgi ile nefretin, av ile avcının karşı karşıya geldiği; hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, görünüşün en yanıltıcı şey olduğu; ilişkinin sevgiden ziyade menfaat üzerine kurulduğu bir dünya.

doğumgünü pastasına dikilen mumlar gibi eriyen zamanı durdurmaya çalışmanın gerilimi, beyhudeliği; yenilginin kaçınılmazlığı.

sıfırnoktaiki’nin ikinci philip ridley sahnelemesi “kainatın en hızlı saati” iki haftadır afişte; pazartesi salıları ikinci katta.
dot’un “kürklü merkür”üyle tanıştığımız ridley’in ilk oyunu “korku tüneli”ni geçen sezondan beri sahneleyen topluluk, şimdi de yazarın ikinci oyunuyla sahnede.
ocak itibariyle programdan kaldırdıkları “korku tüneli”ni –istisnai olarak- 17 şubat’ta tek defalık sahneleyecekler; ben kaçırmıştım, bu sefer biletimi garantiledim.

ara dahil 100 dakika süren “kainatın en hızlı saati” tek mekanda geçiyor. bu, ikinci kat’ın oturma odası büyüklüğündeki mekanının kaptan ile couger’ın salonu olarak kullanılmasını beraberinde getirmiş; sanki couger’in doğumgünü partisine biz seyirciler de davetliyiz...
tiyatro mekanını sahne-seyirci kısmı olarak ikiye ayırmamanın ötesine geçen bu yaklaşım, sıfırnoktaiki’nin gösterimdeki diğer yapımlarından “17.31”de ve serbest bölge tiyatro topluluğu’nun “çatı” oyununda da kullanılıyor. sanki oyun kahramanlarının yaşadıkları mekanı “seyretmiyoruz”; onların ve yaşadıklarının parçası oluyoruz.
[bir parantez açıp; “çatı”nın kumbaracı50’deki mekan düzenlemesinin bu anlamda çok başarılı olduğunu söylemeliyim. “çatı” ikinci kat’ta da sahneleniyor.]

“kainatın en hızlı saati”nin dekorunu tasarlayan murat mahmutyazıcıoğlu, boyutları kısıtlı mekanı geniş göstermek, bölmemek için tavandan asılı şeffaf bölücüler kullanmış. ayrıca; duvarların ve zeminin şeffaf plastik örtülerler döşenmesi, kullanılan mobilyaların ve havada asılı kuşların beyazlığıyla birleşince; kaptan ile couger’ın başları sıkışınca sığındıkları hayal alemi/masalsı dünya ile zamana direnmeye çalıştıkları hayatlarının laboratuarvari atmosferini başarıyla yansıtıyor.


kendilerini saran bu mekan içinde oyuncular pürüzsüz performanslar çıkarıyorlar. özellikle kaptan’da güçlü yalçıner ve sherbet’de ıraz yöntem rollerinin avantajını da kullanarak bir adım öndeler; ne mutlu ki, rollerinin içerdiği -kolaylıkla abartılabilecek- potansiyeli dengeli, doğal oyunculuklarla sahneye taşıyorlar.
zamana takıntılı couger’da korhan soydan ve masum foxtrot darling’de barış gönenen de ölçülü ve başarılılar.
sıfırnoktaiki’nin bütün yapımlarının değişmeyen -ve umarım bundan sonra da kaybetmemeye gayret edecekleri- özelliği olan doğallık, çevirilerin “ingilizce kokmamasından” (özlem karadağ) ve reji yaklaşımından (proje ekibi: eyüp emre uçaray ve sami berat marçalı) kaynaklanıyor.

eyüp emre uçaray yönettiği “kainatın en hızlı saati”nin doruk noktalarından biri pasta mumlarının ışığında oynanan sahneydi. masanın ortasındaki mumların ışığına odaklanan mizansende mumların eriyişi; zamanın kontrol edilemezliğini ve couger’ın hazırladığı kapanın kontrolünü kaybetmesini görselleştiriyor olmasının yanı sıra; mum ışığının yarattığı ışık kalitesi ve gölgeler özellikle bu sahnenin -ama genel olarak ta oyunun- içerdiği komedi ile gerilim arasında salınan tonunu destekliyor.

“kainatın en hızlı saati” surata tokat gibi vuran, boğaza yumruk gibi oturan, doğallığıyla sarsan bir oyun. tavsiye ederim.

sokakta 03: face of the city / fauxreel







fauxreel

7 Şubat 2011 Pazartesi

surname 2010 / yiğit sertdemir & candan seda balaban


yiğit sertdemir kalabalıkları ne kadar ustaca yönetebileceğini geçtiğimiz tiyatro festivali'nde sahnelediği "ikiye bölünen vikont"ta kanıtlamıştı. oyunun en yaratıcı fikirleri kalabalıkların tasarımına aitti; sesleriyle, hareketleriyle, ellerindeki objelerle.

bu sezon prömiyer yapan istanbul şehir tiyatroları yapımı "surname 2010"da da yiğit sertdemir kalabalıkları ustalıkla "konuşturuyor".
oyunun en yaratıcı sahneleri istanbulbazlara ait olanlar. siyah kostümler içindeki "anonim kalabalık" slogan kelime ve cümlelerle; insana ait olan, olmayan, canlı varlık-cansız varlık ayırt etmeksizin her türlü sesle ve bazen ellerindeki objeleri mizansene katarak ama özellikle beden dilini kullanarak istanbul insanının, şehrinin ve yaşamının portresini çiziyorlar.
istanbulbazları seyretmek müthiş keyifli; gözünüze, gönlünüze ve aklınıza hitap ediyorlar ve hepsini tam 12'den vuruyorlar.

istanbulbazlardan söz ederken "surname 2010"in bütününde çok başarılı hareket düzenini tasarlayan özgür tanık'ın adını anmadan geçmemek lazım.

...

doğu geleneğinde anlatım kurgusu genellikle parçalıdır; bir omurga vardır ve ona takılan hikayeler.
hikayeler kendi başlarına varolurlar, başlangıç ve bitişleri kendi içlerindedir; birbirlerinin içlerine girmezler. omurga hikayenin de kendi başlangıcı ve bitişi vardır. bütün-parça ilişkisi neredeyse yoktur.
en bilinen ve eski örnekleri: binbir gece masalları, dede korkut hikayeleri.
günümüzde bu anlatım biçemine öykünerek denemeler yapan edebiyatçılardan ihsan oktay anar'ın "efrasiyab'ın hikayeleri" ilk aklıma gelen örnek.

çok öykülü anlatım batı uygarlığında da var. ortaçağ'dan günümüze kalan chaucer'ın "canterbury hikayeleri", boccaccio'nun "decameron"u bu anlamda yapıtlar.

doğudakiler anonim kalır, batıdakilerin yazarları belli.

roman türünün ortaya çıkmasına rağmen, çok hikayeli anlatımlar batıda da devam eder. ancak hikayeler birbirlerinin içine geçerler, doğu anlatılarında olduğu gibi biri başlayıp diğeri bitmez. başka bir sanat türünden de olsa; buna en güzel örnek robert altman'ın filmleridir: "nashville", "a wedding", "short cuts", "pret-a-porter"...



surnameler ise; osmanlı döneminde sünnet, düğün, şenlik gibi olayları anlatan resimli albümlerdir. doğal olarak minyatür tekniğinde resmedilirler; figürler arasında ve yerleştirilişlerinde belli bir hiyerarşi vardır, simgeler bolcadır ancak derinlik, perspektif gibi batı anlayışının ürünü olan resmetme teknikleri geçerli değildir.
pafta paftadırlar. her pafta bir "hikaye/olay" anlatmak içindir. örneğin; sultanın oğullarının sünnet düğünü vesilesiyle hipodrom'da yapılan geçit törenine katılan istanbullu esnaf loncalarının her biri, iki yapraklı tek bir paftada konu edilirler.


edebiyattaki "omurga" benzeri trükleri icat/akıl edip minyatürlerinde uygulayan nakkaşlar da vardır. örneğin; matrakçı nasuh, kanuni'nin bağdat seferini konu ettiği "beyan-ı menazil"de yolculuk sırasında geçilen kentlerin her birini bir paftada resmederken onları bir çizgi ile birbirine bağlar; bu bazen kıvrımlı bir yol olur bazen su hattı. bu çizgisel öge bir omurga misali her paftada devam eder ve kentleri birbirine bağlar.

diyeceğim o ki, belli bir coğrafyada hikaye anlatma geleneği büyük değişiklikler göstermez; ister şifahen, ister yazıyla, ister resimli olsun biçem belli bir coğrafyanın ve o coğrafyada yeşeren kültürün yansımasıdır.
"surname 2010" hem hikaye anlatma kurgusunu hem de görsel biçemini, bu toprakların edebiyat ve tiyatro geleneğinden ve bizzat atıfta bulunduğu "surname"lerden alıyor.

omurgayı oluşturan bir hikaye var: sahaflık yapan, yaşını almış sühendan hanımefendi vefat etmiş eşinden kalma bir defter buluyor. defter eşinin ona ithaf ettiği bir şenliği betimliyor.
sühendan hanım hayalinde defterin sayfaları arasına dalarak gezinmeye başlamasıyla, şenliği oluşturan birbirlerinden bağımsız küçük parçalar (skeç denebilir belki) sahnede arz-ı endam ediyorlar; kah şarkılar söyleniyor, kah canbazlar izleniyor, kah sünnet olmak istemeyen çocuklar ve anneleriyle muhabbet ediliyor; malum, osmanlı surnamelerinin en çok konu ettiği olay şehzadelerin sünnetleri.

yiğit sertdemir'in yaratıcı fikriyle; tiyatro geleneğimizi oluşturan üç temel ögenin başat temsilcileri hacivat-karagöz (gölge tiyatrosu), ismail dümbüllü (meddah, orta oyunu) ve ibiş kuklasının aynı skeçte yanyana gelerek birbirleriyle konuşması, dahası birbirlerinin mekanlarına girmeleri "surname 2010"un doruk noktalarından biri.

kendi içinde tıkır tıkır işleyen, öykündüğü geleneksel anlatım-betimleme sanatlarıyla da sorunsuz ilişki kuran bir kurguya sahip "surname 2010".

...



mehmet ulusoy'un 1975 yılında paris'te sahnelediği "kafkas tebeşir dairesi" için kuzgun acar'ın 140 adet mask tasarladığını ve bunların 86'sının oyunda kullanıldığını bir kenara not ederek;
"surname 2010" için: herhalde türkiye tiyatrosunda şimdiye kadar bir sahne gösterisi için yapılmadığı kadar çok ve çeşitte özgün kukla ve mask tasarımı gerçekleştirilmiş diyebiliriz. farklı büyüklüklerde onlarca mask, kukla ve kostüm. hepsinin tasarımı candan seda balaban'a ait.



gösteride kukla ve maskların tasarım çeşitliliği kadar, zanaatkarlık anlamında da müthiş bir emek var. bir osmanlı surnamesinin paftalarını çevirir gibi sahnede geçit yapan farklı figürleri seyrediyorsunuz hayranlıkla.
farklı kukla tekniklerini kullanan, çoğu insan büyüklüğünde, bazıları ise 4-5 insanın oynattığı devasalıkta sayısız kukla, özellikle boş ve siyah bırakılmış sahnede müthiş bir görsellik yaratıyorlar.

velhasıl; "surname 2010" üzerinde çok düşünülmüş, zanaatkarlık anlamında epey ter dökülmüş, keyifle oynandığı belli, keyifle izlendiği kesin bir seyirlik.
başta yiğit sertdemir ve candan seda balaban olmak üzere bütün istanbul şehir tiyatroları ekibine tebrikler.

...

yukarıda bahsettiğim artılarına rağmen "surname 2010"nin bana göre sorunları da var.

bir kere: ışık tasarımı zayıf. görselliği bu kadar kuvvetli bir yapımda insan ışık tasarımının da ekstra iyi olmasını bekliyor. (bknz: yiğit sertdemir'in iki yıl önceki büchner uyarlaması: "leonce ile lena)
örneğin; sühendan hanım ile el kuklalı şarkıcı karı-kocanın sahneleri, ön-sahnede oynanmasına rağmen, boş olan bütün sahne mekanı mavi bir ışıkla aydınlatılıyor. ön-sahnedeki oyunun yoğunluğu azalıyor.

bana göre daha da önemli bir sorun, kurguda:
"surname 2010" parça-bütün ilişkisi açısından yukarıda bahsettiğim gibi esinlendiği anlatım ve betinleme anlayışlarıyla birebir örtüşüyor. ancak; yıl 2010 iken, karşınızda "modern çağ izleyicisi" (ve hatta "modern çağ sonrası izleyicisi") oturuyorken (en azından böyle farzediyoruz), onlara 400 yıl önceki anlatım-betimleme anlayışını/kurgusunu hiç değiştirmeden sunmak ne kadar doğru bir yaklaşım.
omurga hikaye kendi içinde tıkır tıkır işliyor; sahaf sühendan hanımefendinin yalnızlığı, kocasından kalma defteri bulması, şarkıcı karı-koca el kuklaları ile hayali muhabbeti, muhabbetin içeriği ve gelişimi çok çok iyi. ancak parçaların birbirlerine bağlanmayıp, kopuk kopuk durmaları; hatta parçaların ana omurgayla olan bağlantılarının zayıf olması, gösterinin bütünlük hissini zedeliyor. "hadi şimdi istanbulbazlar gelsin", "hadi şimdi bir şarkı söyleyelim" diyerek parçaları bütüne bağlamaya çalışmak biraz yapay kalıyor.
hele de; oyunun pat diye, "defter yarım kaldı, oyun bitti" formülüyle sonlandırılması, dramatik yapıyı da, seyircide yaratılan duygusal yükşelişi de kesintiye uğratıyor; huşu ve hayranlık içinde dağa tırmanırken, bir anda ayağı kayıp yardan aşağı düşmek gibi.

yine de; her parça, en az istanbulbazlarınki kadar -mizansen anlamında- yaratıcı olsa diyecek söz yok, ama maalesef -ne kadar müthiş tasarlanmış, görsellikleri gözkamaştırıcı ve türkiye tiyatrosunda bu kadar geniş kapsamlısı ender (belki de ilk defa) yapılıyor da olsa- kuklalı-masklı kısımlar ilk heyecan sonrasında zamanla biteviyeliğe düştükleri gibi, oyunun temposunu da düşürüyorlar.

ister istemez aklıma philipp genty tiyatrosuyla ilk karşılaşmam geliyor. ben de bir anlatım öykünmesi yapıp "altın kızlar"ın sofia'sı gibi anlatırsam:
yıl: 1993
yer: harbiye muhsin ertuğrul sahnesi
gösteri: "dérives"
daha önce adını sanını duymadığım, ne tür tiyatro yaptığını, sanatını bilmediğim bir sanatçı bizleri adeta büyüledi.
philipp genty bir çok farklı kukla tekniği kullanarak, ölçekle oynayarak, sinema kurgusunu devreye sokup kah geniş plan kah zoom yaparak enfes bir hikaye anlatıyor bize. hiç kesilmeyen rene aubry imzalı müzik gösterinin sürekliliğini sağlıyor. görsellik had safhada olduğu gibi, hikaye anlatma şekli de sanki bir roman, sanki bir film gibi.

daha güncel ve popüler örnekler de verilebilir, bknz: cirque du soleil gösterileri. her ne kadar parçalardan da oluşsalar, genel hikayenin devamlılığı hiç bir zaman bozulmuyor.

yiğit sertdemir gibi rejinin yanısıra yazarlık konusunda da çok yönlü ve yetenekli bir tiyatrocudan, günümüzde sahneye konmuş bir yapıtta anlatım tekniği olarak daha yenilikçi, daha yaratıcı bir biçem/kurgu oluşturmasını beklerdim. sanki ancak o zaman "surname 2010" keyifle seyredilen bir "hoşluk" olmaktan çıkıp, hiç bir zaman unutulmayacak bir başyapıta dönüşürdü...