11 Ekim 2010 Pazartesi

idans'ta ironik haftasonu

filistin toprakları üzerinde kurulan yeni "hayali" devletin üç dili olacak: arapça, ibranice ve valonca. kuruluş sözleşmesini avrupa'nın kraliyet ailelerine mensup kraliçe ve prensler imzalayacak. yeni devletin bayrağı beyaz bez parçası, marşı -sanki '60'lardan kalma- batı formunda aranje edilmiş arapça oynak bir şarkı. başkent dört parçaya ayrılacak: amerikan, rus, fransız ve ingiliz bölgeleri. ayrıca kentte bir de duvar olacak. ağlama duvarına ise sloganlar monte edilecek. orta avrupa halk danslarından esinlenerek hazırlanmış yeni devletin resmi folklorik dansı ise çıplak ayakla yapılacak...
yeni kurulacak devlete dair bütün bunlar ve başka bir sürü "bürokratik" ama "gerçek çözümle ve sorunların özüyle ilgisi olmayan" düzenleme ilk önce arapça sonra fransızca okunarak ve ardından demonstrasyonu yapılarak seyircilere gösterildi. sahnenin ortasında yukarda, yer adlarının üstü siyah bantla kapatılmış bir filistin-israil ve yakın çevresinin haritası.

bu yeni devletin bir de dans ile vücut bulan bir resmi dili var; koreografı flamenkocu israel galvan.
geleneksel olarak kadın ve erkek hareketlerinin kesin kurallarla birbirinden ayrıldığı, hiç bir suretle birbirine nüfuz ettirilmediği flamenko dansına, düz çizgili erkek figürleriyle kıvrımlı kadın figürlerini harmanladığı tarzı ile yeni bir soluk, farklı bir bakış getiren son yılların en heyecanverici flamenkocu-koreograf-dansçılardan israel galvan'dan başkası düşünülemezdi tabii [andrés marin ve mercedes cruz flamenkoda benzer anlamdaki füzyonun takipçisi olan diğer isimler], hiç bir şekilde uzlaşmayan iki tarafa olan kangrenleşmiş filistin-israil sorununu "hayali" de olsa çözen yeni birleşik devletin dili için.
galvan'ın flamenkoya getirdiği diğer bir yenilik, had safhada ritme dayalı bu dansı aritmik, hatta atonal anlamda [flamenko'nun cecil taylor'u denebilir rahatlıkla] icra ediyor olması. bu cesaret, yenilik ve değişim de yeni devlete pek yakıştı.

cumartesi-pazar akşamları idans04 kapsamında garajistanbul'da ironik iki çalışma arka arkaya gösterildi.
ilk bölümdeki iskra sukarova ile dejan srhoj'un 25 dakikalık "formula"sı klasik bale, modern dans, tango, flamenko, broadway müzikalleri tarzında dans stillerinden ve kung-fu, tai chi, karate gibi dövüş sanatlarından alınmış hareketlerin bağlamlarından kopartılarak soyutlaştırıldığı; hareketlerdeki anlamsızlığın biri erkek diğeri kadın iki dansçı arasında yarattığı iletişimsizlikten beslenerek absürd durumlar yarattığı eğlenceli bir işti.

akşamın ikinci bölümündeki "i have come" adlı çalışmaya konu olan, yukarıda uzun uzun anlattığım, filistin ile israil'in ortaklaşa kurdukları hayali devlet fikri ise multidisipliner sanatçı-yazar gaspard delanoe'ye aitti.
delanoe bu performansı lübnanlı dansçı yalda younes ile birlikte sundu. koreografi, yukarda da bahsettiğim üzere israel galvan'ındı.

"i have come" manidar bir sahne ile sonlandı: sırtları birbirine dayalı, dolayısıyla yüzleri birbirlerinden bambaşka yönlere bakan kadın ile erkek, yani younes ile delanoe noktasal olarak dönüp dururlarken...

7 Ekim 2010 Perşembe

bedenin hafızasında yolculuk

(fotoğraf: per morten abrahamsen)

bu akşam garajistanbul'da tüyler ürpertici bir yolculuk yaptık. sırtı bize dönük yere oturmuş, kafası olmayan (veya: kafası, içinden çıktığı karanlığa gömülü) bir varlığın önce kollarının, ayaklarının oluşumuna, eciş bücüş halde sürünmelerine, sendelemelerine, gittikçe zenginleşen bedenini keşfedişine, ellerini kullanmayı öğrenişine, uzuvlarının dengesini bulmaya çalışışına ve 55 dakika sonunda iki ayağının üstünde durmuş ve yüzü bize dönük olarak vakur bir bakışla bizi süzmesine tanık olduk. nasıl ki en başta ışık varlığın sadece sırtını aydınlatıyorduysa, sonda da en son sönen ışık ayakta duran varlığı arkasından (yani sırtından) aydınlatandı.

"rankefod" adlı performansı ile; arkaik bile denemez, daha öncesi, tarih-öncesi devirlerdeki insansı varlıklarından ve evrim sürecinin ilk dönemlerindeki hayvansı varlıklardan günümüz insanının bedenine miras kalmış, bedenimizin hafızasında saklanmış duruşları, hareketleri bulup çıkardı kitt johnson.

johnson'un "performans sergileyen bedeninde" ise; 12 yıl eğitimini aldığı jimnastikten, yer aldığı dövüş sanatları, butoh, alman ekspresyonist tiyatrosu, modern dans gibi atölye çalışmalarına bütün bir birikimi hissediliyordu. ama öyle bir birikim ki; imbikten süzülmüş, öze dair ne varsa sadece onun geride kaldığı, fazlası, çapağı olmayan.

stravinski'nin "bahar ayini"nden daha arkaik, daha ilkel ne olabilir diye merak ederken; arkaiğin de öncesindeki "müziği" (yani: sesleri, hışırtıları, sürtünüşleri) biraraya getiren sture ericson'un çalışması dahiyaneydi.

insan bedeninin cinsler-üstü ve türler-üstü panoramasının çizilmesinde en az kitt johnson'un koreografisi kadar etkili olan başka bir unsur da mogens kjempff'in ışık tasarımı idi; johnson'un sadece bedeninde değil, duvar veya arka perdeye vuran gölgelerinde de hayranlıkla seyrettik bedenin hafızasındaki tarih-öncesi, hatta tarihler-üstü yolculuğu.

idans04'ün daha başındayız, belki çok erken ama "rankefod"u şimdiden bu festivalin en etkileyici, en unutulmaz performansı ilan etmek işten bile değil.

detaylı ve özenli hazırlanıyor olsa da idans broşürlerine ve meraklılarına bir katkı:
rankefod dancada bir çeşit deniz kabuklusu, bir tür deniz midyesi anlamına geliyormuş.
ingilizcesi cirripede (crustacean). latincede cirrus: kıvrım, pes - pedis: ayak.

5 Ekim 2010 Salı

günümüzün “kontakthof”u böyle mi olurdu?


dün akşam idans04 kapsamında lotte van den berg’in schwalbe kolektif ile birlikte ürettiği “spaar ze” (harcama) adlı performans sergilendi.

spaar ze” hem biçim olarak pina bausch’un yetmişlerin sonunda tasarladığı “kontakthof” adlı yapıtı ile, hem de pina bausch’un genel olarak dert edinip sahneye taşıdığı insan ilişkileri, cinsiyetler arası ilişkiler, iletişim/sizlik konularıyla paralellikler gösteriyordu.

kontakthof”un ‘50 veya ‘60’ların balo salonunda değildik belki, ama 2000’lerin diskosundaydık; insanlar 50’lerin 60’ların salon danslarında olduğu gibi birbirleriyle değil kendi başlarına dans ediyorlar belki, ama biteviye akıp giden hayata (müziğe) bırakmış iletişimden yoksun halleri aynıydı; minör de olsa, burada da karşılaşmalar, öpüşmeler, itişmeler, konuşmalar, konuşamamalar, anlaşmazlıklar, kıskançlıklar, yardımlaşmalar olmuyor değildi… nasıl “kontakthof”da sanatçı-seyirci kopukluğu deliniyorsa (bir dansçının oyuncak ata binmek için seyircilerden bozuk para istemesi veya başka bir pina bausch yapıtında –örneğin “cam temizleyicisi”nde- bir dansçının seyircilere kahve ikram etmesi gibi) burada da dansçılardan biri arkadaşlarına uzattığı domateslerden seyircilere de veriyordu… nasıl “agua”da pet şişelerdeki sularla oyunlar yapıyorsa dansçılar, burada da su şişedeki gibi durmuyor, ürkek de olsa etrafa sıçrıyor, dökülüyor, saçılıyordu.
ve sonu: “kontakthof” nasıl dansçıların daire olup dakikalarca, hayatın biteviye kısırdöngüsünü betimlercesine dönüp durmalarıyla sonlanıyorsa, “spaar ze” de tam “bitti, sakinledik, akustik gitar ve mikrofonsuz insan sesi ile dinginleştik” dediğimiz anda, bangır bangır tekno müziğin tekrar başlayıp, dansçıların teker teker tekrar ritmin boyunduruğu altına girmeleriyle noktalanıyordu.

performansı gerçekleştiren sanatçılar açısından fiziksel anlamda tam bir tükenme sözkonusuydu; bu açıdan kutlanılasılar. ancak bence seyirciyi de kutlamak lazım zira “spaar ze” dayanması sabır isteyen, katlanması zor bir işti; her an pes edip salonu terk etmek içten bile değildi!
peki, gösterilen sabra değdi mi? tüm kalbimle “evet” diyemiyorum…

1 Ekim 2010 Cuma

ruhsuz bir binada atmosferik bir iş: giant city

(fotoğraf: tania kelley)

heyecanla beklediğim idans04 bu akşam başladı.
bu vesileyle, msgsü'nün bomonti'deki yalısaraylardan-bozma-merkez-binadan-beceriksizce-esinlenmiş sevimsiz yeni kampüsünde, şebnem selışık aksan'ın çabalarıyla hayata geçen ve onun adını taşıyan sahnenin de açılışı yapılmış oldu.

şehrimizde bazı kaynaklara göre 20 milyon insanın yaşadığını düşünürsek, hele de daha 15 gün önce crr konser salonu'na hakim olan heyecan dolu ve aynı anda öksürüp aynı anda gülecek kadar tek nefes, tek ses olmuş, adeta kenetlenmiş dans camiamızı unutamamışken, idans04'ün bu akşamki ilk gösterisine ilgi pek bir azdı.
belki yerin sapa zannedilmesi etken olabilir mi, ama bomonti'nin adı uzak, ulaşımı kolay; osmanbey metro çıkışına 10 dakikalık yürüme mesafesi.

gelelim açılış performansına:
bu akşam istanbul'da, avrupa'nın avant-garde dans festivallerinin (impulstanz-viyana, tanz im august-berlin, ...) son yıllardaki vazgeçilmez konuklarından danimarkalı koreograf dansçı mette ingvartsen'i, "giant city" adlı işi ile konuk ettik.
"giant city", ingvartsen'in mezunu olduğu efsanevi p.a.r.t.s. dans okuluna yaraşır tarzda soyut, kavramsal, ritmik, hipnotik ve atmosferik bir işti.

performans başlamadan önce seyirciler arasında oturan yedi dansçı birbirlerinden bağımsız şekilde, fark edilmesi zor hareketlerle başlayarak; zaman zaman hızlanan, yavaşlayan, tekrarlanan, senkronize olan, dağılan, toplu bir kompozisyon oluşturan, parçalanan ve sona doğru ritm kazanan 50 dakikalık bir hareket örüntüsü sergilediler.

zemine ve tavana yerleştirilmiş birbirinin eşi iki ışık kaynağından oluşan ve ani sıçramalar ile belli belirsiz renk değişiklikleri üzerine kurulu ışık tasarımı (minna tiikainen) ve, şehir-doğa seslerinden ve sessizliklerden beslenen ses tasarımı (gerald kurdian) "giant city"nin atmosferik dünyasını yaratan en önemli ögelerdi.

belki çok serbest bir çağrışım olacak ama nedense; ingvartsen'in "kent"ten esinlenerek tasarladığı "giant city"deki, gerek ışık ve ses tasarımı gerekse dansçıların koreografiyi aktarışlarındaki bir nevi "ifadesiz aşkınlık" sayesinde yaratılan atmosfer, bana taylandlı yönetmen apichatpong weerasethakul'un bir "jungle"da geçen "tropical malady" filmini çağrıştırdı...

20 Eylül 2010 Pazartesi

tiflis yolunda...



















baharın daha yeni yeni kendini gösterdiği bir zamanda gezmiştim tiflis'i ilk. üç sene önceydi.
çok kısa kalmış, ama büyülenmiştim; bambaşka bir dünya gibi gelmişti bana. masal ülkesi gibi, ürkütücü tekinsiz bir diyar; peşmürde, kir pas içinde.. geçmişini, hafızasını yanında taşıyan bir diyar..

özellikle de eski tiflis değil de yeni tiflis'in tekinsiz bir hali vardı; sovyet zamanında inşa edilmiş toplu konut bloklarına, bağımsızlığın gelmesiyle birlikte yapılan ekler kontrolsüz özgürlüğün (belki de başıbozukluk demek mi lazım) nerelere kadar gidebileceğinin en net göstergesiydi. konutların ön ve arka cephelerine çelikten bir karkas inşa ediliyor; dileyen, gücü yettiği kadar evini öne ve arkaya genişletiyor; isteyen tuğlayla, isteyen ahşapla, isteyen demir levhalarla; badana boya hak getire!





üç sene önceki bu kısa gürcistan seyahati, aynı zamanda, bana yolculuklarımda yıllarca eşlik etmiş analog fotoğraf makinam canon eos 500 ile yaptığım son geziydi. teklemeye başlaması, tamir ettirdiğim halde ışık okuma sorununun devam etmesi, sadece o makinayla değil genel olarak fotoğraf çekmekten soğuttu beni; digital makinalara bir türlü ısınamadım, sıklıkla kullanıyor olsam da.
eos 500'ümün sorunlu olduğunu yukarıdaki tiflis fotoğralarına hakim olan kırmızı renkten hissetmek mümkün; fotoğraflarım, olduğundan daha karanlık daha koyu bir tiflis atmosferi çiziyorlar...

19 Eylül 2010 Pazar

dansplaformistanbul'da haftasonu


meg stuart'ın "off course"sunu, mihran tomasyan'lı, esra yurttut'lu ikinci vitrin gecesini iple çekerken, muhtemelen boğaziçi'nden gelen sinsi bir rüzgar öyle bir sersemletti ki beni, yatağa düşürmese de, önümüzdeki hafta başlayacak sekiz günlük tiflis seyahatimi tehlikeye atmamak için, dün akşamki dansplatformistanbul biletimi yakıp evde kös kös tavanı seyretmeyi seçmek zorunda kaldım.

halbuki bu haftasonu için sadece dans değil, başka şeylerle de dolu bir program yapmıştım kendime: uzun zamandır gezmek isteyip de gidemediğim ve ben tiflis'teyken bitecek sergiler ("tatar odası", "efsane istanbul", "japonya medya sanatları festivali"), vizyondan kalkması olası filmler (çılgın animasyon "çılgın hırsız", eski gözdem luc besson'dan "adele'nin olağanüstü maceraları", festivalde özellikle klasik müzik severlerin hayran olduğu "paris'te son konser")...
bir de bunların arasında, istiklal caddesi'nde yürür, milano dondurmacısından bir top koyu çikolatalı dondurma yerim diye hayal ediyordum. hiçbirini yapamadım.

neyse ki, iki gün evden çıkmayarak enerjimi topladım ve bu akşam dansplatformistanbul'daki uluslararası bale yıldızları gösterisine gidebildim.
aklım hala dünki gösterilerdeydi. günlerin köpüğü yazar diye boşuna bekledim; son yazısındaki haklı isyanı havlu atmasına neden olmuş olabilir. sanırım haksız da sayılmaz; zira bu akşam fuayede rastladığım, kentteki sanat olaylarının sıkı takipçisi arkadaşımdan aldığım yoruma göre dün akşam ne meg stuart'ın istanbul projesi ne de büyük sahnedeki işler heyecanvericiymiş; ayrıca program yine uzadıkça uzamış, gece 12'ye 20 kala bitmiş.
derin bir oh çektim.

beyhan murphy dansplatform'da bir akşamı klasik baleye ayırdıklarını söylemişti; bale yıldızlarının hangi topluluklardan geleceğini öğrenince, klasik baleye çoktandır ilgi duymasam da, "her şeyin iyisi seyredilmeye layıktır" mottosuyla bu akşama bilet almıştım.
programı elime alınca gördüğüm şey ise ben çok mutlu etti; 10 parçalık programın yarısından çoğu çağdaş koreografilerden oluşturulmuştu; tam da, iki gündür evde hapsolmuş bir dans meraklısına yapılacak sürprizdi bu!

şaka maka, bu akşam istanbul'da ilk defa bir wayne mcgregor yapıtı bile seyrettik.
kraliyet balesi dansçıları ilk yarıda; en iyi bildikleri koreografik geleneği oluşturan kraliyet balesinin duayen koreografı kenneth mcmillan'dan maalesef çok da iyi yorumlayamadıkları "manon"un "yatak odası düeti"ni dans ettikten sonra ikinci yarıda, son yılların adından en çok söz ettiren ve ödüllere boğulan ingiliz koreograf mcgregor'un "qualia"sıyla kendilerini affettirdiler.

paris operası'ndan agnes letestu ile jose martinez de, ilk yarıdaki "kuğu gölü" yorumundan ziyade william forsythe'ın "in the middle, somewhat elevated"ı ile öne çıktılar.
programın sonuna saklanmış, assolist muamelesi gören berlin staatsballett'in yıldızı polina semionova ve partneri dmitry semionov ise, evet iyiydiler, ama nefes kesici değildiler. belki crr'nin sahnesi dar gelmiştir. [peki, aynı sahneye haziran ayında 50 küsür japon dansçı (tokyo balesi) nasıl sığdı diye sormayın!!!]

bence gecenin yıldızları ise; hollanda ulusal balesi'nden michelle jimenez - jozef varga çifti ile programa bağımsız olarak (herhangi bir dans topluluğuna dahil olmadan) katılan drew jacoby - rubinald pronk çifti idi.
hollandalılar gösteriyi juanjo arques'in (tanımadığım bir koreograf) "in hidden waves"i ile açtılar. ikinci yarıdaki van mannen koreografisi "two" ile noktaladılar.
jacoby-pronk çifti ise, ikisini de tanımadığım iki koreografın, annabelle lopez ochoa'nın "one" ve leo mujik'in "b-sonata"sı ile resmen bizleri uçurdular; büyülediler.

18 Eylül 2010 Cumartesi

dansplatformistanbul'da vitrindekiler


dün akşam biraz daha barizdi, kendin çal kendin söyle muhabbeti; o kadar bizbizeyiz ki, program başlamadan önce karanlıkta biri öksürüyor, sonra bir diğeri, sonrakilerse güya espri mahiyetinde numaradan öksürüyorlar ve ardından gülüşmeler; ne "mutlu" bir dans camiasıyız, ve "eğlenme" tarzımız ne kadar spontane!
kendin çal kendin söyle; eh, sonunda da kendin alkışlıyorsun zaten; kendi kendini! herkes birbirinin arkadaşı, uzak yakın tanıdık, aşina; zaten bir avuç insan; sondaki "bravoo"ların, bitmesin diye uğraşılan alkışların kıymeti???

neyse ki dün akşam danslab akşamı kadar uzuuun sürmedi. yine de ilk yapıt, handan ergiydiren'in "keşke bir masada oturabilseydik"i bana hiç bitmeyecekmiş gibi geldi; neden bu kadar zorlanıyor, her akla gelen şey içinde olsun isteniyor, neden "ağır" olmak isteniyor??? güçlü bir yapıtın illa da "çok şey"den bahsetmesi gerekmez ki!
"less is more" diye bir motto var; tamam, mimari için söylenmiş ancak sanatın her dalına uygulamak mümkün; tek ve vurucu bir fikri sonuna kadar götürmek; o da olsun, bu da olsun, buna da kıyamam, o da kalsın dememek.
tabii, eğer vurucu tek bir fikriniz varsa!!!
aslında ergiydiren'in çalışmasında çok hoş koreografik ve teatral fikirler vardı, ama bunlar bütün içinde kayboldular, dağıldılar, anlamlarını yitirdiler gibi.
yoksa bu aralar ben mi kolay sıkılıyorum, kolay dağılıyorum...

alper marangoz'un "normal"i ise, evet belki biraz demode idi, ama yine de şu iki akşamdır seyrettiğim en seyredilebilir, kompakt ve kısa yapıttı.
tekniği ve komposizyonu güçlü, ışık tasarımı başarılı, crr'nin sahnesini ve boşluğunu dengeli kullanan; herşeyden önemlisi de fikrini dağıtmadan, zorlamadan, "sarkıtmadan" derli toplu anlatan bir çalışmaydı.

17 Eylül 2010 Cuma

dansplatformistanbul'un ikinci akşamı


cemal reşit rey konser salonu fuayesiyle, salonuyla tam bir şenlik, panayır yerine dönmüş.
crr'nin geniş fuayelerine platformlar serilmiş stüdyolar kurulmuş; oraya buraya masalar serpilmiş, broşürler dağıtılıyor; beyaz plastik tabelalar var gelişigüzel konmuş, son dakika duyuruları üstünkörü yazılmış; bir panoda atölye katılımcılarının listesi; alt yan fuayelerde atölyelerden kalan duvarlara bale-dans fotoğrafları asılmış, asılamayanlar yerde duvara yaslı duruyorlar.
salonda ise; herkes istediği yere oturmuş, "relax" bir hal var; toplasan 200-250 kişi etmez ama öyle boşluklu oturmuş ki insanlar, sanki salon dolu hissi veriyor.
bir rahatlık, bir rahatlık ki; sanki herkes bir şeyleri aşmış, öyle böyle değil yoğun bir faaliyet, üretim ve eğitim had safhada, kimsenin etrafı, düzeni görecek hali yok; "çok ama çok meşgul olmanın haklı dağınıklık hali".
umarım gerçekten öyledir; eğitici, sorgulayıcı, zihin açıcı bir etkinliktir düzenlenen.

ancak, sanki etrafta heyecanlı heyecanlı koşuşturan ince, uzun, saçları topuz, genç balerin adayları aynı heyecanla danslab programını takip etmediler dün akşam; gösteri sırasında kah çubuk kırakerlerinden yediler kah sahnede gerçekleşenlere anlam veremeyip aralarında gülüştüler, kah yüksek sesle fısıldaştılar; büyük ihtimalle sıkıldılar.
aslında pek de haksız sayılmazlardı.

deneysel çalışmalara ayrılmış "danslab" akşamındaki ilk yapıt gerçekten de sabır sınırlarını zorlayacak kadar deneyseldi. remdans ile slovenyalı matej kejzar'ın ortak üretimi olan "shut down" içinde çok güzel hareket cümleleri barındıran, ancak bunları -en azından benim için- anlamlı bir bütüne ulaştıramayan bir denemeydi.
aslında, bu deneysel çalışmalar için, bize dağıtılan kağıtlarda yazdığı üzere keşke "prömiyer" tanımı kullanılmayıp, "çalışma sürecinde" (work-in-progress) gibi bir şeyler denseymiş; laboratuarda deney hala devam ediyor manasında. o zaman, dansçıların bazı hareketlerdeki zorlanmalarını veya hareketlerin tamamlanmamışlıklarını gözardı edebilirdik.

gecenin ikinci yapıtı, istanbul dans tiyatrosu ile hollandalı bodies anonymous ortak üretimi "behold" ise deneysel bir ton barındırmıyordu bence. olsa olsa canlı doğaçlama müziği için "deneysel" denebilirdi.
din temasını sorgulayan koreografi ve sahne düzeni -her ne kadar "olamamış" olsalar da- "bitmiş"/"bitirilmiş" bir sahne yapıtının ciddiyetini taşıyordu kanımca.
giysilere ve sahnenin arkasında beceriksizce zaman zaman çekilip zaman zaman indirilen ağa fazlaca anlam yüklemiş gibiydi; maalesef ben gösteri boyunca o "olası" anlamlara da bir türlü vakıf olamadım.

şimdi önümüzde iki akşamlık "vitrin" programı var. yabancı ortakları olmayan türkiyeli koreografların işleri sergilenecek. umarım seyretmeye değecek...

"Bağımsız bir yargıç varsa, gezegenin en uzak yerinde bile olsa, umut kaybedilmemiştir."

"Sayıca çokuz ve büyümeye devam edeceğiz. Keyfiyete ve hoşgörüsüzlüğe karşı gerçek bir güç olacağız. Bazen bir evrensel adalet şekli, bazen bir savaşın kınanması, bazen doğayı bozan ve en zayıf olanları fakirleştiren başarısız ve kültürsüz küreselleşmeye karşı mücadele ederek, bazen diktatörlüklere karşı mücadele edip, ortak çalışma programları geliştirerek. Bazen de sınırların halkların itibarını bozmaması hakkını savunarak. Belki yakın bir gelecekte dünyadaki bütün "Guatanamolar"ı sonlandırabiliriz. Belki sonunda, Birleşmş Milletler'in görevi olan, uluslararası kuralların uygulanmasını talep etmesini sağlarız. Belki, her türlü insan hakkı ihlalini engelleyecek evrensel bir programa sahip oluruz. Belki, arkadaşlar, hep birlikte, cezasızlığı ortadan kaldırabilir ve gerçek "uluslararası adaleti" kurarız."
- Baltasar Garzon,
2010 Uluslararası Hrank Dink Ödülü sahibi İspanyol yargıç

16 Eylül 2010 Perşembe

fin de siècle polonyası'ndan ressamlar IV

19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı leh ressamların gizemli, melankolik, izlenimci olduğu kadar ifadeci, zaman zaman grotesk zaman zaman cehennemvari dünyasını keşfimi yansıtan seriyi bir seçki ile bitiriyorum.



(władysław podkowiński, rozmowa, 1894)

(jan matejko, stanczyk, 1862)

(leon wyczolkowski, stanczyk, 1898)

(władysław podkowiński, cenaze marşı, 1894)


(aleksander gierymski, gece, 1872)


(ferdynand ruszczyc, yaşlı elma ağaçları, 1900)

(ferdynand ruszczyc, bir kış masalı, 1904)


(henryk szczygliński, krajobraz z wawelem, 1903)

(stanislaw wyspianski, sanatçının stüdyosundaki pencereden koiciuszka tepesinin görüntüsü, 1905)

(jozef pankiewicz, noktürn - geceleyin varşova'da ogrod saski'deki kuğular, 1894)

bu dünyayı daha yakından tanımak isteyenlere, şu bağlantıyı tavsiye ederim.