2 Mart 2009 Pazartesi

yollarında kaybolmak için müziğin...



"rumi: in the blink of an eye"dan sahneler

kudsi ergüner ile derya türkan "chemins" (yollar) projesiyle bu akşam crr'deydiler.

kudsi ergüner bir zamanlar iksv'nin düzenlediği müzik festivallerine her yıl bir proje ile katılırdı. hepsi de birbirinden ilginç karşılaşmalara sahne olan bu projeler (flamenco-tasavvuf müziği, rembetiko-tasavvuf m., tasavvuf m.-hat-dans) seyirciler tarafından da yoğun ilgiyle karşılaşırdı.

[sanırım kudsi ergüner ile iksv'nin arası mevlana projesiyle bozuldu. robert wilson'un sahneye koyduğu, müziklerini ve danışmanlığını kudsi ergüner'in üstlendiği, cüneyt türel'in mesnevi'den bölümler okuduğu "rumi: in the blink of an eye" adlı bu özgün gösteri yanılmıyorsam mevlana'nın 800. doğumyılına denk gelen 2007 uluslararası unesco mevlana yılı dolayısıyla hazırlanmıştı. önprömiyeri atina'da yapılmış, biz haziran'da istanbul müzik festivali kapsamında istanbul'da seyretmeyi beklerken iksv maurice béjart'ın "rumi ve aşk" gösterisini getirmiş, wilson'unki bazı anlaşmazlıklar nedeniyle iptal olmuştu.
internette kısa bir araştırma yapınca, "rumi: in the blink of an eye"ın 2007 mayıs'ındaki atina gösterileri ardından esas dünya prömiyerinin 2008 şubat'ında varşova operası'nda gerçekleştirilmiş olduğunu öğrenmek mümkün. robert wilson'un internet sitesinde 2009 yılı içerisinde lille ve ravenna'da kesin tarihleri belli olmamış gösteriler gözüküyor. bu yapıtın takvimine istanbul ne zaman girecek?]

"chemins" projesinde ergüner ile türkan'a, ergüner'in uzun yıllardır birlikte çalıştığı perküsyon ustası bruno caillat ve ergüner'in gruba yeni katıldığını söyleyerek bize tanıttığı üsküplü basçı martin gjakonovski eşlik ettiler. [çarşamba günü yine crr'de daha geniş bir ekiple "islam blues" projesinin konseri var]
arasız yaklaşık 1.5 saat süren konserde, derya türkan'ın içli kemençesiyle kudsi ergüner'in aşkın neyi içiçe geçti, bir oldu.
oda müziği formatının içerdiği samimi ve yoğun atmosferde [50 kadar olan seyirci sayısı da bu atmosferin oluşmasında etkiliydi] kah dingin kah bruno caillat'ın ritimleriyle hareketlenen, mevlana'dan ilham alan sözsüz müzikler, sümbüliye tarikatine ait "artık söylenmeyen" ilahiler, timur'un oğlunun ve dimitri kantemir'in besteleri, ve ağırlıklı olarak kudsi ergüner'in kendi besteleri icra edildi.

derya türkan'ı bir de renaud garcia fons ve uğur ışık'lı projesi "minstrel's era"yla istanbul'da dinleyebilsek...

1 Mart 2009 Pazar

moskovalı ustalardan keyifli bir konser

bu sene 30. yıllarını kutlayan vladimir spivakov ile moskova virtüözleri 1986'dan bu yana sık sık istanbul'un konuğu oluyorlar. [istanbul seyircisindeki değişimi spivakov'a sorsaydık (az değil 23 yıldır mütemadiyen bu şehirde konser veriyor) 86'daki seyirciyle 2009'da brahms'ın macar dansıyla bile tempolu alkışa yeltenen seyirci arasındaki fark konusunda eminim ilginç gözlemlerde bulunurdu.]
spivakov'u ilk defa bir resital programında 1985 yılında izledik, ertesi sene de moskova virtüözleri'yle geldi müzik festivaline. [en azından, ona dair benim hatırladığım ilk konserler bunlar.]

karizmatik olduğu kadar sempatik, sevecen, insancıl karakteriyle seyirciyi anında avucunun içine alan, klasik müziğin iyi, kaliteli icra edilmesinin yanısıra keyifli de olabileceğini kanıtlayan bir virtüöz, bir usta vladimir spivakov.
zamanında istanbul müzik festivali'ndeki konserleri (bazı yıllar aya irini'de arka arkaya 2-3 akşam) tıklım tıklım dolan moskova virtüözleri iki senedir cemal reşit rey konser salonu'na geliyorlar. ama nedense salon -diğer konserlere kıyasla kalabalık olsa da- son koltuğuna kadar dolmuyor. [hele de 32-26 tl. gibi nispeten cüzi bilet fiyatlarına rağmen]

moskova virtüözleri spivakov ile 1993'te yine crr'deydiler ve programlarında bu akşamın da son eseri olan haydn'ın veda senfonisi vardı. o sefer sanatçıların her birinin nota tutacağında birer mum yakılmıştı ve senfoninin son bölümünde sahneyi teker teker terk ederken önlerindeki mumu üfleyerek çıkmışlardı. enfes, büyüleyici bir mizansen olmuştu.
bu akşam mum yerine nota ışıklığı kullandılar; yine etkileyiciydi.
spivakov başta sadece şeflik yaptı, sahne tenhalaştıkça kemanını aldı, ve sona doğru sadece önündeki ışığın aydınlattığı karanlık sahnede, omuzunda kemanıyla tek başına senfoniyi tamamladı. ardından o da ışığını kapattı ve sahne bütünüyle karanlığa gömüldü.

virtüözler ve spivakov mozart'ın 2 numaralı keman konçertosu ve 29 numaralı senfonisi, pasculli'nin genç ve yetenekli obuacı sergey finoyedov solistliğindeki obua konçertosu ve haydn'ın veda senfonisinin oluşturduğu program ardından bis olarak mozart'tan allegro, şostakoviç'ten prelüd ve çaykovski'den vals çaldılar, dinmeyen alkışları son olarak brahms'ın 5 numaralı macar dansıyla cevapladılar.

moskova virtüözleri ve vladimir spivakov'u en kısa zamanda yeniden dinlemek üzere...

viyolonsel repertuarına ingiliz yorumu

julian llyod webber'in pam chowhan ile bu akşam (28 şubat) cemal reşit rey konser salonu'nda verdiği konser sezonun unutulmayacaklarına yazıldı. yazık ki pek kısaydı; ara dahil 90 dakika bile sürmedi.

ilk yarı fazlasıyla soyut (britten ve debussy sonatları) ikinci yarı hakkıyla romantikti (baba-webber'den iki kısa parça, brahms sonat no.1).
julian lloyd webber melankolik bir atmosfere sahip brahms'ın benzersiz 1 numaralı sonatını yoğun bir duyarlılıkla yorumladı, "barjansky" stradivarius çellosunun bütün karanlık, derin, pes tonlarını ortaya çıkarttı.

ikili, bis olarak ilk önce bach'ın adagio'sunu çaldılar, son olarak da -tam bir ingiliz "humour"uyla- gayaneh'ten kılıçların dansı'nı yorumladılar. eh, yanılmamışlardı; türk seyirci kılıçların dansıyla çoştu, bu sayede britten'da, debussy'de öksüren, hışırdayan, sıkılan seyircimiz gider ayak galeyana gelmiş oldu!

(not: istanbul konseri sanatçının resmi sitesinde görünüyor.)

28 Şubat 2009 Cumartesi

türk koreograflarından rengarenk bir buket

"kelebekleri öldürmeyin" (fotoğraf: şafak türkel)

istanbul devlet opera ve balesi, beyhan murphy'nin fikri üzerine bir kaç sene önce dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü koreograflarından dördünün (w. forsythe, g. balanchine, r. north, c. d’ambroise) birer yapıtıyla oluşturduğu ve seyirci tarafından çok beğenilen "dört bale" gösterisinden sonra bu sefer bizden dört koreografın yeni birer yapıtıyla "türk koreografları" gösterisini sunuyor. formül aynı: seyirciyi eğlendirecek hafif yapıtlar ile dansçıları zorlayacak ciddi yapıtlardan bir buket.
prömiyeri 29 ocak'taydı, ben bugünkü matinede seyrettim.

sibel kasapoğlu'nun her şeyiyle eklektik yapıtı "anadolu'nun sessizliği" ve berk sarıbay'ın esprili "düğünün mutfağı" ilk yarıyı oluşturuyor. "düğünün mutfağı" yaratıcılık ve kalite olarak maalesef sarıbay'ın bir-iki sene önce yine bir seçki içinde yer alan küçük ama müthiş zeki yapıtı "işte mutluluk bu!"nun çok altında; esprili olmak için fazla dağınık! selim-seda borak çiftinin başarıyla yorumladıkları sevimli düetiyle başlamasına rağmen gittikçe zorakileşen ve maalesef absürd bir anlamsızlığı bile yakalayamayan bir yapıt "düğünün mutfağı".
gösterinin son yapıtı, 2009 yapımı diğerlerinin aksine fırından yeni çıkmış değil: beyhan murphy'nin 1994 yılında sahneye koyduğu ve zamanında ödül de aldığı espritüel "rondo ala turka"sı. kostümlerinin çılgınlığı ve erkek dansçılara "fırlatılan" hicivsel bakışıyla biraz "troy game" (robert north), kulağa hoş gelen klasik müzik seçimi, zor hareketlerin genel konsept içine yedirilmesi ve genel espritüel tavrıyla da biraz "symphony in d"yi (jiri kylian) hatırlattı bana. yine de; malzemesini ustaca bu topraklardan toplayan, her daim keyifle seyredilecek, bu ülke varoldukça eskimeyecek bir yapıt "rondo ala turka".

"türk koreografları" akşamında beni esas vuran ise üçüncü yapıttı: uğur seyrek'ten "kelebekleri öldürmeyin".
geçen sezon hayal kırıklığına uğradığım "kesitler (air, kurban, bolero)" seçkisi nedeniyle uğur seyrek'e biraz mesafeli duruyordum. cesur denemeleri olan ancak son kertede yeterince etkileyici, bütüncül, tutarlı olamayan işlerin sahibi olarak kalmıştı aklımda. "kelebekleri öldürmeyin" her şeyi değiştirdi.
evet, uzun şifon gece kıyafetleri içinde uzun saçlı kadınlar, siyah gömlek-pantalonlu erkekler, sahnenin üç bir tarafını çeviren yüksek beyaz duvarlar, bu duvarlara yansıtılan görüntüler, müzik seçimi, minör teatral buluşlar, kadın-erkek ilişkilerinin ele alınması; bunların hepsi biraz pina bausch'tu! işin şaşırtıcı ama iyi tarafı ise, bu bariz esinlenmelerin bir fiyasko ile sonuçlanmamış olmasıydı.
"kelebekleri öldürmeyin" seyretmesi çok keyifli, belli ki dansçıların da severek, kendilerini kaptırarak dans ettikleri bir yapıt. temel olarak; birbirinin ardı sıra gelen pas de deux'lerden ve bunların eklemlendiği genel toplu danslardan/durumlardan oluşuyor.
benim seyrettiğim akşamdaki üçüncü çift, deniz aygör ile tunca bakan, tek kelime ile mükemmeldiler; hipnotize edici bir etkiyle seyirciyi büyülediler ve alkışta bütün salonda çınlayan "bravo"larla ödüllendirildiler.
"kelebekleri öldürmeyin" biter bitmez insanın yeniden seyretmek isteyeceği işlerden. keşke süreyya operası'na yakın bir yerlerde oturuyor olsaydım, sırf ikinci yarıyı seyretmek için bir kaç kere daha giderdim bu gösteriye!

22 Şubat 2009 Pazar

!f'ten "insan" manzaraları

bir !f daha sona erdi.
bu sene benim için pek parlak geçmedi. bu hafta da iki biletimi yakmak zorunda kaldım; neticede 5 filmle festivali kapadım [şimdiye kadarki !f'ler arasında en az film izlediğim yıl oldu 2009].

dün sabah emek'te seyrettiğim "okulçıkışı" (afterschool) adlı amerikan liselerindeki çürümüş hayatı ve kaybolmuş gençleri anlatan amerikan filminden sonra [gus van sant'ın "fil"ini (elephant) seyrettikten sonra ne akla hizmet bu filme gittim ki, hata bende!], kar soğuğunun hakim olduğu bu pazar sabahı da emek'teydim.
ancak geçen pazar kadar şanslı değildim[malum "tokyo!" küçük bir başyapıttı]; "isyan" (a zona) insanı isyan ettirecek kadar kişisel ve zor bir filmdi. bu portekiz filmini emek sineması'nın ısıtılmamış salonunda ürpererek seyreden bir avuç insandık [herhalde 50-60 kişiden fazla değildik].

nasıl olmuşsa, bunların arasına yolunu şaşırmış bir çift de sızmıştı [nedense bunlar da hep beni bulurlar]; belli ki yeni tanışmışlar, ısınma turlarındalar, genç beyimiz film başlamadan önce "nedir bu altyazı!" muhabbeti yaptı, kültürlü kızımız "bak, filmin içinde ingilizce altyazı olacak, biz de türkçe altyazıyı alttaki panodan takip edeceğiz" kıvamında bir açıklamayla karşılık verdi. hanımlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlar ya, erkekler de ne kadar zeki ve esprili olduklarını göstererek kızları kendilerine hayran bırakmaktan; doğrusu film de bayağı malzeme verdi genç beyimize, kızımız bütün film boyunca kıkırdadı, neyse ki üşümekten değil, keyiften.
genç kız hangi akla hizmet bu kıyıda köşede kalmış hüzünlü, kasvetli, ağır ve anlaşılmaz portekiz filmini seçmişti ki!

emek sineması'nda yer gösterme, yerine oturma faslı da bir alemdi !f sırasında!
nasıl emek sineması koca istanbul'da bir dinazor gibi kalmışsa tek başına, sinemalarda yer göstericilere bileti uzatmak ve küçük bir bahşiş vermek de unutulup gitmekte; !f'in "bağımsız ve genç" seyircileri böyle bir gelenekten haberdar bile olmayabilirler!
eh, bir yandan yer göstericiler yerlerini gösterdikleri her kişi sonrasında alamadıkları bahşiş yüzünden kendi kendilerine homurdanırken, diğer yandan da kafasına göre oturmak istediği halde yer göstericiye yakalanan "bağımsız" seyircilerimiz "ya, adam kafasına göre oturtuyor ya!" diye hayıflanıyorlardı; dervişin fikri neyse zikri odur misali.
mybilet sayesinde bilet alırken salon planından dilediği koltuğu seçebilen "bilinçli" seyirci salona girince neden yer değiştirmek ister, sırf "bağımsız" olabilmek için mi!

insan kendisinden de bağımsızlaşabilir mi!

PROTESTO

bir istanbullu sanatsever olarak beni 9 aydır atatürk kültür merkezi'nden nedensiz ve anlamsız yere mahrum ettiği için istanbul 2010 avrupa kültür başkenti ajansı'nı protesto ediyorum.

atatürk kültür merkezi mayıs sonunda apar topar boşaltıldığı için;
- 16. uluslararası istanbul tiyatro festivali'nin haziran ayı akm programı,
- 36. uluslararası istanbul müzik festivali'nin haziran ayı akm programı,
- istanbul devlet opera ve balesi'nin kullandığı iki salonun ekim 2008'den itibaren programı,
- istanbul devlet senfoni orkestrası'nın ekim 2008'den itibaren programı,
- istanbul devlet tiyatrosu'nun kullandığı iki salonun ekim 2008'den itibaren programı,
- istanbul devlet klasik türk müziği korosu’nun ekim 2008'den itibaren programı,
- ve sergi salonundaki etkinlikler
gerçekleşememiştir.

buna karşılık;
haziran 2008'den şubat 2009'a, yani 9 aydır atatürk kültür merkezi'ne tek bir çivi çakılmamıştır. bu gidişle, yenilemenin en erken hangi tarihte başlayacağı ve bitirileceği belli değildir.
bu kadar acemice yapılan bir iş sonucunda, akm'nin gerçekten ihtiyacı olan kapsamlı yenilemeden geçeceği de şüphelidir.

şu anda sinema ve televizyonlarda gösterilen "istanbul 2010 kültür başkenti" reklamında "istanbullu" olduğum için bana teşekkür ediliyor.
acaba ben, 2011'in 1 ocak'ında istanbul'a yaptıkları ve yapmadıkları için "istanbul 2010 kültür başkenti ajansı"na teşekkür edecek miyim?

16 Şubat 2009 Pazartesi

prensipli bir tiyatrocudan cesur bir davranış

son yıllarda çoğalan tv dizilerinin en önemli faydası tiyatro sanatçılarının tanınırlığının -ve gelirlerinin- artması oldu herhalde.
ancak bu gelişme, her gülün birkaç da dikeni olur misali, ortalama seyircinin tiyatro oyunlarını sanki evinin salonunda televizyona bakıyormuş kadar rahatlıkta birbiriyle -veya kendi kendisiyle- yüksek sesle konuşarak veya tepki vererek izlemesini de beraberinde getirdi maalesef!

bazen oyun sırasında arkama dönüp "susun artık" diye bağırasım geliyor. oyun hele de küçük bir mekanda sahneleniyor, oyuncular sizden 1-2 metre uzakta oynuyorken, o konuşan seyirciler adına/yerine esas utanan/sıkılan ben oluyorum çoğunlukla.
şu anda, çok beğendiğim "444" adlı oyun hakkında yazmak yerine bunlardan bahsediyor olmak bile, o kendini bilmez ve tiyatro adabından bihaber seyircilerin benden ve bu oyuna emeği geçenlerden çaldıkları zaman ve enerji aslında!

"444" oyununun yazarı ve iki başrol oyuncusundan biri olan yiğit sertdemir, oyun bitiminde alkışları nazikce yarıda kesip "oyun boyunca evlerinde televizyon izler gibi konuşan arkadaşların ne konuştuklarını sizler de benim kadar merak ediyorsunuzdur herhalde!" diyerek tepkisini dile getirdi.

o arkadaşlar sadece konuşmakla kalmadılar; cep teleonları çaldı, bol bol mesaj aldılar, oyun sırasında yüksek sesle salakça yorumlarda/tepkilerde bulundular. bu arkadaşlar 25-35 yaşlarında 15-20 kişilik bir grup içinde oyuna gelmişlerdi.
benzer bir gruba başka bir oyunda (tiyatro stüdyosu'nun "nehrin solgun yüzü" adlı oyununda) denk gelmiştim; topluca gelmişlerdi, konuşmalarından facebook'tan bir grup olduklarını öğrenmiştim ve bilet alırken özel de indirim uygulanmıştı kendilerine.
"444" e gelen gruba da benzer bir bilet uygulaması yapılmış mıydı, bunlar tiyatro meraklısı mıydılar, yoksa bir çağrı merkezini mekan edinen oyunu merak etmiş bir çağrı merkezi çalışanları mıydı!
bilemiyorum? tek bildiğim saygısız oldukları!

nihayet istanbul'a lapa lapa kar yağıyor, 22:35

cihangir, 18:05

istiklal, 22:00

taksim, 22:05

ortaklar, 22:30

2008'de müzikal yolculuk

kış
prayer anja lechner & vassilis tsabropoulos chants, hymns and dance 3:50
risque teresa salgueiro & septeto de joao cristal voce e eu 2:37
800 mercan dede - ceza - tuğçe senoğul 800 7:43
fes trilok gurtu & arke string quartet arkeology 6:47
andante cantabile mitsuko uchida w.a. mozart the piano sonatas 6:27
berlin lars danielsson & leszek mozdzer pasodoble 3:16
1945 mor ve ötesi onno tunç şarkıları 4:50
menuett ulf wallin & roland pöntinen schnittke: works for piano and violin 3:28
reminder lars danielsson & leszek mozdzer pasodoble 4:23
voi che sapete… magdalena kozena mozart arias 3:06
faith, trust and pixiedust solveig slettahjell & slow motion quintet pixiedust 3:14
yaz yağmuru ayten alpman bir başkadır ayten alpman 4:27
gas matisse & dimitra galani compiled for kerem by dj pi314 4:38
city of night pink martini hey eugene 4:19
berimbass renaud garcia-fons trio arcoluz 6:08
maldição dulce pontes o coração tem tres portas 5:08
nusrat’a allap levon minassian & armand amar songs from a world apart 4:18

bahar
rondo alla zingarese emil gilels & amadeus quartet johannes brahms klavierquartet op.25 8:27
burn anoushka shankar & karsh kale breathing under water 5:45
bir çocuk sevdim aylin aslım onno tunç şarkıları 4:04
vicar street tord gustavsen trio being there 3:44
fuga y misterio emanuel ax & pablo ziegler los tangueros 4:35
los paraguas de buenos aires amelita baltar astor piazzolla 4:59
tango a mi padre anja lechner & dino saluzzi ojos negros 4:21
romanza sabine meyer & oleg maissenberg francis poulenc clarinet sonata no.1 5:23
ma dall’arido stelo divulsa leyla gencer un ballo in maschera 5:52
valsinha teresa salgueiro & septeto de joao cristal voce e eu 2:19
praying lars danielsson & leszek mozdzer pasodoble 4:14
tasnif-e saghar sagar aghili & ensemble dastan the endless ocean 12:06
tuesday wonderland esbjörn svensson trio tuesday wonderland 6:32
sway rosemary clooney our golden songs 2:38
a good man is hard to find barbra streisand just for the record, vol.2 3:34

yaz
vespers panayotis vouzas passage through paradise 0:45
psalom (1991/1993) kronos quartet early music 2:06
ballet des ombres heureuses john eliot gardiner & orchestre de l'opera de lyon orphée & eurydice 5:29
the rose vassilis lekkas manos hadjidakis: the popular market 2:13
using the apostate tyrant as his tool kronos quartet early music 3:54
j'ai perdu mon eurydice! anne sofie von otter orphée & eurydice 3:27
Χάρτινα Καράβια dimitra galani Μ' Ένα Γλυκό Αναστεναγμό 3:47
kırık vals sezen aksu deniz yıldızı 3:46
the drunken ship vassilis lekkas manos hadjidakis: the popular market 2:23
Νύχτα Χλωμή (Νουβιανό Τραγούδι Της Ερήμου) dimitra galani Μ' Ένα Γλυκό Αναστεναγμό 2:50
on the way back stephan micus athos a journey to holy mountain 8:58
ΕΜΕΝΑ ΜΕ ΣΥΜΦΕΡΕΙ dimitra galani Ανάσα η τέχνη της καρδιάς 4:33
fortune ennemie, quelle barbarie barbara hendricks orphée & eurydice 2:54
danse des furies john eliot gardiner & orchestre de l'opera de lyon orphée & eurydice 4:01
bells: tolling of the knell kronos quartet early music 1:28

güz
spaetherbst rias kammerchor & alain planes brahms zigeunerlieder 1:55
untitled amon tobim & e.san vollmond, music from the dance theater of pina bausch 5:43
adagio mitsuko uchida w.a. mozart the piano sonatas 7:06
adagio emmauelle bertrand & pascal amoyal charles alkan-sonate de concert op.47 9:53
airs slovaques idil biret - bilkent symphony orchestra - alain paris jules massanet - césar frank musique concertante pour piano 7:20
lilies of the valley jun miyake vollmond, music from the dance theater of pina bausch 5:32
happy times lang lang dragon songs 5:15
danzon no.2 gustavo dudamel & simon bolivar youth orchestra of venezuela fiesta 9:46
pefto nenad jelic vollmond, music from the dance theater of pina bausch 5:44
perpetum mobile fazıl say & patricia kopatchinskaja kopatchinskaja I say 1:44
scherzo sergiu celibidache & müncher philharmoniker bruckner 8 16:05
finale herbert grönemeyer leonce und lena 3:03

15 Şubat 2009 Pazar

!f'ten manzaralar : tokyo³


bu sabah emek'te enfes bir film seyrettim: "tokyo!"

"episodolu" diye tabir edilen filmler genellikle çok iyi çıkmazlar. sinema endüstrisinin 60'lı yılların sonlarından itibaren başvurduğu bu türde genellikle üç ünlü yönetmenin aynı tema etrafında dolanan orta metraj filmleri biraraya getirilir.
bu tarzın denendiği ilk filmlerden olan edgar allan poe öykülerinden uyarlanan "olağanüstü öyküler"(histoires extraordinaires) adlı film, yönetmen koltuğunda federico fellini, louis malle ve roger vadim gibi dönemin avrupalı üç ağır topu oturmasına ve jane fonda, alain delon, terence stamp, brigitte bardot gibi star oyuncularına rağmen -veya, tam da onlar yüzünden- bence bir fiyaskodur.
bu türün en yakın örneklerinden biri olan "eros"ta (2004), wong kar-wai'nin -her zamanki gibi- döktürdüğü "the hand" episoduna karşılık şımarık-amerikalı steven soderbergh ve yönetmenlikten-emekli-olmayan-italyan-kurt michaelangelo antonioni'nin (filmi çektiğinde 92 yaşındaydı) bölümleri çok çok kötüdür.

"tokyo!", hiç olmadı biraz tokyo'yu seyrederim niyetiyle gitmeyi planladığım, çok da beklentim olmayan bir filmdi. episodlu filmlere karşı çekincelerim bir yana, kar soğuğunun hakim olduğu bir pazar sabahı sıcacık evimden çıkıp emek'in yolunu tutmak da zor gelmedi değil. ancak, şaşırtıcı şekilde bütün zorluklara/fedakarlıklara değdi!

tokyo kentinde geçmesine rağmen, didaktik veya anlatımcı/betimleyici olma tuzağına düşmeden, tokyo'nun atmosferini serbest bir şekilde anlatan biri fantastik, biri sarkastik, biri lirik üç güzel 40 dakikalık filmden oluşuyor "tokyo!".
yönetmenlerden ikisinin michel gondry ve leos carax olduğunu bilince hangisininkinin fantastik, hangisininkinin sarkastik olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. bong joon-ho ise; ismini aklımda tutamamış olsam da, bir kaç sene önce istanbul film festivali'nde seyrettiğim "cinayet günlüğü" adlı enfes filmiyle hafızamdan silinmeyen bir yönetmen. artık adını da unutmam!

michel gondry'nin "iç mimari" (interior design) filmi -başka bir kaynaktan bildiğim kadarıyla aylığı 4000 dolar'dan başlayan 50/60 m2'lik daireler diyarı- tokyo'daki sıkışıklık, sıkıştırma, yığışma ve istifleme üzerine mükemmel bir denemeydi. paketleme sanatı, kurokawa'nın tek modüllük kapsül konutları, yanlış yere park ettiğinden dolayı çekilen arabaların sahibi tarafından geri alınmaması halinde preslenmesi, aralarında bir insanın ancak yan yan sürünerek girebileceği "aralıklar" bulunan yapılar, minimumda yaşanan bu kalabalıkta "yararlı olma", yani "fuzuli olmama" kaygısı...
gerçekten mükemmeldi. tokyo'yu bizzat yaşantılamış değilim ama tokyo'ya dair duyduklarımdan ve okuduklarımdan gondry'nin anlattıklarına çok parallel bir resim var kafamda. ve o resmi bu kadar yaratıcı bir formatta karşımda bulmak çok keyif verdi bana.

leos carax'ın "bok"u (merde) üçlemenin kara mizahla yüklü kara koyunuydu. carax bu film ile, egzantrik derecede iğrenç ama bir o kadar da ilginç bir karakter hediye etti sinema dünyasına: fetiş oyuncusu denis lavant'ın canlandırdığı "merde". ["recep ivedik 2"yi görmedim ancak uğur vardan'ın radikal'deki yazısından bilgilendiğim kadarıyla tek sinemasal tarafı filmin başındaki recep ivedik'in sokakta karşılaştığı insanlara yaptığı eşşek şakaları yoluyla karakterinin tanıtıldığı tek plan çekilmiş sekansmış. bu sahnenin çok benzerini, tek uzun plan sekans olarak "bok"ta görmek şaşırtmadı değil beni! demek ki, aklın yolu bir!] kara mizah, eleştri, ne olursa olsun, japonların, kendileri hakkında bu kadar haksız şekilde kötü -ama müthiş eğlenceli- şeyler söyleyen bir filme para yatırmış olmalarını da takdir ettim doğrusu [millet olarak, 2010 kültür başkenti dolayısıyla istanbul için çekilmesi planlanan episodlu filmde "bok"takinin binde birine bile tahammül edemeyeceğimizi düşünüyorum]. carax "bok"un ikincisini new york'ta çekecekmiş; yakışır!

bong joon-ho'nun "tokyo sallanıyor"u (shaking tokyo) ise bir haiku kadar soyut, aşkın ve lirikti. ve aynı zamanda pastoral. aklıma kim-ki duk gelmedi değil, ancak onun filmlerinde olmayan bir görüntü estetiğine sahipti "tokyo sallanıyor". çok çok iyiydi.

"tokyo!" !f kapsamında son olarak 17 şubat'ta caddebostan afm'de gösterilecek.